ODTÜ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ODTÜ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Mayıs 2022 Çarşamba

Gençler!... - Arzu KÖK

 Gençler!...

Gençler üzerine sürekli bir şikâyet, sürekli bir serzeniş duyuyorsunuzdur her gün. “Şu gençliğin haline bak!... Bir de Atatürk ülkeyi bunlara emanet etti, peh peh peh!...” Peki bu gençliğe ne verdiniz de ne istiyorsunuz? Çocuk yapıp yapmamanın bile gerçek bir karar olamadığı bir ülkede, aslında gerçek sorularla büyütülmeyen çocuklara, işgalci, şiddetli ilişkilerle dolu bir toplumsal dokuda yaşatmak bir yana neredeyse yaşamlarının büyük bir kısmında “A mı? B mi? C mi? D mi? E mi?” diye soruyoruz.

 Her şeyin etiketli olduğu çağımızda gençlerin aslında binlerce sorunu varken çözüm iki ayrı etikete sıkıştırılmış durumda: “Sınav kaygısı”, “Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu” Diğer sorunların ne olduğu ise kimseyi ilgilendirmiyor. Oysa hepsinde bir anlam arayışı var. Çevrelerini ve yaşananları adlandırma-adlandıramama sorunları var. Bunun yanında okullarda kalmak durumunda kaldıkları çok uzun saatler, okul kantinlerinde satılan pahalı ve sağlıksız yiyecekler var. Bir de bir şeyleri anlamlandırmalarına fırsat verilmediği için depresif halleri var. Kendilerine zarar vermeleri, hayatlarının hiçbir döneminde olamayacak denli yoğun duygusal ilişkileri, kimlik inşa süreçleri… Ama ne kadar sayarsak sayalım bunların hiçbiri hiç kimseyi ilgilendirmiyor. Sadece kuru eleştiriler yöneltiliyor onlara karşı.

Çünkü kapitalizmin insan anlayışı gereği tüm gençler sadece ve sadece işlevsellikleriyle tanımlanıyor. Okulda derslerini yeterince dinleyemiyorsa, dikkati dağınık deniyor ve hemen bir ilaç; işte tedavi… Sınav kaygısı varsa; birkaç gevşeme egzersizi, “Başarırsın, aslansın, kaplansın” telkinleri… Sorun tamam. Bunlarda başarılı olunmuyorsa ez ezebildiğin kadar o genci. Söylenecek sözler de hazır: “Basiretsiz! Kıymet bilmez! Amacı yok bunun amacı…”

Ama eğer derslerinde başarılıysa, kurallara harfiyen uyuyorsa, o genç içten içe yaşadığı bunalımın etkisiyle intiharın eşiğinde bile olsa kimse fark etmez emin olun.  Çünkü kimsenin vakti yok, sabrı yok onu gözlemleyecek. Hele ki eğitim sisteminin hiç yok. Arada tabii ki dikkatli ve özenli ebeveynler de harika öğretmenler de çıkmıyor değil. Ama azlar, çok azlar; hem nasıl çok olsunlar ki? Zira yaşadığı sistem içerisinde pek çoğu kendi duygularını, kendi sorunlarını bilmeyen ebeveynlerle dolu etrafımız. Hem nasıl olsun ki? Günde 12 saat çalışan, çalışmak durumunda kalan bir ebeveynin ne kendine ne çocuğuna ayıracak vakti kalmıyor ki. Sistem bunu emrediyor. 

“Sınava hazırlama ve test düzeni, genç insanların öğrenme yeteneğini köreltiyor ve geleceklerini yok ediyor. Gelecekte, eğer bir iş istiyorsanız, makinelerden mümkün olduğunca farklı, yani yaratıcı, eleştirel ve sosyal yeteneklere sahip olmanız gerekecek. Peki öyleyse neden çocuklara makineler gibi davranmaları öğretiliyor?” diyor George Monbiot bir makalesinde. İşte bu sorunun yanıtını ben ülkemde nasıl verebilirim bilmiyorum açıkçası. Sadece bir yarış atı gibi koşturuluyorlar.

Tüm bu yaşadıkları yetmiyormuş gibi bir de anlamından kopuk yaşamlarına, anlam yüklemenin mümkün olmadığı ölümler düşüyor benim ülkemde. Geçen yıllarda “A,B,C,D,E” şıklarından birini seçmek için sınava giren öğrenciler evlerinde giderken bir bombanın hedefi oldular mesela. Koşulduğu bu yarışta ODTÜ kazanan öğrenciler katledildi bombalarla. Tamamen tesadüf eseri siz değil de birileri ölüyor, sakat kalıyor. Ama herkes biliyor ki bazen tesadüf bizi de oralarda kılabilir. Her açıdan aykırı değil mi halkın çıkarlarına bu yaşananlar? Canımız, terimiz pahasına bize, özellikle gençlerimize yaşatılanların var mı bir anlamı?

