4 Ocak 2019 Cuma

Affet Bizleri Ceren!... - Arzu KÖK

Affet Bizleri Ceren!...

Güney Afrika’da bir üniversitenin girişindeki bir yazı şöyle der: “Bir ülkeyi yok etmek için atom bombası veya uzun menzilli füzelere ihtiyaç yoktur. Bunun için eğitim seviyesini düşürmek ve kopya çekilmesine müsaade etmek yeterlidir. Bunun sonucunda:1- Hastalar doktorların elinde can verir. 2- Binalar mühendislerin elinde çöker. 3- Para ekonomistler elinde kaybolur. İnsanlık dinci akademisyenlerin elinde ölür. 4- Adalet hakimlerin elinde yok olur. Eğitimin çökmesi bir ulusun çöküşüdür.”

 Bu sözün doğruluğu hiçbir şüphe götürmez bir gerçektir. Bu sözün ardından düşündüm de eğitimde çocuklara kazandırılması istenen davranışlar vardı. Onlar mı? 1- Saygı 2- Dürüstlük 3- Kitap okuma alışkanlığı 4- Kimseyle alay etmemesi gerektiği 5- Küfür sözcüklerini kesinlikle kullanmamak 6- Teşekkür etmeyi bilmesi gerektiği 7- Hayvan ve doğa sevgisinin anlamını 8- Erdemli insan olmanın gerekliliği 9- Zamanın boşa harcanmayacak kadar değerli olduğu 10- Kusurlarla dalga geçmemesi gerektiği… Bunlar sadece aklıma gelenler.

Bu edinimler çok basit ve sıradan kabul edilirdi. Ancak bunun önemi her geçen gün artan olaylarla yeniden gündeme oturdu. Eskiden veliler toplantılarda öğretmene evladı için, saygılı mı, dürüst mü diye sorarlardı. Şimdi ise soruları neti kaç arttı, neden 100 değil de 90 aldı? Veya “Çocuklar telefon bağımlısı oldu, ne yapalım hocam?” diye soruyorlar. Ama hiç düşünmüyor, o pahalı telefonları çocukların ellerine verenlerin yine kendileri olduğunu.  

Notları öğretmene, okul idarelerine yaptıkları baskıyla alan, hayatı boş beleş yaşayan ve hep öyle olacağını sanan, her şeyi kendine hak gören, insani erdemleri edinememiş, öz benliği, öz saygısı gelişmemiş, iç görüsü ve empatisi gelişmemiş, salt dürtüleriyle hareket eden çocuklar yetişiyor artık. Hayatın sınavlardan ibaret olduğunu öğreten, çocuğuyla ilgili hiçbir farkındalığı olmayan başta aileler olmak üzere tüm eğitim sistemi, eğitim kurumları, öğrencinin ve velinin karşısında köleleştirilen öğretmenler… Bunların hepsi Ceren Damar’ın ölümünde, yaşanan vahşette sorumludur. 

Affet bizleri Ceren!... Eğitim özelleştirilirken karşısında duramadık. Gün geçtikçe de özelleşen eğitimin bilime-bilim adamlarına verdiği değeri(!) gördük!... Bir slogandan korkanların ‘güvenlik’ kaygılarını da!... Affet bizleri Ceren!... Çocuktan-gençten katil yaratan sistem hepimizin gözleri önünde palazlandı, semirdi ve biz bir şey yapamadık. Sonuç mu işte başına gelenler…

Parayla-pulla eğitim olmaz. Zengin çocuklarının egolarını tatmin etmek değildir eğitim kurumları. Unutmayın ki her çocuk dünyaya bir melek olarak gelirken onu canavara, şeytana dönüştürenler ebeveynler ve ne yazık ki eğitim sistemidir. Yazıktır ki bizim eğitim sistemimiz özgün ve özgür düşünceli, yaratıcı, sanattan anlayan insanlar yetiştirmek istemiyor. İşte sonuç: Cehalet tunçtan bir heykel gibi karşımızda. Eğitim sistemi gün geçtikçe bilimsel çizgiden dinci çizgiye kaymakta. Belki de orada itiraz, eleştiri ya da yaratıcılık olmadığındandır, ne dersiniz? 

Eskiden karanlık, loş hücrelerde mum ışığı altında kitapların ezberlendiği Ortaçağ medreseleri yerine günümüzde modern binalarda öğretim yapan, adına ‘lise’, ‘üniversite’ dedikleri günümüz medreseleri geldi. Eleştirmeyin yok yere, sadece son zamanlarda uluslararası alanda kabul gören makale sayılarını inceleyin yeter. Ne kadar gerilediğimizi göreceksiniz. 

İşte tüm bunlar ve toplumu kutupsallaştıran, şiddeti meşrulaştıran yıkıcı politikalar son meyvesini Ceren olayı ile verdi. Tekrar söylüyorum ki bu olayda: Üniversiteleri ticari işletme, öğrencileri ise müşteri gören, değerli akademisyenleri olmaz iftiralarla meslekten ederken, üniversite eğitiminin ve üniversitenin insana kattığı gelişimin içini boşaltan, eğitimcileri itibarsızlaştıran ve bunun sonucunda nasıl acı hadiselerin yaşanacağını umursamayan, toplumun her kesimine, kutuplaştırıcı politika ve söylemlerle şiddeti aşılayan, kadına şiddete susan ve hatta çoğu zaman cezasız bırakma ya da az ceza verme suretiyle bu şiddete dolaylı olarak azmettiren, zihniyetin payı büyüktür.

Ceren'in, hepimizden alacağı var... Özellikle de eğitim öğretimi yaz boz tahtasına çevirip, bataklığa dönüştüren eğitim yöneticilerinden daha fazla da öğretmenlerden... Eğitim sisteminin şiddet üretmesinden her birimiz sorumluyuz, suçluyuz... Çocukları iyi eğitememekten, onlara sevgiyi kardeşliği, haklıyı, haksızı, emeği, alın terini öğretememekten suçluyuz... Bu sonuçtan kimse yakasını sıyırmamalı... Kimse sütten çıkmış ak kaşık olamaz...

Küfrün konuşmalara egemen olduğu, kültürün, sanatın, edebiyatın, müziğin, sinemanın insan yaşamından çıkarıldığı bir toplumda bu sonuçların ortaya çıkmaması şaşırtıcı olmaz mı?

Ceren hepimizi mahkemeye suçlu olarak gönderip gitti. Hakim karşısındayız şimdi. Doğruyu, yalnız doğruyu söylemek zorundayız...

Ülke yangın yeri, her taraf öfke...Sevgisiz bir toplum, saygısız insanlar üretmeye devam ediyoruz... Büyük küçük kavramı kalmadı... 

"Yasam büyüklerimi SAYMAK, KÜÇÜKLERIMİ SEVMEKTİR" diye bağırdığımız andımız yasaklandı, ne diyorsunuz!...

Okuduğunu anlayamayan, ama çalışan çalışmayan herkesin teşekkür, takdir  belgesi aldığı bir sistem... Öğrenci çalışsa da çalışmasa da sınıf geçilen bir sistem... Kendi dilini doğru dürüst konuşamayan ve yazamayan bir toplum...

Heyyyy nereye doğru gidiyoruz?... Daha doğrusu bu kafayla nereye gidebiliriz?...

Yazık ki eğitim sistemi düzelmedikçe Ceren son olmayacak. Yalnız bununla da kalmayacak, ülkeyi bile kurtarmamız güçleşecek. Geleceğe umutla bakamayacağız…  

Ceren hepimizin gözlerine bakıyor şimdi. Talihsiz bedeni ve yaşayamadığı hayatı toprak altına giderken, hepimizi suçlu ilan ediyor... Affet bizi Ceren!... Affet bizi!...

Arzu KÖK

26 Aralık 2018 Çarşamba

2018’den Mektup - Arzu KÖK

2018’den Mektup

“Sevgili 2019,

Geçen yıl tam bu vakitler ben de senin gibi büyük bir heyecan ve mutlulukla çıkmıştım yolculuğa. Dünyanın her tarafında tanımı olanaksız sevinç ve şölenlerle karşıladılar beni. Sonrasında ise yılın ilk günleri birer birer geçip giderken yılbaşı gecesinin aslında çok güzel bir serap olduğunu anladım.  Oysa nasıl da umutluydum. 
365 gün boyunca onlara pembe rüyalar gördüremesem de en azından 2017 ‘den daha yaşanılır ve huzurlu bir yıl sunacağıma inanmıştı insanlar.  Ama çok üzgünüm ki ben bunu başaramadım. Hani derler ya ‘gelen gideni aratır’ diye, işte benim görev sürecimde maalesef bu deyim o kadar çok kullanıldı ki anlatamam.  Bugün kendimi takımını küme düşürme hattına indiren bir kulüp başkanı, ya da girdiği her seçimi kaybeden parti lideri gibi hissediyorum. Nasıl böyle hissetmeyeyim ki?  Hemen her günün sabahına acı bir haberle uyanmak kolay mı?

