17 Temmuz 2018 Salı

Beter Olsunlar!... - Arzu KÖK

Beter Olsunlar!...

Son zamanlarda herkesin dilinde “sonuçlardan razı olanlar beter olsunlar” sözcükleri dolanıyor. Sonra arkasından da ekliyorlar “Her toplum layık olduğu şekilde yönetilir” sözünü. Bu söz kuvvetler ayırımı esasını ortaya atan, yazdığı kitapta yasama, yürütme ve yargı erklerinin birbirlerinden ayrılmasının önemini belirten Fransız politik düşünür Montesquieu’ ye ait. 

Günümüzden 329 yıl önce doğan bir filozofun söylediği sözün bugün de geçerliliğini sürdürmesi ve hâlâ kullanılıyor olması neyi çağrıştırıyor sizlere? Ulusu oluşturan bireylerin niteliği ile o ulusun yönetenlerin arasında bir korelasyon (biri olmadan öteki düşünülemeyen iki şey arasındaki ilişki) olduğunu vurgulayan bu cümle Atatürk’e, İnönü’ye, Bismarck’a, Churchill’e, Hz. Muhammed’e… vb.. mal edilerek de söylenegelmiştir. 

Montesquieu’den bir buçuk asır sonra doğmuş olan başka bir düşünür Nietzsche: “Cahil bir toplum, özgür bırakılıp kendine seçim hakkı verilse dahi, hiçbir zaman özgür bir seçim yapamaz. Sadece seçim yaptığını zanneder. Cahil toplumla seçim yapmak, okuma yazma bilmeyen adama hangi kitabı okuyacağını sormak kadar ahmaklıktır! Böyle bir seçimle iktidara gelenler, düzenledikleri tiyatro ile halkın egemenliğini çalan zalim ve madrabaz hainlerdir!” diyor. Bazılarının kızdığını görür gibiyim ama bu sözü söyleyen ben değilim… Katılıp katılmamak da size kalmış…

"Beter Olsunlar!" diyenlere aslında Yakup Kadri, YABAN romanındaki şu paragrafıyla sesleniyor: "Anadolu halkının bir ruhu vardı; nüfuz edemedin. Bir kafası vardı; aydınlatamadın. Bir vücudu vardı; besleyemedin. Üstünde yaşadığı bir toprak vardı; işletemedin. Onu, hayvani duyguların, cehaletin, yoksulluğun ve kıtlığın elinde bıraktın. O, katı toprakla kuru göğün arasında bir yabani ot gibi bitti. Şimdi elinde orak, buraya hasada gelmişsin! Ne ektin ki, ne biçeceksin."

Şimdi biz de soruyoruz o lafı kullananlara ve diyoruz ki ne ektiniz de ne biçmeyi bekliyorsunuz?

Türk Devrimi, Atatürk’ün kendi anımsatmasıyla, “Yalnız Türk ulusu için değil, bütün uygar insanlık için üzerinde dikkatle durulmaya değer bir hareket” olmasına karşın, evrensel ölçekte yol gösterici niteliği ulus, yurt ve devletimizin hizmetinden uzak tutulageldi yıllardır. 

Bu baltalama yazıktır ki 1960’lardan başlayarak özellikle sol ve sağ doktriner bakışlı örgütlü saldırılar eşliğinde ve belki de sistemli bir şekilde yapıldı. Ancak Atatürk’ü önyargısız ve toplumbilimsel içeriğiyle incelemesini bilenler O’nun demokrasi uygarlığına yaptığı bu büyük ve kalıcı katkıyı görebiliyorlardı. Görmeyenler ise onun altını oymak adına yıllarca mücadele edip bugünlere getirdiler ülkemizi. O nedenle şimdi kimsenin şikâyet hakkı kalmamıştır.

Atatürk’ten sonra yalnız demokratik devletçi ekonomi ve özellikle sanayi ve demiryolu atılımı ile toprak reformu değil, demokratik-halkçı eğitim devrimi de ters yüz edilmeğe, örneğin Köy Enstitüleri kapatılmaya başlandı. Okullarda demokratik düzenin bilgileri, kurum, ilke ve ölçüleri, değerleri öğretilmez oldu. Atatürk’ün özel olarak bu konuları işlemek üzere kendi eliyle yazdığı ve herkesçe özgürce irdelenip eleştirilerek okunması için Prof. Afet İnan’ın adıyla yayınlanmasını uygun gördüğü YURTTAŞ İÇİN MEDENİ BİLGİLER adlı kitap bile 1939’dan sonra okullarda okutulmaz oldu!...
Bunlar sayabileceklerimiz sadece bir kısmı… 

Şimdi çıkmış diyorlar ki: “ Biz müteahhitleri bir yerlere taşıma aracı değiliz. Biz kimseye kul olmayacağız, biz özgür bireyiz. Bize liderlik yapacakların, liderlik vasıflarına göre ve bilgi birikimine göre onları kabulleniriz. Biz toplumun din, mezhep ve ırk temelinde ayrıştırılmasının sakıncalarının bilincindeyiz. Biz bu tür ayrıştırmalara şiddetle karşıyız...” Ne güzel de diyorlar değil mi? Ama söylediklerinin tam tersini yapıp sadece kolay olanı seçim bugüne kadar gelişmesine tek katkı vermedikleri toplumu suçlayıp “Beter Olsunlar!” diyerek çekiyorlar kendilerini bir kenara. 

Aslında söylenecek söz çok ama… 

Sadece yine Montesqueiu’nin bir geliyor aklıma yine: “Bir ülkede yalakalığın getirisi, dürüstlüğün getirisinden daha fazla ise o ülke batar”

İstediğiniz bu mu?

Arzu KÖK

9 Temmuz 2018 Pazartesi

Kayıp Çocuklar ve İdam!... - Arzu KÖK


Kayıp Çocuklar ve İdam!...

Her gün bizler uykunun sıcak, güvenli kollarına bırakırken kendimizi, diğer tarafta yeni yeni kayıp çocuklar ekleniyor istatistiki verilere. Sekiz yılda kaybolan çocuk sayısı 104 bin 531. Bu rakam, gazetelere yansıyan haberlere göre San Marino, Lihtenştayn, Grönland gibi az nüfuslu 16 ülkenin nüfusundan daha fazla…

Hepimiz yaralıyız şu günlerde ve hepimiz travmalarımızı sağaltamadan, yaşamanın değil de insanca yaşayabilmenin koşullarını oluşturamamanın delice, sinir bozucu hallerini yatıştırmak için uğraşıyoruz. Bunun yanında da memleketin hali, pûr melali ortada. Gençliğimden bu yana değişen bir durum yok. Aynı baskılar, aynı berbat, nefes alınamayan bir hava; genzimizi, bilincimizi tıkayıp duruyor. Düşünceye engel yok. Evet düşünebiliyoruz. Asıl sorun bu düşünceyi açıklayabilmekte!...

Kat kat giydirmek yerine dilin ve gerçeğin giysisini sıyırmaya aklım yetiyor ama kalbim yetmiyor: Kaç vakittir unutmuşum gerçeği soyup, hakikati ve sokakları giyinmeyi...

Kanat kırıp bir çocuğun ölüsü başında günlerce öten kuşun aklından geçen gibi: “Dil ile gönül dergâhı boş insanlar, kelimelerle ne yapacağını bilemiyor ancak devlet hırkasıyla yaşamayı biliyor.”

Günlerdir televizyon kanallarında bir istismar aracı gibi mavi gözlü masum yavrucakların masum bakışları kullanılıyor… Bazı spikerler elinde urgan ile çıkıyor haberleri sunmaya… İdam istiyor ekranlardan… Sebep kayıp çocuklar ona göre… Oysa bu ülkenin demokratik güçleri yıllarca mücadele etmedi mi idam cezasının yasalardan çıkarılması için? Bir de, bir bakılsın isterim idam istatistiklerine, idam edilenlerin içinde kaç tane çocuk kaçakçısı, istismarcısı, tacizcisi varmış?...

Peki bu gerçekle yüzleşip, sorunun gerçekçi ve kalıcı çözümü için yaşamın tüm alanlarına dönük politikalar üretmek yerine urgan sallayıp, idam cezasının geri gelmesini istemek de bir çocuk istismarı değil mi? Yaşamı dönüştürücü kalıcı politikalar üretmek, yaşama geçirmek için yönetimi uyarıcı olmak yerine popülist bir şekilde çocukların mavi gözlerinde söndürülen ışığı sömürmeyin efendiler!...

Var olan sorunları birbirimizin egolarını yatıştırmak için tartışmak yerine, kabul edip, çözüm odaklı çalışmaya başlanmak gerekmiyor mu? Bence öncelikle caydırıcı ve önleyici uygulamalar konusunda işi siyasetten uzaklaştırıp, gerçekten alanında uzman kadroların işin başına getirilmesi gerekiyor.

Zira öncelikle her çocuk bir bireydir. Türkiye “Çocuk Hakları Sözleşmesini” tanımış ve kabul etmiş bir ülkedir cümlesini ezberden çıkarıp artık hayatımıza, uygulamalarımıza geçirmeliyiz. Yani günümüzdeki bazı geleneksel yöntemlerle “deneme-yanılma” sorunlarımızı çözmeye çalışmaktan artık vazgeçmeliyiz.

Çocuğun doğumundan itibaren insan haklarını konu alan bir eğitim sistemi içinde yetiştirilmesine olanak verilmesinin yanı sıra, bu konuda eğitimin yaş sınırlaması getirilmeden, her kesime uygun şekilde verilebilmesi sağlanmalıdır. Yani ne yazık ki eğitim alanındaki tek eksiğimiz çocuğun istismarı değildir. Hele istismar denildiğinde akla sadece “cinsel istismar gelmesi ve buna yönelik çalışmalar” yapılması da bunu kanıtlamaktadır. Bunun için “Sosyal Sorumluluk Projeleri” daha çok desteklenmelidir mesela. Ya da gençlerin çocuklar hususunda çalışmaya ne kadar hevesli, istekli olduğu, özellikle idealist gençlerin Türkiye’nin her köşesine gönüllü olarak gidip eğitim verecek enerjiye sahip olduğu görülebilir… Sürekli “aman ülkeyi sen mi kurtaracaksın, n’oldu çocukları mı kurtardın, bu iş sana para kazandırmaz” gibi söylemlere yer vermeden destekleyin, bakalım neler olacak? Gelecek gerçekten gençlerde, bunu kabul edin.

