Diyanet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Diyanet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ocak 2018 Pazar

Çocuklar Size Ne Yaptı? - Arzu KÖK

Çocuklar Size Ne Yaptı?

Bir hastanede beş aylık bir süreçte 115 çocuğun hamile olduğu tespit ediliyor. 

- Hastane durumu gizliyor
- Emniyete bildirilmiyor
- Valilik soruşturma izni vermiyor
- Olayı ortaya çıkaran görevlinin yeri iki defa değiştiriliyor, yetmiyor soruşturma açılıyor haklarında

 Devletin çocuklara, özellikle de kız çocuklarına ne kastı var diye düşünmeden edemiyor insan.

Aile Bakanı “çocuk istismarına 0 tolerans” diyor. Ancak çocuklara yönelik cinsel istismara ilişkin yapılan araştırma sonuçları mızrağın çuvala sığmayacak boyutta olduğunu gözler önüne seriyor.  Son 3 yılda 500 bin çocuk hakkında adli işlem yapılmış. Son 3 yılda taciz ve tecavüze uğrayan, adli mercilere yansıyan çocuk sayısı 70 bin. Tabii bunlar bilinenler, peki ya bilinmeyenler? Türkiye çocuk pornografisinin de en yaygın olduğu ülkelerden biri konumuna gelmiş. 

Selda Bağcan’ın seslendirdiği, Nazım Hikmet’in “Bulutlar Adam Öldürmesin” şiirinden bestelenen, acı nağmelerle örülü “Çocuklara kıymayın efendiler”  şarkısı geliyor usuma.

Çocuklara kıymayın efendiler.
Analardır adam eden adamı.
Sizi de bir ana doğurmadı mı?
Analara kıymayın efendiler

Oldum olası çok duygulandırır bu şarkı beni. Hele de yıllar geçtikçe ve çocuklarımız yok yere heba edildikçe daha çok etkiliyor beni. 


Allah’ın kelamını öğrensinler diye fukara köylüler tarafından emanet edilen 45 erkek çocuğa tecavüz edilmişti de, kimsenin kılı kıpırdamamıştı. Yine aynı nedenle yurda verilen çocuklar cayır cayır yanmış onlarca çocuk can vermişti de hiçbir şey yapılmamıştır. Sadece suç mahalli ve sorumluları temize çıkarmaktan öte bir şey yapılmadı. Sonra ödül gibi, kayyumlar marifetiyle el konulan yurtlar, okullar o vakıflara, derneklere verildi.

Temelsiz ve delilsiz iddialarla annesinden babasından koparılan, hapislere atılıp sürgünlere gönderilen ebeveynlerin çocukları da kimsenin umurunda olmadı. Babalarını ziyarete giden beş çocuğun annelerinin hapishane önünde tutuklanması da kimsenin zerre kadar vicdanını sızlatmadı. Yürekli bir milletvekili sosyal medya hesabından paylaşmasa kimsenin haberinin olmayacağı sıradan olaylardandı ne de olsa. Hele ki ekmek almaya giderken vurulan çocuk hiç umurunda olmadı kimsenin. Eğitim sistemindeki değişiklikle cihada özendirilen çocuklar canlı birer bomba yolunda yetiştirilirken de kimsenin umurunda olmadı. Çocuk işçi sayısı gün geçtikçe artıyor ama yine umurunda değil kimsenin. Diyanet evlenme yaşını dokuz yaş olarak söylüyor, ses yok. Kaldı ki bu durumda yukarıda bahsi geçen hamile çocuklar için ses çıkmaz değil mi?

Başlarken devletin çocuklara ne kastı var diye sorarken işte tüm bunlardan bahsediyordum. Kimsenin kimseye kastının olmadığı günleri arzularken olanlar canımızı çok yakıyor. Herkes bu kıyamda sadece bir adım atmaya çalışıyor. Ama her adım acı veriyor.