 ‘Yurtta barış, dünyada barış’ ilkesini baş tacı etmemizi  isteyen Atatürk’ün isteğinin tam tersi yapıldı. Hem ülkede hem dünyada barış inşa edilemedi. Komşuların neredeyse hepsi ile ilişkilerimiz kötü durumda. Barış söylemlerinin yerini savaş çığırtkanlığı aldı. Bir de Suriye’deki varlığımız devam ediyor hâlâ. Hatta yeni bir operasyondan bahsediliyor. Umarım sen varken büyük bir savaşın eşiğine gelmez Türkiye. Çünkü durum onu gösteriyor… 

Açıkçası bu yıl gelişen güzel diyebileceğim, göğsümü kabartacak çok bir şey yaşanmadı. Hep üzüntü hep keder… Kısaca sana önce kötü olanları aktarayım istersen:

Üniversiteler büyük oranda bitti… Binlerce akademisyen işten atıldı. Bilim üst sıralardaki yerini, cehalete bırakma yoluna girdi… 

Son açıklanan rakamlara göre asgari ücret, bir ailenin açlık sınırının bile altında kaldı; 1603 TL. İnsanlar açlık ve yoksullukla mücadele verdi. Gerçi senin döneminde 2020 TL olacakmış ama yine de yeterli değil…  

Dolar, euro sürekli yükseldi. Ekonomi giderek kötüleşti. İşsiz sayısı giderek artıyor.
Türkiye ekonomisinin belki de can damarı olan Şeker Fabrikaları özelleştirilmeye başlandı. Binlerce çiftçi ve işçi mağdur edildi…

Tabii bir de Suriyeli göçmenler meselesi var. Türkiye’li gençlik işsiz dolaşırken işverenler sigortasız ve üç kuruşa Suriye’lileri çalıştırır oldu. Bir de sokaklarda dilenleri, kavga çıkaran, suç işleyenleri de cabası…

Yargı çöktü adeta. Halkın yargıya, adalete zerre kadar güveni kalmadı. OHAL devam ediyor hâlâ. FETÖ ile ilgisi olmadığı bilinenler bile FETÖcülükle suçlanır oldu. En büyük suç cumhurbaşkanına hakaret kabul edilir ve en büyük cezalar buna kesilir oldu. Türk sinema ve tiyatrosunun iki duayeni Metin Akpınar ve Müjdat Gezen de bu suçtan tutuklandılar, adli kontrol şartıyla salıverildiler…

Çorlu ve Ankara’da iki tren faciası yaşadık. En güvenli ulaşım kabul edilen trenler riskli duruma gelmiş yazık ki. Onlarca insan yaşamını yitirirken onlarcası yaralandı.
Kadınlar, çocuklar yine bu yıl da artan oranda tecavüze maruz kaldı. Ardından da öldürüldü birçoğu. Yine pek çok kadın cinayeti işlendi. Çocuklar katledildi…
Sadece haber yaptıkları için gazeteciler suçlu sayıldı. Onlarca gazeteci şu an hapis yatıyor. Gazetelere, televizyon kanallarına saldırılar düzenlendi, saldırıyı yapanlar adeta ödüllendirildi. Pek çok televizyon kanalı, gazete, dergi kapatıldı…

Bütün bunların yanında yüz binlerin sevgilisi olmuş Aydın Boysan, Münir Özkul, Yılmaz Onay, Turan Özdemir, Aliye Akkılıç, Nuray Hafiftaş, Tuna Huş, Prof. Dr. Engin Geçtan, Ali Teoman Germaner, Ayten Gülçınar, Nur Subaşı, Ercüment Balakoğlu, Mükerrem Kemertaş, Ülkü Tamer, Dursun Ali Sarıoğlu, Prof.Dr. Sevda Aydan, Cemal Safi, Arda Öziri, Prof. Dr. Semavi Eyice, Hacı Kamil Adıgüzel, Prof. Dr. Fuat Sezgin, Sıtkı Sezgin, Prof. Dr. Tevfik Güngör Uras, Toron Karacaoğlu, Aram Gülyüz, Mahmut Makal, Oytun Şanal, Ferdi Merter, Yakup Yavru, Mehmet Uslu, Kemal İnci, Yıldırım Öcek,  Ara Güler, Yaşar Gaga, Harun Kandemir, Ercan Yazgan, Galip Kayıhan, Refik Durbaş kadar önemli değerleri kaybetmeme ne dersin 2019? Bir de bunlar yetmezmiş sırf eleştiri yaptığı için yargılananlar var.

Kısacası 2018 yılı içerisinde kapitalizmin kirli, vahşi yüzü daha bir görünür hale geldi. Kapitalizmin çarklarını döndürebilmek için olmazsa olmaz hırsızlıklar, yolsuzluklar, işçi katliamları, doğa talanı, ırkçılık, ayrımcılık, savaş ve şiddet yaşamın her alanında yerini aldı bir şekilde. Bu sistemin insanlık için ne kadar büyük bir tehdit olduğu daha geniş kitlelerce fark edilmeye başlandı. Buna karşılık sistemin uygulayıcısı olan siyasi iktidarlar, kapitalizmin ve kendilerinin kaybolmaya başlayan ideolojik meşruiyetlerini korumak için baskı ve şiddet politikalarına ağırlık verdiler.

Hiç mi iyi şeyler olmadı dersen, bir bakalım: Fatih Akın’ın son filmi "Paramparça/ In The Fade" ile 75. Altın Küre Ödül Töreni’nde "Yabancı Dilde En İyi Film" Altın Küre Ödülü’ne layık görüldü. Dünyanın en prestijli festivallerinden biri olan, bu yıl 32’si düzenlenen Sundance Film Festivali’nde yönetmen Tolga Karaçelik’in yazıp yönettiği Kelebekler filmi, Dünya Sineması Büyük Jüri Özel Ödülü’nü aldı. Türkiye’de bu ödülü kazanan ilk yönetmen. Rusya’nın Sochi kentinde düzenlenen Yıldızlar ve Gençler Avrupa Eskrim Şampiyonası'nda yıldız kadınlar kılıç kategorisinde Deniz Selin Ünlüdağ Avrupa Şampiyonu oldu. Dokuz Eylül Üniversitesi Devlet Konsevatuvarı öğrencisi 14 yaşındaki Arya Nur Güneş, 590 müzisyenin katıldığı II. LUTHIERS CLAR Uluslararası Viyolensel Yarışmasında kendi yaş kategorisinde birinci oldu. Avrupa Engelliler Yüzme Şampiyonasında Sümeyye Boyacı birinci oldu. Gördüğün gibi en az değer verilen sanat ve spor dallarından geldi beni sevindirecek haberler…

Demem o ki iyisiyle, kötüsüyle ben görevimi tamamladım. Artık görevi sana devretme zamanı geldi. Açıkçası sana öyle güzel bir ortam bırakmıyorum. Ama yine de umutsuzlukla görevi devralmanı istemem. Önündeki koskoca 12 ayın benimkinden daha sevimsiz olmayacağını umuyorum. Umarım benim başaramadığımı başarır, tüm insanlığa barış, kardeşlik ve huzur getirirsin. 

Umarım sen: 

Cephaneleri yakıp yerlerine kütüphaneler kurulmasını sağlayabilirsin…

Komşusu aç uyuyanların, uykularından uyanıp, paylaşmanın çoğaltıcı etkisine inanmalarını sağlayabilirsin…

Hangi siyasi görüşten hangi dini inanıştan olursa olsun aynı fikre ve inanışa sahip olmayanlara saygı duymanın gerekliliğini gösterebilir, empati kurdurabilirsin… 

 İnsanların çevrelerinde olup bitenlere duyarlı olmalarını sağlayabilirsin… 

Kadınlara hak ettikleri saygının gösterilmesini, atık tecavüze uğramamalarını ve öldürülmemelerini sağlayabilirsin…

Ve çocuklarınızı daha iyi koruyabilirsin... 

