Konfüçyüs etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Konfüçyüs etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Kasım 2021 Pazar

Kökleri Unutmak… - Arzu KÖK

 Kökleri Unutmak…

Bilinen bir hikâye vardır;

“Mısır üreten bir çiftçi varmış ve her yıl en kaliteli mısır ödülünü alırmış. Bir yıl gazeteci çiftçi ile röportaj yaparken oldukça ilginç bir bilgiye ulaşmış. Çiftçi ödül aldığı mısır tohumlarını ekmeleri için komşularına da veriyormuş. Gazeteci çiftçiye “Seninle her yıl aynı yarışmaya giren komşularına, tohumlarından vermeyi nasıl göze alabiliyorsun?” diye sormuş. “Neden?” diye sormuş çiftçi. “Yoksa bilmiyor musun? Rüzgâr olgunlaşan mısırlardan polenleri alır ve tarla tarla dağıtır. Eğer komşularım kalitesiz mısır yetiştirirse çapraz tozlaşma sonucu her geçen yıl mısır kalitesi düşer. Eğer kaliteli mısır yetiştirmek istiyorsam, komşularıma da kaliteli mısır yetiştirmeleri için yardım etmeliyim.””

Bu hikâye bana hep yaşamlarımızı anımsatır. Böyle değil midir yaşamlarımız? Hayatlarını anlamlı ve iyi bir şekilde yaşamak isteyenler başkalarının hayatlarını da zenginleştirmelidir. Hem ne derler; “Bir yaşamın değeri dokunduğu yaşamlarla ölçülür.” Bu nedenledir ki yaşamda mutluluk isteyenler, başkalarının da mutluluğa ulaşmasına yardım etmelidir. Yani birimizin refahı diğerlerinin de refaha ulaşması ile olasıdır.

Buna kollektivitenin gücü diyebilirsiniz, buna başarının ilkesi diyebilirsiniz, buna hayatın kanunu diyebilirsiniz. Ne derseniz hepsi doğrudur aslında.

Bugüne baktığımızda, toplum yaşamımıza baktığımızda asıl sorunun bu olduğu açıkça görülmektedir. Sanki hızla giden bir trende neden sonuç zincirlerinin farkında dahi olmadan son sürat bireyselleşip yabancılaşıyoruz birbirimize. Korkularımız, egolarımız, tembelliğimiz, umursamazlığımız, hoşgörüsüzlüğümüz bizi sorumluluk almaktan alıkoyan şeyler olarak çıkıyor karşımıza. Ve bizler bunlara yenik düştükçe kendimizi kaybediyoruz. Aslında ne çok ihtiyacımız var yukarıda anlattığım hikâyedeki çiftçinin bilgeliğine.

Amacım umutsuzluk aşılamak değil, tersine, insanların beyinlerinde çakan şimşekleri hareket enerjisine dönüştürüp gidişata DUR demelerini tetiklemek istiyorum...  Çünkü bu gidiş kesinlikle bir milletin (halkın, insanların demiyorum, bir milletin) yok oluşa gidişidir... 

Bir ağacın kökleri yerine dallarını sularsanız o ağaç ayakta kalmayacaktır. Bugün toplum olarak yazık ki hepimizin yaptığı bu. Sadece dallara odaklanmışız, köklerden uzaklaşmışız. Bu nedenledir ki her geçen gün ölüyor ve eksiliyoruz. Gerçekleri görmek için yok olmak mı gerekiyor?

Büyük filozof Kung-Fu Tze (Konfüçyüs) der ki; “Karanlıktan şikâyet yerine, en azından bir mum yak! Unutma, sorunun büyüklüğüne değil, çözüme odaklan; aslında kuyu "derin" değildir, ip kısadır.” 

Arzu KÖK 

17 Aralık 2017 Pazar

Müzik!... - Arzu KÖK

Müzik!...

