24 Aralık 2017 Pazar

Bitmeyen Yıl - Arzu KÖK

Bitmeyen Yıl

Her yeni yıl bir öncekine göre sitem yüklü geçegelmiştir.

Gelecek yeni yıl her ne kadar umut barındırıyor gibi algılansa da yine de geleceğe duyulan merakın etkisiyle yıldız fallarına kaçamak bakışlar atılır çoğu zaman… 


 Ülkemizde özellikle son yıllarda artan bu yıldız falı merakına biz de katılalım dedim ve sizler için yıldız falına bir göz atalım dedik:

Geçtiğimiz yılları kolektif protein sağanağı altında geçiren siyasilerin yıldız haritasına baktığımızda hücrelerinde, protein takviyesiyle meydana gelen bir güçlenme görülmekte…

Enerji fazlası, serbest dolaşım ve önüne gelene saldırma hakkı verilen polislerin kol ve bacak kaslarına da ekstra kuvvet olarak yansıyacak...

Yıldız enerjisindeki yükselme ve değişmeler; yürüyüşünü, oturup kalkmasını beğenmedikleri, sakal ve bıyıkları örf ve adetlere aykırı olanlar üzerinde bir baskı yaratacak…

Sert gezegen geçişlerinin etkisinden olsa gerek, yükselen muhalif seslere karşı duyulan tahammülsüzlük bu yıl da coplama, gözaltı ve tutuklamalarla sürecek gibi gözüküyor.

KHK ile işten atılmalar devam edecek…

OHAL tüm hızıyla seyrini sürdürecek…

Akıl tutulmaya, vicdanlar körelmeye, ahlak tükenmeye dönecek yüzünü…

Hukuk yerle bir edilmeyi sürdürecek…

Medyatik çığırtkanlıklar ve karartmalarla gerçeğin avazı kısılmaya devam edilecek…
Kabadayılıklarla diplomatik zarafetin dili yerle bir edilecek…

Tarım arazilerinde binalar yükselmeye devam edecek ve bizler ithal buğdaya, pirince…vb… muhtaç olmaya devam edeceğiz…

Hayvancılık cenneti olan ülkemize dışarıdan et getirtmeyi sürdüreceğiz…

En güzel ormanlarımızı, doğa cenneti olarak isimlendirilecek yerlerimize maden ocakları veya termik santral kurulup yok edilmelerinin önünü açmaya devam edilecek…

Simitle beslenmeye endeksli asgari ücretli yaşam, egemenliğini sürdürecek…

Açlık ve yoksulluk sınırları TV ekranları ve haber sitelerinden halkın inatla gözüne sokularak “Tevekkül Allah” nutukları atılacak. Toplumsal muhalefetin sesini kısmaya odaklanacaklar yine…

Barınma, ulaşım, sağlık ve eğitim haklarında yeni gasplar bekleniyor…

Çatınız her an başınıza yıkılabilir, aile hekiminiz kapsama alanı dışında kalabilir, otobüs güzergâhınız değiştirebilir ve medrese eğitimiyle baş başa kalabilirsiniz…

Yolda yürürken veya işten eve dönerken başınıza bir şey düşebilir ya da bir bombanın kurbanı olabilirsiniz…

Belki içiniz karardı buraya kadar. Ancak yıldız haritasında tek net kalan nokta ise iktidarın ve kapitalist düzenin ortak söyleminin süreceğini gösteriyor ve bizlere yine denilecek ki:

“Konuşma!... 
Çalış!...
Nefes al ama yaşama!..
Sakın ha itiraz etme bir şeye!...”



Yıldız haritası bunları söylerken diyorlar ki bize hafta sonu yeni bir yıla girecekmişiz. Yalan… Vallahi de billahi de yalan… Yıllardır bitmeyen bir yıl yaşamaktayız zaten biz. Bu gidişle daha uzun süre de bitmeyecek bir yıl… Hatta diyorlar ki Türkiye’nin sonu da…

Ahmet Erhan’ın Behçet Necatigil Şiir Ödülü’nü kazandığı derlemesindeki şu mısralar unutulur gibi değil:

“Ülkemin üzerindeki bu alacakaranlık
Bu belirsizlik, bu umarsızlık, bu korku biterse eğer
Halkım bu ufkun nereye uzanacağını bilirse bir gün
Şiirler yazarım o zaman, saf ve belki de
Oyun olsun diye boş, anlamsız…”

Şimdi beyhude geçen bir yılın “bitmeyen kakafoni”si sürerken ufuklar öyle daralmış ve içler öylesine kararmış ki, “saf ve belki de oyun olsun diye boş, anlamsız şiirler”in değil, coşku dolu, anlamlı marşların özlemi dağlıyorken ciğerleri, yıl bitmiş sayılır mı?

Yine de direnç yıldızınızın hiç sönmemesi dileğiyle…

Mutlu yıllar…


Arzu KÖK


17 Aralık 2017 Pazar

Müzik!... - Arzu KÖK

Müzik!...

İTÜ’de bir grup öğrenci “Müzik haramdır” başlıklı bir bildiri dağıtmış. Hani bunları dağıtana mı kızmalı dağıttıranlara mı bilemedim pek. Ülkemizde her geçen gün dinin yanlış yorumlanması ve bunun sonuçlarıyla karşı karşıyayız ne yazık ki. Daha bu bildirilerin yankıları devam ederken bir de Diyanet, "Ahlaksızlığa ve harama sevk eden müziği dinlemenin günah olduğu" yönünde bir fetva verdi. 


 Diyanet’in bu bildiri ardından verdiği bu fetva, ortamı daha da germekten başka ne işe yaradı bilmiyorum. Hele bir de bir konuyu en ince detayına kadar araştırıp doğrusunu iletmesi, yazması beklenen Prof. ünvanlı insanlar da bunu yapıyor ya ne demeli bilmiyorum. Ne demiyorlar ki, işte birkaçı: 

- Necmettin Erbakan İlahiyat Fakültesi Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Orhan Çeker: “Müzik için haram diyemeyiz ama helal de diyemeyiz. İçeriği  uygun olmalıdır. Ama kadın sesi içeren müzik kesinlikle caiz değildir.”

- Karatay Üniversitesi İslam Ekonomisi ve Finans Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hamdi Döndüren: “Çalgı aletleri, bunları çalmak, satmak ya da şarkı söylemekten para kazanmak, nefsi azdıran, örneğin diri bir kadının ya da şarabın heyecan verici niteliklerini anlatan şarkılar, çalgısız dahi olsa caiz değildir.”

- Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Ekrem Buğra Ekinci: “Şarkı, ancak çalgı ve kadın sesi içermiyor, sözleri de dinen sakıncalı değilse dinlenebilir.”

- İslam  Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman: “Müziğin icrası da, dinlenmesi de haramdır. Bir değneğin, bir çubuğun bir yere ahenkli bir şekilde vurulması bile bu hükme dahildir ve haramdır. Hükmün bazı istisnaları vardır: Savaşta vurulan kös ile düğünlerde çalınan tef.”


Oysa müzik, doğasının da gereği olarak insanın metafizik dünyayla iletişim kurmasını sağlar ve insanı sıradan duygulardan daha yüce ve güzel duygulara çekebilme gücü sayesinde, insan ruhunun, sınırları olmayan âlemde özgürlüğe ulaşmasına da aracı olur. Kolay icra edilebilirliği ve etkileme gücü nedeniyle pek çok din kendini müzikle ifade yoluna gitmiştir. (Ezan bile bir ezgiye sahip değil midir?)

Müzik tarih boyunca kutsallardan beslendiği gibi kutsalları da besleyen bir yapıya sahip olmuştur. Müziğin duygusal bir coşkuyu yaratma, duyguların ifadesi için meşru bir ortam oluşturma özelliği, dini ritüellere katılımı teşvik etmiştir tarih boyunca. Aynı zamanda ritüellere katılımı artırmak amacıyla da müziğin güdüleme gücünden de yararlanılmıştır. Bunun yanı sıra ritüeller bağlamında müzik, bireysel ve toplumsal tecrübeyi bir araya getirerek “biz” duygusunun meydana gelmesini sağlamaktadır.

Hemen hemen bütün dinlerin uygulama noktasında müzik önemli bir yer tutar. Müziğin etkisi ilkel dinlerden semavi dinlere kadar uzanmış ve bütün inananları etkisi altına almıştır. Hint ve Çin kültüründe müzik, dinin ayrılmaz bir parçasıdır. Örneğin Hinduizm’in kutsal kitabı Rig Veda, 1017 ilahiden oluşur. Konfüçyüs de din ve ahlak ilişkisi bağlamında “Müzik, insani olan hislerin ifadesidir, müziğe bağlı olanlar erdemli insanlardır” ifadesiyle müziğin ahlak açısından önemini vurgulamıştır.


Yahudilikte ise müzik, net bir şekilde ifade bulmasa da önem arz ettiği görülmektedir. Hz. Davud’un güzel bir sese sahip olduğu ve mizmar adı verilen bir enstrüman çaldığı pek çok İslam ve batı kaynaklarında yer almıştır ki bu da müzikten uzak durulmadığının ispatıdır.

Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde müzik yok gibidir adeta. Ancak Hıristiyanlık devletin resmi dini olmasından sonra kiliseler ve halk üzerinde oldukça ön plana çıkmıştır. Özellikle misyonerlik faaliyetlerinde müzik önemli bir rol oynamıştır. Misyonerler, vaaz dinlemek istemeyen ve dinin çağrılarına uymayan insanlara dini, müzik ile anlatmışlardır. Sonraki dönemlerde ise kilisede ayinlerin, ibadet ve kutlamaların ayrılmaz bir parçası olmuştur.