Sorunların kalp kırarak, şiddetle değil tatlı dille halledilmesini sağlayabilirsin… 

Dünyayı ve ülkemizi, sevgiye ve barışa inana insanlarla doldurmayı başarabilirsin…

Farkındayım, çok şey istedim senden. Bunlar aslında benim gelirken hayal ettiklerimdi, başaramadım. Belki bencillik bu yaptığım ama senden istiyorum bu sefer bunları…

Benden bu kadar.  

Hadi bana eyvallah…”

Barış içinde, insanların ölmediği bir yıl dileğiyle… 

Mutlu yıllar…

Arzu KÖK

14 Aralık 2018 Cuma

Çocuk ve Şeytan!... - Arzu KÖK

Çocuk ve Şeytan!...

Asla bir araya getirilmemesi gereken iki sözcük ile oluşturdum başlığı. Çünkü geçenlerde Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, "Kur'an okumayan çocuklar şeytanlarla beraberdir" ifadelerini kullandı Mardin’de bir konuşmasında. Oysa çocuk, bizlere verilmiş en büyük nimet ve ihsândır. Her çocuk bir çiçektir. Çocuk melekler kadar masumdur, günahsızdır. Çocuk bir süs, bir ziynettir. Çocuk bir hazine bir güzelliktir. Hatta en güzel tanımlamayı Hz. Muhammet şöyle yapıyor: “Çocuklar yeryüzünde gezen ciğerlerimizdir.”

Geçenlerde elime Orhan Selen’in Barış Kitabevi yayınlarından çıkan “İmansızlar Çocuk Döver” isimli kitabı geçti. (Okumanızı öneririm) Tam kitabı okuyup bitirdim ki Diyanet İşleri Başkanı’nın bu sözlerini duydum ve yazmadan edemedim. 

Hz. Muhammed’in yaşamını hemen herkes bir şekilde okuyup incelemiştir. Eğer dikkatli incelenmiş olsaydı O’nun çocuklara nasıl değer verdiği de görünürdü: Torunlarını sırtında gezdirdiğini, hatta secdeye gittiği anda sırtına çıkan torunu düşmesin diye secdede olduğundan uzun kaldığını, mahalledeki tüm çocukların sevgilisi olduğunu, sesini hiçbir zaman çocuklara karşı yükseltmediğini…

Orhan Selen’in kitabında dediği gibi: “Hz. Muhammed gibi davranmak sünnettir. Bazıları çok Müslüman olduğunu göstermek için şalvar ya da entari giymek, sakal bırakmak ve başa tuhaf bir takke takmak, bunların üzerine de akıllarına estikçe çocuk dövmek, onlara tecavüz etmeye yeltenmek Maun Suresi’ndeki laneti almak için garantili bir yoldur ama iman sahibi olmak için uygun değildir.”

Diyanet İşleri Başkanı, çocuklarımız yeterli gıda alabiliyor mu, beslenebiliyor mu, acaba bu soğuklarda ayakkabısı botu olmayan evladımız var mı, mont alamayan çocuğumuz var mı diye önce bunları değerlendirip sorgulasaydı ve bunların üstesinden gelmeye çalışsaydı daha güzel bir iş yapmış olacaktı. İşte o zaman herkesin gözünde gerçek bir din adamı gibi davranmış olurdu.

Peki, 8-9 yaşında daha ilk defa regl olmuş kız çocuklarını gerdeğe atıp koynuna sokanlar için fetva yayınlamak, bu işi onaylamak şeytan işi değil de helal ve sünnet, ama çocukların ellerine Kuran almamaları şeytan işi... Çok merak ediyorum bunca mesele varken bunu bu şekilde lanse ettiği için kendi gönlü, vicdanı rahat mı?

Türkiye’de Kur’an kurslarında onlarca çocuk tecavüze uğrarken, tarikat yurtlarında can verirken, Irak’ta 1 milyon, Suriye'de 8. yılına giren savaşta 106 bini sivil, 350 bin kişi, Yemen'de 5 yaş altı 85 bin çocuk açlıktan ölürken sizin kalbinizdeki aydınlık neredeydi, etkileşim mi kesikti yoksa Kuran mı okumuyordu? Neden bunlara ses etmedi?

Kimin şeytanlarla iş birliği içinde bulunduğunu Kur’an birçok yerde yazar: Bunlardan biri de kralın isteğine uygun fetva veren din alimleri için söylenenlerdir. ‘A’raf suresi 175-176’ya bir baksınlar isterlerse.  

Aslında tüm bunların, bu söylemlerin nedenini biliyoruz aslında: "Çocuklarınızın eğitilmesini istemiyorlar. Düşünen, düşünecek nesil istemiyorlar.” Bu yüzden ülkemiz gün geçtikçe eğlenceyle, medyayla, televizyon programlarıyla, lunaparklarla, uyuşturucuyla, alkolle ve aktivitelerin her çeşidiyle dolu hale geldi. İnsanların zihnini meşgul tutmak istiyorlar çünkü. Kafalar meşgul olsun ki insanlar düşünmesin, düşünemesin. Zira bu işlerine gelmiyor. Hayatımız birileri tarafından yönlendiriliyor ne yazık ki. Şimdi de bizleri bıraktılar, çocuklarımıza göz koydular. Çünkü çocuklarımız bilinçlenir, bilimsel düşünme yetisine ulaşırsa bu onların isteyeceği son şey olacaktır. Bu nedenledir ki sürekli olarak düzmece bir yaşam; din, medya ve eğitim yoluyla bizlere sunuluyor. İlgi dağıtmak ve herkesi her şeyden habersiz bırakmak istiyorlar. Ve gerçekten de bu işi iyi yapıyorlar…

Yıllardır ‘Dindar nesil yetiştireceğiz’ diyorlar. Ama şöyle bir baktığımızda son on yılda: fuhuş % 800, cinsel taciz % 450, çocuk cinsel istismarı %400, uyuşturucu % 700, adam öldürme % 260 artmış. Bu da bizlere gösteriyor ki mesele dindar olmak da değil. Mesele ‘insan’ olabilmekte. İnsan olmanın gerektirdiği gibi bilim ve çağdaşlıktan yana olmakla çözülebilir.

Bir çocuğu şeytanla, öcüyle, canavarla korkutmak, vicdanını suçluluk duygusuyla doldurmak, onu otoritenin sınırları içinde tutmanın yoludur aslında. Aksi halde devlete, iktidara itaat eden, düşünmeyen, sadece verilen komutları yerine getiren robotlardan farksız bir nesil yetiştirmek mümkün olmaz. Ancak hiç kimsenin politik hedefleri, ona çocuklarımızı tehdit etme, onları “şeytanla olan ve olmayan” diye bölme, kalplerine korku ve vicdan azabı sokma hakkı vermez!.. Üstelik bu hakka çocuğun anne ve babası bile sahip değilken… 

Hele ki devletin “din otoritesinin” bu ayrımcı sözleri söyledikten sonra hiçbir şey olmamış gibi görevine devam etmesini kabullenmek, bu sözlerden dolayı özür dilemesini istememek, çocuklara karşı ebeveyn-devletin iş birliği yaptığı ve ebeveynlerin de bunu kabul ettiği anlamına gelir ki bu daha da acı veren nokta olmuştur. 

Oysa çocuk, her milletin geleceğidir, yarınların güvencesidir. Şimdi siz söyleyin bakalım, çocukları böyle yetiştirilmeye çalışılan bir toplumun geleceği ne kadar aydınlık olabilir ki? Toplum ve sivil toplum örgütleri bu ülkenin geleceğini ilgilendiren konularda bile bu şekilde sessiz kalıyorsa bizi güzel günler beklemiyor demektir ve bu acı veriyor…


Arzu KÖK

18 Kasım 2018 Pazar

Hatay Cumhuriyeti Meclisi - Arzu KÖK

Hatay Cumhuriyeti Meclisi

Hatay Cumhuriyeti Meclis binası müze olarak değil de künefeci olarak kullanılıyormuş da şöyle bir gerilere Hatay’ın hikâyesine gideyim dedim. Zira bu bilinirse yapılan ihanetin büyüklüğü daha iyi anlaşılacaktır. Açıkçası ben bu tarihi bilen, yaşayan büyüklerimin anlattıklarının yarısını anlatacağım. Ama ne olursa olsun bunca yaşanan şey sonrasında tarihe ihaneti içim almıyor.