Sosyal politikaların geliştirilmesi hususundaki en büyük eksiğimiz ise araştırmalara izin verilmiyor oluşu zannediyorum. Bizim “cehalet mutluluktur” inancımızı kırmamız gerek. O vahim tabloyla yüz yüze gelmemiz gerek.

“Eskiden ışıklı gözleri” vardı tüm bu çocukların… O gözlerle bile yepyeni bir dünya kurulabilirdi… Kim nasıl yakıştırdı o gözlere ölümü bilmiyoruz... Kimler, nasıl harç koydu güzelim coğrafyamızı, “çocuk katili” bir coğrafyaya dönüştürmek için bilmiyoruz… Ama birileri bu nedenleri düşünmeden, gerçekçi çözümler üretmeden kalkıp urgan sallamak da o çocukların ölümleri üzerinden yapılan bir istismar değil midir?

Aslolan cezaları arttırmak değil bir daha bunların yaşanmaması adına önlemler alabilmektir. Aslolan Çocuk Hakları Sözleşmesini hayata geçirebilmektir. Bunu yapabiliyor musunuz?...

Arzu KÖK

1 Temmuz 2018 Pazar

Cargill - Arzu KÖK


Cargill

Bu ismi çok önceden de biliyorduk ama Türkiye’de adının duyulmaya başlanması Mayıs 1997 yılında olmuş. Firma devlete resmen başvuru yaparak Orhangazi’de nişasta fabrikası kurmak istediğini belirtir. Oysa o bölge "İznik Gölü Çevre Düzeni İmar Planı"nda "Tarımsal Niteliği Korunacak" kapsamındadır.

Günümüzde tüm dünya temiz su kaynakları için savaşırken, bir Amerikan şirketi, Bursa için stratejik öneme sahip İznik Gölü'nün dibinde fabrika kurmak istemektedir ve siyasetçimiz, bürokratımız bu isteğe olumlu yanıt verebilmek için adeta çırpınmaktadır ki en sonunda amaca ulaşıldı.

Bakanlar Kurulu 9 Aralık 1997 tarihli toplantısında, ileride çok tartışılacak ve dava konusu olacak şu kararı alır:

"Tarım ve Köyişleri Bakanlığı'nın 5.12.1997 tarih, 11924 sayılı yazısı dikkate alınarak, Bursa-Orhangazi İlçesi Gemiç ve Gürle Köyleri Karapınar mevkiinde bulunan ve toplam 194.072 metrekare büyüklüğündeki 6 parselden oluşan arazilerin Cargill Tarım Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi'nce yapılacak olan tarımsal yatırımın kuruluş yeri olarak belirlenmesinin uygun olacağına, 540 sayılı Kanun Hükmünde Kararname'nin 5/b maddesine göre karar verilmiştir."( )

Bu kararın altındaki imzalar şu kişlere aittir:

Başbakan Mesut Yılmaz, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Ecevit, Milli Savunma Bakanı ve Başbakan Yardımcısı İsmet Sezgin, Devlet Bakanı Güneş Taner, Devlet Bakanı Hüsamettin Özkan, Devlet Bakanı Işın Çelebi, Maliye Bakanı Zekeriya Temizel, Bayındırlık ve İskan Bakanı Yaşar Topçu, Tarım ve Köyişleri Bakanı Mustafa Taşar, Sanayi ve Ticaret Bakanı Yalım Erez, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Cumhur Ersümer, Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarı Prof. Dr. Orhan Güvenen...

Bu karar başta dönemin Bursa Valisi Orhan Taşanlar ve Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Erdem Saker ve bu projeye izin vermeyen DSİ Müdürlüğü çok şaşırmış, bu yönde raporlar tutmuşlardır. Hatta firmaya ille de fabrika için bir alan verilecekse de Karacabey ilçesi adres olarak gösterilmişti. Ancak Cargill İznik Gölü yakınında ısrarcı olmuş ve kararı aldırmıştır.
O günlerde, Bursa kamuoyu ayağa kalkar. İktidarıyla, muhalefetiyle Bursa milletvekilleri, Bursa Ticaret ve Sanayi Odası, Ticaret Borsası, akademik meslek odaları, esnaf örgütleri, sanayici ve iş adamı dernekleri ile toplam 52 örgüt ortaklaşa bir basın açıklaması yapar. Açıklama Bursa Ticaret ve Sanayi Odası'nda gerçekleştirilir.

Bu açıklama belki de Bursa tarihinin en kapsamlı, yelpazesi en geniş, hemen hemen her kesimden destekle yapılan, Bursa için, ülke için bir isyan açıklamasıdır.

"Biz aşağıda imzası bulunan meslek odaları ve sivil toplum kuruluşları olarak, Orhangazi İlçesi İznik Gölü yakınında birinci sınıf tarım arazisi üzerine Cargill firması tarafından kurulmak istenen nişasta fabrikasına aşağıda açıkladığımız nedenlerden dolayı, yerine karşı olduğumuzu beyan ediyoruz" diye başlayan açıklamada "yerine karşıyız" vurgusu yapılır.
Sermaye düşmanlığı değildir niyet. Gerekçeler madde madde sıralanır:

*Tesisin kurulacağı alan birinci sınıf tarım arazisidir, DSİ Sulama Projesi kapsamındadır.
*Yüzbin zeytin ağacı bir damla su beklerken söz konusu tesis günde 3 bin 500 ton yer altı suyu kullanacaktır. Bu 90.000 nüfuslu bir kentin su ihtiyacına tekabül etmektedir.
*Bölgede mısır üretiminin artırılacağı söylenmektedir. Oysa Bursa ve çevresinde üretilen mısır, tesisin kapasitesinin % 14'ünü karşılamakla birlikte nişasta yapmaya uygun kalitede değildir.
*             İşlenecek mısır Arjantin'den getirilerek bizim birinci sınıf tarım topraklarımızda ve birinci sınıf suyumuz ile işlenecektir.
*             Yeraltı su seviyesi düşeceğinden İznik Gölü havzasını besleyen su rezervinde de azalma meydana gelecektir.
*             Koruma kurulu izni alınmaksızın ve doğal SİT kararları hiçe sayılarak uygulama yapılmaktadır.
*             Hukukun verdiği kararlar uygulanmamaktadır.
*             Teknolojinin en son gelişmeleri dikkate alınarak bir arıtma tesisi yapılsa dahi Karsak Deresi'nin debisi günde 3.500 ton atığı kaldırmayacaktır.
*             Karsak Deresi'nde ötrafikasyon (Su kaynaklarının, su hayatını besleyen azot ve fosfor gibi elementlerle zenginleşerek kalitesinin bozulması olayı) oluşacak ve doğal denge bozulacaktır.
*             Gemlik Körfezi üzerinde birikecek köpük tabakası suyun hava ile irtibatını keserek suyun oksijen ihtiyacının artmasına neden olacaktır.
*             Tesisin, tarıma dayalı bir sanayi olduğu söylense de tam anlamıyla kimyasal bir tesistir.
*             Bu tesis bölgede bundan sonraki yatırımlara emsal teşkil edecektir.
* Bu tesise ve yabancı yatırıma değil, sadece yerine karşıyız.

İşte o gün bugün Bursa Barolar Birliği ve eski milletvekili Ertuğrul Yalçınbayır hükümetin kapısını arşınlamış, bir sonuç alamayınca da yargı yoluna gitmişlerdir. Bu yargı sürecinde defalarca yürütmeyi durdurma kararı aldırmalarına rağmen her seferinde bir çıkar yol bulunmuş ve Cargill yoluna devam etmiş, ettirilmiştir. Bu sürecin tüm ayrıntılarını http://www.bursabarosu.org.tr/paylasim/File/dosyalar/2018/pdf/cargill.pdf      adresinden indirebileceğiniz kitap ile öğrenebilme şansına sahipsiniz.

En son çare olarak da AİHM’e başvuru yapıldı. 19 Haziran 2018 tarihinde ise AİHM kararını açıkladı ve Cargill’in kurduğu fabrikanın yasadığı olduğuna hükmetti. Yıllardır verilen tüm mücadelelere rağmen o fabrikanın kurulmasına ve işlemesine devamlılık sağlayanlar bakalım bu karar karşısında ne yapacaklar? Kararın gereklerine uyulacak mı, yoksa daha önce ülkemizdeki mahkeme kararlarının yok sayıldığı gibi yok mu sayılacak? Gerçekten de tüm bunlar merak konusudur.

Bir de ilginç bir durum var ki Birgün gazetesi hariç hiçbir yayın organında ve hiçbir köşe yazısında bu konudan bahsedilmedi. Yer verilmedi!...

Cargill’in faaliyetlerinin durdurulmasına ilişkin daha önce verilen 10’u aşkın karar uygulanmadığını ve fabrikaya karşı geçmişte defalarca ‘ruhsat iptali’ kararları verildiğini biliyoruz.

Bakalım bundan sonra neler olacak?