İslam’a baktığımız zaman, Kur’an‘da ve hadislerde müzik konusunda net bir bilgi yoktur. Ancak, Hz. Muhammed’in dinlendirici mahiyette, kötülüğe ve zarara sebep olmayan oyun ve eğlencelere müsaade ettiği kaynak kitaplarda yer alır. Bunun yanı sıra tarikat ve cemaatlerde, tasavvufi alanda müzik oldukça önemli bir yer edinmiştir. Özellikle Mevlevilik, müziği kendisinin ayrılmaz bir parçası olarak görür. Önceki dönemlerde Mevlevihaneler konservatuar işlevi görecek kadar bu konuda ilerlemişlerdi ve çok iyi müzisyenler, besteciler yetişmiştir. Ney eşliğinde yapılan sema ayini de bunun en açık örneği değil midir? Bu konuda Mevlana “Güzel ses dinlemek âşıklara gıdadır, çünkü güzel ses dinlemekte kalp huzuru ve Tanrı’yla beraber olma zevki vardır” diyerek müziğin önemine dikkat çekmiştir.

Tüm bunlara rağmen yukarıda da örneklerini verdiğim gibi bazı din alimleri müziğe şiddetle karşı durmuşlar ve müziği İslam dışı unsur olarak yansıtmışlardır, yansıtmaya da devam etmektedirler. Bundan değil midir bir üniversite ortamında böylesi bir broşür dağıtmak, dağıttırmak… Tüm bunlar aslında müziğin tam olarak ne anlama geldiğini bilmemelerinden kaynaklanıyor.

Müzik öncelikle ses demektir. Bu anlamda da müziği yasaklamak, sesi yasaklamak demektir. Bu durumda müziğe haram diyenler, Aristo mantığıyla hareket edersek sese de haram demiş oluyorlar. O halde önce kendi seslerini kesmeleri gerekmez mi?  Oysa insan sesi haram değildir ve Allah’ın verdiği en önemli nimetlerden biridir. Bunu çarpıcı bir şekilde ifade eden Abdülkadir Meragi’nin, Makasıd adlı eserinin girişinde bir “gülbank” tarzı “hamdele” yer almaktadır. Onu bir okusunlar derim onlara. 

Müzik, ya insan sesidir veya çalgı sesidir. Müzik insan sesidir denirse az önce açıkladığım gibi ona karşı çıkamaz. Çalgı sesi denirse, bunun da iyi anlaşılması gerekir. Bir defa bilinmelidir ki müzik, çalgının kendisi değil, çalgının teline vurmakla ortaya çıkan sestir, çalgının boşluğuna üflemekle çıkan sestir, çalgıya vurmakla çıkan sestir. Yani sonuç, yine sestir, ses çeşitlerinden bir sestir. İnsan sesindeki çeşitlilik gibi, çalgı seslerinde de çeşitlilik vardır. Çalgılardan elde edilen her ses müzikte kullanılamaz, müzikte kullanılabilen seslere perdelere uygun/uyumlu ses diyoruz, uyumsuz sesler müzik yapımına uygun olmayan seslerdir, çalgının sesi dediğimizde kastettiğimiz, çalgının kendisinden elde edilen değil, çalgıdan üretilen sestir. Bu nedenledir ki çalgı sesi haramdır denirse, çalgıya haram denmiş olmuyor; perdeli/uyumlu sese haram demiş olunuyor (uyumsuz olan sesler zaten müzik bilimince yasak seslerdir), bu durumda da az önceki şeye çıkıyor. Kısacası ses yasak değildir ve yasaklanamaz.  

Perdeli ses, insan boğazı ile de yapılabiliniyor. Bir annenin ninnisi gibi; Ezan ve Kur’an okumak gibi. Perdeli sesi diğerlerinden ayırmaya çalışan yasakçıların yanlarında ses frekansı ölçer araçla gezmeleri gerekmez mi? Bu sesi duyduklarında hemen onu bulup, kim veya ne bu sesi çıkarırsa cezalandırmaları gerekmez mi? O durumda zavallı kuşlar… Önce onlar cezalandırılırdı herhalde. Tabii bir de perdeli ses çıkaramayan müezzinler de girerdi potaya. Ne olacaktı o zaman?...

Dağıtılan broşürde bir de şarkı söyleyenin söylediği güftelerdir: açık saçık sözlerdir. Ama ne yazık ki bunların müzikle bir ilgisinin bulunmadığını göremiyorlar. İlgi ikinci derecedir ve bu sözler salt müzik değildir; bunlar şiirdir, sözdür, kelimelerdir. Şiir olmasa da müzik olacaktır. Eğer şiirlerdeki bu ifadelere karşı iseniz, o zaman Kur’an’dan tutun da birçok edebi eserde yer alan buna benzer ifadelere de karşı çıkmanız gerekmez mi?  Açık saçık sözler, söz unsurudur, müziğin asıl unsuru değildir, müzik ile pek ilgili değildir. Perdeli ses çıkarmak için ille de açık saçık sözleri haykırmak gerekmez ki. O nedenle boşuna debelenmeyin, zira basit mantıkla “müzik haramdır” demekle, açık saçık sözleri yasaklamış olmuyorsunuz, olamazsınız.  

Tarih boyunca anlatılan güzel ezan dinlemekle nice insanın Müslüman olduğuna dair anlatıları duymayan kalmamıştır sanırım. Müezzinin makamla ezan okuması istenir, yetmezmiş gibi güzel sesli olmasına da özen gösterilir. Üstelik Hz. Muhammed de güzel okumayı istemiştir,  değil mi? Harfleri doğru çıkarmanın ilmi “tecvit”tir. Tecvit, harf dediğimiz sesleri uyumlu ve düzgün çıkarma bilgisine verilen isimdir. Müzikte ise buna perdeli sesler/uyumlu sesler bilgisi denir.

Müziğe bir başka bakış “boş zaman sosyolojisidir”. Yani müzik, boş işlerle uğraşıdır anlayışı. Konuyu müzik boş iş değil, sanattır diyerek açıklamak olasıdır. Ancak konuyu bazılarının anlayacağı bir şekilde açıklayalım isterim. Hani bütün dinlerde birinin dedikodusunu yapmak yasaklanmıştır. Bir şeyle meşgul olmayan insan dedikodudan başka ne yapacak peki? Oysa müzikle uğraşı kişiyi boş zamandan alıkoyan en güzel araçtır. Bu anlamda da müziğin toplumsal birçok yararı vardır. Aslında önerim nedir biliyor musunuz? Biraz müzik felsefesi ve sosyolojisi okuyun. İşte o zaman anlarsınız müziğin ne kadar bulunmaz bir şey olduğunu. 

Müziğe bakışlardan biri “kötülüğe götüren yollardan biri” şeklindedir. Oysa biliyoruz ki müzik bıçak değildir. Bıçak insanı öldürür, ama müzik insanı kötüye götürmediği gibi, onu kötü bir yola da sürüklemez. Bir defa hiçbir müziğin insanı kötülüğe zorlayacak gücü yoktur. Ancak başka çevre koşulları ile belki o da belki böylesi bir sonuç verir.  Kötülüğe sürüklenmek bir müzik sorunu değil, çevre sorunudur. Müziği değil, ortamı yasaklamak gerekir, ortamın kötü olmasında da müziğin suçu yoktur.  

Tekrar ve tekrar söylüyorum ki müzik demek ses demektir; düzenlenmiş sestir. Müziğe haram demeniz, müziğin hakkına tecavüz ettiğiniz, hatta kendi sesinizi kesmek zorunda kalacağınız anlamına gelir diyorum. Bırakın insanlar müzik yapsınlar, müzik sanattır, ince sanattır, ince zevktir. Önyargısız dinleyin, göreceksiniz o zaman müzik ne demekmiş. Müziğin dinde “haram” olduğunu söyleyenlere sesleniyorum. Önce müziğin ne anlama geldiğini iyi kavrayın ve Allah’ın yasaklamadığı şeyleri insanlara yasaklamaya çalışmayın... 


Arzu KÖK

7 Aralık 2017 Perşembe

Korku!... - Arzu KÖK

Korku!...

Güya en önemli olan, adına çok büyük anlamlar yüklenen halk, acaba neden bunca haksızlığa ve adaletsizliğe göz yumar ve hatta kötülükleri destekler duruma gelir hiç düşündünüz mü?

Hani derler ya: Halk daima masumdur, mazlumdur, ama bir o kadar da güçlüdür. Bu nedenledir ki kralı da, soytarısı da, iktidarı da, muhalefeti de hep ona yaslanır. Hepsinin “Halka karşı sorumlulukları” vardır. Yapılan her şey “Halkımız öyle istemiştir”, “Halkın takdiridir” diye yapılmıştır. Bütün kararlar onun adına alınır. Egemenlik bile kayıtsız şartsız ona aittir. Soldaki adı halktır, sağdaki adı millettir. Solla sağ arasındakiler ona ulus der, geçer. Kendisine bu kadar çok anlam yüklenen, türlü güzellemelerle pohpohlanan, ondan uzak kalındığında elitist olunduğu sanılan, onu kötülemenin her türlü tepkiyi çektiği, solcusunun sağcısının “önüne yattığı” tek şey halktır.

Peki tüm bunlara rağmen neden adına bu kadar çok anlam yüklenilen bu halk bunca haksızlığa ve adaletsizliğe göz yummakta?