Birinci Dünya Savaşı'ndan 1938'e Hatay Osmanlı İmparatorluğu’nun 1. Dünya Savaşı'nı kaybetmiş olması sonucu, bütün cephelerde olduğu gibi Filistin ve Suriye'de dövüşen Osmanlı Ordusu da, 1918 Eylül ayı sonlarına doğru görev bölgesinden çekilmeye başladı. Suriye'de, VII. Yıldırım Ordusu'nun yöreden ayrılmasından sonra İtilaf Devletleri'nin desteği ile, Hicaz Emiri Faysal'ın başkanı olduğu bir Arap-Suriye hükümeti kuruldu. İngilizler, 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Antlaşması hükümlerine dayanarak 25 Kasım 1918'de İskenderun Sancağı'na bir miktar asker çıkardılar. Aynı Antlaşma hükümlerine göre, Osmanlı yönetimine bırakılmış olmasına rağmen İskenderun Sancağı 'nı işgal eden İngiliz birlikleri, 5-6 gün kentte kaldıktan sonra çekilerek 7 Aralık 1918 tarihinde, Antakya'ya giren Fransız askerlerine işgali devrettiler.

Mondros Antlaşması ile bu topraklarda görevi bitmiş olan VII. Yıldırım Ordusu Kumantanı Mustafa Kemal Paşa geri geldiği Adana'da bu işgal hareketini müttefik orduları kumandanı Mareşal Allanby nezdinde protesto etti. Yerli halkın ileri gelenlerinden bir grubun Fransız yönetimine karşı mücadele kararı alması sonucu sancakta mücahitler olarak adlandırılan ve zaman zaman silahlı çatışmaya da giren bir direniş hareketi örgütlendi. 13 Temmuz 1919'da İskenderun Sancağı'na gelerek halka Fransız yönetiminden memnun olup olmadıklarını soran Amerikan heyetine büyük çoğunluğun Türk idaresini istedikleri şeklindeki beyanı, Fransız yönetimine karşı başlatılan direniş hareketinin haklılığını göstermekte idi. Sivas Kongresi'nde ilk esasları meydana çıkmış olan Misak-ı Milli kavramı ile ilgili olarak bu direniş hareketinin önde gelen isimlerinden Tayfur Ata Bey (Sökmen) ile Ankara arasında yapılan yazışmalarda, İskenderun Sancağı ve havalisinin de ( Hatay) bu hudutlar içerisinde olduğunun Mustafa Kemal tarafından belirtilmiş olması, bir süredir Misak-ı Milli hududu dışında kaldıkları kuşkusu içinde olan bölge halkının maneviyatını yükseltti.

Güneydoğu Anadolu ve İskenderun Sancağı'nda iki yıldır süregelen ve Fransız hükümetini huzursuz eden direniş hareketinin ve çatışmaların sona erdirilmesi amacıyla, Ankara Hükümeti ile 9 Haziran 1921 tarihinde başlanan görüşmelerin, 20 Ekim 1921 tarihinde imzalanan Ankara Antlaşması ile bir uzlaşma ortamına girmesi üzerine, Antakya'da Fransız yönetimine karşı sürdürülen direniş faaliyetine bir süre ara verildi. Ancak, antlaşmanın imzalanmasından kısa bir süre önce, 26 Ağustos 1921 tarihinde, Fransızlar bütün Suriye'yi işgal ederek, daha önce kurmuş oldukları Faysal başkanlığındaki Suriye Hükümeti'ne son vermiş ve ülkede manda yönetimini uygulamaya başlamışlardı. Gene Ankara Antlaşması hükümlerine göre Fransızlar, Adana, Mersin, Osmaniye, Kilis ve Antep'i boşaltırken, İskenderun, Antakya, Kırıkhan, Reyhanlı, Altınözü ve Samandağ'dan çekilmeyip bu beldeleri İskenderun Sancağı adı altında ve özel bir statü içinde, Fransız mandası olarak yöneltilmekte olan Suriye Devleti'ne bağladılar. Bu uygulamaları ile Ankara Antlaşması, sancağın kurtuluş ümitlerini gelecekte belirsiz bir zamana bırakmış olması nedeniyle Hatay'da yaşayan Türkler arasında üzüntü yarattı.

Ankara Antlaşması hükümleri içinde sancak dahilindeki okullarda Türkçe'nin okutulması, Arapça'nın yanında Türkçe'nin de resmi mahiyette bir dil olması, Türk kültürünün yayılması, sancak bayrağının Türk bayrağına benzer bir bayrak olması gibi maddeler bulunmasına rağmen Fransızlar bu maddeleri hiçbir zaman uygulamadılar.. 
Fransızların, İskenderun Sancağından çekilmemeleri ve sancak içindeki Türk nüfusa karşı davranışlarındaki eşitsizlik üzerine tekrar faaliyete geçen direniş örgütü, merkezi Adana'da olan, Tayfur Ata Bey (Sökmen) başkanlığında, İskenderun ve Havalisi Müdafaa-ı Hukuk Cemiyeti'ni kurarak, Ankara ile ilişkilerini devam ettirdiler ve bir heyet halinde Ankara'ya giderek, Mustafa Kemal'den bölge ile ilgilenmesini istediler. 1922'de Fransızlar tarafından Suriye Devletleri Federasyonu kuruldu ve İskenderun Sancağı, Federasyona bağlı olan Halep Devleti içinde yer aldı. Ülkenin bağımsızlığını ve bütünlüğünü garanti altına alan ve yeni Türkiye Devleti'nin sınırlarını çizen Lozan Antlaşmasında esaslı bir şekilde ele alınmayan ve bu nedenle yöre halkının umutsuzluğa sevk eden Hatay Meselesi, Atatürk'ün 15 Mart 1923 günü Adana'da yaptığı konuşmada, "... kırk asırlık Türk yurdu düşman elinde esir kalamaz" sözü ile yeni bir dinamizm kazandı ve Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'nin gündemine ciddi olarak girdi.


Gelişen olaylar karşısında bölgede yaşayan diğer etnik gruplara karşı da örgütlenme ihtiyacı duyan Türk nüfus, Türkiye ile birleşme temasını işleyen Altın-Özü isimli bir gazete ile faaliyeti çok kısa süren Antakya Halk Fıkrası adlı bir de parti kurdular. Bölgedeki huzursuzlukların Milletler Cemiyeti'nde yaptığı etkiler sonucu 1926 yılında Fransızlar, İskenderun'da bir hükümet kurulması teklifini gündeme getirdiler. Teklife göre, Beyrut'taki yüksek komiserliğe bağlı olarak çalışacak bu hükümetin kendi anayasası, kendi meclisi ve seçilmiş bir başkanı bulunacaktı. Hükümet merkezi olarak İskenderun öngörülmekteydi. Bu hükümetin teşkili amacıyla yapılan seçimler sonucunda, Arapların çoğunlukta olduğu bir meclis oluştu. Başkanlığına da Ahmet Türkmen'in adaylığına karşılık, İskenderun Sancağında Fransız olağanüstü komiserinin delegeliğini yapan H. Duriex'in getirildiği Bağımsız İskenderun hükümeti, gördüğü tepkiler karşısında kısa bir süre sonra ismini, Kuzey Suriye Hükümeti olarak değiştirme kararı aldı.

Anayasaları gereği sancağın bağımsızlığı için yemin etmiş olan Kuzey Suriye Meclisi milletvekilleri bu karardan dört gün sonra, Şam'daki Merkezi Suriye Hükümeti'ne bağlanma kararı aldı.

Ortaya çıkan bu yeni durum üzerine Fransa'nın Suriye üzerindeki manda yönetiminin sona ereceği 1935 yılından sonra, İskenderun Sancağının geleceğini, Türk nüfusun çıkarlarına uygun bir neticeye ulaştırmak amacında olan Türkler, Fransızların engelleme gayretlerine rağmen hedeflerine ulaşmak için yoğun bir propaganda faaliyetine girdiler. Bu faaliyet içinde, özellikle anavatanda gerçekleştirilmiş olan Atatürk ilke ve inkılapları örnek alındı. Örneğin, Latin harflerini öğreten kurslar açıldı, fes yerine şapka giyilmeye başlandı ve herhangi bir faaliyet gösteremeyerek, sembolik bir kuruluş halinde kalan Halk Partisi kuruldu. Türk nüfusun yaptığı bu gayretli ve ısrarlı çalışmalar meyvelerini verdi ve bir süre sonra Fransızlar, İskenderun Sancağında Türk hakimiyeti kavramına sıcak bakmaya başladılar.

Sancakta yaşayan Türkler, Ankara'ya gönderdikleri heyetler ile zamanın başbakanı İsmet İnönü ve Mareşal Fevzi Çakmak aracılığı ile Atatürk'e bir kere daha aktardıkları davaları için Ulu Önder'den daha yakın ilgi ve destek istediler. Türk hükümeti, 1936 Eylül ayında Cenevre'de yapılan Milletler Meclisi toplantısında konuyu gündeme getirerek, İskenderun sancağının bağımsızlık talebini Fransız Hükümeti'ne resmen bildirdi.