 Yukarıda saydıklarım arasında boğulan gençlerimizi ise yetişkinler sıkıştırıyor durmadan. Bu ortamda yaşayan gençlerin 'maddiyatçı', 'bireyci' olduğu, politikayla, ülke ve dünya sorunlarıyla pek ilgilenmedikleri eleştirileri geliyor daha çok da. Peki 12 Eylül'ün ve aşırı liberal politikaların bir mirası değil midir bu sonuç? Üniversite öğrencilerinin siyasal partilere üye olması bile yasaklamadı mı bir ara? Aileler 'Aman yavrum, politika tehlikelidir, etliye sütlüye karışma' diye yetiştirmedi mi çocuklarını? 'Köşeyi dönmek' bir ideal olarak sunulmadı mı? Ne bekliyorduk ki?

Aslında bir önceki kuşağın yarattığı tüm olumsuzluklara rağmen az bir kesim bile olsalar gençlerin nasıl olup da hâlâ politikayla ilgilendiklerine şaşmalı aslında. Onlar yepyeni bir dünyanın çocukları. Hem onları yetiştiren kuşak sizlersiniz. Bu nedenle çok da eleştirmeye hakkınız yok. Ve unutmayın bizim gençlerimiz ruhlarında, yüreklerinde ATATÜRK’ü taşıyorlar. O nedenledir ki akıllıca davranacaklardır.

Şuna inanmak istiyorum ki gençlerimiz hayatlarına bir anlam katmak adına, ATATÜRK’ü sevdikleri için, vatanlarını sevdikleri için NEDEN sorusunu hep sordular ve soracaklar…

Arzu KÖK

5 Ocak 2021 Salı

Üniversiteye Kelepçe - Arzu KÖK

 Üniversiteye Kelepçe

Üniversite bir disiplin içinde evrensel gerçekliği açık bilimler açısından ve bunları da toplarsanız hayatın bütünü açısından araştırılıp, üretilmeye çalışıldığı bir kurumdur. Bunu yapanlar ise akademisyenler ve tabii ki de öğrencilerdir. Ancak bunu yaparken de özgür bir ortama gereksinim duyarlar. Zira gerçek anlamda bilim ve fikir adamları sadece özgür üniversitelerde yetiştirilir.

Üniversiteler bilgi ürettikleri için güç elde ederler. Bu gücü kullanmak isteyen çeşitli çevreler olabilir. Bu çevreler üniversite üzerinden insanın insana ve diğer varlıklara karşı hükmetmesi olup, insanın özünde olan iktidar gücünü elde etme arzusuyla hareket ederler. Durum böyle olunca da siyasi akımlar, siyasi iktidar, üniversite dışı güç odakları sürekli olarak da üniversite gücünü yanlarına alarak güçlerine güç katmaya çalışırlar. Ancak bu durum üniversiteyi evrensel davranış  tarzından uzaklaştırıp bilimsel özerklikle bağdaşmayan bir iktidar aygıtı haline getirir. Böyle durumlarda ülkemizde olduğu gibi maalesef iktidarların çizdiği sınırların dışına çıkılamaması, çıkıldığı zaman da meşruiyet kaybıyla karşı karşıya kalacak olma korkusu üniversiteleri güdük bırakmaktadır. Dolayısıyla da vicdanı, birikimi ve düşünceleri arasında ikilem arasında kalan insanlar yetiştirmektedir.

Üniversitelerin özellikle laiklik çerçevesinde ilerlemesi ise esastır. Eğer üniversiteler laik birer kurum olarak ortaya çıkmamış olsalardı, bugün hala dünyanın dönmediğine inanıyor olurduk. Zira Galileo bu yüzden öldü…Yine atom çekirdeğinin parçalanamayacağına inanır, bugünkü yaşantımızı borçlu olduğumuz bilimsel gelişmelerin büyük bir çoğunluğunu göremezdik bile. Zira din adamları, inanca aykırı buldukları konuların araştırılmasını yasaklarlar, konuşulmasına bile izin vermezlerdi. Batı’da bilimin gelişmesini sağlayan şey kısaca "aydınlanma" dediğimiz süreçtir ve "ampüllerin yakılması" anlamına gelmez.