Bu kararın gerçekliğini görmeniz açısından da hem İngilizce hem de Türkçeye çevrilmiş metninin büyük kısmını sizlere aşağıda iletiyorum. Ancak önce Türkçesi:



AİHM-Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi-İKİNCİ DAİRE-BURSA BAROSU BAŞKANLIĞI VE DİĞERLERİ- TÜRKİYE’YE KARŞI DAVASI-(Başvuru no 25680/05)- KARAR-STRASBOURG-19 Haziran 2018-


(Başvuru no 25680/05)

KARAR

STRASBOURG

19 Haziran 2018

Bu karar, Sözleşme’nin l’article 44 § 2 maddesinde belirtilmiş olan şartların gerçekleşmesi halinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere konu olabilir.
Bursa Barosu Başkanlığı ve diğerleri Türkiye’ye karşı davasında,

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (ikinci daire), aşağıdaki üyelerden oluşmaktadır :
          başkan, Robert Spano,
          hakimler,Paul Lemmens,
                    Ledi Bianku,
                    Işıl Karakaş,
                    Valeriu Griţco,
                    Jon Fridrik Kjølbro,
                    Stéphanie Mourou-Vikström, ve Stanley Naismith, daire katibi,

22 Mayıs 2018’de mahkeme salonunda görüştükten sonra
Aynı tarihte kabul edilen işbu kararı vermiştir :

PROSEDÜR
1.  Davanın esasında Bursa Barosu Başkanlığı («Bursa Barosu »), Doğayı ve Çevreyi Koruma Derneği ve isimleri 5. paragrafta belirtilmiş olan diğer 21 Türk vatandaşı başvuran (« başvuranlar ») tarafından Türkiye’ye karşı yöneltilen başvuru (no 25680/05) bulunmaktadır. Başvuranlar 1 Temmuz 2005 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesinin («Sözleşme ») 34. maddesi uyarınca Mahkemeye başvurmuşlardır
2.  Başvuranlar, Mahkeme önünde, Bursa Barosu Avukatları C. Özcan, A. Arabacı, Ş.C. Taşkın et N. Bener tarafından temsil edilmişlerdir. Türk hükümeti (« Hükümet ») kendi temsilcisi tarafından temsil edilmiştir.

3. Başvuranlar, Orhangazi’deki bir nişasta fabrikasının inşasına ve işletilmesine izin veren idari işlemleri iptal eden nihai ve bağlayıcı mahkeme kararının uzun süre boyunca uygulanmamasından şikayetçi olmuşlardır. Ayrıca, bu fabrikanın inşasının ve işletilmesinin yaşama haklarına olduğu kadar özel ve aile hayatına saygı haklarına karşı bir ihlal teşkil ettiğini iddia etmişlerdir. Sözleşme'nin 2., 6., 8. ve 13. maddelerinin ihlal edildiğinden şikayetçi olmuşlardır.

4.  Başvuru, 22 Mart 2010 tarihinde Hükümete tebliğ edilmiştir.
……..
……..
……
…….

B.  Esas Hakkında
1.  Tarafların Savları
117.  Başvuranlar, etkili adil korunma haklarının ihlal edildiğini savunmaktadırlar. Bu hususa ilişkin olarak, ne fabrikanın faaliyetlerini durdurmasını emreden ne de buna ilişkin idari işlemleri iptal eden yargı kararlarının yetkililer tarafından icra edilmediğini belirtmektedirler. Fabrikanın çalışmasının, izinlerin yürütülmesini durduran kararların ardından, 2000 yılında sadece 45 gün durdurulduğunu vurgulamaktadırlar. Ayrıca, bu yargı kararlarının etkin bir şekilde uygulanmasını sağlamak yerine, fabrikanın yasal statüsünü düzenlemek için çeşitli önlemler benimsediğini düşündükleri yetkililerin davranışlarını sorgulamaktadırlar.

118.  Hükümet, Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu’nun 2007 ve 2008 yıllarında değiştirildiğini belirtmektedir. Bu değişikliklerin, tesisin belirli koşullar altında çalışmaya devam etmesine izin verdiğini belirtmektedir. Cargill şirketi tarafından 9 Şubat 2007 tarafından yapılan bir talep sonrasında, söz konusu iznin verildiğini ve başvuranlar tarafından sunulan yürütmeyi durdurma talebinin mahkemeler tarafından verildiğini eklemiştir (yukarıda paragraf 90). Hükümet, Cargill şirketinin faaliyetlerine devamının yasal temeli olduğunu belirtmektedir. Dolayısıyla Hükümete göre, önceki kararların icrası sorunu artık söz konusu değildir ve başvuranların idareye karşı başvurusu konusuz kalmıştır.

119.  Yargı kararlarının uygulanmasına ilişkin olarak, Hükümet bunların yerine getirildiğini savnmaktadır. Cargill şirketinin faaliyetlerinin 20 Ekim 2006’da durdurulduğunu ve şirketin daha sonraki yasal değişiklik sonrasında faaliyete geri döndüğünü açıklamaktadır.

2.  Mahkemenin Değerlendirmesi
a)  Davaya İlişkin Olan İlkeler

120.  Mahkeme, bir yargı kararının icrasının, adil yargılanma hakkının cihetlerinden biri olduğunu defaatle ifade etmiştir (Hornsby / Yunanistan, 19 Mart 1997, § 40, 1997-II, ve Simaldone /. İtalya, 22644/03, § 42, 31 Mart 2009). Aksi takdirde, Sözleşme'nin 6/1. Maddesinin sunduğu güvenceler, herhangi bir faydalı etkiden mahrum kalacaktır. Vatandaşların etkili bir şekilde korunması (ilkesi), Devlete veya organlarına kararı yerine getirme yükümlülüğü yüklemektedir. Eğer Devlet kararı uygulamayı reddeder, ihmal eder veya geciktirirse ; vatandaşın tüm yargılama süreci boyunca istifade ettiği 6. madde güvenceleri varlık sebeplerini kaybedeceklerdir (Hornsby, § 41). Sonuç olarak, bir yargı kararının uygulanması aşırı ölçüde engellenemez, geçersizleştirilemez veya geciktirilemez (Bourdov / Rusya, 59498/00, § 34, AİHM 2002-III). Ayrıca hüküm kısmi değil tam ve eksiksiz şekilde uygulanmalıdır (Sabin Popescu / Roumanie, 48102/99, §§ 68-76, 2 Mart 2004, ve Matheus / Fransa, 62740/00, § 58, 31 Mart 2005). Esasen, ulusal yargı tarafından bir defa kesin karar bir verildiğinde, icra edilecek karar, hakkın sahipleri için mümkün olduğunca hukuki güvensizlik ve belirsizlik yaratmamak amacıyla, kamu makamları tarafından makul bir açıklık ve tutarlılıkla uygulanmalıdır (Apanasewicz, § 73).

121.  Diğer yandan, hukuki güvenlik, kesin hüküm ilkesine, yani yargı kararlarının kesin niteliğine saygıyı gerektirir (Brumărescu/ Romanya [BD], 28342/95, § 62, AİHM 1999VII). Filhakika, kesin kararların devamlı sorgulanması ve tekrar tekrar iptal edilme olasılığı ile karakterize edilmiş bir hukuk sistemi, Sözleşmenin 6/1. maddesini ihlal edecektir (Sovtransavto Holding / Ukrayna, 48553/99, §§ 74, 77 ve 82, AİHM 2002-VII). Yargı kararlarının bu şekilde sorgulanabilmesi hem hakimler hem yürütme organı üyeleri için (Tregoubenko / Ukrayna, 61333/00, § 36, 2 Kasım 2004) hem de adli olmayan makamlar (Agrokompleks / Ukrayna, 23465/03, §§ 150151, 6 Ekim 2011) için kabul edilemezdir. Bu ilkeden, ancak esaslı ve zorlayıcı nedenlerin gerektirdiği durumlarda feragat edilebilir (Riabykh / Rusya, 52854/99, § 52, AİHM 2003IX).

122. Nihayet Mahkeme, görevinin, belirli bir durumda yetkililerin Sözleşme'nin 6. maddesi kapsamında kendilerine yüklenmiş olan pozitif yükümlülüklere uyup uymadığını incelemek olduğunu ve daha önemlisi yetkililerin bir yargı kararının uygulanmasını temin etmek için başvurdukları tedbirlerin elverişli ve yeterli olup olmadığını incelemek olduğunu hatırlatmaktadır. Pozitif yükümlülüklerine riayeti temin etmek için elverişli ve yeterli bir yasal cephane (arsenal juridique) ile mücehhez olmak her bir Devletin yükümlülüğüdür (Apanasewicz, § 74).

b)  Bu İlkelerin Somut Davaya Uygulanması

123.  Mahkeme, görülmekte olan davada ihtilafın esas olarak, farklı ölçeklerdeki imar planlarını değiştiren çeşitli idari işlemlerin ve Orhangazi’de (Bursa) bir tarım arazisine bir nişasta fabrikasının kurulmasına ilişkin idari izinlerin iptaline ilişkin olarak idare mahkemelerinin verdiği kararların uygulanmasına ilişkin olduğunu belirtir. 26 Mart 2008’de bir kanun değişikliği yapılmasının ardından, Bursa valiliği 21 Kasım 2008’de Cargill şirketine yeni bir izin vermiştir (yukarıda paragraf 94), ve dosya münderacatına göre fabrika hala faaliyet halindedir.

124.  Mahkeme, fabrikanın 1998-2000 yıllarında inşaasının ve devamında 2000 yılından itibaren faaliyetlerinin, çeşitli ölçeklerdeki imar planlarının tadili ve bu değişikliklere dayanarak verilen idari izinler gibi çeşitli idari işlemlere dayandığını gözlemlemektedir. Bununla birlikte, 12 Ocak 1999’dan beri devam eden iç hukuk yargılamaları sırasında (yukarıda paragraf 29), ulusal mahkemeler tarafından bu idari işlemlerin yürütülmesini durduran bir çok ihtiyati tedbir kararının alındığı konusunda bir tartışma bulunmamaktadır. Söz konusu işlemler daha sonra kesin olarak iptal edilmişlerdir.

125.  Mahkeme, yukarıda mezkur kararların fiilen uygulanıp uygulanmadığı sorunu hakkında tarafların görüşlerinin farklılık gösterdiğini belirtmektedir. Hükümete göre, tesisin faaliyetleri 12 Ekim 2006’da kesintiye uğramış iken, başvuranlar ancak 2000 yılında sadece 45 günlüğüne durdurulduğunu savunmaktadırlar.