Atatürk, 1936 yılı TBMM'nin açış konuşmasında, "... Fransızlar ile aramızda senelerdir sürüp giden davanın neticelenmesinin zamanı gelmiştir" diyerek sancağın bulunduğu bölgeye Hatay ismini verdi. Bu davranışı ile Hatay Meselesine ciddi olarak el konduğunu ifade etmiş olan Atatürk, o sırada faaliyette olan Antakya-İskenderun Yurdu cemiyetinin adını da Hatay Egemenlik Cemiyeti olarak değiştirdi. Bu cemiyetin merkezi İstanbul'da idi.

Olayların hızlı bir gelişme içine girdiği bugünlerde, Fransız başbakanı Leon Blum'un, Suriye'ye bağımsızlık verileceği şeklinde beyanı, Hatay'ın Suriye'ye geçmeden anavatana katılması için yapılacak çalışmaların hızlandırılmasını gerekli kıldı. Bu sırada Türk nüfusun aleyhine gelişeceği sezilen, 14-15 Kasım 1936 genel seçimlerine Türkler katılmayarak seçimi boykot ettiler. 1937 yılı başında, Hatay'daki huzursuzluğu gündemine alarak görüşen Milletler cemiyeti, "...her Hataylı dilediği cemaat listesine yazılmak ve rey vermek hakkına sahiptir" maddesini içeren Türk tezini kabul etti ve yapılacak halk oylaması için Antakya'ya bir gözlemci heyeti gönderdi. 

Heyetin halk oylaması konusunda olumlu bir kanı ile Cenevre'ye dönmesinden ve raporlarını 27 Ocak 1937'de Milletler Cemiyeti'ne vermelerinden sonra, İskenderun Sancağı için yeni bir statü ve anayasa taslağı hazırlanarak sancakta, Millet Meclisi seçimi yapılması kararı alındı. Türkiye adına Numan Menemencioğlu'nun katıldığı anayasa taslağı hazırlama komisyonu, Fransız, İngiliz, Belçikalı ve Hollandalı diplomatlardan oluşmaktaydı. Komisyon tarafından 15 Mayıs 1937'de tamamlanan tasarı Milletler Cemiyeti'nce 29 Mayıs 1937'de kabul edildi. Bu taslağa göre sancak, içişlerinde bağımsız, dışişleri, maliye, gümrük işlerinde Suriye'ye bağlı kalacaktı. Sancağın toprak bütünlüğü, Türkiye ve Fransa'nın garantörlüğü altındaydı. 

Milletler Cemiyeti'nce kabul edilen tasarı esasları çerçevesinde Ekim 1937'de Antakya ve İskenderun'da Türk konsoloslukları açıldı. 15 Nisan 1938'de başlayan ve ileride yapılacak Millet Meclisi seçimine esas olacak sayım işleminde, adilane hareket edilmeyip, Türkler aleyhine bir tavır takınılması üzerine durum, Türkiye Cumhuriyeti'ne, Fransız Hükümetine ve Milletler Cemiyeti'ne duyuruldu. 

Sayım sırasında yer yer kanlı olayların da çıkması üzerine örfi idare ilan edildi ve toplum düzenini sağlamak amacıyla Fransız milislerinden oluşan Albay Collet komutasında bir birlik Antakya'ya geldi. Türk partizanı bir asker olan Albay Collet tarafından düzen sağlanıncaya kadar, sayım işlerine beş gün ara verildi. Askeri tedbirlere rağmen olayların devam etmesi üzerine Fransız delegesi Carreaux, Hatay'ın yönetimini Türkler'e bırakmayı teklif etti.

Bu teklif üzerine Ankara'nın görüşü ve oluru alınarak, İçişleri Müdürlüğü mahiyetinde olan İskenderun Sancağı Valisi görevine Dr. Abdurrahman Melek atandı ve vali 6 Haziran 1938 tarihinde göreve başladı.

Bu tedbirlere rağmen etnik gruplar arasında sürüp giden gergin ortamda bazen ölümle sonuçlanan olayların devam etmesi üzerine, sayım işleri tamamen durduruldu ve seçim komisyonu 26 Haziran 1938'de Sancak'tan ayrıldı.

Duruma bir hal çaresi bulmak amacıyla Türkiye ve Türkiye ve Fransız heyetleri arasında Antakya'da yapılan ve bir hafta süren görüşmeler sonunda, 2500 Türk ve 2500 Fransız askerinden oluşacak birliklerin Hatay'a girmeleri ve sayımın bu birliklerin denetimi altında yapılması kararı alındı. Bu karar gereğince, 5 Temmuz 1938'de Kurmay Albay Şükrü Kanatlı komutasındaki Türk alayı törenle Antakya'ya girdi. Alınan tedbirler ile sayım işlerine 22 Temmuz 1938 tarihinde yeniden başlandı ve sayım işlemi 1 Ağustos 1938 tarihinde tamamlandı. Sayım sonucunda seçmen sayısı: Türkler 35.847, Aleviler 11.319, Ermeniler 5.504, Araplar 1.845, Ortodoks Rumlar 2.098, diğerleri ise 395 kişi olarak tespit edildi. Bu sayılara göre Millet Meclisi için: Türklerden 22, Alevilerden 9, Ermenilerden 5, Araplardan 2, Ortodoks Rumlardan 2 olmak üzere toplam 40 milletvekilleri adayları, seçilecek milletvekili sayısı kadar olduğundan, bunlar için seçim yapılmadı ve bu adayların tümü milletvekili olarak meclise girdiler.

2 Eylül 1938 günü toplanan Hatay millet Meclisi, daha önce Atatürk tarafından aday gösterilen Tayfur Sökmen'i Hatay Devleti Cumhurbaşkanı seçti. Dr. Abdurrahman Melek başbakanlığa atanırken, Abdülgani Türkmen meclis başkanı oldu. Beş bakandan oluşan Hatay Devleti Hükümeti, Hatay Millet Meclisi'nin 6 Eylül 1938'deki oturumunda güven oyu aldı.

Çıkarılan bir yasa ile Türkiye Cumhuriyeti yasalarının tümü Hatay Devleti'nin yasaları olarak kabul edildi ve bunlar içinde hemen uygulanabileceklerin belirlenmesi için hükümete yetki verildi. Devlet yönetiminde vatandaşlara uygulanan eşitlik sayesinde cemaatler arasındaki ayrılık ve husumet giderek azaldı.

İlk başta Antakya, İskenderun, Kırıkhan ilçelerinden ibaret olan Hatay Devleti'nde daha sonra Reyhanlı ve Yayladağ ilçeleri oluşturularak ilçe sayısı beşe yükseltildi. Para birimi Suriye lirası olan Hatay Devleti'ni dış ülkelerde Suriye Devlet Başkanı temsil edecekti. Devletin bayrağı, Türk bayrağının çok benzeri olup sadece yıldızı kırmızı idi. 

Bir süre sonra Fransız idaresindeki Suriye Devleti ile Hatay Devleti arasında bazı konularda yetki ve yönetim açısından baş gösteren anlaşmazlıklar giderek büyüdü. Manda yönetimi zamanından bu yana görev yapan bütün Fransız ve Suriyeliler, Türk yönetimince işten çıkarıldılar. Gerginleşen münasebetler üzerine Suriye Devleti'nin bir ara posta pulu vermemesi üzerine, Hatay Devleti, Türkiye Cumhuriyeti'nin pullarını kullanmaya başladı. Kısa bir süre sonra kendi pullarını çıkaran Hatay Devleti, Uluslararası Postalar Topluluğu'na üye oldu. Devletin parası Suriye parası idi. Vurgunculuğa mani olmak amacıyla gizlice toplanan meclisin bir gece içinde çıkardığı bir kanunla, Suriye parası yerine Türk lirasına geçildi. Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası İskenderun'da bir şube açtı. 