İTÜ’de bir grup öğrenci “Müzik haramdır” başlıklı bir bildiri dağıtmış. Hani bunları dağıtana mı kızmalı dağıttıranlara mı bilemedim pek. Ülkemizde her geçen gün dinin yanlış yorumlanması ve bunun sonuçlarıyla karşı karşıyayız ne yazık ki. Daha bu bildirilerin yankıları devam ederken bir de Diyanet, "Ahlaksızlığa ve harama sevk eden müziği dinlemenin günah olduğu" yönünde bir fetva verdi. 


 Diyanet’in bu bildiri ardından verdiği bu fetva, ortamı daha da germekten başka ne işe yaradı bilmiyorum. Hele bir de bir konuyu en ince detayına kadar araştırıp doğrusunu iletmesi, yazması beklenen Prof. ünvanlı insanlar da bunu yapıyor ya ne demeli bilmiyorum. Ne demiyorlar ki, işte birkaçı: 

- Necmettin Erbakan İlahiyat Fakültesi Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Orhan Çeker: “Müzik için haram diyemeyiz ama helal de diyemeyiz. İçeriği  uygun olmalıdır. Ama kadın sesi içeren müzik kesinlikle caiz değildir.”

- Karatay Üniversitesi İslam Ekonomisi ve Finans Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hamdi Döndüren: “Çalgı aletleri, bunları çalmak, satmak ya da şarkı söylemekten para kazanmak, nefsi azdıran, örneğin diri bir kadının ya da şarabın heyecan verici niteliklerini anlatan şarkılar, çalgısız dahi olsa caiz değildir.”

- Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Ekrem Buğra Ekinci: “Şarkı, ancak çalgı ve kadın sesi içermiyor, sözleri de dinen sakıncalı değilse dinlenebilir.”

- İslam  Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman: “Müziğin icrası da, dinlenmesi de haramdır. Bir değneğin, bir çubuğun bir yere ahenkli bir şekilde vurulması bile bu hükme dahildir ve haramdır. Hükmün bazı istisnaları vardır: Savaşta vurulan kös ile düğünlerde çalınan tef.”


Oysa müzik, doğasının da gereği olarak insanın metafizik dünyayla iletişim kurmasını sağlar ve insanı sıradan duygulardan daha yüce ve güzel duygulara çekebilme gücü sayesinde, insan ruhunun, sınırları olmayan âlemde özgürlüğe ulaşmasına da aracı olur. Kolay icra edilebilirliği ve etkileme gücü nedeniyle pek çok din kendini müzikle ifade yoluna gitmiştir. (Ezan bile bir ezgiye sahip değil midir?)

Müzik tarih boyunca kutsallardan beslendiği gibi kutsalları da besleyen bir yapıya sahip olmuştur. Müziğin duygusal bir coşkuyu yaratma, duyguların ifadesi için meşru bir ortam oluşturma özelliği, dini ritüellere katılımı teşvik etmiştir tarih boyunca. Aynı zamanda ritüellere katılımı artırmak amacıyla da müziğin güdüleme gücünden de yararlanılmıştır. Bunun yanı sıra ritüeller bağlamında müzik, bireysel ve toplumsal tecrübeyi bir araya getirerek “biz” duygusunun meydana gelmesini sağlamaktadır.

Hemen hemen bütün dinlerin uygulama noktasında müzik önemli bir yer tutar. Müziğin etkisi ilkel dinlerden semavi dinlere kadar uzanmış ve bütün inananları etkisi altına almıştır. Hint ve Çin kültüründe müzik, dinin ayrılmaz bir parçasıdır. Örneğin Hinduizm’in kutsal kitabı Rig Veda, 1017 ilahiden oluşur. Konfüçyüs de din ve ahlak ilişkisi bağlamında “Müzik, insani olan hislerin ifadesidir, müziğe bağlı olanlar erdemli insanlardır” ifadesiyle müziğin ahlak açısından önemini vurgulamıştır.