126.  Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 21 Kasım 2009 tarihli kararında, söz konusu kararların usulüne uygun olarak/gerektiği gibi uygulanmadığını tespit ettiği için, Mahkeme bu ayrılık üzerinde durmanın gerekli olmadığını düşünmektedir (yukarıda paragraf 78). Yüksek yargı, söz konusu yargı kararlarıyla ilgili yetkililerin davranışlarını ayrıntısıyla inceledikten sonra, Başbakan’ın, Çevre ve Şehircilik Bakanı’nın ve Gemlik Belediye Başkanı’nın imkanları varken idare mahkemelerinin kararlarını uygulamadıklarının sabit olduğu sonucuna varmıştır. Bu sonuca varırken özellikle şu değerlendirmede bulunmuştur :
 « İdare mahkemelerinin kararları kesinleşmeden önce ve sonra, başvuranlar, bu kararların uygulanmasını sağlamak için yetkili makamlara yazılı ve sözlü ihtarlarda bulunmuşlardır. İdare hukukunun genel ilkeleri uyarınca, bir idari işlemin iptali bu işlemin hiç doğmamış gibi kabul edilmesiyle sonuçlanır. Ancak mevcut davada yetkililer, yargı kararlarını takiben sorumlu oldukları görevlerini yerine getirmemişlerdir. Nişasta fabrikasının faaliyetlerini durdurmaları gerekirken, söz konusu kararların uygulanması mahiyetinde olmayan resmi uyarılar göndermekle yetinmişlerdir. Fabrikanın inşaası ve tesisi için gerekli izinleri veren Çevre ve Şehircilik Bakanı, söz konusu izinlerin geri alınması için harekete geçtiği izlenimini uyandıracak hiçbir eylemde bulunmamıştır. Başbakanlığa bağlı Yüksek Planlama Kurulu bir yatırım izni vermiş ve bu işlemin yürütülmesi mahkeme kararları ile durdurulmuş olsa da, fabrika Başbakan tarafından bizzat imzalanmış bir mektupla, faaliyetlerine devam edebileceği hususunda bilgilendirilmiştir. Benzer şekilde, bu mektupta, mezkur işlemin ileride kesin olarak iptal edilmesi ihtimaline karşın, fabrikanın faaliyetlerinin devam edebilmesi için idari ve yasal bir temel sağlamak amacıyla yeni girişimlerde bulunulduğu anlaşılmaktadır. » (PARAGRAF 78’DE AYNISI VAR) Mahkeme, alt mahkemeler için bağlayıcı olan ve Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 439. maddesi uyarınca uymak zorunda oldukları (yukarıda paragraf 104) yüksek yargının bulgularına katılmaktan başka bir şey yapamaz.

127. Ayrıca Mahkeme, Hükümete göre 2007’deki kanun değişikliğinden önce verilmiş kararların uygulanması hususunda artık alakasız olduğu için ve başvuranların idareye karşı yaptıkları başvuru konusuz kaldığı için Hükümeti takip edemeyecektir (ne saurait par ailleurs suivre le Gouvernement). Esasında Mahkeme, Bursa idare mahkemesinin 14 Mart 2008 tarihli kararıyla, 31 Ocak 2007 tarihli kanun değişikliği sonrasında verilmiş olan faaliyete devam iznini de iptal ettiğini ve bu kararın 21 Mayıs 2015 tarihinde kesinleştiğini gözlemlemektedir (yukarıda paragraf 90-91). Taraflar, bu kararın hiçbir zaman uygulanmamış olduğuna itiraz etmemektedir.

128.  Bu nedenle Mahkeme, 12 Ocak 1999’dan itibaren, Bursa Valiliği’nin faaliyetlerine devam edebilmesi için Cargill şirketine yeni bir izin verdiği 21 Kasım 2008’e kadar, idari yargı kararlarının gerçekten uygulanmadığı sonucuna varmıştır.

129.  26 Mart 2008 tarihinde yapılan kanun değişikliğinden sonraki döneme ilişkin olarak (5751 sayılı kanun, yukarıda paragraf 92), bu değişikliğin Hükümet'in işaret ettiği gibi tarım dışı faaliyetlerde kullanılan tarım arazilerinin durumunu düzenleme olasılığını ortaya koyduğu doğrudur. Esasında Cargill şirketi, 21 Kasım 2008 tarihinde bu yeni kanuna dayanan, daha sonra Anayasa Mahkemesi tarafından onaylanmış olan (yukarıda paragraf 92-99) bir izin elde etmiştir.

130.  Mahkeme, başvuranların buna karşı da idare mahkemeleri önünde bir iptal davası açtıklarını gözlemlemektedir (yukarıda paragraf 95). Bu nedenle Mahkeme, ne elindeki bilgilere göre ulusal mahkemeler önünde devam eden bu yargı sürecinin sonucu üzerinde tahminde bulunmanın ne de bu kanun değişikliğinin kesinleşmiş kararların uygulanmasını amaçlayıp amaçlamadığını bilmenin gerekli olmadığı kanaatindedir.

131.  Ancak Mahkeme, davanın özel şartlarında, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun yukarıda mezkur kararında (paragraf 78 ve 139) fabrikaya ilişkin yatırım izninin ileri tarihteki kesin iptaline rağmen, Başbakan tarafından imzalanmış ve Cargill şirketini faaliyetlerinin devamının sağlanması için idari ve yasal bir temel sağlamaya yönelik olarak yeni girişimlerde bulunulmuş olduğu konusunda bilgilendiren mektubu eleştirdiğini gözlemlemektedir. Söz konusu kanun değişikliklerinden sonra fabrikanın faaliyetlerine bu yeni kanun metnine dayanarak verilen yeni izinler temelinde devam edebildiği de anlaşılmaktadır. Mahkeme, hukukun üstünlüğü ilkesinin temel unsurlarından birinin, mahkemelerin herhangi bir uyuşmazlığa ilişkin verdiği kesin kararın bir daha sorgulanamayacağı olduğunu hatırlatmaktadır (Brumărescu, § 61). Bununla birlikte, söz konusu değişiklik birçok nihai yargı kararının etkisiz hale getirilmesi ve dahası, söz konusu kararların uygulanamamasıyla sonuçlanabilecektir (karşılaştırın Gorraiz Lizarraga ve diğerleri, § 72).

132.  Bu unsurlar Mahkemenin; ulusal makamların, uzun yıllar boyunca kesin ve bağlayıcı bir çok yargı kararına riayet etmeye yönelik gerekli tedbirleri almaktan kaçınarak, başvuranları etkin bir yargısal korumadan ve Sözleşme’nin 6/1. maddesi hükümlerinin etkili şekilde uygulanmasından yoksun bıraktığı sonucuna varması için yeterlidir. Sonuç olarak, mezkur hüküm ihlal edilmiştir.

III.  SÖZLEŞMENİN 2. VE 8. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI

133.  Başvuranlar, Sözleşme’nin 2. ve 8. maddelerine dayanarak, Orhangazi’de bir nişasta fabrikasının inşaası ve çalışmasına için verilen iznin yaşam hakları ile özel ve aile hayatına saygı haklarını ihlal ettiğini ileri sürmüşlerdir.

134.  Mahkeme, söz konusu fabrikanın faaliyetlerine devam etmesinin çevre üzerindeki kirletici etkileri ulusal mahkemeler önünde tartışılmış olsa da, öncelikle ele alacağı konunun, imar planlarının değiştirilmesi ve bu değişikliklere dayanarak verilen izinler dolayısıyla yargı kararlarının uygulanmaması olduğunu başından beri mülahaza etmektedir. Bu nedenle ve bu davanın olgularını, tarafların tezlerini ve Sözleşme’nin 6/1 maddesi çerçevesinde formüle ettiği sonuçları göz önünde bulundurarak Mahkeme, mevcut başvurunun ortaya çıkardığı temel hukuki sorunları değerlendirdiği ve Sözleşmenin 2. ve 8. maddeleri kapsamındaki şikâyetlerin kabuledilebilirliğini ve esasının incelenmesine gerek olmadığı kanaatindedir (Centre for Legal Resources on Behalf Valentin Câmpeanu / Romanya [BD], no 47848/08, § 156, AİHM 2014 ; ayrıca bakınız, mutatis mutandis, Gorraiz Lizarraga ve diğerleri, § 75).

IV.  SÖZLEŞMENİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI

135.  Sözleşme’nin 41. Maddesi uyarınca,
« Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder. »

136.  Mahkeme, başvurucuların başvuru formlarında, Sözleşme ihlallerinden dolayı maruz kaldıklarını düşündükleri manevi zarar karşılığında parasal tazminat almak istediklerini ve ayrıca bazı masraf ve giderler için bir meblağ talep ettiklerini belirtmektedir. Başvuru dilekçesinin komünike edilmesi esnasında başvuranların temsilcilerine gönderdiği mektupta Mahkeme, yargılamanın daha erken bir aşamada verilen, başvuranların adil tazmin temennilerine ilişkin bildirimin, incelemeler sürerken bu amaç için bir "talep"te bulunmamayı telafi etmeyeceğini açıkça hatırlatmıştır. Genel ilkeler ve konuya ilişkin yerleşik uygulamalar ışığında Mahkeme, başvuranların yargılama usulünün başlangıç ve nizasız aşamasında muhtemel bir parasal tazminat alma temennilerini bildirmiş olmalarının, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 60. maddesi anlamında bir « talep » olarak mütalaa edilemeyeceğini belirtir (kararda anılan genel ilkelere bakınız: Nagmetov / Rusya [BD], 35589/08, §§ 57-61, 30 Mart 2017). Ayrıca Mahkeme, 2010’dan beri daire önünde devam eden yargılama çerçevesinde, başvurunun komünikasyonu aşamasında adil tazmin « talebi»nde bulunulmadığına ilişkin bir itirazın mevcut olmadığını da belirtir. Bu nedenle Mahkeme, başvuranlara bu bağlamda tazminat vermek için herhangi bir neden olmadığı kanaatine varmıştır.

BU GEREKÇELERLE MAHKEME

1.  Oybirliği ile, Sözleşme’nin 6/1. maddesiyle ilgili olarak Ali Arabacı, Ali Rahmi Beyreli, Nadir Erol, Levent Gençelli, Mustafa Özçelik ve Yahya Şimşek’in başvurlarının kabuledilebilir olduğuna karar vermiştir;
2.  Oybirliği ile, başvuranlardan Bursa Barosu, Doğayı ve Çevreyi Koruma Derneği, Eralp Atabek, Fethiye Altıntaş, Kadriye Gökçadır, Burak Giray, Nezih Sütçü et İsmail İşyapan, Nalan Bener, MM. Okan Dursun, Niyazi Sinan Doğan, Erol Çiçek, Şaban Cankat Taşkın, Lütfü Kirayoǧlu, Cumhur Özcan, Zeliha Şenay Özeray ve Öznur Çiçek tarafından yapılan şikayetin kabuledilemez olduğuna karar vermiştir ;
3.  Yukarıda belirtilen altı başvuran hakkında Sözleşme'nin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine ;
4.  Altıya karşı bir oyla, Sözleşme’nin 2. ve 8. maddeleri kapsamında yapılan şikâyetlerin kabuledilebilirliğinin ve esaslarının incelenmesine gerek olmadığına karar vermiştir ;
5.  Adil tazminat talebini oy birliğiyle reddetmiştir.