Bu sırada Hatay'ın Türkiye Cumhuriyeti ile olan sınırı kapalı idi. Suriye Devletiyle anayasa gereği bir sınırı bulunmamaktaydı. 20 Ekim 1938 gece yarısı Fransızlar, kendilerine çıkarılan güçlükleri bahane ederek, Suriye Devleti'nin Hatay Devleti ile var olmayan sınırını kapattılar ve Hatay Devleti ile olan ilişkiyi dondurdular. Amaçları Türkiye ile sınırı kapalı olan Hatay Devleti'ni ekonomik açıdan güç duruma sokup kendi istekleri doğrultusunda hareket etmeye zorlamaktı. Bu olaya misilleme olmak üzere Hatay Devleti de Suriye ile yeni oluşan sınırını kapattı. Her iki taraftaki sınırın kapalı olmasının Hatay Devleti'nin ticaret ve ulaşım işlerini aksatacağı ihtimali karşısında, olaydan iki gün sonra Millet Meclisi'nde alınan bir kararla Türkiye Cumhuriyeti ile olan sınır açıldı. Suriye hududunun Fransızlar tarafından kapatılması, öteden beri düşlenen, Hatay'ın anavatana katılması hedefi için pek olumlu bir ortam yaratmıştı. Fransızlar'ın bu durumu sezip özür dileyerek, Hatay Devleti ile olan sınırı tekrar açmalarına rağmen Hatay Devleti, Suriye Devleti ile olan sınırını açmadı. Bu gergin ilişkiler içinde, anavatana katılma arzusu ile dolu sekiz ay geçti. 

Türkiye Cumhuriyeti'nde 1939 yılında yapılan milletvekili seçiminde, Hatay Devlet Başkanı Tayfur Sökmen Antalya'dan, Başbakan Abdurrahman Melek ise Antep'ten milletvekili seçilerek TBMM'ne girdiler. Bu olay Hatay'ın anavatana katılması hedefinin bir diğer adımını oluşturmakta idi. Zaten Fransa da bu konuya son zamanlarda ılımlı bakmakta kamuoyunda ise bu çözümün bölgedeki istikrar ve her iki devletin geleceği için en uygun yol olacağı görüşü ağırlık kazanmakta idi.

Nihayet Fransa Hükümeti ile Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti arasında yapılan anlaşmaya uygun olarak, Hatay Millet Meclisi'nin 23 Haziran 1939'da oybirliği ile aldığı karar gereğince Hatay Devleti, Türkiye Cumhuriyeti'ne katıldı. Hemen uygulamaya konan bu karar sonucu, Hatay'da görevli son Fransız birliği 7 Temmuz 1939 günü Antakya kışlasında yapılan törenle Hatay'dan ayrıldı. Türkiye Cumhuriyeti, Fransızlar'a bağlı olan Suriye-Büyük Lübnan Bankası, Tütün İdaresi, Elektrik Şirketi, İskenderun Liman Şirketi'ni satın alırken, Suriye uyruğuna geçmek isteyen vatandaşlarına da bir tercih hakkı tanıdı. 

Suriye Devleti ve Türkiye Cumhuriyeti temsilcilerinin katılımı ile oluşan komisyon sonucunda bugünkü sınır çizgisi tespit edildi ve TBMM'de çıkarılan 7 Temmuz 1939 tarih ve 3711 sayılı yasa ile Hatay ili oluşturuldu. Emniyet Genel Müdürlüğü ve Hatay Egemenlik Cemiyeti Genel Sekreteri Şükrü Sökmen Süer, Hatay'ın ilk valisi oldu. 

Hatay'ın, Türkiye'ye katılma kararının alındığı Hatay Cumhuriyeti’nin tarihi Meclis Binası son zamanlarda bir müze olması, yaşanan o yılların zorluklarını anlatan tarihi bir mekân görevi üstlenmesi gerekirken, künefeci olarak kullanılıyor ne yazık ki. 

Dünya Savaşı'nın ardından düşman işgaline uğrayan şehirde Fransız mimar Leon Benju tarafından 1927 yılında sinema salonu olarak inşa edilen bu bina daha sonra Hatay Devleti tarafından Meclis binası olarak kullanıldı. Antakya’da Asi Nehri’nin kenarında bulunan bu tarihi mekân bir süre Valilik olarak kullanıldıktan sonra restorasyon çalışmasına girer. Restorasyon çalışmalarının ardından 2008 yılında yeniden açılan tarihi binanın bir kısmı künefeci olarak tahsis edilirken bir bölümü ise küçük esnafın kullanımına açılmış durumda. Binanın daha önceden sinema olarak kullanılan bir bölümü ise kültür merkezi olarak kullanılmaya devam ediyor. 

Bizler ne tarihine ne de tarihi mekânlarına değer vermeyen nasıl bir ulus olduk? Şaşıp kalıyorum bazen. Buradan Hataylılara ve Hatay’da görevli tüm kamu kurum yöneticilerine sesleniyor ve oranın müze yapılması konusunda bir çalışma yapmaya davet ediyorum. Hatay bağımsızlığa hele de Anavatan’a yukarıda anlatabildiğim gibi kolay katılmadı. O halde bu süreç orada anıtlaşmalı ve gerçek değerini bulmalı…


Arzu KÖK

9 Kasım 2018 Cuma

Atatürk’ü Özlemek… - Arzu KÖK

Atatürk’ü Özlemek…

 Kasım genelde insana bir ninenin sararan benzini, aklaşan saçlarını, yılların izini taşıyan buruşuk yüzünü; çilenin, vefasızlığın, ihanetin, nankörlüğün derin acısını yansıtan bakışlarını; çatlaklar dolu nasırlı ellerini hatırlatır… Bahçelerde biriken sarı gazeller arasında canlı kalmaya çalışan, mevsimin yeşilliklerini temsil eden incecik dallı çimler, otlar, sümbüller, kasımpatılar ise geleceği, tabiatın doğurganlığını, doğanın ölümsüzlüğünü hatırlatır…


 On Kasımlarda ise bu algılama farklı bir boyut kazanır; varlığımızı muhtaç olduğumuz Gazi Paşa’nın bakışları üzerimde gezinir adeta… Bakışlarının ışığında sanki bir şeyler söyler gibidir; bir şeyler hatırlatmak istercesine derin derin bakar durur enginlere…
Seslendiğini duyarım en derinlerden:

-“Hey çocuk, bak bu tarafa! Duydum ki bazıları müstemleke muhtarı edasıyla, en büyük mirasım olarak bildiğim Cumhuriyet okullarında ve resmi dairelerde asılı duran resimlerime kafayı takmış; resimlerimin okullardan, devlet dairelerinden indirilmesini istermiş!... Andımızın kaldırılmasını istemiş ve de kaldırılmış. Okullarımızdaki eğitim laiklik çizgisinden uzaklaştırılmış, dini kisveye bürünmüş!... Hani bunların dışarıdan dayatılmasını anlarım da; kuyruk acıları vardır, sömürgeleştirmek istedikleri Anadolu’nun bağrında derslerini aldıkları için kinlerini kusuyorlar, anlarım onları… Fakat kurduğum Cumhuriyet okullarından yetişip bir yerlere gelen, hele Prof. ünvanı almış birilerinin benden, benim eserlerimden gocunmalarını anlayamıyorum… Cumhuriyet bunlara hiç mi bir şey öğretmedi?... Söyle bre çocuk söyle, hiç mi öğretmedi?...”

-“Iııı!...”

-“Peki çocuk!... Anlaşılan cevaplayamıyorsun bu sorunun cevabını… Daha kolay sorayım o zaman; Türk Milletiyle beraber kan akıtarak kurtardığım vatan toprakları üzerinde bu kadar hain nasıl oldu da bir araya geldi? Bu kadar mı haini bol bir millet oldunuz? Sonra, kurduğum laik Cumhuriyetin nimetlerini kullanarak, onun kutsal değerlerini ticaret matahı yaparak gizli ajandalarında yazılı amaçlarını gerçekleştirmek isteyen kadroları nasıl olur da işbaşına getirdiniz?... Söyle bakalım çocuk, söyle nasıl?...”

-“Iııı!...”

-“Hey, çocuk!... Savaş meydanlarında, piyonlarını cepheye süren Batı emperyalizmini yendiğimiz günleri hatırla… Yokluk ve sefalet içinde, hastalıklar içinde kıvranarak; yılların savaş yorgunluğu ve bir tek kişiye ram olma, ümmet olma düşüncesinin egemen olduğu bir ortam içinde; hürriyetini, onurunu, iffetini korumuş olan bu necip millet, her türlü olumsuzluğa rağmen Batı emperyalizmi karşısında diz çökmedi. Türk milleti adına, sözde milli irade adına, çirkin politikacı simsarlarının önüne neden geçmiyorsun? Nasıl oluyor da bu milletin, Batının şamar oğlanı olmasına izin veriyorsun? Sana emanet ettiğim Cumhuriyeti böyle mi koruyacaktın?...”

