16 Ekim 2018 Salı

Türkiye İş Bankası!... - Arzu KÖK

Türkiye İş Bankası!...

Erdoğan, “CHP, Atatürk’ü suistimal ederek İş Bankası hisselerinin %28’inin sahibi durumunda” diyerek, Hazine’nin bu hisselere el koyması gerektiğini ifade ediyor. İş Bankası’ndaki hisseleri daha önce de Kenan Evren istemişti. Ancak bu konuda yargının vasiyet kararı var. Atatürk, vasiyetinde İş Bankası hisselerinin CHP tarafından yönetilmesini söylemiş. Herkes bilir ki vasiyet özel özel hukuktur. Genel hukuk kuralları aşamaz. 


Vasiyete karşı kanun çıkartılamaz. Ola ki böyle bir kanun ile özel mülkiyete, özel vasiyete, özel mirasa el koymaya kalkılacak, bu durumda çok önemli bir yol da açmış olunur. Zira hemen yarın, ilk fırsatta sizin, çocuklarınızın, yakınlarınızın ve yandaşlarınızın da mal varlığına, mirasına ve vasiyetine yeni gelenler tarafından el konulacaktır. Öyle ya bu yol açılmış olacak. Atatürk’ün mirasına göz dikenlerin dediği gibi “Her şeyde bir hayır vardır!”  Ne diyelim…

Atatürk hisselerinin “mülkiyet ve temsilinin vasiyet, yasalar ve yargı çerçevesinde Türkiye İş Bankası tüzel kişiliğinden bağımsız olarak belirlendiğine” dikkat çeken banka yönetimi, bu hisselerden doğan kazancın, Atatürk’ün vasiyetinde belirtildiği üzere, doğrudan Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu’na aktarıldığını anımsattı. Zaten hisselerin %31,79’unun halka açık, çoğunluk niteliğindeki %40,12’sinin ise Türkiye İş Bankası Mensupları Munzam Sandık Vakfı’na, yani banka çalışan ve emeklilerine, %28,09 oranındaki Atatürk’e ait hisseler.  Hisseleri temsil yetkisi vasiyetle CHP’ye verilmiştir. Ancak buradan CHP’nin hiçbir kazancı yoktur. Zira buradan gelen para, Türk Dil Kurumu’na ve Türk Tarih Kurumu’na gidiyor. Hem zaten Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu’nu yine Atatürk’ün vasiyeti çiğnenerek devletleştirilmişti. Bu durumda İş Bankası’ndan gelen kazanç bu kurumlar devletleştiğine göre zaten yine devlete gitmiyor mu? Şimdi bu söylemlerin, mirasa göz koymanın anlamını çözebilen var mı?


Atatürk bankayı kurarken, “girişimcilere kredi vererek ve gerekirse doğrudan kurucu olarak ulusal sanayinin oluşmasına öncülük etmesini” özellikle belirtmiştir. Bu buyruk doğrultusunda çalışılması nedeniyle cam sektöründen sigortacılığa, gayrimenkulden demir çeliğe ve lastikten tekstile kadar Türkiye’nin lokomotifi olan birçok sektörde, İş Bankası iştirakleri önde gelir. Bu anlamda İş Bankası bankacılık alanında Türkiye’nin en büyük bankası olmasının ötesinde, birçok büyük şirketin ortağı olarak, aynı zamanda Türkiye’nin en büyük holdingidir.

“Finans sektörünün yanı sıra Türkiye’de sanayinin gelişmesine de büyük katkılar sağlayan Bankamız, kurulduğu günden bu yana 294 şirkete iştirak etmiş ve zaman içerisinde 271 şirketteki ortaklığını devretmiştir. Aralık 2017 itibariyle finans, cam, telekomünikasyon ile sanayi ve hizmet ana gruplarında faaliyet gösteren 23 şirkette doğrudan ortaklığı bulunurken, dolaylı olarak kontrol ettiği şirket sayısı 95'dir.” diye yazıyor İş Bankası’nın resmi internet sitesinde. İsteyenler siteye girip detayları inceleyebilir rahatlıkla. 

2015 yılı Haziran ayında yapılan bir törende konuşan Borsa İstanbul Genel Müdürü Tuncay Dinç, “İş Bankası ve halka açık iştirakleri olan 15 şirketin toplam piyasa değerinin 12 Haziran itibariyle 17 milyar dolara ulaşmış olduğunu” bildirmiş ve "halka açık şirketlerimizin toplam değerinin 223 milyar dolar seviyesinde olduğu düşünüldüğünde, İş Bankası Grubu'nun piyasamız açısından önemi daha iyi anlaşılacaktır” demiştir. 


Halka açık 15 şirketin 2015’deki piyasa değeri 17 milyar olduğuna göre, geride kalan 103 şirketi de (ki bunların arasında Paşabahçe Cam, Çayırova Cam, Trakya İplik ve Türk Pirelli gibi büyük şirketler var) göz önüne alırsak pastanın büyüklüğü anlaşılır.

Durum böyle olunca insanın aklına Atatürk’ün mirasına göz koymanın asıl amacının bu pasta mı olduğu geliyor. Zira ekonomi kötü, satılacak fabrikalarımız, hatta arazimiz bile kalmadı. Altı ay sonra da seçim var. Acaba bu pastadakileri satma düşüncesi mi hasıl oldu diye düşünmeden edemiyor insan. Zira göz konulan şey bir miras… 

Atatürk’ün mirasına dokunmayın!... Zira yarın iktidara gelen birileri de sizin ve çocuklarınızın mirasına dokunur!...


Arzu KÖK 

9 Ekim 2018 Salı

AF!... - Arzu KÖK

AF!...