Karar 19 Haziran 2018 tarihinde Fransızca yazılı olarak hazırlanmış ve Mahkeme İç Tüzüğü'nün 77/2-3. maddeleri uyarınca 19 Haziran 2018 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Stanley Naismith                                                                       Robert Spano
   Hukukçu Katip                                                                           Başkan

Sözleşme’nin 45/2. maddesi ve Mahkeme İçtüzüğü'nün 74/2. maddesi uyarınca, Yargıç Lemmens'in muhalefet şerhi bu karara eklenmiştir.

R.S.
S.H.N.
YARGIÇ LEMMENS’İN KISMEN MUHALEFET KISMEN MUTABAKAT GÖRÜŞÜ

Sözleşme’nin 6/1. maddesinin ihlaline karar vermek için meslektaşlarımla aynı yönde oy kullandım.

Ancak çoğunluğu, Bursa Barosu tarafından yapılan başvurunun kabuledilemez olduğuna ve de Sözleşme’nin 2. ve 8. maddeleri kapsamındaki şikâyetlerin kabuledilebilirliğinin ve esaslarının incelenmesine gerek olmadığına karar vermeye yönelten gerekçelerle hemfikir değilim

Bursa Barosunun Mağdur Sıfatı

Çoğunluk, Bursa Barosu tarafından yapılan başvurunun kabuledilemez olduğuna karar verirken şu iki gerekçeye dayanmaktadır: bir yandan söz konusu Baronun kamu hukuku tüzel kişiliği sıfatı ve Sözleşme’nin 34. maddesi anlamında hükümetler dışı örgüt olmaması (kararın 112. paragrafı) ve diğer yandan Baronun ilgili ulusal kararların uygulanmamasından kaynaklanan hiçbir zarara maruz kalmamış olduğu olgusu (kararın 113. paragrafı).
İlk gerekçe ile mutabıkım.

İkinci gerekçe açısından ise, bana Mahkeme’nin içtihadıyla tutarlı görünmemektedir. Aslında Mahkemeye göre, Sözleşme’nin 34. Maddesi « mağdur » ifadesi ile, Sözleşmenin gerekliliklerinin ihlalinin mevcudiyeti halinde zarar söz konusu olmasa bile, ihtilaf konusu eylem veya ihmalden doğrudan etkilenen kişiye işaret etmektedir (örneğin bakınız, Balmer-Schafroth ve diğerleri / İsviçre, 26 Ağustos 1997, § 25, Brumărescu / Romanya [BD], 28342/95, § 50, AİHM 1999VII, ve Murray / Hollanda [BD], 10511/10, § 83, AİHM 2016). Bursa Barosu tarafından açılan tazminat davasının ulusal yargı tarafından Baronun herhangi bir zarardan mağdur olduğunu ileri süremeyeceği gerekçesiyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi, bana yerinde bir karar gibi görünmemektedir. Öte yandan, Baronun tüm idari yargılamalarda taraf olması ve başvurusunun sadece bir davada kabul edilebilir bulunması (kararın 28-37 paragrafları) ve diğer üçünde kabul edilemez bulunması (kararın 14-27, 38-48, 49-56 paragrafları) daha yerindedir. Bu bulgu temelinde, ilk yargılama hariç, Baronun kararların uygulanmamasından yakınamayacağı söylenebilir.  Ama yukarıda belirtilen ilk gerekçe göz önünde bulundurulduğunda, bu fuzuli bir gerekçe olurdu.
Sözleşmenin 2. ve 8. Maddelerinin İhlali İddiasıyla Yapılan Başvurular
Başvuranlar, Sözleşme’nin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine dair şikayetlerine ek olarak, Sözleşme’nin 2. ve 8. maddelerinin de iddia edildiğini iddia etmektedirler. İlk şikayet, kendi lehlerine verilmiş yargı kararlarının uygulanmamasıyla ilgiliyken, diğer iki şikayet, nişasta fabrikasının inşaası ve çalışması için izin verilmesinin yaşam haklarını ve özel ve aile hayatına saygı haklarını ihlal ettiğine ilişkindir
Çoğunluk, « bu davanın olgularını, tarafların savlarını ve Sözleşme’nin 6/1 maddesi çerçevesinde formüle ettiği sonuçları göz önünde bulundurarak (…) [Mahkeme], mevcut başvurunun ortaya çıkardığı temel yasal sorunları değerlendirdiği ve Sözleşmenin 2. ve 8. maddeleri kapsamındaki şikâyetlerin kabuledilebilirliğini ve esaslarının incelenmesine gerek olmadığı kanaatindedir » (kararın 147. paragrafı)
Meslektaşlarıma tüm saygımla, bu değerlendirmeyi kabul edemeyeceğimi beyan ederim. Sözleşmenin 2. ve 8. maddelerin ihlal edildiğini iddia eden şikâyetler, başvuru sahiplerinin çevrelerinde bir tesisin kurulması konusundaki itirazları ile aynı esasa ilişkindir (kararın 127. paragrafı). Sözleşme'nin 6/1. maddesinin ihlal edildiğine dair şikayet, bir o kadar önemli olsa da, sadece prosedürle ilgilidir. Yetkililer, yasa koyucunun müdahalesiyle idari işlemleri iptal eden kararları geçersiz kılmayı hedeflemişken, bu müdahalenin yanı sıra, onu takip eden eylemlerin, yaşam hakkını ve özel ve aile hayatına saygı hakkını koruyan daha üst dereceli standartlarla bağdaşıp bağdaşmadığı sorusu ise devam etmektedir.

Bu halde, « temel hukuki sorunlar » belki de 6/1 maddesi altında tetkik edilmiş olanlar değildir. Kanımca, 2. ve 8. maddelerin ihlaline dayanan şikâyetler de öncelikle kabuledilebilirliklerine ilişkin, daha sonra esaslarına ilişkin bir o kadar ciddi tetkiklere layıktırlar.




DEUXIÈME SECTION AFFAIRE BURSA BAROSU BAŞKANLIĞI ET AUTRES c.TURQUIE

DEUXIÈME SECTION

 ARRÊT

STRASBOURG

19 juin 2018

Cet arrêt deviendra définitif dans les conditions définies à l’article 44 § 2 de la Convention. Il peut subir des retouches de forme.

En l’affaire Bursa Barosu Başkanlığı et autres c. Turquie,
La Cour européenne des droits de l’homme (deuxième section), siégeant en une chambre composée de :
Robert Spano, président,
Paul Lemmens,
Ledi Bianku,
Işıl Karakaş,
Valeriu Griţco,
Jon Fridrik Kjølbro,
Stéphanie Mourou-Vikström, juges, et de Stanley Naismith, greffier de section,

Après en avoir délibéré en chambre du conseil le 22 mai 2018,
Rend l’arrêt que voici, adopté à cette date :

PROCÉDURE
1. À l’origine de l’affaire se trouve une requête (no 25680/05) dirigée contre la République de Turquie par Bursa Barosu Başkanlığı (« le barreau de Bursa »), l’Association pour la protection de la nature et de l’environnement et 21 autres requérants, ressortissants turcs dont les noms figurent au paragraphe 5 ci-dessous (« les requérants »), qui ont saisi la Cour le 1er juillet 2005 en vertu de l’article 34 de la Convention de sauvegarde des droits de l’homme et des libertés fondamentales (« la Convention »).
2. Les requérants ont été représentés devant la Cour par Mes C. Özcan, A. Arabacı, Ş.C. Taşkın et N. Bener, avocats à Bursa. Le gouvernement turc (« le Gouvernement ») a été représenté par son agent.
3. Les requérants se plaignaient d’un défaut prolongé d’exécution des décisions définitives et exécutoires annulant les actes administratifs qui avaient autorisé la construction et l’exploitation d’une usine d’amidon à Orhangazi. Ils alléguaient également que l’autorisation de la construction et de l’exploitation de cette usine constituait une atteinte à leur droit à la vie ainsi qu’à leur droit au respect de leur vie privée et familiale et de leur domicile. Ils dénonçaient une violation des articles 2, 6, 8 et 13 de la Convention.
4. Le 22 mars 2010, la requête a été communiquée au Gouvernement.
……..
……..
……..
B. Sur l’épuisement des voies de recours internes

118. Le Gouvernement excipe du non-épuisement des voies de recours internes. Il indique tout d’abord que les requérants ont saisi la Cour alors que les différentes procédures auraient été pendantes devant les juridictions internes. Par ailleurs, il précise qu’un nouveau recours en indemnisation a été instauré en Turquie par la loi no 6384. Il ajoute que la compétence de la commission d’indemnisation établie par cette loi concerne non seulement la durée excessive des procédures internes, mais aussi la non-exécution des jugements. Estimant que les requérants doivent faire usage de cette nouvelle voie de droit devant les instances nationales, le Gouvernement considère que leur requête doit maintenant être déclarée irrecevable.
119. Les requérants contestent cette thèse.

120. S’agissant de l’exception du Gouvernement tirée du caractère prématuré des griefs des requérants, la Cour rappelle d’emblée sa jurisprudence selon laquelle, si un requérant a, en principe, l’obligation de tenter loyalement divers recours internes avant de saisir la Cour, elle tolère que le dernier échelon de ces recours soit atteint après le dépôt de la requête, mais avant qu’elle ne soit appelée à se prononcer sur la recevabilité (Rafaa c. France, no 25393/10, § 33, 30 mai 2013). En l’espèce, elle observe que les requérants ont introduit la requête devant elle alors que les diverses procédures étaient pendantes devant les juridictions internes, mais après avoir obtenu plusieurs décisions ordonnant le sursis à l’exécution des actes administratifs. Par ailleurs, il n’est pas contesté que toutes les procédures relatives à l’annulation des actes administratifs en question se sont achevées avant que la Cour eût statué sur la recevabilité de l’affaire. Cette branche de l’exception ne saurait donc être retenue.