Baktığınız zaman adeta ülkenin ortasına kurulmuş bir mezbaha var. Bu mezbahanın tanığı, izleyicisi olan halk ise adeta felç geçirmiş halde. Bu halkın bir üyesi olarak bizlerin de tabii, elimiz ayağımız tutmuyor, konuşamıyoruz. Vicdan, ilke her şey ayaklar altında. Biraz cesaret bulup ayağa kalkmaya çalışanlar ise çok çok büyük güçlüklerle karşılaşıyor.  Zira kutuplaşmanın konforuna sahip olmuş olanlar ise kolaylıkla bizi ve birbirlerini işaret eder haldeler. 

Bir Fransız özdeyişi der ki: “Korku, en amansız suikastçı; sizi öldürmez ama yaşamdan alıkoyar.”  Ülkemizin son zamanlardaki durumu da bu.  Çevresindeki savaşlarla, güvensizlikle, adaletsizlikle, ekonomik krizler ve doğa katliamları ve felaketleriyle  harabeye çevrilmiş ülkemizde ne yazık ki korkunun en güçlü yanlarını yaşıyoruz. 

Korku insanın içindeki pek çok duyguyu körelten ciddi bir suikast silahı gibidir. Korku insanın; sosyal olabilme, empati ve dayanışma gösterme, düşünme, özerklik ve adalet için mücadele etme, dünyayı ve onunla beraber kendimizi değiştirme isteklerini yerle bir eder. Bununla da kalmaz yeteneklerimizi köreltir. Oysa bunların hepsi insan olmanın gereklerindendir. Korku; zulmü teşvik ederken, her türlü baskı ve şiddeti meşrulaştırır. Bu ise, suskunluk ve acizlik duygularının tetiklenmesine neden olur.


Siyaset kuramcıları, yaygın korkunun canlılığımızı tehdit ettiğini ortaya koyan çok ciddi araştırmaları da vardır. Bu araştırmalara göre; sistem ruhsal bozukluk salgını yaratmaya başladı. Kaygı, stres, depresyon, sosyal fobi, yeme bozuklukları, kendine zarar verme davranışları ve yalnızlık, insanları alaşağı eder hale geldi. 

Eğitim sistemi, rekabetçi anlayışla gittikçe vahşileşiyor. İş bulmak, az sayıda işin peşinden koşan diğer umutsuz insan yığınıyla neredeyse ölümüne dövüşmek anlamında. Günümüzde, yoksulların patronları ekonomik şartlar nedeniyle yine onları suçluyor. Televizyonlardaki bitmek bilmeyen yarışmalar, aslında imkansız olan arzuların gerçekleşmesine sözüm ona fırsat yaratıyor. Tüketim çılgınlığı, sosyal boşluğu dolduruyor. Fakat o yalıtılmışlık kendi kendimizi yiyip bitirmeye başladığımız noktada, diğer her şeyi tüketiyor, sosyal kıyaslamayı yoğunlaştırıyor. Her şey ama her şey bir şekilde korku yaratıyor, giderek büyüyor sorunlar.

Anlık korku, avuç içlerimizi terletir ve soğutur, sesimizi titretir, gözlerimizi doldurur ve boğazımızdan bir çığlık salıverir. Sistematik korku ise ne yazık ki günümüzde birçoğumuzu etkisi altına almıştır. Bu tip korku ise daha çok, hislerin hem kişisel hem de toplumsal düzeyde bastırılması şeklinde gösterir kendini. Sonuçta korku; herkesi düşünmekten ya da kendini farklı biçimde ifade etmekten ürker, körelir hale getirir. 

Aslına bakarsanız korku; 

- Dikkatimizi dağıtmak, bizim üzerimizden para kazanmak, yalan vaatlerle bizi kandırmak ve düşmanlıkla doldurmak için planlanmış bir olgudur. 
- Irkçılık kavramı sayesinde her zamankinden daha kötü ve akıl dışı düşmanlıklar ve tutkular oluşturur. 
- İnsanların içe dönmelerine, kimselerle konuşmamalarına, sevgi ve ilgilerini sadece en özel bulduklarına ve ne yazık ki en yakıcı politik tarafa vermelerine neden olur. 

Yukarıda yazdıklarıma bakıp bir de günümüz insanlarına baktığınızda ne kadar doğru olduğunu görmemek mümkün değil. Baksanıza herkes köşesine çekilmiş, hatta yaşamdan uzaklaşmış durumda; bir mucize ya da mehdi bekliyor. Bekler… Korku ile terbiye edilmeye çalışılan topluluklarda bunun böyle görülmesinden doğal ne olabilir ki? 

Topluma bir hiçlik dayatılmış. Hayatta kalması zor zamanlarda cinnet haline gerekçe üretmek dışında yazık ki hiçbir şey yapamayan politik hat geçmişte nasıl çözüm üretememişse günümüzde de üretebilecek gibi görünmüyor ne yazık ki.  

Gün geçtikçe insan kalmak, kalabilmek giderek zorlaşıyor. Örneğin karşı köyün ölüsüne dahi bir başsağlığı dilemek, yası ortaklaştırmak olası dışı hale gelmiş. Karşıt sayılanlara duyulan öfke ve nefreti saflaştıran bir sessizlik var. Adeta özellikle de durmadan bileniyor gibi. Mesela en son Malatya’da Alevi evlerinin işaretlenmesi gibi. Bu olayın ardından gelen politik kesimin sessizliği ve sonrasında lütfen birkaç söz… 
Ne yazıktır ki gerçek ve samimiyetin kalmadığı, duyguların rafa kaldırıldığı her yerde hayat en çok kanayan yerinden kanama yapar, çürür. Hiçbir değeri kalmaz. 

Artık toplum olarak silkinmenin zamanı gelmedi mi? Verimli enerjimizi duygusal ve toplumsal sitemi iyileştirmek adına kullanmanın zamanı gelmedi mi? Gücün ve denetimin teknolojisi olarak kullanılan korkunun etkisiz olduğu bir evren yaratmak olası değil midir?

Robert Ingersoll’ün de dediği gibi: “Korku beyni felce uğratır. İlerleme cesaretten doğar. Korku inanır, cesaret şüphe eder. Korku yere düşer ve dua eder. Cesaret ayakta durur ve düşünür. Korku kaçar, cesaret ilerler. Korku barbarlıktır, cesaret uygarlık. Korku tanrılara, şeytanlara, ruhlara inanır. Korku dindir. Cesaret bilim.”

Şimdi karar verilmeli korku mu cesaret mi? 

Arzu KÖK

2 Aralık 2017 Cumartesi

Spastik Yaşamlar - Arzu KÖK

Spastik Yaşamlar

Görme, İşitme, Bedensel ve Zihinsel Engelliler… bildiklerimiz, üzerinde durduklarımız hep bunlar. Ama öyle bir engel grubu var ki gören gözler görmüyor, işiten kulaklar işitmiyor, yürüyen ayaklar kaçıyor, düşünen beyinler ise düşünmeyi aklına getirmek bile istemiyor. Kim mi bunlar? Spastikler tabii ki.

Beyindeki hareket dalgalarının bozularak vücudun çeşitli bölgelerinin veya vücudun tümünün istek dışı ya da aksi yönde hareket etmesidir spastiklik. Doğum öncesi, doğum sırası ya da erken çocukluk çağında(0-7 yaş) ortaya çıkabiliyor.  Bunun dışında zekâlarında, düşünce yapılarında ve vücutlarındaki herhangi bir fonksiyonda normal insandan adeta farksızdırlar. Spastikler diğer grupların içine giremedikleri için ayrışırlar. Bu nedenle de kendilerini ifade etmeden büyük zorluklar yaşarlar.

Diğer engelliler sorunlarını konuşarak veya başka yollarla rahatça anlatabilme şansına sahipken spastikler, hareket ve konuşma zorluğu yaşamalarından ve vücudun sürekli hareket halinde olmasından dolayı iletişim kuramamakta, bu da karşısındaki kişinin onu tuhaf görmesine neden olmakta, anlatmak istediklerine değer verilmemekte, anlama güçlüğü çektiği düşünülerek, derin bir acıma duygusu ile uzaklaştırılmaktalar.

Eğitim alanında ise spastikler Zihinsel engelli gibi göründüklerinden sürekli dışlanmaktadırlar. Bir şekilde okula başlayanlar ise yaratılan zorluklar yüzünden eğitimlerini kesmek durumunda kalmışlardır. Eğitimini tamamlayan ender sayıdaki spastik bu sefer de iş yaşamında türlü zorluklara maruz kalmaktadır. Spastikler hem hareket hem de konuşma zorluğu çektiklerinden sürekli iş ve sosyal yaşamın dışına itilmeye çalışılmaktadır. Mesela Türkiye’de spastikler bazı alışveriş merkezlerine alınmamaktadır ne yazık ki. Kamu işlemlerinde ve Bankalarda Zihinsel Engelli muamelesiyle işlemleri yapılmamakta, vasi istenmektedir. Aslında spastikler çok akıllı insanlardır. Ancak birçoğu bu tür yaklaşımlardan uzaklaşmak adına kendilerini evlerine kapatmaktadırlar. Oysa onları dışlamaya kimsenin hakkı yoktur.

Bugün tüm dünyanın ünlü spastiklerden Stephan Hawking’i tanımayan yoktur. Hareketsiz ve konuşamayan bedenlerin, beyinleriyle neler yapabileceklerinin bir kanıtı niteliğindedir Hawking. Ancak bu gerçeği kimse kabullenmek istemiyor ya da biliyorlar ama bilmemezlikten gelmek işlerine geliyor. Ama nereye kadar? Onlar varlar ve aramızdalar. İçlerinde öyle cevherler var ki şaşar kalırsınız. İşte size iki örnek;

Gökhan Alparslan;

 Onu anlatanlar, hayata 3-0 yenik başlayan bir bireyin, azmin ve ailenin müthiş direnciyle yaşamaz, yapamaz denilen olmazları gerçekleştiren, birinci devreyi 3-0 yenik kapatan kişinin tükenmeyen azmiyle 90 dakika sonunda sahadan 6-3 galibiyetle ayrılan bir takımın serencamı olarak anlatırlar. 