Geçenlerde MHP’nin sunduğu af teklifi TBMM’ye geldi. Meclis de açıldığına göre, hakkında ilk karar verilecek tekliflerden biri olacağı da kesin. Teklif “af” olarak anılıyor fakat bu bir genel af değil, bir nevi özel af. Mayıs 2018 öncesi bir kısım suçlar için cezadan beş yıl indirim yapılmasını öngörüyor. Genel af ilanı için Anayasa gereği Meclis’in 5’te 3 çoğunluğunun onayı gerektiğinden teklif infaz yasası değişikliği olarak getirilmiş ki bu yasa çoğunluğa ihtiyaç duyulmaksızın yasalaşabilsin. Son günlerin nedense en önemli sorunu gibi lanse ediliyor. Ne yazık!...

 Af, barış, el sıkışma vb. terimlerin altında yasaların kişilere ve zamana göre esnetilmesi, gerekçesi ne olursa olsun yanlıştır. Aydınlanma devriminin önde gelen düşünürlerinden Jean Jacques Rousseau da bu şekilde düşünenlerden. 1762 tarihinde basılmış olan “Toplum Sözleşmesi” kitabında, “Genel istem, gerçekten genel olabilmek için, özünde olduğu kadar konusunda da genel olmalı; herkese uygulanmak üzere herkesten çıkmalıdır… genel istem kişisel ve belirli bir konuya yönelirse, elbette doğruluğunu yitirir” diye yazarak, niçin böyle düşündüğünü açıklamaya çalışan Jean Jacques Rousseau’ya göre, toplumun ortak yararı üzerine kurulu olması gereken anayasa/yasalar, şu ya da bu gerekçeyle özel konuların/çıkarların aracı haline geldiğinde yani kurallar kişilere, zamana ve zemine göre değiştirilip esnetildiğinde, bırakın doğru olmamayı, toplumsal yapıyı/devleti bütünüyle parçalayacak kadar tehlikeli bir nitelik kazanırlar.

Cumhuriyet’i kuran kadroların düşüncesi de bu yöndeydi. Kuralların zamana, zemine ve tabii ki kişiye göre esnetilip değiştirilmesinin toplumsal bütünlüğü bozacağının, cumhuriyetin üzerine inşa edildiği toplumsal değerleri yok edeceğinin, devlet yapısını çürüteceğinin farkında olarak bu konuda son derece özenli davrandılar. Tam da bu yüzden, kendilerine ayrıcalıklı davranılmasına alışmış toprak ağaları, aşiret reisleri, ticaret burjuvazisi, din tüccarları yani çıkar gurupları tarafından çok da fazla sevilmedi, benimsenmediler. Sadece kendileri benimsememekle de kalmadı, Cumhuriyet’i kuran kadroların, Atatürk’ün ölümü sonrasında, devrimlere sahip çıkma ve devrimleri sürdürme konusundaki isteksizliğinin/cesaretsizliğinin de etkisiyle, kural tanımazlığı “demokrasi” olarak lanse edip yüceltirken, kurala uymayı, cumhuriyet değerlerini savunmayı demokrasi karşıtlığı olarak sunarak toplumun gözünde değersizleştirmeye çalıştılar.

Turgut Özal’ın “Anayasayı bir kez delmekten bir şey olmaz” sözleriyle tanımlayabileceğimiz, günümüzde siyasi parti ayrımı olmaksızın çok geniş kesimlerce benimsendiğini düşündüğüm bu “demokrasi anlayışının”, içinde bulunduğumuz an itibarıyla ülkeyi ekonomik ve siyasi olarak getirdiği noktayı herkes net olarak görebiliyor sanırım.

Aslında bir organize suç liderinin adını söylemek istemesek de teklif “Çakıcı Affı” olarak adlandırıldı. Kendisi ise büyük bir meziyetle “Şahsım hariç tutulsun ama af çıksın” deyip durmaktaydı, sanki koskoca yasada bir tek Çakıcı ayrı tutulabilirmiş gibi. Artık nasıl bir kendini önemseme ya da bir suç liderinin nasıl birilerince önemsenmesiyse, siz düşünün. 

Bildiğimiz kadarıyla Çakıcı eşini öldürmekten yargılandı ve 19 yıl ceza aldı. Yani kadın cinayeti işlemiş biri. Bir affın kadın cinayeti işlemiş birinin adıyla anılması dahi tek başına sansasyonel. Tevekkeli değil, af kapsamındaki suçların nitelikli dolandırıcılık, sahtecilik, hırsızlık, organize suçlar vs. olduğunu düşününce anlamı daha çok anlaşılıyor. Bu suçların hepsi topluma karşı işlenmiş adi suçlar. Erdoğan vakti zamanında “Devlet ancak kendisine karşı işlenmiş suçları affedebilir” demişse de şu an MHP’nin teklifini değerlendirmek zorunda.

Teklif devlete karşı işlenen suçları kapsam dışı tutuyor. Kendini milliyetçi olarak tanımlayan, milliyetçilik ülküsü çatısında birleşen bir partinin topluma karşı işlenmiş suçları durduk yere affetmeye çalışmasını tutarlı bulmak mümkün değil açıkçası. Neticede devlet toplum için var olan bir mekanizma. Devleti koruyalım korumasına da toplumu koruyamadıktan sonra devleti korumak ne derece anlamlı, üzerine düşünmek gerekir. Biz acaba toplumun canını yakmış herkesi affederek cezasızlık algısı mı yaratıyoruz, acaba yalnızca pisliği halının altına mı süpürüyoruz, suçun kökünü kazımak bir yana suç oranının artmasına mı vesile oluyoruz, diye bir sormak gerekir.
Bu yasanın çıkarılması için üç gerekçe ileri sürülmüş: FETÖ Savcısı ve yargısı tarafından mağdur olan insanların mağduriyetlerinin giderilmesi, cezaevlerinin doluluğu ve ıslah. İlk gerekçe ile yasa arasında bağlantı kurmak pek mümkün değil, zira devlete karşı işlenen suçların neredeyse tamamı kapsam dışı. İkinci gerekçe gerçeklik payı olan bir gerekçe olmasına rağmen doluluğun çözümüne bakış yanlış. Af bu konuda kısa süreli bir çözüm. Eğer suçun kökünü kazıyacak önlemler almazsanız bir ay sonra cezaevleri tekrar dolar. 