Yahudilikte ise müzik, net bir şekilde ifade bulmasa da önem arz ettiği görülmektedir. Hz. Davud’un güzel bir sese sahip olduğu ve mizmar adı verilen bir enstrüman çaldığı pek çok İslam ve batı kaynaklarında yer almıştır ki bu da müzikten uzak durulmadığının ispatıdır.

Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde müzik yok gibidir adeta. Ancak Hıristiyanlık devletin resmi dini olmasından sonra kiliseler ve halk üzerinde oldukça ön plana çıkmıştır. Özellikle misyonerlik faaliyetlerinde müzik önemli bir rol oynamıştır. Misyonerler, vaaz dinlemek istemeyen ve dinin çağrılarına uymayan insanlara dini, müzik ile anlatmışlardır. Sonraki dönemlerde ise kilisede ayinlerin, ibadet ve kutlamaların ayrılmaz bir parçası olmuştur.

İslam’a baktığımız zaman, Kur’an‘da ve hadislerde müzik konusunda net bir bilgi yoktur. Ancak, Hz. Muhammed’in dinlendirici mahiyette, kötülüğe ve zarara sebep olmayan oyun ve eğlencelere müsaade ettiği kaynak kitaplarda yer alır. Bunun yanı sıra tarikat ve cemaatlerde, tasavvufi alanda müzik oldukça önemli bir yer edinmiştir. Özellikle Mevlevilik, müziği kendisinin ayrılmaz bir parçası olarak görür. Önceki dönemlerde Mevlevihaneler konservatuar işlevi görecek kadar bu konuda ilerlemişlerdi ve çok iyi müzisyenler, besteciler yetişmiştir. Ney eşliğinde yapılan sema ayini de bunun en açık örneği değil midir? Bu konuda Mevlana “Güzel ses dinlemek âşıklara gıdadır, çünkü güzel ses dinlemekte kalp huzuru ve Tanrı’yla beraber olma zevki vardır” diyerek müziğin önemine dikkat çekmiştir.

Tüm bunlara rağmen yukarıda da örneklerini verdiğim gibi bazı din alimleri müziğe şiddetle karşı durmuşlar ve müziği İslam dışı unsur olarak yansıtmışlardır, yansıtmaya da devam etmektedirler. Bundan değil midir bir üniversite ortamında böylesi bir broşür dağıtmak, dağıttırmak… Tüm bunlar aslında müziğin tam olarak ne anlama geldiğini bilmemelerinden kaynaklanıyor.

Müzik öncelikle ses demektir. Bu anlamda da müziği yasaklamak, sesi yasaklamak demektir. Bu durumda müziğe haram diyenler, Aristo mantığıyla hareket edersek sese de haram demiş oluyorlar. O halde önce kendi seslerini kesmeleri gerekmez mi?  Oysa insan sesi haram değildir ve Allah’ın verdiği en önemli nimetlerden biridir. Bunu çarpıcı bir şekilde ifade eden Abdülkadir Meragi’nin, Makasıd adlı eserinin girişinde bir “gülbank” tarzı “hamdele” yer almaktadır. Onu bir okusunlar derim onlara. 

Müzik, ya insan sesidir veya çalgı sesidir. Müzik insan sesidir denirse az önce açıkladığım gibi ona karşı çıkamaz. Çalgı sesi denirse, bunun da iyi anlaşılması gerekir. Bir defa bilinmelidir ki müzik, çalgının kendisi değil, çalgının teline vurmakla ortaya çıkan sestir, çalgının boşluğuna üflemekle çıkan sestir, çalgıya vurmakla çıkan sestir. Yani sonuç, yine sestir, ses çeşitlerinden bir sestir. İnsan sesindeki çeşitlilik gibi, çalgı seslerinde de çeşitlilik vardır. Çalgılardan elde edilen her ses müzikte kullanılamaz, müzikte kullanılabilen seslere perdelere uygun/uyumlu ses diyoruz, uyumsuz sesler müzik yapımına uygun olmayan seslerdir, çalgının sesi dediğimizde kastettiğimiz, çalgının kendisinden elde edilen değil, çalgıdan üretilen sestir. Bu nedenledir ki çalgı sesi haramdır denirse, çalgıya haram denmiş olmuyor; perdeli/uyumlu sese haram demiş olunuyor (uyumsuz olan sesler zaten müzik bilimince yasak seslerdir), bu durumda da az önceki şeye çıkıyor. Kısacası ses yasak değildir ve yasaklanamaz.  