Türkiye bu aydınlanma hareketini ATATÜRK sayesinde yaşadı. Şimdi ise bu aydınlığın üzeri örtülmeye çalışılıyor. Üniversitelerimizde artık üniversite mensupları memurluk ile entelektüellik arasında bir seçim yapmaya zorlanmaktadır. Memurluk devlet nezdinde meşruiyet kazandırırken, siyasi açıdan da iyi bir pozisyon tutmanın yolunu açmaktadır. Entelektüel kaygılar ise iktidar ve çevresine eklemlenmemeyi ve otoriteye kafa tutmayı sağlarken, toplumsal gelişmenin de motor gücü olmaktadır. Bu nedenledir ki üniversitelerin güdük kalmasının sorumluluğu önce zorlamalar karşısında entelektüel duruş sergileyemeyen bilim insanlarının, sonra da üniversiteleri evrensel normların dışında zorlayan güç odaklarınındır.

Çoktan seçmeli sınavlarla üniversiteye başlıyor gençlerimiz. Sosyal hayatlarında karşılaştıkları sorunlar karşısında seçebilecekleri beş şıktan mahrumdular oysa ki. Yaşamın beş şıktan ibaret olmadığını onlara öğretebilecek en iyi yer üniversitelerdi. Kendilerini daha güzel ifade edebilecekleri, insanları, yaşamı daha iyi tahlil edebilecekleri mekanlardı üniversiteler. Doğruydu hayalleri. Ama bulamadılar umduklarını. Bir de üzerine başka sıkıntılar da eklenince üniversiteler patlamaya hazır birer bomba haline geliyor. Hele ki bu pandemi sürecinde gençler iyice gerilmiş durumdalar.

Dün Boğaziçi Üniversitesi’ne rektör ataması yapıldı. Üniversite içinde öğretim görevlisi olmayan biri tepeden getirilmek isteniyor. Haklı olarak da bir tepki oluşuyor. Bu çok olağan bir durum. Ancak olağan olmayan çok kötü bir şey daha oluyor: Ankara Üniversitesi'nde akademisyen cübbelerini polisin postallarıyla ezip geçme görüntüleri hafızalardayken polis Boğaziçi Üniversite'sinin kapısına kelepçe vuruyor. İşte bu olacak şey değil. 12 Eylül faşizminin bile yeltenmekten ar ettiği bir durum gerçekleşti dün. Türkiye adına, bilim adına utandık doğrusu.

Açıkçası her ne gerekçe olursa olsun bir bilim yuvasına kelepçe takılması açıklanabilecek bir durum değil. Bir rektör kendi görevli olduğu bilim yuvasında böyle bir şey olduğunda istifasını basar, geçer en öne mücadele eder. Ama bugün yeni atanan rektör bunları oturmuş izliyor. Bir de eyleme katılan tüm öğrenciler ertesi gün sabah saatlerinde evleri basılarak gözaltına alınıyor. Sormak istiyorum: “Biz hangi devirdeyiz?”

Demokratik bir hak olduğunu bildiğimiz itiraz ve düşüncesini ifade hakkı ne zamandan beri yasak oldu? Bu demokratik bir ülkede yaşamadığımızın itirafı mı? Öğrenciler eylem yapıyormuş, bırakınız yapsınlar ne var? Bu kadar tepkiye ne gerek vardı? Ülkemizin alnına koca bir utanç lekesi sürmenin anlamı neydi? Ne olacak bundan sonra? Dün bir üniversitede başlayan eylem tüm ülkeye yayılırsa ne olacak? Yoksa bu gençleri kışkırtmak, sokağa dökmek için kasti bir hareket mi? Kafamda deli sorular dolaşıyor?

Aklıma ODTÜ’lü bir öğrencinin polise söylediği “Ben buraya 530 puanla girdim, sen elinde copla giriyorsun.” sözü geliyor. Zira ODTÜ ve BOĞAZİÇİ Üniversitelerinde okuyan öğrenciler bu ülkenin en zeki, akıllı gençleridir. Bu nedenledir ki bu kelepçe aynı zamanda akla, bilime, mantığa, geleceğe, aydınlığa vurulmuş bir kelepçedir.

Şunu da sormak istiyorum; “Neden tüm oyunlar gençler üzerinde oynanıyor? Neden ille de hep üniversiteler seçiliyor?” Kimler verecek bu soruların yanıtlarını? Gençler ise az çok kendi üzerlerine oynanan bu oyunun farkındalar. Ancak henüz çok gençler ve tecrübesizler. Hala büyüklerine güvenlerini yitirmediler. Yitirmemeleri de gerekiyor.