Suçun kökünü kazımak ise uzun vadeli bir düşünme biçimini gerekli kılar ki bu da insan haklarının oturtulması demektir. Ancak bu da iktidarın intiharı anlamı taşır. Bu nedenle de yapamazlar. Kaldı ki, illa doluluk problemi ise söz konu olan öncelikle suçsuz yere tutuklananları, aylardır bir iddianamesi dahi olmayanları, ne için tutuklandığını bilmeyenleri, bebeği olanları, çok hasta olanları ve daha nicesini salıvermiyorsunuz?  Üçüncü gerekçe ise gülünç. Islah, kimin ıslahı? Bu şekilde sadece ‘bazılarının’ ıslahı mı? Madem ıslahı bu derece önemsiyordunuz, niçin idam çığırtkanlığı yaptınız/yapıyorsunuz? İdam tartışmalarında “ceza hukukunun amacı suçluyu topluma kazandırmaktır” diyenler neden taşlandı?

Geçenlerde çocuğuna pantolon alamadığı için utancından kendi hayatına son veren bir baba …

Kaçırılan, kirletilen ve belli bir zaman sonra cesedi bulunan 'minik kızlar' ve mezarları başında feryat eden anneler…

Yüksek puanlar aldığı halde -torpili olmadığı için- bir kuruma yerleştirilmeyen 'psikolojisi bozuk' gençler…

Sokak başlarında, kendilerine ulaştırılacak esrar ve uyuşturucuları 'baygın gözler, kararmış yüzler, kemiğe dönüşmüş cansız bedenleriyle' bekleyenler…

Başını sokacak bir evi olmadığı için sokaklarda, parklarda, köprü altlarında sabahlayan vatandaşlar…

Harama el uzatmama ve kimseye köpek olmamak adına -alın teriyle- sokaklarda bir şeyler satarak geçimini sağlayanlar…

Ülkemizde bu bir sürü acının içinde yaşamak zorunda yüzlerce insan var. Ancak yazıktır ki bunların hiçbirisi cezaevinde tutuklu bulunan bir mafya lideri kadar önemli değil. 

Hele ki onu serbest bırakmak adına yukarıda saydığım pek çok acıya sebep olan; Zehir tacirleri, hırsızlar, arsızlar, katiller ve sapıklar için de 'AF' çıkacak.

Ne diyeyim ben şimdi?... Yazıklar olsun sessiz kalanlara!…  

Arzu KÖK

1 Ekim 2018 Pazartesi

Geçmiş Olsun!... - Arzu KÖK

Geçmiş Olsun!...

Tarih; bilimden, teknolojiden, savaştan veya ekonomin batmasından değil!... Adaletsizlikten, ahlâksızlıktan ve insanlara yapılan insafsız zulümlerden dolayı yok olmuş nice medeniyetlere ve devletlere şahittir!...

 Türkiye siyaseti ise Atatürk sonrası kurumsallaşmaktan uzak kalmış, lider kültü ile toplumun algılarını pasifleştirmeyi başarmış, doğruluk, gerçek ve eşitlik gibi değerlerin içini boşaltmıştır. Toplumun adaletsiz düzene karşı kendi çıkarları uğruna gelişen duyarsızlığı insanlığı adeta utandırmaktadır.

Eğer zulüm bazı kesimler için had safhaya ulaşmışsa ve hâlâ bu toplumun bel kemiğini oluşturanların, ''Dur kardeşim seni ben seçtim!'' ''Ne için bana bu zulmü reva görüyorsun!'' ''40 yıldır bu savaş, bu teröristler neden bitmiyor!'' ''Bu annenin evladı nerede?'' gibi soruları, kendi seçtiklerine sorma cesareti gösteremeyen, “Hesap ver!...” diyemeyen bir halk artık tüm iradesini, yani ahlaki değerlerini kaybetmiş demek değil midir?

Zalime ortak olan, adaletsizliğe sessiz kalan, bana dokunmayan yılan bin yaşasın demese dahi, ''doğru bulmuyorum'' demekle yetinen, bir millet, bir devlet, bir siyasi parti ve en basitinden bir insan bile yok olmaya mahkumdur. Böyle bir durumda iradesini yitirmiş bir toplumun varlığından kesinlikle söz edilemez. Çünkü; İnsanı insan yapan, düşünceleri, sözleri ve kontrol edebildiği iradesidir. Ve insan, hak ettiği değeri, öncelikle adaletinden, sonra toplumsallaşma yeteneğinden dolayı alır.
Herkes bilir ki tarihin arka bahçesi bunların çöplükleri ile doludur… 

Bir de böylesi toplumlarda ''kuru gürültü'' yapmaktan öteye gidemeyen muhalefet çok olur. Bazen de muhalefet işbirlikçi olur, bir anlamda stepne görevi görür.  

Çöküşe yönelen toplumlarda en çok da yakın geçmişle de değil, uzak geçmiş ile övünme başlanır. Sanırsınız ki bir ihtiyarın gençliği ile övünüp, geçmişini araması... Tıpkı bugün Osmanlı’nın sürekli anılması... Yakın geçmiş bir kenara konularak, geçmişteki savaşlarla, katliamlar ile gurur duymaya başlıyorlar. Çocuklara anlatılıyor, gurur kaynağı olup sürekli yad ediliyor. Özlemi çekiliyor geçmişin. 

Durum böyle olunca da felaket artık kaçınılmaz oluyor. Böylesi ortamlarda kaos ortamı oluşur, kaos ortamında despotlar kontrolü tereyağından kıl çeker gibi kolaylıkla eline alır. Çünkü insanlar böyle ortamlarda özgürlükten çok güvenliği tercih eder. Onlara güvenlik sağlamak vaadiyle var olan kurumların en büyük işlevinin aslında onları ''güvende olmadıklarına'' ikna etme araçları yaratmak olduğunu bilmezler.