80’li yıllara kadar yetkililerin serebral palsili çocukların eğitimine önem vermemeleri ve bazı eğitimcilerin okula giden çocukların ailelerine “çocuklarınızı alın götürün, diğer çocuklar korkuyor” şeklindeki yaklaşımları sonucunda bu çocukların eğitimleri aksamış oluyordu. Ancak ailenin ve çevrenin büyük çabasıyla Gökhan o kuşakta eğitim gören tek çocuk oldu. Hiç okula gitmeyen, okul sıralarına oturamayan, önlük giyemeyen, hiçbir arkadaşı olmayan Gökhan anne, baba ve bir eğitici üçgeninden ilkokulu dışarıdan bitirir. Ardından ortaokul ve liseyi bitirir. Daha sonra 15 yıl bir kuruluşta çalışarak emekli olur.

Gökhan daha sonra izcilik dersleri alır, türlü izcilik aktivitelerine katılır. Türkiye’nin tek spastik izcisi unvanını alır. 1995 yılında dört yılda bir düzenlenen İzcilik Olimpiyatlarında Türkiye’yi temsil eden grubun içinde yer alır. 150 ülkeden binlerce izcinin katıldığı bu oyunlarda Dünyanın Tek Spastik İzci Lideri unvanını kazanır. Baden Powel’in Işıldayan Dünyası isimli bir izcilik kitabı çıkarır ve buradan kazandığı parayla Elmadağ’da bir okuldaki izcilerin çadır, giysi ve diğer izcilik ihtiyaçlarını karşılar. Gökhan hala mücadelesine devam ediyor. Şimdilerde ise kendi ve diğer spastik arkadaşlarını anlattığı bir dizi projesi var. Eminiz ki diğer başardıkları gibi bunu da başaracaktır.

Burcu Dere;

“Mart gibiyim,
Yarım Kış,
Yarım bahar...”  diyor bir şiirinde kendisini anlatırken. Ve ardından devam ediyor; 

“Hayat senaryosunu bizim yazdığımız kısacık bir drama aslında. Ve her insanın bir emeli, bir hayali vardır bu hayatta. Ömür bir öykü… Ve vardır her insanın bu hayatta bir öyküsü. Benim öykümde 1991 yılında Ocak ayının 14’ünde Erzurum’da başlıyor. Yaşamla olan mücadelem de gözlerimi açtığımda başladı ve hala devam ediyor. Hayat yolu, inişli çıkışlı, engebe ve engellerle dolu.  Benim hayattaki gayem ise; bu engellere takılmadan ilerleyebilmek, çünkü ben bir engelliyim. Ama önümdeki engelleri görmüyorum bile. Çünkü yaşamayı seviyorum ve en önemlisi kendimi çok seviyorum. En büyük hayalim iyi bir Radyo ve Televizyon programcısı olabilmek. Bunun yanında yazı yazmayı, piyano ve bateri çalmayı, resim yapmayı çok seviyorum ve aynı zamanda dansçı olabilmeyi de çok istiyorum. Bunun için bu kadar çok şey yapmak istiyorum. Ve yapacağıma da inanıyorum. Çünkü ben kendime güveniyorum... Kitaplarımla ve şiirlerim ile ilgilenen herkese çok teşekkür ediyorum…”

Evet Burcu 1991 yılında Serbral Palsili olarak açıyor gözlerini yaşama. Ancak yukarıda okuduğunuz gibi yaşama umutla, sevgiyle bakıyor. “Afrikalı Bir Çocuğun Midesi Kadar Boş Dünya” ve “Şiir Kız Ankara” isimli şiir kitapları var Burcu’nun.  Çok iyi bir şair o.

Bu yazdıklarımız sadece ikisi. İçlerinde belki ne cevherler var daha. Ne dersiniz? Artık çevremize daha dikkatli bakmalıyız değil mi?


Arzu KÖK

22 Kasım 2017 Çarşamba

Öğretmen!... - Arzu KÖK

Öğretmen!…
  
Öğretmenlik mesleği açısından, uluslararası anlamda “5 Ekim Dünya Öğretmenler Günü” var olmasına karşın, Türkiye’de 12 Eylül sonrasında ilan edilen “24 Kasım Öğretmenler Günü” var ona ek olarak. O gün, her fırsatta mağdur edilen, “az çalışıyorlar”, “çok tatil yapıyorlar” diyerek siyasiler tarafından her fırsatta aşağılanan öğretmenlerin aslında ne kadar “kutsal” bir iş yaptıkları o gün hatırlanır ve hatırlatılır olagelmiştir. Acil çözüm bekleyen en temel sorunlar bile gündeme getirilmeyecek belki de o gün. Bir bayram edasıyla kutlanacak yine… 

 Hani derler ya bir kurbağayı soğuk suya koyup ateşte kaynatırsanız kaçmaz, hissetmeden yavaş yavaş ölür. Yazık ki ülkemizde öğretmenler de kurbağa gibi ateşin üzerindeki suya konmuş durumdalar.  Yavaş yavaş ölmeleri bekleniyor. Ama tüm bunlar hiç göze görünmeden, öğretmenlerin yaptıkları görevin kutsallığından söz edilecek yeniden… Öğretmenin o kutsal görevi yaparken yaşadıklarından bahsedilmeyecek çoğu yerde.

Yaklaşık 15 yıldır aynı iktidar tarafından yönetiliyor canım ülkemiz. Ancak bu süreç içerisinde öğretmenlerin giderek ağırlaşan çalışma ve yaşam koşullarını iyileştirmek, artan iş yükünü azaltmak, insan onuruna yaraşır bir ücret almasını sağlamak ve eğitimin niteliğini en azından OECD ülkeleri ortalamasına taşımak gibi bir hedefi olmamıştır hiç iktidarın. 

Zaten sorunlu bulunan eğitim sisteminde 4+4+4 dayatmasıyla büyük bir alt-üst oluş yaşanmıştır. Öğretmenler, öğrenciler ve veliler büyük sorunlarla karşı karşıya bırakılmıştır. Milli Eğitim Bakanlığı attığı her adımda, başlattığı her uygulamada öğretmenlerin, yardımcı hizmetli ve memurların daha fazla çalışabilmelerinin önünü açmış, en temel ihtiyaçları bile görmezden gelmiştir. Çalışma koşulları giderek esnek, kuralsız ve güvencesiz hale getirilmiş, angarya çalışma uygulamalarının artması ve son olarak iş güvencesine göz dikilmiş olması tüm öğretmenleri büyük bir tedirginlik ve karamsarlık duygularıyla baş başa kalmaya itmiştir. 

Öğretmen nedir diye sorarsak alacağımız yanıt; “Toplumunun aydın bir üyesi, dünya topluluğunun uyanık bir üyesi ve mesleğinin yeterli bir üyesi” olacaktır. Daha sonra ise her koşulda tarafsız olması ve kendisini her zaman yenilemesi gerektiği söylenir. Ne kadar güzel özellikler. Ve bu özellikler öğretmeni toplumun bir bireyi olarak kabul eder ve bu toplumda onu saygın bir yere koyar. Ancak ülkemizde, bugünün koşullarında öyle mi?

Maalesef değil. Yıllardır çözülemeyen eğitim sisteminin sorunları, hem öğretmenleri hem de diğer eğitim emekçilerini olumsuz etkilemektedir. Tüm bunlar aslında bilinen gerçeklerdir ama bir türlü onlara çözüm bulmak gibi bir telaş içerisine kimseler düşmez nedense. Öğretmen çok değerlidir, kutsal bir görevi vardır denir ama öğretmen hangi sorunlarla uğraşmak durumunda kalır; bilen, gören olmaz pek. 

Yazıktır ki Eğitim-Sen’in ortaya koyduğu verilere göre:

- Öğretmenlerimiz tüm OECD ülkeleri arasında en çok çalışan ve en düşük ücreti alan öğretmenler arasındadırlar.

- Öğretmenlerimizin %80’i geçinebilmek adına ek iş yapmak durumundadırlar.

- Sık sık değişen eğitim sistemi nedeniyle öğretmenlerimiz siyasi iktidarın ve bakanlığın elinde bir oyuncak haline gelmiştir.

- Öğretmen açıklarının giderilmesi adına gerekli çalışmalar yapılamamış, günümüze değil 40 kişiden fazla öğretmen adayı resmen intihara sürüklenmiştir.

- Son yıllarda eğitimde benimsenen esnek çalışma uygulamaları nedeniyle aynı işi yapan farklı statüdeki öğretmen istihdamı gündeme gelmiş, kariyer basamakları ve performans değerlendirme sistemi nedeniyle de öğretmenler birbirlerine rakip hale getirilmiş, hatta öne geçmek adına iftiralara varan çirkin olaylar cereyan etmeye başlamıştır.

- Demokratik haklarını kullandıkları, sendikalara üye oldukları, düşüncelerini özgürce ifade ettikleri için birçok öğretmenimiz sorgulama geçirmekte, sürgün ve cezalarla karşı karşıya gelmekte, yetmezmiş gibi görevlerinden el çektirilmektedir. 

- Eğitime bütçeden yeterli bir pay ayrılmadığı için çeşitli gerekçelerle öğrencilerden para toplayan bir tahsildar gibi görev yapmak mecburiyetinde kalmışlardır öğretmenlerimizin çoğu.