Gençler, İstiklâl Marşı yazarı: Mehmet Akif Ersoy’un dizeleriyle karşılık veriyorlar:

“Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.

Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!

Kükremiş sel gibiyim: bendimi çiğner, aşarım;

Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım.”

Üniversiteler bilim yuvalarıdır. Bilim yuvasında şucu, bucu akademisyen olmaz. Bilim yuvalarında akademisyenler özgür olmalıdır. Akademisyenler memur olduğu anda bu bittiğimizin resmidir. Buna izin vermekse bu ülkede “karanlıklar çağı”nın başlama fitili olacaktır. İzin verilmemeli. Tüm yanlışlardan dönülmelidir…

Üniversiteler aklın ve sağduyunun, gençler de geleceğimizin teminatıdır. Onları kimse siyasi amaçları için kullanma hevesine girmesin. Zira bu gençlik kaybedilmemelidir... Siz sanıyor musunuz ki gençler ayaklanınca aileleri yerlerinde mi oturacak… Dikkat edin yakılan bu ateş dönüp dolaşıp sizi yakmasın… Vakit geç olmadan dönün bu yanlıştan…

 Arzu KÖK

 

14 Temmuz 2019 Pazar

Ağaç Dikme Bayramı - Arzu KÖK

Ağaç Dikme Bayramı

Dünya Doğal Kaynaklar Enstitüsünün Birleşmiş Milletler (BM) dahil 40'tan fazla kurumla birlikte hazırladığı "Küresel Orman Takip ve Uyarı Sistemi"ne göre 2001-2017 arasında Türkiye'nin 425 bin hektar ağaç örtüsünü kaybettiğini belirtti. Bu ise yüzölçümü en büyük illerimizden biri olan Erzurum kadar bir bölge demektir. En çok orman kaybının yaşandığı bölgeler ise, İstanbul, Antalya olarak göze çarpmakta.


 Yine Orman ve Su İşleri Bakanlığı Çölleşme ve Erozyonla Mücadele (ÇEM) Genel Müdürlüğü ile TÜBİTAK-BİLGEM tarafından yapılan Türkiye’de çölleşme modeli teknik raporu, ülke topraklarındaki çölleşme riskinin ne kadar yüksek olduğunu ortaya koyuyor. Rapora göre Türkiye arazilerinin yüzde 80’ine yakın bir kısmı orta ve yüksek çölleşme riski altında bulunuyor.  

Yukarıda verdiğim iki rapor da aslında durumu özetler nitelikte. Çölleşmeye doğru gidiyoruz ama ağaç kesmekten, orman yakmaktan da geri durmuyoruz. 

Türkiye topraklarının yüzde 48’i çölleşme riski altında. Son 40 yılda sulak alanlarımızın yarısını yitirdik. Akarsuları, gölleri kurutmakla kalmıyoruz, kirletiyoruz da. Çevre Mühendisleri Odası’nın son raporunda şöyle diyor: “Türkiye’nin tatlı su kaynaklarının yüzde 76’sı kirli. Menderes, Kızılırmak, Sakarya, Gediz, Ergene kanalizasyona dönüşmüş durumda.” 

Cumhuriyetin ilk yıllarında 44 milyon hektarla ülke yüzölçümünün yüzde 56’sını oluşturan mera ve çayır alanları, 14.6 milyon hektara inerek yüzde 19’a gerilemiş. 26 yılda 4.1 milyon hektar tarım arazisini kaybettik. Var olan tarım arazilerin yüzde 59’u erozyon tehdidi altında. Oysa ne diyor TEMA: “Toprağı korumak, yaşamı korumaktır.” 80’li yıllardı. Çöl çekirgeleri Afrika’yı kavuruyordu. Bu haber üzerine “Biz de bu çekirgeler gibiyiz” demişti dostum; “Öylesine tüketiyoruz ki doğayı, geriye bir çöl bırakıyoruz.” 

Oysa, “Yeryüzü bize atalarımızdan miras kalmamıştı, onu çocuklarımızdan ödünç almıştık.” Öyle diyordu Kızılderili atasözü. Şimdi soruyorum: Çocuklarımıza bırakacağımız miras bu mu? Çölleşmiş bir Türkiye mi?

Son günlerde sosyal medyada “Ağaç Dikme Bayramı İlan Edilsin” diye bir kampanya başladı. Çevreci dostlar orman katliamlarına dikkat çekip, ağaç dikerek karşı durma telaşına düşmüşler. Çok güzel bir talep. Ancak bunun için bayrama ihtiyaç var mı? Bu insanlar yaşadıkları ilde her ay bir araya gelip o ilin bir bölgesini ağaçlandırsa daha güzel olmaz mı? Zira herkes biliyor ki bu ülkede Orman Haftası’nda daha çok ağaç katlediliyor. Bu nedenledir ki bir bayram ilan edilmesini beklemektense sosyal medyada toparlanıp ayda bir yaşadıkları ilin bir bölgesini ağaçlandırmak daha doğru olmaz mı?