Bilseler de artık bu durumu benimsemişlerdir. Varlıklarını koruyabilmek adına her türlü tutsaklığı kabullenmişlerdir.

Türkiye’de insanlar genel olarak ''obsesif kompülsif'' bozukluğunun bir üst evresine ulaşmıştır. Yani hasta olup, hayaller ile yaşamaktadırlar. Zira bir hayalin ve gerçek bir eylemin beynimizdeki etkisi çoğu zaman aynıdır. Bu nedenledir ki toplum olarak bizler, hayal kurmayı seviyor ve hayallerimizde bir ömür yaşayarak eylemsellik ilkesinin sorumluluğundan kaçabiliyoruz. Mücadele etmek yerine umut etmeyi, direnmek yerine teslim olmayı, özgürlük yerine düşlemeyi seçiyoruz.

Şöyle bir durup düşündüğümüz zaman, yaşamın hiçbir alanında; ne cinsel hayatımızda, ne ekonomik alanda, ne de sosyal ve inanç özgürlüğünüzde tam anlamıyla özgür değiliz. Yazık ki tek özgürlük alanı olarak bizlere beynimizde düşlediğimiz özel hayallerimiz kalıyor.

Hayallerde insanlar o kadar özgürler ki, ulaşamadığınız kişileri bile yatak odalarına atmayı becerebiliyorlar, sevmedikleri birini öldürebiliyor, bazen bir tecavüzcü, bazen bir katil, bazen bir kahraman, bazen de yardıma muhtaç bir zavallı olabiliyorlar...  Hatta bir ülkenin yönetimini devirip, demokrasi bile getirdikleri oluyor… Bazen de öyle bir kahraman oluyorlar ki, çocukların bile hayalperestliğini aşabiliyorlar...
Bunun nedeni biraz da beyninizi tatmin ederek, sızlayan vicdanın acısına merhem olabilmek belki de. Zira bir hayal ile reel bir eylemin beynimize olan yansıması aynıdır. İste bu da bir hastalıktır.

Bu nedenledir ki hapishaneler tıka basa doluyken, meydanlar, alanlar bomboştur. Beynimiz tüm bu duyarsızlık karşısında üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmiştir. Ancak ne yazıktır ki bu hastalık genler vasıtasıyla nesilden nesile aktarılmaktadır. Bu salgın gibi yayılmaktadır. Ve bu salgının önü alınmazsa çöküş yakındır…

Hepimize “Geçmiş olsun!... Yarınlarımız bu günleri aratmasın!...” diyorum.

Arzu KÖK

16 Eylül 2018 Pazar

Havalimanı… - Arzu KÖK

Havalimanı…

Henüz yapım aşamasında olan 3. Havalimanı'nda eylem var bu günlerde. İşçiler yemeklerin sağlıklı koşullar altında yapılmasını, maaşların ödenmesini, servis sorunun çözülmesini, yatakhane ve banyoların temizlenmesini, tahtakurusu probleminin çözülmesini talep ediyor. Ne kadar insani talepler değil mi? Ama gözaltılar bitmiyor. Şartları düzeltmek yerine işçilere gözdağı verilme çabası söz konusu. Ne acı değil mi? Oysa istedikleri sadece insani şartlar altında çalışmak, çalışabilmek.

Unutmayın ki bu insanlar katil değil, hırsız değil, ülkeyi yandaşlara peşkeş çekmediler… Fabrikaları, kamu mallarını, yaylaları, akarsuları, kentleri talan etmediler… Köle gibi çalıştırılmaya itiraz edip haklarını istiyorlar. İnsanca yaşamak istiyorlar sadece. Sessiz kalmayın!...

 Gerçi bu havalimanı projesi ilk kararın alındığı günden beri tartışma konusu oldu. Zira İstanbul’un nefesi bilinen Kuzey Ormanları seçilmişti havalimanı yeri için. O günden bugüne binlerce ağaç katledildi, belki daha da katledilecek.

Şimdi bir de havalimanının bitimine az bir süre kalınca isim konusu geldi gündeme. Akıllarında bir isim var. Bizler kapanacak olan Atatürk Havalimanı’nın adının verilmesini istiyoruz ama düşünüldüğü söylenilen isim Abdülhamit Han… Şimdi size tarihten iki olay anlatayım da siz ne düşüneceksiniz görelim. İlk olay Abdülhamit döneminde diğeri Atatürk döneminde yaşanan…

1- 113 yıl önce birkaç Rus savaş gemisi, Karadeniz'de karasularımıza tecavüz ederek Terkos açıklarına demirledi! Ruslar İstanbul'u tehdit ediyor ve Halim'in asılmasını istiyordu.

Bu savaş ilanı sayılırdı. Osmanlı'nın cevabı, ÇİÇEK ile karşılamak oldu Rusları!

Halim Sivaslıydı. Manastır'da askerdi. Askeri karakol önünde nöbet tutarken tanımadığı sivil biri gelip "niye selam vermedin?" diye çıkışmıştı. Bu kişi Manastır Rus konsolosu Rostkovski idi. Osmanlı askerlerine, yabancı konsolosları selamlamak zorunluluğu getirilmişti

Rus konsolos haddini aşan tavırlarıyla bilinen, Türk ahali ve askerlerine kötü davranışlarına defalarca şahit olunmuş biriydi. Konsolos hiddetlendi, Halim'e hakaret ederek kamçısıyla vurmaya başladı. Halim silahına davrandı.

İşte bu olay sonrası Rus gemileri Sivaslı Halim'in cezalandırılması için İstanbul'a dayandı! 