 Atatürk; “Öğretmenler! Yeni nesil sizin eseriniz olacaktır.” demiştir fakat hep korkmuşlardır öğretmenlerden. Atatürk sonrasında hep korktular öğretmenlerden. Peki ne yapıyor bu öğretmenler? Atatürk günü düzenliyorlar, Atatürk'e bağlılıklarını belirtiyorlar; demokrasi denen düzenin, ağaların, beylerin yönetimi olmadığını, halk çocuklarına ve halka öğretiyorlar. Ezilmeden de yaşamanın olanaklarını, cennet özlemiyle her gün kahrolmaktansa mutlu bir dünya yaratmanın da kendi ellerinde olduğunu öğretiyorlar. Aslında onlara bu anlamda, demokrasinin gerçek öncüleri demek gerekmez mi?

Suçlan ne? Filanca gazeteleri. filanca dergileri okuyorlar; fakir çocuklarla daha çok ilgileniyorlar; içlerinden biri tutuyor: “Ben memleketimin fakir halkından yanayım...” diyor; çok kitap okuyorlar, çok kitap… Bazıları gibi aylıklarını alıp, devlete millete dua etseler, sık sık devlet büyüklerini övseler, tavla, altmışaltı, pişti oynasalar, sağı solu çekiştirseler, yollarının üstündeki meyhanede, kulüpte ya da bakkalda tekelle ilgili vergilerini ödeseler kimse karışmaz onlara değil mi? Ama halktan yana olup halkla hareket edince işten kovuluyor, hapse atılıyorlar… Yok yere işlerinden uzaklaştırılan Nuriye ve Semih haklarını alabilmek adına girdikleri açlık grevinde ölüm kalım savaşı veriyorlar ama umursanmıyorlar bile; devlet ve devlet büyükleri tarafından. Vicdanlar kör, sağır. Ve o iki öğretmen yok yere ölümün eşiğindeyken atılacak yine öğretmenin değeri üzerine nutuklar…

Korkuyorlar! Bütün telaşları, saldırıları, korkularından. Öğretmenlerin halkı uyarmasından korkuyorlar.

Siz!... Memleketimin inanmış öğretmenleri, siz!... Korkmayın, bir gün başaracaksınız toplumu uyandırmayı; işte o zaman kimse tutamayacak bu güzel ülkeyi ve cümle alem anlayacak bu ülkenin ne demek olduğunu… 

24 Kasım Öğretmenler Gününü kutlayacağız!... Evet onlara bir gün bahşedilmiş ama bu kadar çok sorunla boğuşurken öğretmenler bu günü nasıl kutlayacaklar? Tartışılır doğrusu. Tüm öğretmenlerimize kolaylıklar diliyor, Öğretmenler Günlerini kutluyorum.


Arzu KÖK

9 Kasım 2017 Perşembe

Çıkmaz Sokak - Arzu KÖK

Çıkmaz Sokak

Adına Batı denilen iki yönlü sürecin bir yanı uygarlığın tanımı olarak kullanılırken diğer yönü özellikle de Türkiye için barbarlığı anlatıyor ne yazık ki. Uygarlık yönü sadece kendilerine ilişkin üretilen süreçlerden oluşuyor nedense... 

Kendilerinden saydıkları bireylerin, özgürlükler ve güvence adına sahip oldukları düzey evrensel bazda diğerlerinin önünde olduğu yadsınamaz: Bireye ilişkin sağlık, eğitim, iş güvencesi, sosyal güvenlik, sanat, gezi, tatil ve benzeri konulara bakıldığında belki de özenilecek boyutlardadırlar. Ancak Türkiye ve Türklere ilişkin yönleri gerçekten oldukça barbardır. Binlerce yıllık hazımsızlık gereği olsa gerek, kine varan önyargıyla davranmaktadırlar bizlere. Kendileri için hak olarak gördüklerini Türkiye ve Türkler için asla ve asla görmemektedirler.

Batı’ya göre, yayılmacı ve köle kültürünün temsilcisi Roma bir uygarlıktır ama at kültürünü öğrendikleri Türkler barbardır. Amerika’nın keşfinin ardından binlerce yıllık üç kültürü; Maya, Aztek, İnka kültürlerini yok eden Avrupa uygardır ama Orta Avrupa’yı ve Kuzey Afrika’yı egemenlik altına alan Türkler barbardır. Fırınlarda daha dün Yahudi yakan Almanya uygardır ama Türkler, Ermeni olayları nedeniyle barbardır. ABD Vietnam’a, Kore’ye, Afganistan’a, Irak’a girerken demokrattır ama Türkler Kıbrıs Barış Harekâtı nedeniyle barbardır.

Türk yurdunu işgal eden Fransızlar, İngilizler, Yunanlılar, İtalyanlar uygardır. Sevr ise onlara göre bir uygarlık ürünüdür. Ama Lozan yerden yere vurulacak bir şeydir. Ne yazık ki bu yerden yere vuruş yalnız dışarıdakiler tarafından yapılmaz. Bol dolarlarla satın alınmış içerdekiler de yaparlar bunu. Lozan’ı benimsemek barbarlık, Sevr’i savunmak entellik olarak sunulur olmuş günümüzde. Bunu savunan sözde aydıncıklar aynı zamanda: “Atatürkçülük dönemini tamamlamıştır. Türkler, Atatürk’ü ve onun ilkelerini bırakmalıdır artık. Üniter devlet anlayışı bitmiştir. Ulus devletler tarihe gömülmüştür…” gibisinden kimi ülkelerin uyguladıkları Türkiye projesinin savunduğu görüşleri dillendirir olmuşlardır. Bu politikaların amacı tabii ki yeniden Sevr’e dönmektir. Hatta sınırlarımız içine çizdikleri altı parçalı haritalar bile dolaşmaya başlamıştır ortalıklarda.


Aslına bakarsanız Türkiye’nin yeni bir sorunu yoktur. Sorun, Sevr’deki hesapların Lozan’a takılması sonrasında planlarının ertelenmesinden başka bir şey değildir: Kürt sorunu, Kıbrıs sorunu, Ege sorunu…

Atatürk, kendine özgü düşünce sistemi ve eylemliliğiyle bu ülkenin birleştirici adresi olmuştur, olmaya da devam edecektir. Atatürk’ün birleştirici yönü ise Sevr’e giden yolun önündeki en büyük engeldir. Sevr savunucularının amaçlarına ulaşmaları için toplumun çözülmesi; etnik ya da dinsel parçalara ayrılması, yeni merkezler oluşturulması gerekmektedir. Bu nedenledir ki birleştirici yapıya, Atatürk’e, üniter yapıya saldırı had safhadadır. Saldırının konusu aslında ne laiklik, ne devletçilik ne de ulusçuluktur. Zira ekonomisinden devletini bütünüyle uzaklaştırmış hiç bir Avrupa devleti yoktur. Ulusçu olmayanı yoktur. Laiklikten vazgeçeni yoktur. Kendileri içlerinde yaşayan tüm azınlıkları asimile etmekte tereddüt etmezken, Türkiye’de yaratılan yapay azınlık sorunundan ellerini bir türlü çekmezler.

Tüm bu çabalara rağmen Atatürk dün olduğu gibi yarın da birleştirici özelliğini sürdürecektir. Çünkü Atatürk düşüncesi ve eylemi ezilenlerden yanadır. Emperyalizm, insanları kanlarının son damlasına kadar emmek istedikçe aslında Atatürkçü düşünce sistemini ve gerçek Atatürkçüleri beslemektedir. Türkiye ve Türklerle ilgili hep yanılgı içinde olan Batı, bu alışkanlığını Atatürk konusunda da sürdürmektedir. Zira onlar Atatürk ve Atatürkçülük üzerine gittikçe karşılarında her zaman daha güçlü bir Atatürkçü anlayış çıkacaktır, farkında değiller.

Bu nedenledir ki, emperyalist beklentilere ve bu beklentilerin işbirliğine boğazına kadar batmış olanların mazlumu görme, anlama, tanıma olanağı olmayacaktır. O hırs, onları kendi bataklarında yavaş yavaş tüketecektir.

Balkanlarda, Irak’ta ortaya çıkan sonuçlar ile Suriye, İran, Tunus, Libya, Mısır, Kıbrıs, Ege Denizi üzerinde hesaplanarak beklenen sonuçların Türkiye’den bağımsız olabileceğini hiç aklınız alıyor mu?

Bu nedenle Türkiye’de Atatürk düşüncesine uzak bireylerin yetiştirilmesi ve hatta onları iktidara taşımak Sevr meraklılarının ekmeğine yağ sürmekten başka bir şey değildir. Ancak bunlar, kendilerinin ulusun geleceğine ilişkin çirkin bir planın parçası olduklarını fark etmezlerse eğer, tarih karşısındaki durumları Damat Ferit Paşa’dan hiç de farklı olmayacaktır.

Ben şahsen bu ulusa Atatürk’ün güvendiği kadar çok güveniyorum. Çünkü bu ulus, yine ve yeniden savaşarak bağımsızlığını ele alır. Sonra da ulusun bağrından çıkacak İstiklâl Mahkemeleri dökülen kanların hesabını usulüne göre sorar, soracaktır. Ancak yitirdiklerimiz kalacaktır geriye yitirilmiş olarak…

Özellikle cumhuriyetimizi korumasız bırakma çabaları söz konusudur. Bunun yolu da cumhuriyetin emanet edildiği gençleri bu görevinden uzaklaştırmak, duyarsızlaştırmak, etkisiz hale getirmektir. Bu yolda eğitim alanı dahil gözle görülen sonuçlar da ne yazık ki yok değildir. Sevr’de yürümeye başlayanlar amaçlarına ulaşmalarına az kaldığı düşüncesiyle sevinedursalar da yolun sonu çıkmaz sokaktır, haberleri yok…

Atatürk öyle bir ışık salmıştır ki bu milletin üzerine kim ne yaparsa yapsın bu ateşi söndüremeyecektir. Özellikle artık her gün Gençliğe Hitabe tekrar tekrar okunmalı, okutulmalı ve emperyalistlerin amaçlarına ulaşmalarının yolu kesilmelidir. Atatürk bedenen 10 Kasım günü aramızdan ayrılmış olsa da onun düşünceleri ve ilkeleri her daim yolumuzu aydınlatacak ve gitmemiz gereken en doğru yolu gösterecektir. 