Birilerinden bir şey isteme devri bitti diye düşünüyorum. Onun yerine harekete geçmeli. Mesela Ankara’da ODTÜ’de kesilen her ağacın yerine yenisini dikmekle, İstanbul’un yok edilen ormanlarını yenileme çalışmalarına veya yanan ormanlarımızın arazilerine ağaç dikmekle başlanabilir, ne dersiniz?

Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, her şey Yaradılıştan beri değişmez bir düzene, esas ve kurallara bağlanmıştır. Fakat ne yazık ki okumuşu da halkı da o düzeni, esasları, kuralları merak etmiyor, öğrenmiyor. İşin kolayını bulmuş: Her şeyi Allah’a bırakıyor. Ya dua ediyor, ya beddua… 

Aslında insan başına gelecekleri belirleyendir. Eğer öyle olmasaydı, Yaradan, kafatasının içine şekilsiz, biçimsiz bir top et koyardı beyin yerine. Ne kol ne bacak verirdi. Ancak insanımız, merak etmiyor, okumuyor, öğrenmiyor, iş yapmıyor… Sadece söz üretip, bir iş yapmıyor ama kendini dünyanın en mükemmel yaratığı görüyor. Sonra da ortalıkta, “Ben Müslümanım", hele ki "Ben Atatürkçüyüm” diye dolaşıyor.

İşte tüm bu nedenlerden ödülü kesilen her ağacın, yanan her ormanın sorumlusu da bizleriz. O nedenle artık aklımızı başımıza almak ve bir şeyler yapmalıyız. Yukarıda da dediğim gibi kimseden beklemeden. Kendi çabamızla, bir araya gelerek… Yani bizler için aslında her gün “Ağaç Dikme Bayramı” olmalı…


Arzu KÖK

10 Eylül 2017 Pazar

Yıkın Odtü’yü!... - Arzu KÖK

Yıkın Odtü’yü!...

Önce Binali Yıldırım, öğrencilik yıllarında “yoldan çıkarım” korkusuyla Boğaziçi Üniversitesi’ni tercih etmediğini açıkladı…

 Daha sonra Yeni Şafak gazetesi yazarlarından Yusuf Kaplan, yeni cumhurbaşkanına önerdiği yirmi maddeden on dokuzuncusunda, “Başka kültürlerin gönüllü acentalığını yapan Boğaziçi, Bilkent ve ODTÜ'nün yıkılması” gerektiğini yazdı. 

Sonrasında ise Yeni Akit gazetesi yazarlarından Merve Kavakçı, “Müslüman kimliği nedeniyle Boğaziçi’ne layık görülmeyen Davutoğlu'nun başbakan olmasını hakkın tecellisi” olarak yorumladı.  

Peki ne diye oluyor tüm bunlar? Muhafazakârların bu okullarla alıp veremediği nedir? Ayasofya misali her fırsatta karşımıza çıkarılmasının anlamı nedir?

Aslında bugün Boğaziçi Üniversitesi’ne karşı her fırsatta ortalığa saçılıveren inciler, okulun kurulduğu 1863 yılına kadar geriye gidiyor. Bundan en az yüzyıl önce, Abdülhamid döneminde de en mükemmel hallerini alıp bir siyasi ideolojiyle bütünleşiyor ve o günden beri de, yazılıdan ziyade sözlü kültürde yaşayan toplumlarda olduğu gibi neredeyse hiç değişmeden tekrarlanıyor. Sanki aynı koşullar bugün tamamıyla geçerliymiş, misyonerler üzerimize atlayıvermek için fırsat kolluyorlarmış gibi.


ODTÜ zaten ‘solcu yuvası’. Peki ya memlekete lisansüstü emek sömürüsünü tanıtan Bilkent hangi yabancı kültürün gönüllü acentalığını yapıyor? Bunu anlayamıyoruz. Üstelik beğenelim ya da beğenmeyelim ‘akademik kriterler’ meselesi var. Yayın çeteleri kurmuş ya da tıp ve ziraat fakültesi yayınlarıyla listeleri zorlayan kitlesel devlet üniversitelerini bir kenara koyarsak, indeksli yayın fetişizmini nasıl tatmin edecek Yeni Türkiye’nin üniversiteleri? Böyle giderse yakında ortalık, zengin Türkçesinin 500 kelimesi içerisinde tanımlayamadığı bir ses duyar duymaz sokakta birbirini boğazlamaya hazır duyarlı(!) gençlerle dolacak.