Ruslar çiçeklerle karşılandıktan sonra Manastır'da mahkeme kuruldu: Sadece Halim değil yanındaki nöbetçi dahi idama mahkûm edildi! Oysa kendisine hakaret eden, vuran konsolosu öldürdükten sonra silahını Enver Bey’e teslim etmiştir. Olayın şahidi Enver Bey mahkemeyi de takip etmiş, idam kararını engellemeye çalışmış ise de başaramamıştır. 

Beklenti, karara rağmen idamların saray tarafından hapse çevrilmesi yönündeydi. Zira Rus konsolosun haddini aştığı herkes tarafından bilinmekteydi. Ayrıca Osmanlı askeri "üniformalı konsoloslara" selam vermekle yükümlüydü. Oysa o gün konsolos sivildi ve Halim'in onu tanımaması normaldi. Ve bir gün, beklentilerin aksine Halim ve Abbas asıldı! Olayla hiç alakası olmayan, Türk askerler lehinde tanıklık eden ya da bu haksızlığa itiraz eden birçok subay azledildi, hapse atıldı.

O gün Türk askerlerinin idam edilmesi için baskı yapmak amacıyla karasularımızı işgal eden Rus savaş gemisini çiçekle karşılattığı bölgenin kıyısında yapılıyor 3. Havalimanı.

Manastır'da hakaret edip kırbaçladığı Osmanlı askeri Sivaslı Halim tarafından vurulan Rus konsolos, bugün hala anılıyor. Ancak Sivaslı Halim ve sadece orada bulunduğu için asılan Abbas'ın mezarı bile belli değil.

2- 1934 yılının Temmuz ayı... İngiltere’nin Akdeniz filosu, Akdeniz’de (Aynen günümüz ABD’nin 6. Filosu gibi) dolanıp durmaktadır. Bu filo, Adalar Denizi’nde (Ege’de) Sisam Adası yakınına gelir. Birkaç İngiliz askeri tekneyle Kuşadası’nın Dipburun yöresindeki Kanapiçe Koyu kıyısına yaklaşır. Denizciler karaya çıkar. 

Tam o sırada Dipburun Karakol erleri “Dur! Teslim ol!”  diye uyarır. İngiliz askerleri Mehmetçiğin bu uyarısını dinlemeyip, teknelerine doğru kaçarlarken, Balıkesirli Er Musa şaşmaz tüfeğinin tetiğini arka arkaya çeker. İngiliz subaylarından birisi ölü olarak denize düşer, diğerleri ise ağır biçimde yaralanır. Kuşadası Kaymakamı Dilaver Argun Ankara’yı bilgilendirir. 

İngilizler öfkelidir: Dün kurulan zayıf bir devletin askeri, nasıl olur da İngiliz askerini öldürür! Bu olacak şey değildir. Türkiye toprağı ne demekmiş? Her İngiliz, izinsiz olarak her devletin toprağına ayak basabilir! Bu öfke selinde görüşmeler başlar. İngilizler “Er Musa’nın kesinlikle cezalandırılmasını” isterler... Ve çok geçmeden daha büyük bir donanma ile Kuşadası kıyılarına yanaşmak için harekete geçerler. Hükümet bu gelişmeleri, Bolu’yu ziyaret etmekte olan Atatürk’e 18 Temmuz akşamı telgrafla bildirir. 


Olayı öğrenen Atatürk ne yapar dersiniz? Atatürk, ‘Atatürk gibi’ iş yapar! O an Cevat Abbas’a Ankara’ya iletilmek üzere “Türk askeri, kendisine düşen vazifeyi yapmıştır” der ve Bolu’dan ayrılır. Hükümet ise Kaymakam Dilaver Ergun’a bir takdirname ve para ödülü gönderir. Bu arada, Ege bölgesindeki birlikler kısmi seferberlik durumuna geçirilir. İzmir Müstahkem Mevki Komutanlığı birlikleri, Balıkesir’den 2. Kolordu ile Afyon’daki 1. Kolordu bölgeye doğru yola çıkar! Karar kesindir: Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yöneten iktidar, “Er Musa için” dünyanın ‘kabadayısı’ İngiltere ile gerekirse savaşacaktır! 

Bu kararlılık karşısında İngiliz elçisi, Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ı ziyaret etmek zorunda kalır. Atatürk’ün Bakanı, Atatürk’ten aldığı talimat üzerine Elçi’yi hiç konuşturmadan, “İngiliz askerlerinin bağımsız bir devletin topraklarında ne işi vardır?” gibi seri sorularla bunaltır... Tehdit için gelen Elçi, sonunda özür diler ve sorun böylece kapanır.

Şimdi ben tarihte yaşanmış, iki olayı sundum ve sizlere soruyorum: 3. Havalimanına,  1933'te Kanapiçe Koyu'nda görevi gereği bir İngiliz subayı vurup diğerini yaralayan Balıkesirli er Musa için İngiltere ile savaşı göze alan Atatürk'ün ismi mi, Sivaslı Halim ve Abbas'ı Ruslar istedi diye asan Abdülhamit Han'ın ismi mi daha çok yakışır?  

Arzu KÖK

11 Eylül 2018 Salı

Buğday!... - Arzu KÖK

Buğday!...

“ikimiz iki sap buğday olsak/sen benim olsan ben senin olsam/bir gece vakti aklına gelsem uykunu tutsam bırakmasam/seni kucaklasam kucaklasam/birbirimizin kalbini dinlesek/dünyanın kalbini dinlesek/büyük ateşler yaksalar/iki güvercin uçursalar/nerede olduğumuzu bilsek.” Atila İlhan’ın bu şiirini bilmeyen yoktur sanırım. Hele ki buğdayın, özellikle Anadolu insanı için ne demek olduğunu…


 Buğday dünyada Neolithik (Yeni Taş) döneminden itibaren insanlık tarihi boyunca önemli olmuştur. Anavatanının Mezopotamya olduğu düşünülmektedir. Mezopotamya’da çok sayıda tahıl tanrıçası kabul görmüş ve genellikle silindir mühürler üzerinde betimlenmiştir. Ninlil, Ninbarsheghunu ve Nissaba mühürlerde ekinlerin üstüne oturmuş ya da ellerinde tahıl sapları tutar şekilde betimlenir.
Mezopotamya’da çok zengin ekmek çeşitliliği görülür. Sümerler’de ekmek hamuruna zeytinyağı veya erimiş tereyağı katıldığı, ayrıca baharat, kokulu otlar, kimyon, çörekotu, rezene tohumu, safran, susam, hardal ve karpuz çekirdeği eklenerek çeşitli çörekler yapıldığı bilinir.