121. Quant à l’exception du Gouvernement relative à la voie instaurée par la loi no 6384, la Cour souligne que le présent grief ne concerne pas seulement la question du non-respect allégué d’un délai raisonnable dans les procédures visant à l’annulation des actes administratifs en question, mais aussi et surtout celle de savoir si, en raison de l’inexécution prolongée des décisions annulant les actes administratifs concernés, les requérants ont subi un déni de justice. La Cour relève dans ce contexte que les requérants ont sollicité à plusieurs reprises l’application des mesures d’exécution prévues par le code de procédure civile et par la loi sur l’exécution administrative pour forcer l’administration à s’exécuter. Elle relève en outre que les requérants ont également introduit une action en dommages et intérêts afin d’être indemnisés pour la non-exécution prolongée des décisions de justice. Ce recours, qui est pendant devant les juridictions nationales depuis le 6 juin 2005, n’a abouti que partiellement, la juridiction de première instance ayant examiné seulement la responsabilité du maire de Gemlik, alors que la Cour de cassation a considéré que le Premier ministre et le ministre des Travaux publics et de l’Aménagement du territoire avaient pris des mesures rendant ces décisions non exécutoires (paragraphe 78 ci-dessus). La Cour note que le recours invoqué à présent par le Gouvernement est de nature essentiellement similaire à celui que les requérants ont déjà exercé. Elle rappelle également avoir jugé que, s’agissant de griefs relatifs à la non-exécution de décisions judiciaires définitives contraignantes suspendant la mise en œuvre d’actes administratifs annulés, l’indemnisation ne constituait pas une réparation suffisante au titre de la Convention (Genç et Demirgan c. Turquie, nos34327/06 et 45165/06, § 41, 10 octobre 2017). À la lumière de ces observations, la Cour estime que les requérants ne sont pas tenus de s’adresser à la commission d’indemnisation instituée par la loi no 6384.
Par conséquent, la Cour rejette les exceptions du Gouvernement relatives au caractère prématuré de la requête et au non-épuisement des voies de recours internes.

II. SUR LA VIOLATION ALLÉGUÉE DE L’ARTICLE 6 DE LA CONVENTION

122. Les requérants MM. Ali Arabacı, Ali Rahmi Beyreli, Nadir Erol, Levent Gençelli, Mustafa Özçelik et Yahya Şimşek allèguent que le refus prolongé de l’administration de se conformer aux décisions définitives et exécutoires annulant les actes administratifs qui autorisaient la construction et l’exploitation d’une usine d’amidon à Orhangazi méconnaît leur droit à une protection judiciaire effective s’agissant des contestations sur leurs droits de caractère civil. Ils invoquent à cet égard les articles 6 et 13 de la Convention.
La Cour observe que les requérants invoquent également l’article 6 de la Convention s’agissant du caractère déraisonnable de la durée des procédures devant les tribunaux administratifs. Cependant, maîtresse de la qualification juridique des faits de la cause, elle estime que la présente affaire doit être examinée sous l’angle plus général du droit d’accès à un tribunal (Immobiliare Saffi c. Italie [GC], no 22774/93, § 61, CEDH 1999-V, et Apanasewicz c. Pologne, no 6854/07, § 61, 3 mai 2011).
La partie pertinente en l’espèce de l’article 6 § 1 de la Convention est ainsi libellée :
« Toute personne a droit à ce que sa cause soit entendue (...) dans un délai raisonnable, par un tribunal (...), qui décidera (...) des contestations sur ses droits et obligations de caractère civil (...) »

A. Sur l’applicabilité de l’article 6 de la Convention

123. Le Gouvernement soutient que l’article 6 § 1 de la Convention ne s’applique pas en l’espèce au motif que les requérants n’ont fondé leurs allégations que sur un risque probable et hypothétique qui, notamment, selon le Gouvernement, n’était pas imminent. Par conséquent, à ses yeux, le grief des requérants ne concernait pas des « droits et obligations de caractère civil » au sens de cette disposition. En particulier, le Gouvernement soutient que les requérants, qui habiteraient à plus de 7 km du lieu d’implantation des activités de la société Cargill, ne sont pas en mesure de prouver qu’ils étaient directement affectés dans leurs droits et obligations de caractère civil au sens de l’article 6 § 1 de la Convention. En outre, il indique que les décisions judiciaires d’annulation des actes administratifs étaient fondées non pas sur la reconnaissance du fait que les requérants ont été affectés par des problèmes d’environnement liés à la poursuite des activités de la société Cargill, mais sur des considérations relatives aux principes d’urbanisme.

124. Les requérants contestent ces thèses.

125. La Cour rappelle que, pour que l’article 6 § 1 de la Convention trouve à s’appliquer sous son volet « civil », il faut qu’il y ait « contestation » sur un « droit » que l’on peut prétendre, au moins de manière défendable, reconnu en droit interne, que ce droit soit ou non protégé par la Convention. Il doit s’agir d’une contestation réelle et sérieuse, qui peut concerner aussi bien l’existence même d’un droit que son étendue ou ses modalités d’exercice. L’issue de la procédure doit être directement déterminante pour le droit en question, un lien ténu ou des répercussions lointaines ne suffisant pas à faire entrer en jeu l’article 6 § 1 (Regner c. République tchèque [GC], no 35289/11, § 99, CEDH 2017 (extraits)). Enfin, le droit doit avoir un caractère « civil ».

126. En l’espèce, la Cour relève que, si l’existence d’une contestation portant sur un droit reconnu en droit interne ne prête pas à controverse, il n’en va pas de même quant à son objet. En effet, dans de nombreuses affaires contre la Turquie relatives au droit constitutionnel de vivre dans un environnement sain et équilibré, la Cour a constaté l’existence d’une contestation réelle et sérieuse (voir, parmi plusieurs autres, Taşkın et autres c. Turquie, no 46117/99, § 132, CEDH 2004X, et Okyay et autres c. Turquie, no 36220/97, § 65, CEDH 2005VII). Cependant, daprès le Gouvernement, le litige na aucunement porté sur des droits patrimoniaux ou subjectifs des requérants, mais sur une question de défense de la légalité, de sorte que nul droit « de caractère civil » ne se trouvait en jeu.

127. La Cour observe qu’il n’est pas contesté que les requérants résidant dans la ville de Bursa où l’usine était implantée avaient en droit turc qualité pour agir en justice devant les juridictions administratives, et qu’ils pouvaient demander à celles-ci d’émettre des injonctions suspendant les activités de l’usine et d’annuler la décision des autorités administratives tendant à la poursuite de l’exploitation de l’usine. De plus, les décisions rendues par les juridictions administratives étaient favorables aux requérants et tout acte administratif refusant d’exécuter ces décisions ou tentant de les contrecarrer ouvrait la voie de l’indemnisation (Okyay et autres, précité, § 67). Il convient aussi d’observer que, dans leurs recours internes, les requérants ont soulevé des arguments relatifs non seulement à la conformité des plans d’urbanisme de différentes échelles, mais aussi aux effets nuisibles de l’exploitation en question sur l’environnement. Plus important encore, dans son jugement du 26 mai 2008, la Cour de cassation a souligné l’importance que revêtait l’exécution des jugements en question pour les requérants et elle a conclu que ceux-ci pouvaient se prétendre titulaires d’un « droit civil » (paragraphe 78 ci-dessus).

128. Par conséquent, la Cour considère que, nonobstant l’intérêt général défendu en l’espèce par les requérants, leurs recours ne peuvent pas être assimilés à des recours du type actio popularis, compte tenu des circonstances de l’espèce, notamment l’enjeu des recours, la nature des actes attaqués et la qualité pour agir des requérants. Elle en déduit que la « contestation » soulevée par les requérants avait un lien suffisant avec un « droit de caractère civil » dont les intéressés pouvaient se dire titulaires pour que l’article 6 trouvât à s’appliquer.
129. Constatant que ce grief n’est pas manifestement mal fondé au sens de l’article 35 § 3 a) de la Convention et qu’il ne se heurte par ailleurs à aucun autre motif d’irrecevabilité, la Cour le déclare recevable.

B. Sur le fond
1. Thèses des parties

130. Les requérants soutiennent que leur droit à une protection juridictionnelle effective a été méconnu. Ils indiquent à cet égard que ni les décisions judiciaires ordonnant l’arrêt des activités de l’usine ni celles annulant les actes administratifs y relatifs n’ont été réellement exécutées par les autorités. Ils précisent que, à la suite de la décision ordonnant la suspension des autorisations, l’exploitation de l’usine n’a été interrompue qu’en 2000, et ce pendant quarante-cinq jours. Ils mettent également en cause le comportement des autorités, qui, selon eux, au lieu d’assurer l’exécution effective de ces décisions judiciaires, ont adopté plusieurs mesures afin de régulariser le statut légal de l’usine.

131. Le Gouvernement indique que, en 2007 et 2008, la loi concernant la protection des terres et l’utilisation des terrains a été modifiée. Il précise que ces modifications permettaient à des exploitations telles que l’usine de poursuivre leurs activités sous certaines conditions. Il ajoute que, à la suite d’une demande formée par la société Cargill le 9 février 2007, l’autorisation en question a été accordée et que la demande de suspension de l’exécution présentée par les requérants a été accueillie par les juridictions (paragraphe 90 ci-dessus). Il précise cependant que la poursuite des activités de la société Cargill avait une base légale. Par conséquent, aux yeux du Gouvernement, la question de l’exécution on non des décisions antérieures n’a plus d’intérêt et les recours des requérants contre l’administration sont sans objet.

132. S’agissant de l’exécution des décisions judiciaires, le Gouvernement soutient que celles-ci ont bien été exécutées. Il expose que les activités de la société Cargill ont été suspendues le 20 octobre 2006 et que la société les a reprises à la suite de la modification juridique qui serait intervenue ultérieurement.