Perdeli ses, insan boğazı ile de yapılabiliniyor. Bir annenin ninnisi gibi; Ezan ve Kur’an okumak gibi. Perdeli sesi diğerlerinden ayırmaya çalışan yasakçıların yanlarında ses frekansı ölçer araçla gezmeleri gerekmez mi? Bu sesi duyduklarında hemen onu bulup, kim veya ne bu sesi çıkarırsa cezalandırmaları gerekmez mi? O durumda zavallı kuşlar… Önce onlar cezalandırılırdı herhalde. Tabii bir de perdeli ses çıkaramayan müezzinler de girerdi potaya. Ne olacaktı o zaman?...

Dağıtılan broşürde bir de şarkı söyleyenin söylediği güftelerdir: açık saçık sözlerdir. Ama ne yazık ki bunların müzikle bir ilgisinin bulunmadığını göremiyorlar. İlgi ikinci derecedir ve bu sözler salt müzik değildir; bunlar şiirdir, sözdür, kelimelerdir. Şiir olmasa da müzik olacaktır. Eğer şiirlerdeki bu ifadelere karşı iseniz, o zaman Kur’an’dan tutun da birçok edebi eserde yer alan buna benzer ifadelere de karşı çıkmanız gerekmez mi?  Açık saçık sözler, söz unsurudur, müziğin asıl unsuru değildir, müzik ile pek ilgili değildir. Perdeli ses çıkarmak için ille de açık saçık sözleri haykırmak gerekmez ki. O nedenle boşuna debelenmeyin, zira basit mantıkla “müzik haramdır” demekle, açık saçık sözleri yasaklamış olmuyorsunuz, olamazsınız.  

Tarih boyunca anlatılan güzel ezan dinlemekle nice insanın Müslüman olduğuna dair anlatıları duymayan kalmamıştır sanırım. Müezzinin makamla ezan okuması istenir, yetmezmiş gibi güzel sesli olmasına da özen gösterilir. Üstelik Hz. Muhammed de güzel okumayı istemiştir,  değil mi? Harfleri doğru çıkarmanın ilmi “tecvit”tir. Tecvit, harf dediğimiz sesleri uyumlu ve düzgün çıkarma bilgisine verilen isimdir. Müzikte ise buna perdeli sesler/uyumlu sesler bilgisi denir.

Müziğe bir başka bakış “boş zaman sosyolojisidir”. Yani müzik, boş işlerle uğraşıdır anlayışı. Konuyu müzik boş iş değil, sanattır diyerek açıklamak olasıdır. Ancak konuyu bazılarının anlayacağı bir şekilde açıklayalım isterim. Hani bütün dinlerde birinin dedikodusunu yapmak yasaklanmıştır. Bir şeyle meşgul olmayan insan dedikodudan başka ne yapacak peki? Oysa müzikle uğraşı kişiyi boş zamandan alıkoyan en güzel araçtır. Bu anlamda da müziğin toplumsal birçok yararı vardır. Aslında önerim nedir biliyor musunuz? Biraz müzik felsefesi ve sosyolojisi okuyun. İşte o zaman anlarsınız müziğin ne kadar bulunmaz bir şey olduğunu. 