-“Iııı!...”

-“Hey çocuk!... Kırk yıldır kapısında bekletilen AB kuzulkurdasının varlığının yarın devam edeceğinden kim emin olabilir ki? Adam gibi adam, insan gibi insan olduğun zaman başkaları sana gelecektir… Bunu başaramadığın için başkalarının kapısında bekletiliyorsun! İstenmeyen yere neden illa da misafir olmak istiyorsun, söyle bakalım evlat? Senin sahip olduğun kudretin, yapay AB oluşumunda olmadığını ne zaman fark edeceksin ki?...”

“Sana karşı hırçınlığı, seni hakir görmeleri, aşağılamaları, komiserleri tarafından azarlanmalarının sebebi budur, bunu ne zaman anlayacaksın sen çocuk? Ne zaman kendi değerlerine, benliğine, öz varlığına dönüş yapıp, silkineceksin ve kendine geleceksin, ne zaman?...”

“Hiç mi kurtuluş mücadelemizi okumadın; hiç mi geçmişine dönüp bakmadın; hiç mi atanı-dedeni, ecdadını tanımadın? Ataların düşmanları, yani dünün düşmanları bugün de farklı şekillerde senin düşmanların; sadece çizmeli değiller, kravatlılar… Mütareke yıllarında, biz cephede savaşırken iç düşmanların varlığını, arkadan hançerlemelerini kimse anlatmadı mı?”

-“ Peki çocuk, Yırtık fotin, yalın ayak, yamalı esbap, çakaralmaz tüfekle savaşarak bu vatanı, Anadolu’yu düşmanın esaretinden kurtaran Mehmetçiğin çektiği sefaletin, açlığın, yokluğun, acının farkına hiç vardın mı?”

-“Sadece vatan ve bayrak diye tutuşan bir ruh, çarpan bir yürek, vatan için şehit olmaya yeminli, senin yarı yaşındaki o taze fidan gençlerin hikâyesini hiç okudun mu, okuttular mı sana?”

-“Hiç bahsettiler mi Çanakkale’de şehit olan 250 bin gencin hikâyesini?”

-“Kınalı kuzuların hikâyesini anlattılar mı sana; sizleri, onların eseri olarak tanımladığım öğretmenlerin anlattı mı?”

-“…???!!!...”

-“Tabii ki okutmadılar… Anlattırmadılar… İşlerine gelmez, onları bilmen…”

-“Bilirsen uyanırsın, vatan toprağına sahip çıkarsın…”

-“Uyutulman gerek… “

-“Dünyanın nefsanî zevklerini öne çıkarıp, bir vurdumduymazlık içine sokulduğun için bunlardan haberin olmuyor… “

-“Yurdunun her noktası farklı amaçlar için adeta işgal edilmiş; ister yerli uşaklar, ister yabancı ortaklar aracıyla olsun…”

 -“Anadolu’nun yeniden kurtuluşu gerek, çocuk… Farkında mısın?...”

-“Sana niye emanet ettim ben bu ülkeyi?...”

-“Uyuyasın diye mi?...”

-“Har vurup harman savurasın diye mi?...”

-“Uyan, çocuk uyan!... Yarın çok geç olabilir…”

-“…???!!!!....”

Hele ki 10 Kasımlarda hep bunlar gelir kulağıma. Utanırım. “Affet beni Gazi Paşam, affet…” diye haykırasım gelir…

İçinde olduğumuz ve birilerinin refah ufkuna doğru yol aldığını sandığı geminin çok hızla su almakta olduğunu, yakında bir karaya ya da sivri kayalara bindirme tehlikesinin varlığını görebiliyor muyuz?…

Bu toplumun uyuyakalmasını söyleyerek onu uyutmaya çalışanlar yazık ki, gizli ajandalarını gerçekleştirme yolunda hayli mesafe aldılar…

Umuyorum ki uykuda olanlar bir an önce uyanır ve üzerindeki rehaveti atar ve silkelenip kendine gelir…

Ülkenin kaderine el koyar, vatan topraklarına sahip çıkar…
Umalım ve bekleyelim...

Bakalım bu 10 Kasım’da Gazi Paşanın uyarıları sonuç verecek mi?...


Arzu KÖK

27 Ekim 2018 Cumartesi

Cumhuriyet Bayramı - Arzu KÖK

Cumhuriyet Bayramı

Kurtuluş Savaşı kazanılmış, Cumhuriyet kurulmuştu büyük bir coşkuyla… Düşmandan temizlenmiş bir vatan vardı elimizde ama yoksulluk diz boyu idi. Devlet çok yoksuldu.

 Yol yok, liman yok, uçak yok... Bir tek tuğla fabrikası bile yok... En önemlisi bunları yapacak ne usta, ne mühendis, ne müteahhit, ne öğretmen, ne sanatçı, ne bilim insanı yok...

Köprü yıkıldığı zaman Belçika’dan mühendis gelirdi... Türk müteahhit tarafından yapılmış ilk Cumhuriyet binası, Ankara yakınındaki “Kayaş” istasyon binası...

Yapılan her yeni bir yapı, büyük bir heyecanla, bayram havasıyla ve törenlerle açılıyordu; herkes heyecanlı; ilk kez Türkler tarafından başarılmış bir iş olduğu için herkes gururlu idi...

İstanbul’un Sular İdaresi; Posta-Telefon İdaresi yabancıların elindeydi... Ulaşım sağlamak çok güçtü…  Ancak yeni hükümetin Osmanlı gibi yabancılara satılmış, kiraya verilmiş kurumları yoktu…

Millet yoksul, fakat çalışkandı, azimliydi, milli heyecan vardı, bağımsız olmanın, vatandaş olmanın özlemini, sevincini sindiriyordu içine...

Padişaha “kul-tebaa” olmaktan kurtulmuştu, yurttaş olmuştu, yurtsever olmuştu... Millet olmuştu… Yunan Anadolu’dan kovulduktan sonra geride 10 bin civarında yakılmış-yıkılmış ev bıraktı... Bunların hepsini vatandaş kendisi yaptı, onardı...

Yunanın yakıp yıkmış olduğu 2000’den fazla cami bıraktı geride; bunları da Cumhuriyet idaresi sessiz-sedasız yeniden yaptı-onardı; siyasi malzeme yapmadan, istismar etmeden, din ticareti yapmadan, laikliğin erdemliliği içinde bunu yaptı...

Cumhuriyet döneminde kalkınma hızı %10, sanayileşme hızı %20, bunlar dünya rekoru işler...

Devletin en fakir döneminde dahi DDY millileştirildi; Osmanlı borçları ödendi...

Devletin tek kuruş dış borcu kalmadı...

Her yapılan eser Türklerindi, bunun anlamı şuydu; “Anadolu bizim yurdumuzdur” demekti...  Bu toprağın sahibi “Türklerdir” demekti... “Biz bu yurdun sahibiyiz” demekti...

Tek kuruş dış borç almıyor Cumhuriyet idaresi, kredi tekliflerini reddediyor... Ne İMF’den ne Dünya Bankası’ndan ne de başka bir yerlerden kredi alınarak! Her şeyi kendisi üretiyor, dışa bağımlı değildi...

Şimdi ise, alınan dış borçlara ödenen haftalık faizle 80 okul, 80 hastane, 80 kültür merkezi birlikte yapılır...


Atatürk’ün aklı yok muydu ki yabancı sermayeyi getirsin de kullansın? Borç para alsın IMF’den, Dünya Bankasından ya da başka kaynaklardan?

Ülkenin milli bir ekonomisi, milli bir maliyesi yoksa o ülke bağımsız değildir.  Bugün ne durumda olduğumuzu siz düşünün lütfen...

“Emret başkanım” deyip, kirli yalanları millete şırınga eden “uydu” kadroların egemenliğindeki bir ülke değildi...

Çağdaşlaşmak ana hedef idi…

Cumhuriyet çağdaşlaşma rejimi olarak algılanıyordu...