2. Appréciation de la Cour
a) Principes pertinents en l’espèce

133. La Cour a dit à maintes reprises que le droit à l’exécution d’une décision de justice était un des aspects du droit à un tribunal (Hornsby c. Grèce, 19 mars 1997, § 40, Recueil des arrêts et décisions 1997-II, et Simaldone c. Italie, no 22644/03, § 42, 31 mars 2009). À défaut, les garanties de l’article 6 § 1 de la Convention seraient privées de tout effet utile. La protection effective du justiciable implique l’obligation pour l’État ou l’un de ses organes d’exécuter le jugement. Si l’État refuse ou omet de s’exécuter, ou encore tarde à le faire, les garanties de l’article 6 dont a bénéficié le justiciable pendant la phase judiciaire de la procédure perdraient toute raison d’être (Hornsby, précité, § 41). Par conséquent, l’exécution d’une décision judiciaire ne peut être empêchée, invalidée ou retardée de manière excessive (Bourdov c. Russie, no 59498/00, § 34, CEDH 2002-III). L’exécution doit, en outre, être complète, parfaite et non partielle (Sabin Popescu c. Roumanie, no 48102/99, §§ 68-76, 2 mars 2004, et Matheus c. France, no 62740/00, § 58, 31 mars 2005). En effet, une fois qu’une décision interne définitive est rendue par les juridictions nationales, elle doit être mise en œuvre avec une clarté et une cohérence raisonnables par les autorités publiques, afin d’éviter autant que possible l’insécurité juridique et l’incertitude pour les sujets de droit concernés par son application (Apanasewicz, précité, § 73).

134. Par ailleurs, la sécurité juridique présuppose le respect du principe de l’autorité de la chose jugée (Brumărescu c. Roumanie [GC], no 28342/95, § 62, CEDH 1999VII), cest-à-dire du caractère définitif des décisions de justice. En effet, un système judiciaire caractérisé par la possibilité de remises en cause perpétuelles et d’annulations répétées de jugements définitifs méconnaît l’article 6 § 1 de la Convention (Sovtransavto Holding c. Ukraine, no 48553/99, §§ 74, 77 et 82, CEDH 2002-VII). De telles remises en cause sont inadmissibles venant tant de juges que de membres de l’exécutif (Tregoubenko c. Ukraine, no 61333/00, § 36, 2 novembre 2004) ou d’autorités non judiciaires (Agrokompleks c. Ukraine, no 23465/03, §§ 150151, 6 octobre 2011). Il ne peut être dérogé à ce principe que lorsque des motifs substantiels et impérieux lexigent (Riabykh c. Russie, no 52854/99, § 52, CEDH 2003IX).

135. La Cour rappelle enfin que son rôle consiste à examiner si, dans un cas donné, les autorités ont respecté les obligations positives qui leur incombent en vertu de l’article 6 de la Convention, et plus particulièrement si les mesures adoptées par les autorités pour assurer la mise en œuvre d’une décision de justice ont été adéquates et suffisantes. Il appartient à chaque État contractant de se doter d’un arsenal juridique adéquat et suffisant pour assurer le respect de ses obligations positives (Apanasewicz, précité, § 74).

b) Application de ces principes à l’espèce

136. En l’espèce, la Cour note que le litige porte essentiellement sur l’exécution des jugements rendus par les tribunaux administratifs au sujet de l’annulation de nombreux actes administratifs modifiant les plans d’urbanisme de différentes échelles et des autorisations administratives relatives à l’implantation d’une usine d’amidon à Orhangazi (Bursa) dans une zone agricole. À la suite de l’adoption d’un amendement législatif le 26 mars 2008, la préfecture de Bursa a délivré, le 21 novembre 2008, une nouvelle autorisation à la société Cargill (paragraphe 94 ci-dessus), qui est, selon les éléments du dossier, toujours en activité.

137. La Cour observe que la construction de l’usine en 1998-2000 et la poursuite de ses activités à partir de l’année 2000 étaient fondées sur divers actes administratifs, à savoir les modifications des plans d’urbanisme de différentes échelles et les autorisations administratives adoptées conformément à ces modifications. Cependant, il n’est pas contesté que, au cours des procédures internes, à partir du 12 janvier 1999 (paragraphe 29 cidessus), de nombreuses injonctions provisoires suspendant lexécution de ces actes administratifs ont été émises par les juridictions internes. Les actes en question ont, par la suite, été annulés définitivement.

138. La Cour relève que les observations des parties sont divergentes sur la question de savoir si les jugements précités ont été effectivement exécutés. Alors que, d’après le Gouvernement, les activités de l’usine ont été interrompues le 20 octobre 2006, les requérants soutiennent qu’elles n’ont été arrêtées qu’en 2000, et ce pendant seulement quarante-cinq jours.

139. La Cour estime qu’il n’est pas nécessaire de s’attarder sur cette divergence, dans la mesure où, dans son arrêt du 21 novembre 2009, la Cour de cassation, réunie en assemblée plénière des chambres civiles, a établi que les jugements en question n’avaient pas été dûment exécutés par les autorités (paragraphe 78 ci-dessus). Après avoir examiné en détail le comportement des autorités eu égard aux jugements en question, la haute juridiction a conclu qu’il « [pouvait] passer pour établi que le Premier ministre, le ministre des Travaux publics et de l’Aménagement du territoire et le maire de Gemlik n’[avaient] pas exécuté les jugements des tribunaux administratifs, alors qu’ils en avaient la possibilité ». Pour arriver à cette conclusion, elle a notamment considéré que :
« Avant et après que les jugements des tribunaux administratifs soient devenus définitifs, les recourants ont adressé des avertissements oraux et écrits aux autorités compétentes en vue d’obtenir l’exécution de ces jugements. Selon les principes généraux du droit administratif, l’annulation d’un acte administratif impliquait que cet acte était réputé n’être jamais intervenu. Or, en l’espèce, les autorités n’avaient pas rempli le devoir qui leur incombait à la suite de ces décisions de justice. Alors qu’elles auraient dû suspendre les activités de l’usine d’amidon, elles se sont contentées d’adresser à celle-ci des avertissements formels, ce qui n’équivaut pas à une exécution de ces jugements. Le ministre des Travaux publics et de l’Aménagement du territoire, qui a délivré les autorisations requises pour la construction et l’installation de l’usine, n’a fourni aucun élément donnant à penser qu’il avait agi en vue de retirer les autorisations en question. Alors que le Conseil supérieur de la planification auprès du Premier ministre a octroyé une autorisation d’investissement et que l’exécution de cet acte a été suspendue par les décisions de justice, l’usine a été informée par une lettre signée par le Premier ministre lui-même qu’elle pouvait poursuivre ses activités. De même, il ressort de cette lettre que de nouvelles tentatives avaient été entreprises en vue de fournir une base administrative et légale à la poursuite de ces activités nonobstant l’annulation ultérieure définitive dudit acte. »
La Cour ne peut que souscrire aux constats de la haute juridiction, lesquels lient les juridictions inférieures, qui doivent s’y conformer en vertu de l’article 429 in finedu code de procédure civile (paragraphe 104 ci-dessus).

140. La Cour ne saurait par ailleurs suivre le Gouvernement lorsqu’il estime que la question de l’exécution des décisions rendues avant l’adoption de l’amendement législatif de 2007 n’a plus d’intérêt et que les recours des requérants contre l’administration sont sans objet. En effet, elle observe que, par un jugement du 14 mars 2008, le tribunal administratif de Bursa a également annulé l’autorisation de poursuite des activités délivrée à la suite de l’amendement législatif du 31 janvier 2007 et que ce jugement est devenu définitif le 21 mai 2015 (paragraphes 90-91 ci-dessus). Or les parties ne contestent pas que ce jugement n’a jamais été exécuté.

141. La Cour conclut par conséquent qu’à partir du 12 janvier 1999 et jusqu’au 21 novembre 2008, date à laquelle la préfecture de Bursa a délivré une nouvelle autorisation de poursuivre ses activités à la société Cargill, les jugements des juridictions administratives n’ont pas été réellement exécutés.

142. Quant à la phase postérieure à l’amendement législatif adopté le 26 mars 2008 (loi no 5751, paragraphe 92 ci-dessus), il est vrai que, comme le Gouvernement le souligne, cet amendement a ouvert la possibilité de régulariser la situation des terrains agricoles utilisés pour des activités non agricoles. En effet, le 21 novembre 2008, la société Cargill a obtenu une autorisation fondée sur ce nouveau texte, qui a été ultérieurement validée par la Cour constitutionnelle (paragraphes 92-99 ci-dessus).
143. La Cour observe que les requérants ont également introduit un recours en annulation devant les tribunaux administratifs (paragraphe 95 cidessus). Par conséquent, elle estime quil nest nécessaire ni de spéculer sur l’issue de cette procédure, qui est, d’après les informations dont elle dispose, toujours pendante devant les juridictions nationales, ni d’examiner d’office la question de savoir si cet amendement législatif avait ou non pour but d’empêcher l’exécution des jugements définitifs.

144. Cela étant, dans les circonstances particulières de l’affaire, la Cour se doit d’observer que, dans son arrêt précité ci-dessus (paragraphes 78 et 139), la Cour de cassation, réunie en assemblée plénière des chambres civiles, avait critiqué la lettre signée par le Premier ministre, qui informait la société Cargill que de nouvelles tentatives avaient été entreprises en vue de fournir une base administrative et légale à la poursuite de ses activités, nonobstant l’annulation ultérieure définitive de l’autorisation d’investissement relative à l’usine. Il ressort également de l’amendement en question que l’usine avait pu poursuivre ses activités sur la base des nouvelles autorisations délivrées en vertu de ce nouveau texte. La Cour rappelle qu’un des éléments fondamentaux de la prééminence du droit est le principe de la sécurité des rapports juridiques, qui veut, entre autres, que la solution donnée de manière définitive à tout litige par les tribunaux ne soit plus remise en cause (Brumărescu, précité, § 61). Or l’amendement en question pourrait avoir pour conséquence de priver d’effet les nombreuses décisions judiciaires définitives et, de surcroît, non exécutées (comparer avec Gorraiz Lizarraga et autres, précité, § 72 avec les références citées).