Müziğe bakışlardan biri “kötülüğe götüren yollardan biri” şeklindedir. Oysa biliyoruz ki müzik bıçak değildir. Bıçak insanı öldürür, ama müzik insanı kötüye götürmediği gibi, onu kötü bir yola da sürüklemez. Bir defa hiçbir müziğin insanı kötülüğe zorlayacak gücü yoktur. Ancak başka çevre koşulları ile belki o da belki böylesi bir sonuç verir.  Kötülüğe sürüklenmek bir müzik sorunu değil, çevre sorunudur. Müziği değil, ortamı yasaklamak gerekir, ortamın kötü olmasında da müziğin suçu yoktur.  

Tekrar ve tekrar söylüyorum ki müzik demek ses demektir; düzenlenmiş sestir. Müziğe haram demeniz, müziğin hakkına tecavüz ettiğiniz, hatta kendi sesinizi kesmek zorunda kalacağınız anlamına gelir diyorum. Bırakın insanlar müzik yapsınlar, müzik sanattır, ince sanattır, ince zevktir. Önyargısız dinleyin, göreceksiniz o zaman müzik ne demekmiş. Müziğin dinde “haram” olduğunu söyleyenlere sesleniyorum. Önce müziğin ne anlama geldiğini iyi kavrayın ve Allah’ın yasaklamadığı şeyleri insanlara yasaklamaya çalışmayın... 


Arzu KÖK

29 Mayıs 2017 Pazartesi

İnsan Hakları - Arzu KÖK

İnsan Hakları…

Günümüzde tanımladığımız İnsan hakları ve yasalar, insanlığın yaşadığı nice savaşların, yoksullukların, felaketlerin ardından, ağır bedeller ödenerek tekrar kazanılan hakların belge haline gelmesi ile oluşmuştur. Bu bakımdan, insan onurunu taçlandıran, insana ilişkin hakları kalıcılaştıran belgelerin, bildirilerin, sözleşmelerin arkasında yaşanmış nice felaketler, katliamlar, kan, acı ve gözyaşı vardır. Bu anlamda  düşünülecek olursa, demokrasi ve özgürlük savaşımının kazanımlarını yazan Anayasalar için ‘Bu anayasa insan derisiyle kaplıdır’ dersek yanılgı olmayacaktır ki bu söz Paris Louvre Müzesi'nde bulunan 1789 Anayasasının kapağında yazılıdır.

 Her felsefi akımla birlikte devlet yapılanmalarında farklı tanımlamalar da gelişmiştir. Ancak hangi tanımlamayı ele alırsak alalım Devlet, yönetimi altındaki bireylerin hak ve hürriyetlerini gerçekleştirmek, onları uygulamak ve genişletmekle yükümlüdür. Devletin insan haklarına yasal olmayan müdahalelerde bulunmaması gerektiği bir yana, bu hakları koruması da devletlerin yükümlülükleri arasındadır. Bu konudaki uygulamalar ise o devletin niteliğini ve gelişmişlik düzeyinin kıstası olarak görülür.

“Konfüçyüs, öğrencileriyle birlikte Thai Dağı’nın eteklerinde gezinirken, ağlayan bir kadın görür. Öğrencilerinden biri (Tze-Lu) kadına neden ağladığını sorar.

Kadın
– Çok acı çekiyorum. Bu çevrede bir kaplan var. Önce kaynatamı parçalayıp yedi. Sonra kocamı. Şimdi de oğlumu öldürdü, der.
–
Konfüçyüs
– Öyleyse, niçin bir başka yere gitmiyorsun? diye sorar.
–
Kadın şu ilginç yanıtı verir
- Çünkü burada insanlara baskı yapan bir devlet yok.

O zaman Konfüçyüs öğrencilerine şunları söyler; Kadıncağız haklı. Bunu asla unutmayınız ki,  baskı yapan devletler, kaplanlardan daha korkunçtur.”