Çağdaşlaşmak mecburiyeti vardı; Atatürk bunu yaptı; çağdaşlaşarak Ortaçağı yendi! Yeniçağa doğru koştu…

Bugünlerde “yeni Osmanlılık” hikâyeleri kol geziyor. Ancak özenilen, Osmanlı’nın Kanuni dönemi değil, belki son batış dönemi gibi görünüyor…

Cumhuriyet ve Atatürk yok sayılıyor. Mesela kaç gündür andımız tartışmaları var. Gerekçeleri andımızdaki “Türk’üm, doğruyum” sözleri. Neymiş bu ülkede sadece Türk yokmuş. Eee birisi de çıkıp “Bu ülkede yaşayanlar Arap değil, peki neden ezan Arapça?” diye sorsa ezanı da Türkçe’ye çevirecekler mi yeniden? Bir defa unutulmamalıdır ki orada kastedilen milliyetçilik değil, Türk yurdudur, Türk yurdunun bir ferdi olmak demektir. Amaç ise çocuklarımıza vatan sevgisini aşılamaktır. Ancak şimdilerde çocuklarımızın vatan sevgisiyle dolu olması istenmiyor sanırım… Yazık…

Bir de şimdi; Cumhuriyet resepsiyonu tarihinde ilk kez İstanbul’a taşınıyor… Oysa Cumhuriyet Bayramı Ankara’da, Cumhuriyet’in kurulduğu yerde kutlanmalıdır. Bugüne kadar ki tüm devlet esaslarına da aykırıdır bildiğim kadarıyla. Bu kuralların çiğneniyor olması açıkçası aklıma kötü senaryolar getiriyor… Resepsiyonun İstanbul’da, 3. havaalanının açılışı gerekçe gösterilerek yapılması; Cumhuriyetin değil, havaalanını kutlamaların merkezi yapmak anlamına gelmiyor mu? 

Düşünsenize 13 Ekim’de başkent oluşunun 95. yılını kutladığımız Ankara, bu yıl 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamalarının dışında bırakılacak… Gerekçesi bile çok acı… Neymiş havaalanı açılacakmış… Peki o havaalanının adı ATATÜRK ya da CUMHURİYET olacak da o nedenle mi Cumhuriyet kutlamaları oraya taşındı? Açılan bu havaalanı ülke ekonomisini rahatlatacak, huzura kavuşturacak gelir mi getirecek? Sanmıyorum… Zira havaalanı inşaatında çalışan işçilere nasıl davranıldığını görmeyen, bilmeyen kalmadı. Tabii bir de kesilen ağaçlarımız, ciğerlerimiz var…


Bu ülkede gerçek anlamda gelir getiren fabrika ve kurumlarımız birer birer çıkarıldı elimizden. Ekonomi dibe vurdu. Şimdi de madenlerimizin satışta olduğu haberleri sardı ortalığı. Tüm bunlar olurken, üretime hiçbir katkısı olmayacak bir havaalanı için, devletin bugüne kadar ki tüm yapısı çiğneniyor.

Yoksa asıl neden Cumhuriyet düşmanlığı mı? Onu da anlamıyorum ki; bugün birileri o koltuklarda oturabiliyor, kurallarla oynayabiliyorsa bunu Atatürk ve kurduğu Cumhuriyet’e borçlular…

Ancak şunu kimse unutmasın ki Milli Bayramlarını layıkıyla kutlamayan toplumlar, bir gün dini bayramlarını kutlayacak bir vatan da bulamazlar… 

Kim ne derse desin, ne yaparsa yapsın; bu ülke de Cumhuriyet de bizim Kutlu Olsun Cumhuriyet Bayramımız…

Arzu KÖK

16 Ekim 2018 Salı

Türkiye İş Bankası!... - Arzu KÖK

Türkiye İş Bankası!...

Erdoğan, “CHP, Atatürk’ü suistimal ederek İş Bankası hisselerinin %28’inin sahibi durumunda” diyerek, Hazine’nin bu hisselere el koyması gerektiğini ifade ediyor. İş Bankası’ndaki hisseleri daha önce de Kenan Evren istemişti. Ancak bu konuda yargının vasiyet kararı var. Atatürk, vasiyetinde İş Bankası hisselerinin CHP tarafından yönetilmesini söylemiş. Herkes bilir ki vasiyet özel özel hukuktur. Genel hukuk kuralları aşamaz. 


Vasiyete karşı kanun çıkartılamaz. Ola ki böyle bir kanun ile özel mülkiyete, özel vasiyete, özel mirasa el koymaya kalkılacak, bu durumda çok önemli bir yol da açmış olunur. Zira hemen yarın, ilk fırsatta sizin, çocuklarınızın, yakınlarınızın ve yandaşlarınızın da mal varlığına, mirasına ve vasiyetine yeni gelenler tarafından el konulacaktır. Öyle ya bu yol açılmış olacak. Atatürk’ün mirasına göz dikenlerin dediği gibi “Her şeyde bir hayır vardır!”  Ne diyelim…

Atatürk hisselerinin “mülkiyet ve temsilinin vasiyet, yasalar ve yargı çerçevesinde Türkiye İş Bankası tüzel kişiliğinden bağımsız olarak belirlendiğine” dikkat çeken banka yönetimi, bu hisselerden doğan kazancın, Atatürk’ün vasiyetinde belirtildiği üzere, doğrudan Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu’na aktarıldığını anımsattı. Zaten hisselerin %31,79’unun halka açık, çoğunluk niteliğindeki %40,12’sinin ise Türkiye İş Bankası Mensupları Munzam Sandık Vakfı’na, yani banka çalışan ve emeklilerine, %28,09 oranındaki Atatürk’e ait hisseler.  Hisseleri temsil yetkisi vasiyetle CHP’ye verilmiştir. Ancak buradan CHP’nin hiçbir kazancı yoktur. Zira buradan gelen para, Türk Dil Kurumu’na ve Türk Tarih Kurumu’na gidiyor. Hem zaten Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu’nu yine Atatürk’ün vasiyeti çiğnenerek devletleştirilmişti. Bu durumda İş Bankası’ndan gelen kazanç bu kurumlar devletleştiğine göre zaten yine devlete gitmiyor mu? Şimdi bu söylemlerin, mirasa göz koymanın anlamını çözebilen var mı?


Atatürk bankayı kurarken, “girişimcilere kredi vererek ve gerekirse doğrudan kurucu olarak ulusal sanayinin oluşmasına öncülük etmesini” özellikle belirtmiştir. Bu buyruk doğrultusunda çalışılması nedeniyle cam sektöründen sigortacılığa, gayrimenkulden demir çeliğe ve lastikten tekstile kadar Türkiye’nin lokomotifi olan birçok sektörde, İş Bankası iştirakleri önde gelir. Bu anlamda İş Bankası bankacılık alanında Türkiye’nin en büyük bankası olmasının ötesinde, birçok büyük şirketin ortağı olarak, aynı zamanda Türkiye’nin en büyük holdingidir.

“Finans sektörünün yanı sıra Türkiye’de sanayinin gelişmesine de büyük katkılar sağlayan Bankamız, kurulduğu günden bu yana 294 şirkete iştirak etmiş ve zaman içerisinde 271 şirketteki ortaklığını devretmiştir. Aralık 2017 itibariyle finans, cam, telekomünikasyon ile sanayi ve hizmet ana gruplarında faaliyet gösteren 23 şirkette doğrudan ortaklığı bulunurken, dolaylı olarak kontrol ettiği şirket sayısı 95'dir.” diye yazıyor İş Bankası’nın resmi internet sitesinde. İsteyenler siteye girip detayları inceleyebilir rahatlıkla. 

2015 yılı Haziran ayında yapılan bir törende konuşan Borsa İstanbul Genel Müdürü Tuncay Dinç, “İş Bankası ve halka açık iştirakleri olan 15 şirketin toplam piyasa değerinin 12 Haziran itibariyle 17 milyar dolara ulaşmış olduğunu” bildirmiş ve "halka açık şirketlerimizin toplam değerinin 223 milyar dolar seviyesinde olduğu düşünüldüğünde, İş Bankası Grubu'nun piyasamız açısından önemi daha iyi anlaşılacaktır” demiştir. 


Halka açık 15 şirketin 2015’deki piyasa değeri 17 milyar olduğuna göre, geride kalan 103 şirketi de (ki bunların arasında Paşabahçe Cam, Çayırova Cam, Trakya İplik ve Türk Pirelli gibi büyük şirketler var) göz önüne alırsak pastanın büyüklüğü anlaşılır.

Durum böyle olunca insanın aklına Atatürk’ün mirasına göz koymanın asıl amacının bu pasta mı olduğu geliyor. Zira ekonomi kötü, satılacak fabrikalarımız, hatta arazimiz bile kalmadı. Altı ay sonra da seçim var. Acaba bu pastadakileri satma düşüncesi mi hasıl oldu diye düşünmeden edemiyor insan. Zira göz konulan şey bir miras… 

Atatürk’ün mirasına dokunmayın!... Zira yarın iktidara gelen birileri de sizin ve çocuklarınızın mirasına dokunur!...


Arzu KÖK