145. Ces éléments suffisent à la Cour pour conclure que, en s’abstenant pendant plusieurs années de prendre les mesures nécessaires pour se conformer à plusieurs décisions judiciaires définitives et exécutoires, les autorités nationales ont privé les requérants d’une protection judiciaire effective et que les dispositions de l’article 6 § 1 de la Convention de tout effet utile. Par conséquent, il y a eu violation de cette disposition.

III. SUR LA VIOLATION ALLÉGUÉE DES ARTICLES 2 ET 8 DE LA CONVENTION
146. Invoquant les articles 2 et 8 de la Convention, les requérants allèguent que l’autorisation délivrée en vue de la construction et de l’exploitation d’une usine d’amidon à Orhangazi a porté atteinte à leur droit à la vie ainsi qu’à leur droit au respect de leur vie privée et familiale et de leur domicile.

147. La Cour observe d’emblée que, même si les effets nuisibles de la poursuite des activités de l’usine en question sur l’environnement ont été débattus devant les juridictions nationales, l’affaire dont elle est saisie porte essentiellement sur la non-exécution des décisions judiciaires relatives aux modifications des plans d’urbanisme et aux autorisations délivrées conformément à ces modifications. Par conséquent, et eu égard aux faits de l’espèce, aux thèses des parties et aux conclusions qu’elle a formulées sous l’angle de l’article 6 § 1 de la Convention, la Cour estime qu’elle a examiné les principales questions juridiques soulevées par la présente requête et qu’il n’y a pas lieu d’examiner la recevabilité et le bien-fondé des griefs tirés des articles 2 et 8 de la Convention (Centre de ressources juridiques au nom de Valentin Câmpeanu c. Roumanie [GC], no 47848/08, § 156, CEDH 2014 ; voir aussi, mutatis mutandis, Gorraiz Lizarraga et autres, précité, § 75).

IV. SUR L’APPLICATION DE L’ARTICLE 41 DE LA CONVENTION

148. Aux termes de l’article 41 de la Convention,
« Si la Cour déclare qu’il y a eu violation de la Convention ou de ses Protocoles, et si le droit interne de la Haute Partie contractante ne permet d’effacer qu’imparfaitement les conséquences de cette violation, la Cour accorde à la partie lésée, s’il y a lieu, une satisfaction équitable. »

149. La Cour note que les req
uérants ont indiqué dans leur formulaire de requête qu’ils souhaitaient obtenir une réparation pécuniaire au titre du préjudice moral qu’ils estimaient avoir subi pour les violations de la Convention et qu’ils réclamaient également une certaine somme pour frais et dépens. Dans la lettre qu’elle a adressée aux représentants des requérants au stade de la communication, la Cour a clairement rappelé que l’indication, donnée à un stade antérieur de la procédure, des souhaits des requérants au titre de la satisfaction équitable ne compense pas l’omission de formuler une « demande » à cet effet dans les observations. À la lumière des principes généraux et de sa pratique établie en la matière, la Cour estime que l’indication d’un souhait des requérants d’obtenir une éventuelle réparation pécuniaire au stade initial et non contentieux de la procédure devant elle ne s’analyse pas en une « demande » au sens de l’article 60 du règlement de la Cour (voir les principes généraux cités dans l’arrêt Nagmetov c. Russie [GC], no 35589/08, §§ 57-61, 30 mars 2017). De plus, elle note qu’il n’est pas contesté qu’aucune « demande » de satisfaction équitable n’a été formulée au stade de la communication, dans le cadre de la procédure devant la chambre depuis 2010. Partant, elle estime qu’il n’y a pas lieu d’octroyer aux requérants de somme à ce titre.

PAR CES MOTIFS, LA COUR
1. Déclare, à l’unanimité, la requête recevable pour autant qu’elle concerne le grief tiré de l’article 6 § 1 de la Convention par MM. Ali Arabacı, Ali Rahmi Beyreli, Nadir Erol, Levent Gençelli, Mustafa Özçelik et Yahya Şimşek ;

2. Déclare, à l’unanimité, la requête irrecevable pour autant qu’elle était introduite par les requérants suivants : le barreau de Bursa, l’Association pour la protection de la nature et de l’environnement, M. Eralp Atabek, Mmes Fethiye Altıntaş et Kadriye Gökçadır, MM. Burak Giray, Nezih Sütçü et İsmail İşyapan, Mme Nalan Bener, MM. Okan Dursun, Niyazi Sinan Doğan, Erol Çiçek, Şaban Cankat Taşkın, Lütfü Kirayoǧlu et Cumhur Özcan et Mmes Zeliha Şenay Özeray et Öznur Çiçek ;

3. Dit, à l’unanimité, qu’il y a eu violation de l’article 6 § 1 de la Convention dans le chef des six requérants susmentionnés ;

4. Dit, par six voix contre une, qu’il n’y a pas lieu d’examiner la recevabilité et le bien-fondé des griefs tirés des articles 2 et 8 de la Convention ;

5. Rejette, à l’unanimité, la demande de satisfaction équitable.
Fait en français, puis communiqué par écrit le 19 juin 2018, en application de l’article 77 §§ 2 et 3 du règlement de la Cour.

Stanley Naismith                                                           Robert Spano
Greffier                                                                                Président

Au présent arrêt se trouve joint, conformément aux articles 45 § 2 de la Convention et 74 § 2 du règlement, l’exposé de l’opinion séparée du juge Lemmens.

R.S.
S.H.N.

OPINION PARTIELLEMENT DISSIDENTE ET PARTIELLEMENT CONCORDANTE DU JUGE LEMMENS

J’ai voté avec mes collègues pour conclure à une violation de l’article 6 § 1 de la Convention.
Par contre, je ne peux pas me rallier à tous les motifs ayant conduit la majorité à déclarer la requête irrecevable pour autant qu’elle est introduite par le barreau de Bursa, ni à la décision selon laquelle il n’est pas nécessaire d’examiner les griefs tirés d’une violation des articles 2 et 8 de la Convention.

La qualité de victime du barreau de Bursa Pour déclarer irrecevable la requête pour autant qu’elle est introduite par le barreau de Bursa, la majorité se fonde sur deux motifs : d’une part, la qualité de personne morale de droit public et non d’organisation non gouvernementale au sens de l’article 34 de la Convention du barreau en question (paragraphe 112 de l’arrêt) et, d’autre part, le fait que ce dernier n’a souffert d’aucun dommage résultant de la non-exécution des jugements internes en cause (paragraphe 113 de l’arrêt).
Je suis d’accord avec le premier motif.

En ce qui concerne le second motif, il ne me semble pas entièrement compatible avec la jurisprudence de la Cour. En effet, selon la Cour, par « victime » l’article 34 de la Convention désigne la personne directement concernée par l’acte ou l’omission litigieux, l’existence d’un manquement aux exigences de la Convention se concevant même en l’absence de préjudice (voir, par exemple, Balmer-Schafroth et autres c. Suisse, 26 août 1997, § 25, Recueil des arrêts et décisions 1997IV,Brumărescu c. Roumanie [GC], no 28342/95, § 50, CEDH 1999VII, et Murray c. Pays-Bas [GC], no 10511/10, § 83, CEDH 2016). Le fait que l’action en dommages et intérêts introduite par le barreau ait été déclarée irrecevable par les juridictions internes, au motif que celui-ci ne pouvait se prétendre victime d’un quelconquedommage, ne me semble dès lors pas pertinent. En revanche, le fait que le barreau était partie requérante dans toutes les procédures devant les juridictions administratives et que son recours ait été déclaré recevable dans un cas seulement (paragraphes 28-37 de l’arrêt) et irrecevable dans les trois autres cas (paragraphes 14-27, 38-48 et 49-56 de l’arrêt) est plus pertinent. Sur la base de ce dernier constat, on pourrait dire que, sauf pour la première procédure, le barreau ne saurait se plaindre de la non-exécution des jugements d’annulation. Mais ce serait là un motif surabondant, eu égard au premier motif mentionné ci-dessus.

Les griefs tirés d’une violation des articles 2 et 8 de la Convention
En sus de leur grief tiré d’une violation de l’article 6 § 1 de la Convention, les requérants invoquent également une violation des articles 2 et 8 de la Convention. Alors que le premier grief concerne la non-exécution des jugements rendus en leur faveur, les deux autres griefs concernent l’atteinte portée à leur droit à la vie et à leur droit au respect de la vie privée et familiale et du domicile par l’autorisation délivrée en vue de la construction et de l’exploitation de l’usine d’amidon.

La majorité estime que, « eu égard aux faits de l’espèce, aux thèses des parties et aux conclusions qu’elle a formulées sous l’angle de l’article 6 § 1 de la Convention, (...) [elle] a examiné les principales questions juridiques soulevées par la présente requête et qu’il n’y a pas lieu d’examiner la recevabilité et le bien-fondé des griefs tirés des articles 2 et 8 de la Convention » (paragraphe 147 de l’arrêt).

Avec tout le respect dû à mes collègues, je ne peux pas souscrire à cette appréciation. Les griefs tirés d’une violation des articles 2 et 8 concernent la substance même de la contestation soulevée par les requérants au sujet de l’implantation d’une usine dans leur environnement (paragraphe 127 de l’arrêt). Le grief tiré d’une violation de l’article 6 § 1 de la Convention, aussi importante soit-elle, ne concerne que la procédure. Alors que les autorités ont estimé pouvoir passer outre les jugements annulant des actes administratifs par une intervention du législateur, la question demeure de savoir si cette intervention ainsi que les actes qui l’ont suivie sont eux-mêmes compatibles avec des normes de rang supérieur, telles que celles qui protègent le droit à la vie et le droit au respect de la vie privée et familiale et du domicile.

Dans ces circonstances, les « principales questions juridiques » ne sont peut-être pas celles qui ont été examinées sous l’angle de l’article 6 § 1. À mon avis, les griefs fondés sur une violation des articles 2 et 8 méritent tout autant un examen sérieux, d’abord quant à leur recevabilité, puis éventuellement quant à leur bien-fondé.

Arzu KÖK