İnsan hakları adına kolektif bir bilinç oluşturulmadığı, koruma ve denetim mekanizmaları devreye girmediği sürece bu belgelerin hayata geçirilmesi çok zordur. Ancak, bu yazılı belgelere işlerlik kazandırılamadıkça “İnsan, haklarıyla insandır…” özdeyişi popüler söylemden öteye gitmeyecektir. Günümüz Türkiye’sinde olduğu gibi.

Her ülkeye, her yönetim türüne göre değişik uygulamalar olması son derece doğaldır, ancak ülkeye göre insan hakları diye bir şey söz konusu bile olamaz. Hakların toplumsal işlevselliği ancak, çok yönlü eğitimle, birey olma bilincinin oluşturulması ile mümkündür. Temel insani değerlerin korunup geliştirilmesi, bu eğitimin her alanda yaygınlaştırılmasına bağlıdır.

“Eğer insanlar bir başkasının mutsuzluğu peşinde koşmak yerine kendi mutluluklarının peşine düşmeyi öğrenirlerse, bu beklenti hemen yarın gerçekleşebilir. Bu, hiç de uygulanmayacak kadar sert bir ahlak töresi değildir; ama benimsenmesi dünyayı cennete dönüştürebilir.” der B. Russell

Türkiye’nin insan hakları konusunda en büyük açmazı, insan haklarının aşırı derecede politize edilmesinden kaynaklanan algısal bir tepkidir. Özellikle son yıllarda yönetim, bu hakların, rejime karşı dışarıdan ithal edildiği algısıyla hareket etmiş, bu hakları adeta bir öcü gibi görmüşlerdir. Oysa insan haklarının standartları; ithal değil, aksine insan olmanın neticesidir. Yani insan hakları; marjinal, soyut, yaşamın dışında, biraz da kökü dışarıda bir ideoloji değildir. Böyle düşünüldüğü sürece de bu ülkede insan haklarından bahsetmek zor görünüyor. İnsan haklarının Türkiye özelinde depolitize edilmesi, normalleştirilmesi gerekmektedir.  

“Türkiye’de imkânsız.” diyenleri duyar gibiyim. Ancak bilmelisiniz ki imkânsız diye bir şey yoktur. Evet şu sıralar o hakların tümü ayaklar altına alınmış, hatta “İnsan Hakları Anıtı” bile tutuklanmış olabilir ama mutlaka bir çıkış yolu vardır. Pes etmek, kendimizi imkânsızlığa odaklamak yerine, salim kafayla düşünüp bir çözüm bulmak ve bu uğurda mücadele etmek daha doğru değil midir? Gerekirse bu beyannameyi yeniden yazmalıyız. Açıkçası daha fazla yazıp sizleri yormak yerine, bu yasalardan ve değerli bilim insanlarının söyleyişlerinden örnekler vermek ve belki bir fikir oluşturur düşüncesiyle çekilmek istiyorum. 

 “Hakların bilincinde olmak diğerini görebilmektir. Diğerinin kendisi olduğunu kavrayabilmektir.” (Mim’den seçmeler VII)

“İnsan varlığı dokunulmazdır. Her insan, yaşamına ve kişi bütünlüğüne saygı gösterilmesi konusunda hak sahibidir. Hiç kimse bu hakkından keyfi olarak yoksun bırakılamaz…” (Afrikalı Halkların İnsan Hakları Şartı, Madde-4)

“ İnsanın menfaatleri ve refahı, bilim veya toplumun menfaatlerinin üstünde tutulacaktır…” (Biyoloji ve Tıbbın uygulanması bakımından insan hakları ve insan haysiyetinin korunması sözleşmesi tasarısı)

 “ Hiç kimse edimde bulunarak veya gerektiği durumlarda müdahaleden kaçınarak insan haklarının ve temel özgürlüklerin ihlaline katılamaz; kimse bu hak ve özgürlüklerin ihlalini reddettiği için cezalandırılamaz ve tedirgin edilemez…” (İnsan Hakları Savunucularının Korunması Bildirgesi, Madde- 10)