Popüler Sümer tahıl tanrıçası Ezina/ Ashnan’dan, “büyüyen tahıl” ya da “Sümer’in hayatı” olarak söz edilir. Genellikle Erken Hanedanlık mühürlerinde  (M.Ö. 2900-2350) betimlemeleri yer alır. Nissaba ve Shala(sh), önemli diğer Sümer tahıl tanrılarıdır. 

Şimdi düşünün bakalım buğday ve tahıl ne kadar kıymetli ki onların özel tanrıları, tanrıçaları olmuş değil mi? Hem buğdaydan neler yapılmıyor ki? Bulgur, un, irmik, ekmek… Hitit İmparatorluğu’nun kurucusu olan I. Hattuşili’nin, ardılı I. Murşili’ye söylediği “ekmeği yiyeceksin, suyu içeceksin” öğüdü, ekmeğin Hitit dünyasındaki önemini belirten en önemli cümlelerdendir. II. Tuthalia’nın verdiği “tayınınızı yiyin, görevinizi yapın” emri de ekmeğin önemini gösteren bir diğer örnektir. Başka bir anlatımla, eğer yeni kral ve yöneticileri ölen kralın vasiyetnamesine yazdırdığı öğütleri tutmazlarsa, ne ekmek yiyebilir ne de su içebilirlerdi; yabancıların eline geçen ülke, huzur içinde yaşanamaz hale gelirdi. 

Antik Ege ve Akdeniz dünyasında, simgesi buğday olan antik dönem tanrılarından diğeri Demeter’dir. Toprağın, bereket ve bolluğun tanrıçası olan Demeter, genellikle elinde buğday başakları tutarken betimlenir. Adı Demeter yani “Toprak Ana” olarak açıklanır. Efsaneye göre, Persephone bir gün oyun arkadaşlarıyla birlikte çayırda çiçek toplarken birdenbire yer yarılır; yer altı tanrısı Hades arabasıyla dışarı fırlayarak kızı yakalar ve gider. Demeter, kızını bulabilmek için tüm yeryüzünü dolaşır. Herşeyi gören tanrı Helios (Güneş tanrısı) kızın yerini söyler. Demeter Olympos’tan kaçar ve küser. Toprağın bereketi kalmaz, ekinler bitmez, buğday başakları büyümez olur. İnsanlar kıtlık tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Bu arada Hades, Kore’ye büyülü nar yedirir ve Persephone yeraltı tanrısına bağlanarak, Zeus’un tüm çağrılarına rağmen yeraltı ülkesinde kalmaya devam eder. Tüm çabalarının boşa gittiğini gören Zeus bu işi bir kurala bağlamayı kafasına koyar. Zeus Persephone’nin yılın üçte ikisini yani buğday başaklarının çiçek açma ve ürün verme zamanını yer üstünde annesi Demeter’in yanında, kalan üçte birini yani kışı Hades’in yanında yeraltında geçireceğini söyler. Böylelikle toprağa yeniden bereket gelir.


Gördüğünüz gibi buğdayın olmadığı, artık yetişmediği yerlerde doğabilecek felaketler tarih öncesinden yüzlerde defa deneyimlenmiş. Şimdi ise benim Anadolu’mdaki asırlık buğday, doğdukları bu topraklarda yaşayabilmek adına direniyor. Ziraat Mühendisleri Odası (ZMO) yayımladığı 2018 Buğday Raporuna göre buğday ekim alanlarındaki düşüş 1961 yılı verilerinin çok altına inmiş durumda.  1961 yılında 78 milyon dekar alanda ekim yapılırken, 2018 yılında 76 milyon dekar alanda üretim yapılıyormuş.

Hububat ekim alanlarındaki en belirgin artış 1950-1960 döneminde oldu. Bu artış Marshall Planı çerçevesinde 1949’dan sonra tarımda traktör sayısının hızla artmasına bağlı olarak mera alanlarının sürülmesiyle sağlandı. 1970’lerden sonraki artış ise verimdeki yükselmeden kaynaklandı. Son yıllarda ise büyük bir düşüş göstermekte. Buna rağmen her geçen yıl nüfus hızla artmakta… Ancak buğday üretimine çözüm aranacağı yerde ithalatla çözülme yoluna gidildi… Dışa bağımlılık oranı her geçen yıl artmakta. Bu duruma FAO raporlarında da dikkat çekiliyor. Raporlarda önemli bir buğday üreticisi olan Türkiye’nin dışa bağımlılığının arttığı ve gıda güvenliğini giderek yitirdiği yer almakta ne yazık ki… 

Bu çerçevede 2002 yılında 1,1 milyon ton olan buğday ithalatı; 2014’te son yılların en yüksek seviyesi olan 5,3 milyon tona ulaşıp; 2017’de 5 milyon ton olarak gerçekleşti. Türkiye son 16 yıllık dönemde yaklaşık 50 milyon ton buğday ithal ederek karşılığında 13 milyar dolar döviz ödedi.