Gerçekten ne düşünüyorlar merak ediyorum: Onların kendilerini iyi hissedeceği, hayallerindeki Asım’ın nesli yetişiyor mu?  Minik ellerine verilen yağlı urganları iyi sallayabiliyorlar mı bari?  Mikrofon uzattıklarında, ‘Büyüyünce Cumhurbaşkanı olacağım, idamı getireceğim’ diyen kız çocuğunun sözleri yeterli geliyor mu onlara? Anaokullarında ‘Arı vız vız vız’ şarkıların yerini, ‘Ölmeye, ölmeye geldik’ marşları almışken mutlu oluyorlar mı?

Türkiye çok sıkıntılı dönemlerden geçti. Çok badireler atlattı. Ama ne kardeşin kardeşi vurduğu terör dönemlerinde, ne darbe günlerinde bu denli çocuklar üzerinden hesaplaşılan bir zamanı yaşamadı. Ne güç mücadelesi, ne savaş hukuku çocuklara ilişmeyi meşrulaştırmaz. Çocuklara dokunmayın. Çocukların gözlerindedir melekler…

“Çocuklara kıymayın!...”

Arzu KÖK


17 Aralık 2017 Pazar

Müzik!... - Arzu KÖK

Müzik!...

İTÜ’de bir grup öğrenci “Müzik haramdır” başlıklı bir bildiri dağıtmış. Hani bunları dağıtana mı kızmalı dağıttıranlara mı bilemedim pek. Ülkemizde her geçen gün dinin yanlış yorumlanması ve bunun sonuçlarıyla karşı karşıyayız ne yazık ki. Daha bu bildirilerin yankıları devam ederken bir de Diyanet, "Ahlaksızlığa ve harama sevk eden müziği dinlemenin günah olduğu" yönünde bir fetva verdi. 


 Diyanet’in bu bildiri ardından verdiği bu fetva, ortamı daha da germekten başka ne işe yaradı bilmiyorum. Hele bir de bir konuyu en ince detayına kadar araştırıp doğrusunu iletmesi, yazması beklenen Prof. ünvanlı insanlar da bunu yapıyor ya ne demeli bilmiyorum. Ne demiyorlar ki, işte birkaçı: 

- Necmettin Erbakan İlahiyat Fakültesi Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Orhan Çeker: “Müzik için haram diyemeyiz ama helal de diyemeyiz. İçeriği  uygun olmalıdır. Ama kadın sesi içeren müzik kesinlikle caiz değildir.”

- Karatay Üniversitesi İslam Ekonomisi ve Finans Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hamdi Döndüren: “Çalgı aletleri, bunları çalmak, satmak ya da şarkı söylemekten para kazanmak, nefsi azdıran, örneğin diri bir kadının ya da şarabın heyecan verici niteliklerini anlatan şarkılar, çalgısız dahi olsa caiz değildir.”

- Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Ekrem Buğra Ekinci: “Şarkı, ancak çalgı ve kadın sesi içermiyor, sözleri de dinen sakıncalı değilse dinlenebilir.”

- İslam  Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman: “Müziğin icrası da, dinlenmesi de haramdır. Bir değneğin, bir çubuğun bir yere ahenkli bir şekilde vurulması bile bu hükme dahildir ve haramdır. Hükmün bazı istisnaları vardır: Savaşta vurulan kös ile düğünlerde çalınan tef.”


Oysa müzik, doğasının da gereği olarak insanın metafizik dünyayla iletişim kurmasını sağlar ve insanı sıradan duygulardan daha yüce ve güzel duygulara çekebilme gücü sayesinde, insan ruhunun, sınırları olmayan âlemde özgürlüğe ulaşmasına da aracı olur. Kolay icra edilebilirliği ve etkileme gücü nedeniyle pek çok din kendini müzikle ifade yoluna gitmiştir. (Ezan bile bir ezgiye sahip değil midir?)