Üniversitelerin yıkılması konusundaki istekler gelmeden önce Melih Gökçek parsel parsel ODTÜ arazisini yok etme çalışmalarına başlamıştı bile.

Önce, "uygulama imar planı, yapı ruhsatı ve iskan belgesi bulunmadığı" gerekçesiyle ODTÜ'ye 2 milyon YTL'ye yakın ceza kesti. "

Sonra Malazgirt Bulvarı adı verilen yok için bir gece yarısı ansızın girilip binlerce ağaç katledildi ve tüm tepkilere rağmen bu yol yapıldı. 

Şimdi ise Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in “Bu yolu ya yapacağız ya yapacağız” diyerek ısrar ettiği ODTÜ arazisinden geçecek yeni yol ve yollar için Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından koruma imar planlarını sümen altı edildi.

ODTÜ arazisinden geçmesi planlanan diğer yol projesi ise ‘Batı Bölgesi Yolu’ planı. Yapılması planlanan Şehir Hastanesi ile birlikte gündeme gelen ve ODTÜ’nün batı arazisinde planlanan proje 22 Haziran’da Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü Tabiat Varlıklarını Koruma Şubesi tarafından askıya çıkartıldı. Üniversitenin itirazlarına rağmen Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu Genel Müdürlüğü bu görüşleri dikkate almayarak plan değişikliği yapıp askıya çıkarttı. Plana göre ODTÜ arazisinden 4800 metre uzunluğunda ve 50 metre genişliğinde yol geçecek. Plana göre ODTÜ arazisinin yaklaşık 35 hektarlık bir bölümü kullanılacak. Bu durumda ise ODTÜ kurulduğundan bu yana talan edilen arazi miktarı 100 hektarı geçmiş olacak.

Birdenbire ODTÜ’yü yok etmek olmazdı değil mi? Önce arazileri sıfırlanacak, yıllar öncesinde öğrencileri tarafından dikilen binlerce ağaç katledilecek, sonra sıra ona da gelir diye düşünüyorlar sanırım. 

Yıkın ODTÜ' yü Melih Bey yıkın. Bu üniversite dünya çapında gurur kaynağımız da olsa yıkın!… ODTÜ'nün tek suçu yarım asırdır Başkent'in dünya çapındaki övünç kaynaklarımızdan birisi olması... Bu da çok geldi sanırım birilerine…

Arzu KÖK

16 Mart 2017 Perşembe

Gençler!... - Arzu KÖK

Gençler!...

Gençler üzerine sürekli bir şikâyet, sürekli bir serzeniş duyuyorsunuzdur her gün. “Şu gençliğin haline bak!... Bir de Atatürk ülkeyi bunlara emanet etti, peh peh peh!...” Peki bu gençliğe ne verdiniz de ne istiyorsunuz? Çocuk yapıp yapmamanın bile gerçek bir karar olamadığı bir ülkede, aslında gerçek sorularla büyütülmeyen çocuklara, işgalci, şiddetli ilişkilerle dolu bir toplumsal dokuda yaşatmak bir yana neredeyse yaşamlarının büyük bir kısmında “A mı? B mi? C mi? D mi? E mi?” diye soruyoruz. 

 Her şeyin etiketli olduğu çağımızda gençlerin aslında binlerce sorunu varken çözüm iki ayrı etikete sıkıştırılmış durumda: “Sınav kaygısı”, “Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu” Diğer sorunların ne olduğu ise kimseyi ilgilendirmiyor. Oysa hepsinde bir anlam arayışı var. Çevrelerini ve yaşananları adlandırma-adlandıramama sorunları var. Bunun yanında okullarda kalmak durumunda kaldıkları çok uzun saatler, okul kantinlerinde satılan pahalı ve sağlıksız yiyecekler var. Bir de bir şeyleri anlamlandırmalarına fırsat verilmediği için depresif halleri var. Kendilerine zarar vermeleri, hayatlarının hiçbir döneminde olamayacak denli yoğun duygusal ilişkileri, kimlik inşa süreçleri… Ama ne kadar sayarsak sayalım bunların hiçbiri hiç kimseyi ilgilendirmiyor. Sadece kuru eleştiriler yöneltiliyor onlara karşı. 