Işıklar içinde ol ATAM. Kim ne yaparsa yapsın bu ulus seni çok seviyor. Şu sıralar gösterdiğin yoldan sapanlar, emperyalistlerin ekmeğine yağ sürmeye çalışanlar olsa da gün gelecek ve gösterdiğin yolun her zaman doğru yol olduğu herkesçe kabul edilecektir. İşte o zaman hayal ettiğin Türkiye çıkacak ortaya… İşte o zaman gururla geleceğiz yanına... 

Arzu KÖK

5 Kasım 2017 Pazar

Kültür - Sanat ve AKM - Arzu KÖK

Kültür - Sanat ve AKM

Kültür; toplumsal yaşam pratiğinin ve bu pratiğe ilişkin disiplinlerin nesnesi olan; üretim/tüketim ilişkilerinin tüm yansımalarını içeren edinimler bütünü olarak tanımlanır. Ekonomik, siyasî, ideolojik, (dinsel, felsefî) coğrafî, etik, sanatsal eylemin diyalektik bileşkesi olan kültür, insanın tüm yaşamsal faaliyetlerinin en önemli yanıdır aslında. 

 Tüm insan toplulukları, yaşam içerisindeki ilişkilerinin farklılığı ölçüsünde kültürel farklılığa sahip oldular. Toplumların birbiriyle ilişkisi ile de kültürlerin birbiriyle ilişkisi çıktı ortaya. Toplumların iktisadî, siyasî, ideolojik olarak birbirine etkisi, kültürlerin birbirlerini etkilemesinin biçimi ve ölçütü haline geldi. Bu nedenledir ki kültür, toplumların bilincinin rengini, ışığını ve düzeyini yansıtan bir ayna görevi gördü.

Kültür, üst üste konularak, üst üste yığılarak, biriktirilmemiştir. Kültür, toplum tarafından içselleştirilerek, yeni bir edinim olarak birikti; dönüştü/dönüştürdü, değişti/değiştirdi. Farklılıklar biçiminde ortaya çıkan fenomenleri bir arada, birbiriyle çelişik durumda ve çatışma halinde barındırdı. Üretim araçlarının gelişmesine paralel gelişti. Bir toplumun, öteki toplumu etkisi ölçüsünde kültür, ötekinin kültürünü ve dolayısıyla toplumsal bilincini de etkiledi ve biçimlendirdi.

Kültür büyük bir nehirdi. Tüm bileşkeleriyle birlikte var olan bu nehir, nehir olduktan sonra kendi yolunda yürüdü; İçerisinden geçtiği coğrafyanın fiziki koşullarının değişimine katkı sundu ve içerisinde yer alan canlıların yaşamlarının nesnesi oldu.
Kültürün akışını, aktarımını sağlama sürecinde eğitim ve öğretim; kültürün sınıflı toplumun idamesini sağlamanın aracı olduğunu dikkate almaksızın yükümlülüğünü yerine getirdi. Getirmeye de yüzyıllarca devam edecek. Ancak en köklü kültür mirasına sahip topraklarımızda adeta kültüre “güle güle” deme gayreti söz konusu.

Son günlerde ardarda gelen kitap yasaklamaları, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in başını çektiği heykel düşmanlığı, Cumhurbaşkanı tarafından “ucube” diye nitelendirilen heykellerin yerinden kaldırılması, yıkılıp yerine AVM yapılan sinemalar, gelenekselleştiği halde bir çırpıda kaldırılan festivaller, sosyal medya paylaşımları gibi sudan sebeplerle çalıştıkları kurumlardan ihraç edilen sanatçılar, KHK ile görevlerinden uzaklaştırılan akademisyenler, üniversitelerin kapatılan bölümleri, fakülteleri, kapanan ve bir daha açılmayan tiyatrolar…

Liste daha da çoğaltılabilinir istenirse. Peki sizce tüm bunlar neyin göstergesi? Ancak böyle giderse ileride büyük bir kültür şoku yaşayacağımız gün gibi aşikâr. 12 Eylül’den bu yana sistematik olarak kültürsüzleştirilen Türkiye’nin bugünkü haline bakıp da çölleşmeyi görmemek mümkün değil gibi görünüyor yazık ki.

Mustafa Kemal Atatürk’ün bir dönem her okulda, her tiyatro binasında ve az çok kültürle, sanatla alakalı her devlet kurumunda asılı bulunan “Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir” sözü ne yazık ki Atatürk’ün ardından tam anlamıyla anlaşılamamış.  Sadece Atatürk döneminde sanatçılar anlaşılmış, rahat ve özgür çalışma ortamları bulmuş, bu anlamda da çok değerli eserlere imza atmışlardır. Sonrasında ise sanatçılar ve aydınlar özgür ve rahat çalışma ortamları yaratılamadı. Oysa sanata ve kültüre verilecek değer Cumhuriyet’in katkılarından biriydi bizlere.

Bir kuşak Hasan Âli Yücel klasikleriyle büyüdü, memlekette bir opera - bale hareketi başladı, nice klasik müzik adamı, nice ressam, nice heykeltıraş yetişti. Şüphe yok ki her askeri darbe döneminde ilk hedef haline gelen aydın kesim son 50-60 yılda çok ağır yaralar aldı ve Nâzım’dan Sabahattin Ali’ye sayısız sanat adamı büyük acılar çekti ve hatta hayatını verdi. Ancak belki de şunu söyleyebiliriz ki son 15 yılda olduğu kadar kurak, korku dolu ve özgürlükten yoksun bir üretim alanı yaşanmadı Türkiye’de.

Şimdi ise İstanbul’da sanatın merkezi kabul edilen Atatürk Kültür Merkezi yıkılacakmış. Yerine de görkemli bir Opera Salonu açılacakmış diyorlar. 2008 yılında “tadilat” gerekçesi ile kapatılan ve bir türlü tadilatına başlanılmayan AKM şimdilerde “Zaten çok eski, yıkılmaya yüz tutmuş zaten, yıkıp yerine yenisini yapacağız” denilerek yıkılmaya hazırlanıyor. Yıkılacağı açıklamasından önce de viran haldeki görüntüleri tüm medyada manşetlere taşınıyor nedense…

Şimdi bir AKM’nin tarihçesine göz atalım:

1943 İstanbul Operası’nın temeli atıldı.
1953 Belediyenin yapamadığı inşaat Hazine’ye devredildi.
1956 Bayındırlık projesi yetersiz bulundu. İş, Hayati Tabanlıoğlu’na verildi.
1966 Hayati Tabanlıoğlu’nun tasarladığı proje onaylandı ve uygulandı.
1969 Atatürk Kültür Merkezi (AKM) açıldı.
1970 AKM, sahnede çıkan bir yangınla yandı.
1977 Hayati Tabanlıoğlu’nun tasarladığı ikinci AKM açıldı.
1999 AKM, simgesel bir anıt ve milli kültür varlığı olarak tescil edildi.
2007 AKM’nin yıkım kararı TBMM’den geçti; konu Kültür Bakanlığı’na bırakıldı.
2008 İstanbul 2010 Avrupa Başkenti Yasası’ndaki yıkım kararı kaldırıldı. AKM, “birinci grup eser” olarak tescil edildi. Yenileme işi İstanbul 2010 Ajansı’na verildi. Merkez, restorasyon gerekçesiyle kapatıldı.
2009 Restorasyon projesi, Koruma Kurulu tarafından onaylandı ve ihale edildi. İdare Mahkemesi’nin yürütmeyi durdurma kararı üzerine uzlaşma sağlandı. 
2010 Artan maliyetler ve belirsizlikler nedeniyle onarım ve yenileme gecikti. 
2013 Taksim Meydanı’nı düzenleme bağlamında AKM’nin yıkımı yeniden gündeme geldi.
2017 Cumhurbaşkanı resmen yıkılacağını ilan etti.

Bildiğim kadarıyla sadece 2006 yılı içerisinde AKM’de, opera ve bale 185, senfoni orkestrası 59, tiyatro 446, klasik koro 16, modern folk 18 konser ve oyun sergiledi.  23 sergi ve bakanlığın 96 sanat etkinliği olmak üzere 855 etkinlik gerçekleştirildi. Dikkat ederseniz bu, günde en az üç etkinlik anlamına gelir ki, dünyada bir başka örneği yoktur. Bu kadar etkin çalışan bir kurum mu rahatsızlık nedeniydi, yoksa neden; kurumun adında ATATÜRK olması mıydı bilmiyorum. Sadece şunu biliyorum ki böylesi bir kurumu önce işlevsiz hale getirip sonra da daha iyisini yapacağız diyerek yıkmak, sanata ve kültüre düşmanlığın bir göstergesidir. 