1980’li yıllarda başlayan ve 2000’li yıllarda doruk noktasına çıkan neoliberal politikalar, çiftçileri piyasanın vahşi koşullarına terk etti; bu süreç buğday üreticisini de derinden etkilendi. Uzun yıllardan bu yana buğday üreticisinin eline geçen para maliyetin altında kalmakta. Tarımsal üretimde kullanılan girdilerde (gübre, tarım ilacı, mazot gibi) ithalata bağımlılık giderek daha da artmakta; günümüzde tarımın, çiftçinin en başta gelen sorununu yüksek girdi maliyetleri oluşturmakta. Düşünsenize öyle bir boyutta ki günümüzde çiftçinin sattığı bir kg. buğday ile bir fincan Türk kahvesi içemiyor. Ne acı değil mi? Tarım ve Orman Bakanlığı verilerine göre; 2002-2018 yıllarını kapsayan 16 yıllık dönemde ekmeklik buğdayın alım fiyatı yüzde 350’lik bir artış gösterdi. Buna karşılık üretimde kullanılan kimyasal gübre ortalama yüzde 500, mazot yüzde 400, yem ise yüzde 550 oranında arttı. Bu rakamlar buğday üreticisinin ne kadar mağdur edildiğini açıkça ortaya koyan başka unsurlar değil midir?

Buğdayda 20 milyon tonluk üretim tuzağını kırmak ve çiftçiyi kazandırmak için neler yapılmalı? Kısaca sıralarsak:

1 - Hububat alanlarındaki daralmanın üzerinde önemle durulmalı; çiftçi tarafından boş bırakılan tarlalar yeniden üretime kazandırılmalıdır. Tarım arazilerine bina dikiminden vazgeçilmelidir...
2 - Üretimde yağışa bağlı olarak görülen dalgalanmaları azaltmak için kuru tarımda uygulanması gereken yetiştirme teknikleri geliştirilmeli ve sulama için olanak yaratılmalıdır.
3 - Tarımsal destekler ABD ve AB’de olduğu gibi belirli dönemler için belirlenmeli ve tarımsal destekler çiftçiler üretime başlamadan önce verilmelidir.
4 - Öncelikle mazotta ÖTV ve KDV kaldırılmalı; diğer girdilerdeki vergi yükü azaltılmalıdır.
5 - Çiftçi gerek mazot gerekse gübre kullanımında desteklenmeli, başka alanlarda uygulanan fiyat indirimleri tarımda da uygulanmalıdır.
6 - TMO ve tarım ürünleri piyasasını regüle edici diğer kurumlar aktive edilmeli, yıllar içinde kaybedilen kurumlar yeniden oluşturulmalıdır.
7 - Çiftçinin elini güçlendirmek adına kooperatifleşme teşvik edilmeli; tarım destekleri ağırlıklı olarak kooperatifler üzerinden verilmelidir.

Eğer bunlar yapılmaz ise bu ülkede her şeye rağmen direnen buğday artık ekilemeyecek hale gelecektir. Bu nedenledir ki artık ithalatı değil üretimi hedefleyen, emekten yana, küçük ölçekli aile işletmelerini destekleyen tarım politikaları uygulanmalı, sürdürülebilir ve planlı bir tarımsal üretim politikası izlenmelidir. 

Bizi buğdaydan, özellikle Anadolu’mda yetişen buğdaydan alıkoymayın…


Arzu KÖK

3 Eylül 2018 Pazartesi

Savaş ve Barış Üzerine - Arzu KÖK

Savaş ve Barış Üzerine

Savaş insanlık tarihi kadar eski bir olgudur. İncelemelere göre, aşağı yukarı 6.000 yıldan beri insanlar örgütlenmiş biçimde birbirleriyle savaşıyorlar. Krallar, hanedanlar, uluslar, bloklar, paktlar, devletler birbirleriyle amansızca çatışıyorlar. Araştırmalar şimdiye kadar yapılan gerçek savaşların sayısının yaklaşık 14.000 kadar olduğunu gösteriyor. Bu da demek oluyor ki insanlığın savaşsız geçen günü hemen hemen yok gibi. 

 Ünlü Prusyalı general ve savaş yazarı Von Clausewitz, savaşın politikanın doğal bir uzantısı olduğunu söylemiştir. Bir başka deyişle, savaşla politika arasında yakın bir ilişki vardır. Savaş da politika gibi değişkendir. Her türlü olasılığa açıktır ve her ikisinde de şans ve maharet öğelerinin (unsurlarının) yeri vardır. 

Ancak politika, temel olarak görüşmeye, diyaloga, uzlaşmaya, karşılıklı ödün vermeye dayandığı halde; savaşta temel öge güç kullanmak ve istediğini kabul ettirmektir. Bu güç çağımızda yüksek teknolojilerin ürünü olan korkunç silahlarla donanmış bulunuyor. Nükleer, kimyasal, biyolojik silahlar ve binlerce kilometre ötelere gidebilen balistik füzeler bu silahların en önemlilerindendir, bunlar kesinlikle ölümcül, toplu kıyım araçlarıdır.

İnsanoğlunun ilk savaşlarından bu yana dünyamız çok çeşitli savaşlar gördü. Büyük cihangirlerin istilâ savaşları, hanedan savaşları, sömürge savaşları, din savaşları, kurtuluş savaşları, devrim savaşları, siyaset bilimi açısından ilginç bir savaş tipolojisi oluşturmaktadır. Ayrıca, modern savaş literatüründe "psikolojik savaş", "soğuk savaş," "sıcak savaş", "haklı savaş", "dolaylı savaş", "sınırlı savaş", "az gerilimli savaş" "örtülü savaş", "gerilla savaşı" gibi savaş türlerinden de bahsedilmektedir. Biz burada bunlar üzerinde durmayacağız.

Atatürk bir konuşmasında askerliğin vatan topraklarını korumak için yapıldığım söyler. Yani, askerliğin bir saldırı sanatı değil, bir savunma sanatı olduğunu ifade eder. Nitekim bir başka konuşmasında da O, bu düşüncesini şöyle açıklar:
"Türk ordusu istilâlar yapmak ve saltanatlar kurmak için şunun bunun elinde bir ihtiras aleti olamaz." Atatürk, 1921 yılında, yani Kurtuluş Savaşı esnasında, yaptığı bir konuşmada ise şöyle demiştir: "Meclisimiz ve meclisimizin hükümeti savaşçı ve maceracı olmaktan uzaktır. Bilâkis, sulh ve selameti tercih eder."