Çünkü kapitalizmin insan anlayışı gereği tüm gençler sadece ve sadece işlevsellikleriyle tanımlanıyor. Okulda derslerini yeterince dinleyemiyorsa, dikkati dağınık deniyor ve hemen bir ilaç; işte tedavi… Sınav kaygısı varsa; birkaç gevşeme egzersizi, “Başarırsın, aslansın, kaplansın” telkinleri… Sorun tamam. Bunlarda başarılı olunmuyorsa ez ezebildiğin kadar o genci. Söylenecek sözler de hazır: “Basiretsiz! Kıymet bilmez! Amacı yok bunun amacı…” 
Ama eğer derslerinde başarılıysa, kurallara harfiyen uyuyorsa, o genç içten içe yaşadığı bunalımın etkisiyle intiharın eşiğinde bile olsa kimse fark etmez emin olun.  Çünkü kimsenin vakti yok, sabrı yok onu gözlemleyecek. Hele ki eğitim sisteminin hiç yok. Arada tabii ki dikkatli ve özenli ebeveynler de harika öğretmenler de çıkmıyor değil. Ama azlar, çok azlar; hem nasıl çok olsunlar ki? Zira yaşadığı sistem içerisinde pek çoğu kendi duygularını, kendi sorunlarını bilmeyen ebeveynlerle dolu etrafımız. Hem nasıl olsun ki? Günde 12 saat çalışan, çalışmak durumunda kalan bir ebeveynin ne kendine ne çocuğuna ayıracak vakti kalmıyor ki. Sistem bunu emrediyor.  

“Sınava hazırlama ve test düzeni, genç insanların öğrenme yeteneğini köreltiyor ve geleceklerini yok ediyor. Gelecekte, eğer bir iş istiyorsanız, makinelerden mümkün olduğunca farklı, yani yaratıcı, eleştirel ve sosyal yeteneklere sahip olmanız gerekecek. Peki öyleyse neden çocuklara makineler gibi davranmaları öğretiliyor?” diyor George Monbiot bir makalesinde. İşte bu sorunun yanıtını ben ülkemde nasıl verebilirim bilmiyorum açıkçası. Sadece bir yarış atı gibi koşturuluyorlar.

Tüm bu yaşadıkları yetmiyormuş gibi bir de anlamından kopuk yaşamlarına, anlam yüklemenin mümkün olmadığı ölümler düşüyor benim ülkemde. Geçen yıl “A,B,C,D,E” şıklarından birini seçmek için sınava giren öğrenciler evlerinde giderken bir bombanın hedefi oldular mesela. Koşulduğu bu yarışta ODTÜ kazanan öğrenciler katledildi bombalarla. Tamamen tesadüf eseri siz değil de birileri ölüyor, sakat kalıyor. Ama herkes biliyor ki bazen tesadüf bizi de oralarda kılabilir. Her açıdan aykırı değil mi halkın çıkarlarına bu yaşananlar? Canımız, terimiz pahasına bize, özellikle gençlerimize yaşatılanların var mı bir anlamı?

Yukarıda saydıklarım arasında boğulan gençlerimizi ise yetişkinler sıkıştırıyor durmadan. Bu ortamda yaşayan gençlerin 'maddiyatçı', 'bireyci' olduğu, politikayla, ülke ve dünya sorunlarıyla pek ilgilenmedikleri eleştirileri geliyor daha çok da. Peki 12 Eylül'ün ve aşırı liberal politikaların bir mirası değil midir bu sonuç? Üniversite örencilerinin siyasal partilere üye olması bile yasaklamadı mı bir ara? Aileler 'Aman yavrum, politika tehlikelidir, etliye sütlüye karışma' diye yetiştirmedi mi çocuklarını? 'Köşeyi dönmek' bir ideal olarak sunulmadı mı? Ne bekliyorduk ki? 


Aslında bir önceki kuşağın yarattığı tüm olumsuzluklara rağmen az bir kesim bile olsalar gençlerin nasıl olup da hâlâ politikayla ilgilendiklerine şaşmalı aslında. Onlar yepyeni bir dünyanın çocukları. Hem onları yetiştiren kuşak sizlersiniz. Bu nedenle çok da eleştirmeye hakkınız yok. Ve unutmayın bizim gençlerimiz ruhlarında, yüreklerinde ATATÜRK’ü taşıyorlar. O nedenledir ki akıllıca davranacaklardır. Hem şimdi önlerine sunulacak yeni sınavda şıkların sayısı da azaldı: "A, B, C, D, E" yerine “Evet mi? Hayır mı?”  