Müzik tarih boyunca kutsallardan beslendiği gibi kutsalları da besleyen bir yapıya sahip olmuştur. Müziğin duygusal bir coşkuyu yaratma, duyguların ifadesi için meşru bir ortam oluşturma özelliği, dini ritüellere katılımı teşvik etmiştir tarih boyunca. Aynı zamanda ritüellere katılımı artırmak amacıyla da müziğin güdüleme gücünden de yararlanılmıştır. Bunun yanı sıra ritüeller bağlamında müzik, bireysel ve toplumsal tecrübeyi bir araya getirerek “biz” duygusunun meydana gelmesini sağlamaktadır.

Hemen hemen bütün dinlerin uygulama noktasında müzik önemli bir yer tutar. Müziğin etkisi ilkel dinlerden semavi dinlere kadar uzanmış ve bütün inananları etkisi altına almıştır. Hint ve Çin kültüründe müzik, dinin ayrılmaz bir parçasıdır. Örneğin Hinduizm’in kutsal kitabı Rig Veda, 1017 ilahiden oluşur. Konfüçyüs de din ve ahlak ilişkisi bağlamında “Müzik, insani olan hislerin ifadesidir, müziğe bağlı olanlar erdemli insanlardır” ifadesiyle müziğin ahlak açısından önemini vurgulamıştır.


Yahudilikte ise müzik, net bir şekilde ifade bulmasa da önem arz ettiği görülmektedir. Hz. Davud’un güzel bir sese sahip olduğu ve mizmar adı verilen bir enstrüman çaldığı pek çok İslam ve batı kaynaklarında yer almıştır ki bu da müzikten uzak durulmadığının ispatıdır.

Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde müzik yok gibidir adeta. Ancak Hıristiyanlık devletin resmi dini olmasından sonra kiliseler ve halk üzerinde oldukça ön plana çıkmıştır. Özellikle misyonerlik faaliyetlerinde müzik önemli bir rol oynamıştır. Misyonerler, vaaz dinlemek istemeyen ve dinin çağrılarına uymayan insanlara dini, müzik ile anlatmışlardır. Sonraki dönemlerde ise kilisede ayinlerin, ibadet ve kutlamaların ayrılmaz bir parçası olmuştur.

İslam’a baktığımız zaman, Kur’an‘da ve hadislerde müzik konusunda net bir bilgi yoktur. Ancak, Hz. Muhammed’in dinlendirici mahiyette, kötülüğe ve zarara sebep olmayan oyun ve eğlencelere müsaade ettiği kaynak kitaplarda yer alır. Bunun yanı sıra tarikat ve cemaatlerde, tasavvufi alanda müzik oldukça önemli bir yer edinmiştir. Özellikle Mevlevilik, müziği kendisinin ayrılmaz bir parçası olarak görür. Önceki dönemlerde Mevlevihaneler konservatuar işlevi görecek kadar bu konuda ilerlemişlerdi ve çok iyi müzisyenler, besteciler yetişmiştir. Ney eşliğinde yapılan sema ayini de bunun en açık örneği değil midir? Bu konuda Mevlana “Güzel ses dinlemek âşıklara gıdadır, çünkü güzel ses dinlemekte kalp huzuru ve Tanrı’yla beraber olma zevki vardır” diyerek müziğin önemine dikkat çekmiştir.

Tüm bunlara rağmen yukarıda da örneklerini verdiğim gibi bazı din alimleri müziğe şiddetle karşı durmuşlar ve müziği İslam dışı unsur olarak yansıtmışlardır, yansıtmaya da devam etmektedirler. Bundan değil midir bir üniversite ortamında böylesi bir broşür dağıtmak, dağıttırmak… Tüm bunlar aslında müziğin tam olarak ne anlama geldiğini bilmemelerinden kaynaklanıyor.

Müzik öncelikle ses demektir. Bu anlamda da müziği yasaklamak, sesi yasaklamak demektir. Bu durumda müziğe haram diyenler, Aristo mantığıyla hareket edersek sese de haram demiş oluyorlar. O halde önce kendi seslerini kesmeleri gerekmez mi?  Oysa insan sesi haram değildir ve Allah’ın verdiği en önemli nimetlerden biridir. Bunu çarpıcı bir şekilde ifade eden Abdülkadir Meragi’nin, Makasıd adlı eserinin girişinde bir “gülbank” tarzı “hamdele” yer almaktadır. Onu bir okusunlar derim onlara. 