Çanakkale'den başlayarak Dumlupınar Meydan Muharebesine kadar yaşamında en büyük zaferleri kazanan Başkomutanın savaş hakkındaki temel yargısı şu cümlede açıkça görülmektedir: "Harp zaruri ve hayati olmalıdır, milletin hayatı tehlikeye maruz kalmadıkça savaş bir cinayettir."


Atatürk topyekûn savaş üzerinde de durmuştur. İkinci Dünya Savaşı harp edebiyatında çok sözü edilen topyekûn savaşı Atatürk şöyle tanımlamıştı: "Topyekûn savaş ulusun bütün maddi ve manevi güçlerinin birleştirilmesidir. Vatan savunmasında herkes askerdir."

1935 yılında yaptığı bir konuşmada O şöyle demişti: "Devamlı barış isteniyorsa, kitlelerin durumunu iyileştirecek uluslararası tedbirler alınmalıdır. İnsanlığın bütününün refahı, açlık ve baskının yerine geçmelidir. Dünya vatandaşları haset, açgözlülük ve kinden uzaklaşacak şekilde terbiye edilmelidir."

Görülüyor ki; Atatürk barışı tehdit eden ve savaşları davet eden en büyük nedenlerin, kaynakları yetersiz, aç, fakir ulusların varlığından, sömürge siyaseti güden açgözlü devletlerin hırslı tutumundan ve okulda daha küçük yaşlardan itibaren başka uluslara karşı kini, hıncı ve nefreti aşılayan eğitim sisteminden kaynaklandığını söylemektedir. Nitekim, çağımızda Birleşmiş Milletler Teşkilatının çok önemli bir yan kuruluşu olan UNESCO da bu noktadan hareketle, okullarda çocuklara başka milletlere düşman olmayı öğreten şiirlerin, yazıların, öykülerin programlardan çıkartılmasını ve insan sevgisini ön plana geçiren bir eğitim ve öğretimin verilmesini istemektedir.

Atatürk, ölümünden bir yıl önce de dünya barışıyla ilgili olarak şu anlamlı sözleri söylemişti: "Dünyada ve dünya milletleri arasında sükûn, huzur ve iyi geçim olmazsa, bir millet kendisi için ne yaparsa yapsın huzurdan mahrumdur. İnsanlığın hepsini bir vücut ve bir milleti bunun bir uzvu addetmek icap eder. Bir vücudun parmağının ucundaki acıdan bütün organlar müteessir olur."

Atatürk, yine aynı konuşmasında komşuda bir yangın çıktığı takdirde bununla yakından ilgilenmenin şart olduğunu söylemiştir. Çünkü bu yangın giderek sadece o komşuyu değil, hepimizi tehdit edecek bir hal alabilir. O halde, yangını söndürmek için de elbirliğiyle çalışmanın ve çaba göstermenin bir insanlık ödevi olduğu açıktır.
Atatürk'ün, özetlediğimiz bu sözlerini gözden geçirdiğimizde ve onun ünlü "Yurtta sulh cihanda sulh" ilkesini dikkate aldığımızda sonuç olarak şunları söyleyebiliriz:
Atatürk, tarihte adı geçen birçok komutan gibi maceracı ve istilacı bir cihangir olmayı ve böylece ün kazanmayı hiç düşünmemiştir. Ona göre ordu ve savaş, ilke olarak, yurt savunması ve halkın, ulusun korunması içindir.

Atatürk için asıl olan insanlığın barış içinde, kardeşçe yaşaması ve birlikte ilerlemesidir. O şöyle demiştir: "Artık insanlık kavramı vicdanlarımızı saflaştırmaya ve hislerimizi ulvileştirmeye yardım edecek kadar yükselmiştir." Bu sözler aşağı yukarı bundan elli yıl kadar önce söylenmişti, ama onun ölümünden sonra patlak veren ve elli milyon masum sivilin ve milyonlarca genç askerin ölümü, milyonlarca yaralının ve sakatın ortaya çıkmasıyla sonuçlanan İkinci Dünya Savaşı yüksek barış idealine ulaşmada insanlığın, maalesef henüz çok büyük bir aşama kaydedemediğini göstermektedir. İkinci Dünya Savaşından sonra dünyada çıkan çeşitli savaşlar bu ideale varmaktan henüz uzak olduğumuzu acı biçimde, gözler önüne sermektedir.

Öte yandan Atatürk'ün "yurtta sulh cihanda sulh" ilkesini yanlış biçimde yorumlayarak, bunun her ne bahasına olursa olsun, barış için ulusal menfaatlerden her türlü tavizi vermek, gereksiz fedakarlıklar yapmak anlamına geldiği söylenemez. Bizce bu ünlü aforizma, pasifizmin ve teslimiyetçiliğin beyaz bayrağı olamaz. Bu sözü gibi Atatürk' ün diğer bütün sözlerini de yorumlar ve değerlendirirken, bunların ne zaman söylendiğini ve söylendiği dönemin koşullarını, temel özelliklerini iyi bilmek lazımdır. Aksi takdirde varılacak sonuçlar yanlış olacağı gibi, Atatürk'ün temel düşüncesine ve politikasına da bütünüyle ters düşecektir.

Bundan sonra aslında savaş afetinden kurtulmak için bütün insanlık elbirliğiyle çalışmalıdır. Yöneticiler ve yönetilenler savaş tohumlarını kurutmaya ve barış fideliğini sulamaya hep birlikte yönelmelidir. Dışta olduğu gibi içte de problemleri çatışarak, zorbalıkla silâhla değil, sevgiyle, anlayışla, hoşgörüyle, yardımlaşmayla çözmek temel parola olmalıdır. 

Aydınlıklar karanlığa karşı zafer kazanana kadar...

Arzu KÖK