Şuna inanmak istiyorum ki gençlerimiz hayatlarına bir anlam katmak adına, ATATÜRK’ü sevdikleri için, vatanlarını sevdikleri için NEDEN sorusunu soracak ve hep birlikte HAYIR diyeceklerdir. 


Arzu KÖK

28 Aralık 2015 Pazartesi

2015’ten Mektup - Arzu Kök

2015’ten Mektup

“Sevgili 2016,

Geçen yıl tam bu vakitler ben de senin gibi büyük bir heyecan ve mutlulukla çıkmıştım yolculuğa. Dünyanın her tarafında tanımı olanaksız sevinç ve şölenlerle karşıladılar beni. Sonrasında ise yılın ilk günleri birer birer geçip giderken yılbaşı gecesinin aslında çok güzel bir serap olduğunu anladım.  Oysa nasıl da umutluydum. 


 365 gün boyunca onlara pembe rüyalar gördüremesem de en azından 2014 ‘ten daha yaşanılır ve huzurlu bir yıl sunacağıma inanmıştı insanlar.  Ama çok üzgünüm ki ben bunu başaramadım. Hani derler ya ‘gelen gideni aratır’ diye, işte benim görev sürecimde maalesef bu deyim o kadar çok kullanıldı ki anlatamam.  Bugün kendimi takımını küme düşürme hattına indiren bir kulüp başkanı, ya da girdiği her seçimi kaybeden parti lideri gibi hissediyorum. Nasıl böyle hissetmeyeyim ki?  Hemen her günün sabahına bomba sesleri ve şiddet çığlıklarıyla uyanmak kolay mı?

‘Yurtta barış, dünyada barış’ ilkesini baş tacı etmemizi  isteyen Atatürk’ün isteğinin tam tersi yapıldı. Hem ülkede hem dünyada barış inşa edilemedi. Komşuların neredeyse hepsi ile ilişkilerimiz kötü durumda. Ülkede adı konmamış bir iç savaş var, yüzlerce sivil ve asker ölüyor. Bombalar, silahlar susmuyor. Oysa barış vardı Haziran’a kadar. Sonra birden ne oldu bilmiyorum ama barış söylemlerinin yerini savaş çığırtkanlığı aldı. 


Ankara büyük bir patlamaya sahne oldu benim yılımda. Yüzün üzerinde insan yaşamını yitirdi. Eylem yapmak, hakkını savunmak, greve gitmek gibi haklar rafa kaldırıldı. Suruç’ta çocuklara oyuncak götürmek isteyen bir grup öğrenci yine bomba ile katledildi. Bitti denilen faili meçhuller yeniden gündeme oturdu.

Sadece haber yaptıkları için gazeteciler suçlu sayıldı. Bir gazeteci tekme tokat dövüldü. Onlarca gazeteci şuan hapis yatıyor. Gazetelere, televizyon kanallarına saldırılar düzenlendi, saldırıyı yapanlar adeta ödüllendirildi. 

Bütün bunların yanında yüz binlerin sevgilisi olmuş Yaşar Kemal, Levent Kırca, Kayahan Açar, Müzeyyen Senar, Zeki Alaysa, Memduh Ün, Sennur Sezer, Gülten Akın’a kadar önemli değerleri kaybetmeme ne dersin 2016?

Ha bütün bunların yanında güzel şeyler de yaşadım elbette.  A Milli Futbol Takımımızın Fransa’da yapılacak EURO 2016’ya direkt katılması, Prof.Dr. Aziz Sancar’ın hepimizi gurura boğan Nobel zaferinin beni, nasıl mutlu kıldığını da itiraf edeyim.

Ama bir profesörümüz Nobel ödülü alırken, bu ülkede bilim ve sanattan uzaklaşılması da bir o kadar üzdü beni. Örneğin Türkiye’nin en önemli üniversitesi ODTÜ’ye saldırılar benim dönemimde oldu. Önce arazisi talan edildi. Şimdi de bir yalan çerçevesinde üniversite bilim yuvası olmaktan çıkarılmaya çalışılıyor.

Demem o ki iyisiyle, kötüsüyle ben görevimi tamamladım. Artık görevi sana devretme zamanı geldi. Açıkçası sana öyle güzel bir ortam bırakmıyorum. Ama yine de umutsuzlukla görevi devralmanı istemem. Önündeki koskoca 12 ayın benimkinden daha sevimsiz olmayacağını umuyorum. Umarım benim başaramadığımı başarır, tüm insanlığa barış, kardeşlik ve huzur getirirsin. 

Benden bu kadar.  

Hadi bana eyvallah…”

Barış içinde, insanların ölmediği bir yıl dileğiyle… 

Mutlu yıllar…

Arzu Kök