“Haksızlık etmemek, övünmeye değmez, asal olan onu akıldan bile geçirmemektir.” (Demokritos)

Binlerce yıldır sorunlarımızı başka bir yere kaydırıyoruz veya başka bir zamana erteliyoruz ve bunun adına da ‘çözüm’ diyoruz. Sadece ellerimize güvenebildiğimiz Taş Devri’nde yetersiz olan bizler, nükleer enerjiye ve internete sahip olduğumuz bu dijital çağda dahi öyleyiz. Artık bu güçsüzlüğümüzün sebebini belirlemenin zamanı geldi…” (Prof. Stefano E. D.’Anna, İkarus’un Yolu)

“…Herkesin daha iyi, gelişmiş ve refah içinde bir dünya düzeni kurulmasını istediği günümüzde artık insan haklarının bugün varmış olduğu düzeyden geri dönülmesini beklemek boş bir düştür. Ne var ki, son dönemde dünyada ortaya çıkan siyasal kutuplaşma ve giderek öne çıkan süper devletlerin teknolojik baskıları diğer ülkelerin ezilmesine veya gerilemesine yol açmaktadır. Bu nedenle silahlanma yarışının çok büyük üstünlüklerde geliştiği günümüz dünyasında insanlık yakın geleceğine güven içinde bakamamakta ve uygar bir dünyada insanca yaşamanın sürekli mutluluğunu duyamamaktadır. İnsan hakları ve özgürlüklerine dayalı dünya nimetlerinin ve ulusal gelirlerin dengeli dağıldığı, adil ve korkusuz bir dünyanın gerçekleşmesinde, ülkeleri ve halkları yönetenler birleşmedikçe insanların hakları konusunda kendilerini güvence altında görebilmeleri son derece zor görünmektedir. İnsanlığın gelecekte tehlikeye sürüklenmesine neden olan, teknolojik ve siyasal gelişmeler silahlanma ve ekonomik baskı biçiminde gündeme geldikçe, insan haklarının tehlikeden kurtulabilmesi olanaksızdır. İnsanlığı kitleler halinde ezmeye ve yok etmeye yönelik politikalar sürdükçe,… İnsan hakları hiçbir zaman güvence altında olmayacaktır.” (Prof Dr. Anıl Çeçen)

“…Yasalar gelip geçicidir. Suç kavramı da göreceli bir kavramdır. Toplumların gelişimine göre dün suç sayılan, bugün suç olmaktan çıkabilir. Düne göre yasadışı sayılan, bugün ulusal onuru temsil eder hale gelebilir. Kaldı ki, tarih bilinci içinde arkamıza baktığımızda, adalet tarihinin adli hatalara da tanıklık ettiğini görürüz. Baldıran zehrini içmeden önce öğrencilerinden biri Sokrates’e şöyle seslenir: “ Sizi suçsuz yere öldürüyorlar”. Büyük düşünür öğrencisini bir soruyla şöyle yanıtlar: “ Suçlu yere öldürselerdi daha mı iyi olurdu? “ Yargının hükmü Sokrat’ı, onu ölüme mahkûm eden beş yüz üç yargıcı ise, doğanın hükmü, ölüme mahkûm eder. Yüzyıllar akar gider… Günümüzde, o yargıçlar meclisini kimse anmaz, ama Sokrat’ın yüzü insanlığa gülümser. Sonuçta, kendisini bugüne taşıyabilenlerin, insanlığın gerçek sözcüleri olduğunu öğrenmiş oluruz.” (Av. Veysel Gültaş, Affet Bizi Zeytin Ağacı.)

Sorunlarımızın daha nice yıllarca ötelenmemesi adına cesurca çözümler üretmek, üretmeniz dileğiyle...



Arzu KÖK