AKM yıkılmamalı. O binanın, kültür varlığı olarak yasal koruma desteğine sahip olmasının yanı sıra Türkiye mimarlık tarihi içinde ciddi bir yeri vardır. Doğru çözüm, o yapıları kimliklerini bozmadan gerekli eklemeler ve düzenlemelerle güncelleştirmek olmalıdır. Tıpkı Paris Operası’nda, Milano’da La Scala’da yapıldığı, Sidney Operası’nda yapıldığı gibi… Eğer daha modern binalar istiyorsanız da şehrin dört bir yanına birer opera inşa edin, tüm vatandaşlarımız bu tür konserlere gidebilme, erişebilme şansı yakalamış olsun. Hem zaten eğer İstanbul'da bir değil 15-20 tane böylesi merkez olsaydı belki de birinin yıkılması bu kadar göze batmazdı ne dersiniz? 

AKM, kanlı 1 Mayıs’ın da tanığı oldu Gezi Direnişi’nin de, dünyanın en önemli tiyatro topluluklarını da ağırladı memleketin en iyi sanatçılarını da… En görkemli günleri de yaşadı, en sefillerini de… Şaşaalı bir şöhretin tepesinden yuvarlanmış bir aktris gibi şimdilerde AKM. Yıkılacak olması pek çok İstanbul sevdalısının, sanat ve kültür aşığının yüreğini sızlatıyor, canını yakıyor.

Kültür, sanat ve barış amaçlı bir kültür merkezinin yıkılmak istenmesinin gerçekten nedenini anlamıyorum bir türlü. Oysa yapılması gereken “Yurtta Barış Dünyada Barış!” ilkesini savunup sürdürmektir. Bu ise Cumhuriyet kuşaklarının ve yöneticilerinin görevidir. Atatürk’ün vasiyetini yerine getirmek sorumluluğu hepimizindir. Özgür ve bağımsız yaşamak istiyorsak, sorumluluktan kaçamayız, kaçmamalıyız. Bugün artık “Sanatsız kalan bir millet” olmaya ramak kaldığımız bu dönemlerde daha dikkatli olmalıyız. 

Cumhurbaşkanı “14 yıldır iktidarız ama sosyal ve kültürel iktidarımız konusunda hâlâ sıkıntılar var” derken belki de son darbeyi vurup bu kültür-sanat meselesinden tamamen kurtulmak istiyor da olabilir, ne dersiniz? Çünkü sanatçı dediğimiz, ışığı alnında ilk hisseden, toplumda belli başlı duyarlıkları görmezden gelmeyen ve yüksek sesle dillendiren, fikri hür, vicdanı hür kimsedir. Ve bu yüzden, özgürlük okulda defterinize, sıranıza, ağaçlara yazdığınız bir sözcük olmaktan çıkar, sizi gerçekten özgür kılar. Kendi özgürlüklerimiz için, ışığı daima içimizde hissetmek için sanatsız kalmayalım ve sanata da sanatçıya da destek olalım…

Arzu KÖK



28 Ekim 2017 Cumartesi

Anadolu ve Cumhuriyet - Arzu KÖK

Anadolu ve Cumhuriyet

Türkiye’m! Anadolu’m, güzel vatanım! Sen ne bereketli bir topraksın ki yüzyıllardır ne sofralar sundun Anadolu insanına, neler neler. Bizler çoğaldıkça bereketin arttı, bitirmek isteyenlere inat. “Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı” varsa benim güzel vatanımın, bizlere sunduklarının “sonsuza kadar” hatırı yok mudur? Bu nedenledir ki bu vatana “bıçak sokanlar” ya nankördür ya da gafildir. Bilmeyenler ne bilsin, bilenlere selâm olsun!…

Ey Anadolu’m, güzel yurdum! Sen, kederi kederimize, sevinci sevincimize, kaderi kaderimize benzeyen ölümsüz vatanım… Ağrı’da dik başlı, Güneyde Fırat coşkulu, Toroslarda sümbül kokulu, Antalya’da dört mevsim yazlı, Erzurum’da “on bir ay yirmi dokuz gün kışlı” güzel Türkiye’m… Zonguldak’ta kömür gözlü, Isparta’da gül yüzlü Anadolu’m… Sen bin yıldır doğanlarımıza beşik, ölenlerimize mezar oldun. Bizler de beşikten mezara kadar sana sahip çıkacağız. 

Ey Cumhuriyetim! ”Günlerden bir gün… Uzak değil, dün gibi yakın. İstiklâl Savaşı’nın zor günlerindeyiz.” Düşmanlar sarmış dört yanımızı. Kıskıvrak yakalamışlar bizi. Sonra: Biri Dicle, biri Fırat, biri Sakarya… Anadolu’nun bağrında ayağa kalkan üç kardeş ırmak şaha kalkmış. Akmış üzerine üzerine düşmanın, bozmuş dengeyi. Önderi olmuş Atatürk bu büyük akışın. İşte bu akışın meyvesidir Cumhuriyet. Bilmeyenler ne bilsin ama bilenlere bin selam olsun!… 

Ey Cumhuriyetim! ”Günlerden bir gün… Uzak değil, dün gibi yakın. İstiklâl Savaşı’nın zor günlerindeyiz.” Gök çökmüş üstümüze, yer yarılmış, yutmuş bizi. İngiliz’i, Fransız’ı, Yunan’ı kıskıvrak yakalamış, sarmış dört bir yanımızı. “Nene Hatun”, “Hasan Tahsin”, “Yörük Ali Efe”, ”Şerife Bacı”, “Sütçü İmam”, “Adsız Kahraman”…vb… öyle mücadele edip alt üst etmiş ki düşmanı, bozulmuş dengeler. Önderi olmuş Atatürk bu yeni dengenin, bayramıdır Cumhuriyet. 

Mustafa Kemal, Anadolu’muzu kahreden iki yıkıcı gücü nasıl ezdiğini haykırıp Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin gönderine Cumhuriyet bayrağını dikmişti. Bu İki yıkıcı güç: emperyalizm ve saltanattan başkası değildi. Neydi emperyalizm? “Serbest rekabetçi mantığını almış, iç çatışmalarını, dünya ölçüsünde kangrenleştirmiş olan, tekelci kapitalizmdi.” Saltanat neydi? “Kadim tefeci – bezirgan sermayenin her türlü gelişimini sonuna kadar destekleyen derebeylik biçimiydi.” Bu iki güç ortak olmuştu benim yurdumda. Ne yazık ki emperyalizmin yeryüzündeki egemenliğini sağlayan yerli avadanlık, geri ve sömürge ülkelerde emperyalizmin teslim aldığı irili ufaklı saltanatlardı. İşte bu birlikteliği bozdu Atatürk ve kurdu Cumhuriyet’i.

Bu nedenledir ki Türkiye’de “Cumhuriyet” demek: “Türk Ulus’unun bağrına oturmuş olan emperyalizmle Saltanat’a karşı kurulan bir savunma kalesi demektir.” Bu durum perçinlensin diyedir ki Türkiye’nin devrimci Anayasasında, "her madde üçte iki çoğunlukla değiştirilebilirdi.” Ama hiç bir çoğunlukla, hiçbir zaman ve hiçbir kimsenin değiştiremeyeceği tek madde “Türkiye Devletinin bir Cumhuriyet olduğu” maddesidir. Şimdilerde ise emperyalistlerin baskılarıyla kaldırılmaya çalışılıyor bu maddeler.

Türkiye’m! Güzel Anadolu’m, vatanım! Bir gün bir Ferhat, sendeki bir güzele sevdalandı. Bu sevda uğruna dağları deldi… Ey güzel yurdum! Biz sendeki bir değil, bin bir güzelliğe sevdalıyız… Senin için dağları değil, çağları bile deleriz. Uğrunda bir değil bin kere ölürüz. Atatürk gibi canımızı koyarız ortaya. Binlerce kahramanımız gibi dize getiririz tüm düşmanları. Ey Cumhuriyetim! ”Günlerden bir gün… İstiklâl Savaşı’nın zor günlerindeyiz.” Düşman sarmış dört bir yanı. Bağlamışlar elimizi kolumuzu. Sonra: Biri Yunus, biri Hacı Bektaş-ı Veli… Anadolu’nun aynı yöne bakan iki anlamlı gözü… İki gözün hedefe bakışı bozmuş dengeyi. İşte o bakışın önderidir Atatürk. Hedefiyse Cumhuriyet… Bu bakışı bilmeyenler ne bilsin, bilenlere selâm olsun. 

Görünen o ki önümüzdeki yollar belli: Ya Atatürk’ün bizlere gösterdiği ışıklı yolların sonundaki aydınlık geleceğe gideceğiz ya da karanlıkların içindeki geri kalmışlıkla sürüklenecek ve yitip gideceğiz… Seçim sizin, bizim, hepimizin!... Karar verin; geç kalmadan…

Bu güzel vatanımızın değerini bilip sonuna kadar Cumhuriyet’i korumaya kararlı milyonlara selâm olsun… 

Arzu KÖK

19 Ekim 2017 Perşembe

Ulus'u Yıkmayın!... - Arzu KÖK

Ulus’u Yıkmayın!...

Ulus, 1932 Hermann Jansen Planı’ndan beri “Protokol Alanı” olarak ilan edilmiştir. O gün bugündür de tüm belediyeler tarafından ‘koruma’ altına alınmıştır. Ancak şimdilerde belediye, acaba ne yapsak da ondan kurtulsak diye plan ve projeler üretmeye başladı. Adı ‘koruma’ olan ama o günden beridir ciddi anlamda koruma amaçlı çalışmalar yapılamadığı ya da yetersiz yapıldığı için korunamayan, giderek yok olan kültür varlıklarımız, tarihsel değerlerimiz zaman içinde birer birer yok oldu. 


 1980’lerin başında; Tarihi Kent Dokusu’nun 150 hektarlık bir kesimi Gayr-i Menkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu’nun aldığı bir kararla “Kentsel, Tarihsel, Doğal ve Arkeolojik Sit Alanı” ilan edilmişti. 80’li yıllarda Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin açtığı bir yarışma sonucunda “Ulus Tarihi Kent Merkezi Koruma Islah İmar Planı” hazırlanmış, bu kapsamda hazırlanan “Kaleiçi Koruma Planı” ise yaradan yıllar geçmesine rağmen tamamlanamamıştı. 

Kamu koruma amaçlı yapılan projelerden sadece “Hacıbayram Meydan Düzenlemesi” doğru dürüst uygulanabilmişti. Ancak, Hacıbayram ve Hükümet Meydanının, giderek Ulus’un büyük bir kesiminin yaya bölgesi haline getirilmesi için Bentderesi Dolmuş Durakları alanı kamulaştırılmış, projeleri hazırlanmış, uygulamaya geçilmek üzere beklemekteydi. Böylece Ulus, Hükümet Meydanı yaya bölgesi haline gelecekti. Ancak, dolmuşçular bastırınca, Hacıbayram çevresi yine dolmuş durakları ile doldu. Hükümet meydanı ise zaten otopark olarak zaten kullanılıyordu.

1990’ların başında belirli düzeye gelen bu çalışmalar, yerel yönetimin el değiştirmesi ile başka bir yöne doğru yönlendirildi. Koruma amaçlı uygulama yapılmadı, Kaleiçi kendi kaderine terk edildi. Ulus Koruma-Islah İmar Planı uygulanmadan bir kenarda bekletildi.

Ancak 2004 tarihli belediye meclis kararı ile “Ulus Tarihi Kent Merkezi Projesi” onaylanarak kabul edildi. Alınan kararla Ulus Atatürk Heykeli etrafındaki 100. Yıl Çarşısı, Ulus Şehir Çarşısı, Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü ve Anafartalar Çarşısı yıkılarak Atatürk Anıtı ile bütünleşecek kent meydanı oluşturulması planlandı. Daha sonra ise Belediye Meclisinde alınan diğer bir karar ile, Anafartalar Caddesi üzerindeki Büyükşehir Belediyesi Binası (Taş Bina), Ulus Hali ve Modern Çarşı ele alınarak bu bölgenin de yıkılarak büyük bir otopark ile “Alışveriş Merkezi” oluşturulması kararı alındı. 

Yıkılacağı ifade edilen ve yerine büyük bir İş Merkezi yapılacağı söylenen Ulus Hal Binasının olduğu yerde, 1929 yılında çıkan yangınla yok olan Osmanlı dönemine ait ahşap malzemeden inşa edilmiş “Taht’el Kal’a (Kaledibi) Çarşısı” bulunmaktaydı. Gene aynı alanda Ankara Kalesi’ne giden bir Roma Dönemi Yolunun da varlığı bilinmektedir. Bu kesimde yanan yapılar arasında Tahtakale Hamamı, Tahtakale Hanı, Haseki Camisi, Eski Belediye Binası ve Sebze Hali vardı…

Yıkılması düşünülen mekânlardan biri de “Ulus Anafartalar Çarşısı”. 1967 yılında yarışma ile inşa edilmiş… Mimarları dönemin iyi mimarlarından Ferzan Baydar, Affan Kırımlı, Tayfur Şahbaz ‘mış.

Ankara’nın ilk yürüyen merdivenli süpermarketini (Gima) barındıran, o dönemin modernizm akımlarından olan “Mies” tarzında bir modern yapı. 1960’ların sonlarında giyim-kuşam, hediyelik eşya, hatta halı, buzdolabı vb... ev eşyaları almak için hepimizin kullandığı mekân. Birçok Ankaralının çocukluk anıları… Türk Seramik Sanatı’nın ilk ustalarının tablolarıyla yaşamaya devam eden bir tarih… Füreya Koral, Seniye Fenmen, Attila Galatalı, Arif Kaptan, Cevdet Altuğ ve Nuri İyem’in eserleri çarşının iç duvarları, kolonları, merdiven boşluklarında yer alıyor. Çarşının içindeki seramik, rölyef ve resimlerde insan, doğa, doğadaki dönüşüm süreçleri, evrenin sonsuzluğu, ay kraterlerinin anlatıldığı biliniyor. Anafartalar Çarşısı’yla aynı yaşta olan ve usta isimler tarafından yapılan eserler ilk günkü haliyle ayakta duruyor. İçinde bulundurduğu eserlerle bir plastik sanatlar müzesini andırıyor adeta. 



Anafartalar Çarşısı’nın Ulus Çarşısı’na bakan kapısında Attila Galatalı’nın büyük seramik panosu çarşıya girenleri karşılarken, ikinci giriş kapısında Füreya Koral’ın çamur sanatı temeline yatan eseri yer alıyor. Diğer katlarda Füreya Koral’ın daha küçük boyutlu ikişer seramik panosunu, bir başka usta kadın seramik sanatçısı Seniye Fenmen’in ise ikişer çalışması bulunuyor. Arif Kaptan, Nuri İyem ve Cevdet Altuğ’un yapıtlarını ise çarşının birinci, ikinci ve üçüncü katlarındaki kolon ve duvarlarda sergileniyor. Yürüyen merdivenin yanındaki duvarlarda ise Cevdet Altuğ’un duvar rölyefi bulunuyor. Çarşının tarihi değeri zaten yıkılmaması gerektiğini haykırırken bir de sanatsal değeri hiçbir şey ile ölçülemeyecek bu eserlerin varlığı da Anafartalar Çarşısını  korumanın önemini haykırır gibi. Ama görünen o ki tepkisiz toplumumuz buna da göz yumacak ve bu sanatsal eserler ve tarih yok olacak…

Sadece kentle ve kentsel mekânla ilgili olduğu için değil, toplumsal ve gündelik yaşamdaki görünümleri ile her zaman politik bir alan olmuş “tarih” alanı olduğu içinde buraların yıkılması çok tehlikelidir. Bunların yok edilmesi ve yerine konması istenen anlamlar yan yana düşünüldüğünde ortaya çıkan davranış biçiminin tarih olgusuna yaklaşımının, George Orwell’in 1949 tarihli ünlü romanı “1984”ünde tasvir ettiği karanlık dünyadaki tarih anlayışına benzerliği ürkütücüdür. Romanın distopya barındıran gelecek kurgusunda totaliter bir “parti” yönetimi, tarihi gerektiği an tamamen silip istediği şekilde yeniden yazabileceği bir parşömen olarak görür. Romanın kahramanının da çalıştığı “Gerçek Bakanlığı”nda, sadece günün gazete ve kitapları gibi güncel belgeler değil, geçmişe yönelik olarak arşivlenmiş her tür yazılı belge istendiği an ve tekrar tekrar yeniden üretilir. Parti sloganı şudur: “Tarihe hâkim olan geleceğe hâkim olur: Bugüne hâkim olan ise tarihe hâkim olur”. Ne yazıktır ki bugün, Ankara kentinde fiziki çevre üzerinden yapılmaya çalışılan şey de tam olarak budur: Kentin tarihini silip yanlı tercihler üzerinden tekrar yazmak.

Bu şekilde tariflenen tehdidin Cumhuriyet dönemi mimarlık mirasını oluşturan yapıların fiziksel varlığından fazlasına yöneldiği açıktır. Öne çıkan, tüm bu yapıların tek tek mimari nitelikleriyle olduğu kadar, taşıdıkları/taşımış oldukları işlev ve barındırdıkları niyet ile hep birlikte aktardıkları anlatımın okunabilirliğine yönelik olan tehdittir. Çünkü Ankara’da Cumhuriyet dönemi mimarlık mirasının bir dökümünü okumak, aslında Cumhuriyet’in modernleşme programının kendisini tüm alt başlıklarıyla okumak demektir. 1920’lerden başlayarak inşa edilmiş her kültür, eğitim, sağlık, endüstri ya da yönetim yapısı, her banka binası, her işlevsel alan ve her meydan, Cumhuriyet’in kurucu kadrolarının ve takip eden kuşakların hedeflerinin, hayallerinin ve çabalarının hikâyesini tamamlar. Söylediklerini herkesin, özellikle de gelecek kuşakların dinleyebileceği ve değerlendirip istedikleri sonuca varmak üzere yargılayabilecekleri şekilde duyulur kılmak ve korumak kentin bugünkü sahiplerinin temel görevlerinden olmalıdır. Ancak Ankara’da bunun tam tersi söz konusudur.

Kentsel rant üzerinden kurgulanmış sistemin, Ankara’da sadece kentin özgün tarihsel kimliğini yok etmek adına değil, yerine kurgusal ve sahte bir değer koymak adına da ilginç girişimler söz konusudur. Tarihi yargılamak, eleştirmek, geleceğin tarihten, eğer gerekiyorsa, en radikal biçimde farklı olması için çaba göstermek kuşkusuz temel bir haktır. Fakat hiçbir ulus, kent ya da birey tarihini beğenmeyerek yok sayma ve yerine gündelik heveslerin ürettiği kurgular monte etme hakkına sahip değildir. 

Tarihin belki de en utanç verici, en öfke uyandırıcı yapısı olan Auschwitz Toplama Kampı, kapısına “Bir daha asla” yazmak için korunmuş ve müzeye dönüştürülmüştür. Çünkü tarihin maddeye sinmiş anlatısı, kelimelerin söylediğinden çok daha güçlüdür. Bu nedenle de bu yapıların yıkılması değil restore edilerek, tarihi dokusu korunarak gelecek kuşaklara erişimi sağlanmalıdır… Ulus’u yıkmayın!...


Arzu KÖK