Müzik, ya insan sesidir veya çalgı sesidir. Müzik insan sesidir denirse az önce açıkladığım gibi ona karşı çıkamaz. Çalgı sesi denirse, bunun da iyi anlaşılması gerekir. Bir defa bilinmelidir ki müzik, çalgının kendisi değil, çalgının teline vurmakla ortaya çıkan sestir, çalgının boşluğuna üflemekle çıkan sestir, çalgıya vurmakla çıkan sestir. Yani sonuç, yine sestir, ses çeşitlerinden bir sestir. İnsan sesindeki çeşitlilik gibi, çalgı seslerinde de çeşitlilik vardır. Çalgılardan elde edilen her ses müzikte kullanılamaz, müzikte kullanılabilen seslere perdelere uygun/uyumlu ses diyoruz, uyumsuz sesler müzik yapımına uygun olmayan seslerdir, çalgının sesi dediğimizde kastettiğimiz, çalgının kendisinden elde edilen değil, çalgıdan üretilen sestir. Bu nedenledir ki çalgı sesi haramdır denirse, çalgıya haram denmiş olmuyor; perdeli/uyumlu sese haram demiş olunuyor (uyumsuz olan sesler zaten müzik bilimince yasak seslerdir), bu durumda da az önceki şeye çıkıyor. Kısacası ses yasak değildir ve yasaklanamaz.  

Perdeli ses, insan boğazı ile de yapılabiliniyor. Bir annenin ninnisi gibi; Ezan ve Kur’an okumak gibi. Perdeli sesi diğerlerinden ayırmaya çalışan yasakçıların yanlarında ses frekansı ölçer araçla gezmeleri gerekmez mi? Bu sesi duyduklarında hemen onu bulup, kim veya ne bu sesi çıkarırsa cezalandırmaları gerekmez mi? O durumda zavallı kuşlar… Önce onlar cezalandırılırdı herhalde. Tabii bir de perdeli ses çıkaramayan müezzinler de girerdi potaya. Ne olacaktı o zaman?...

Dağıtılan broşürde bir de şarkı söyleyenin söylediği güftelerdir: açık saçık sözlerdir. Ama ne yazık ki bunların müzikle bir ilgisinin bulunmadığını göremiyorlar. İlgi ikinci derecedir ve bu sözler salt müzik değildir; bunlar şiirdir, sözdür, kelimelerdir. Şiir olmasa da müzik olacaktır. Eğer şiirlerdeki bu ifadelere karşı iseniz, o zaman Kur’an’dan tutun da birçok edebi eserde yer alan buna benzer ifadelere de karşı çıkmanız gerekmez mi?  Açık saçık sözler, söz unsurudur, müziğin asıl unsuru değildir, müzik ile pek ilgili değildir. Perdeli ses çıkarmak için ille de açık saçık sözleri haykırmak gerekmez ki. O nedenle boşuna debelenmeyin, zira basit mantıkla “müzik haramdır” demekle, açık saçık sözleri yasaklamış olmuyorsunuz, olamazsınız.  

Tarih boyunca anlatılan güzel ezan dinlemekle nice insanın Müslüman olduğuna dair anlatıları duymayan kalmamıştır sanırım. Müezzinin makamla ezan okuması istenir, yetmezmiş gibi güzel sesli olmasına da özen gösterilir. Üstelik Hz. Muhammed de güzel okumayı istemiştir,  değil mi? Harfleri doğru çıkarmanın ilmi “tecvit”tir. Tecvit, harf dediğimiz sesleri uyumlu ve düzgün çıkarma bilgisine verilen isimdir. Müzikte ise buna perdeli sesler/uyumlu sesler bilgisi denir.

Müziğe bir başka bakış “boş zaman sosyolojisidir”. Yani müzik, boş işlerle uğraşıdır anlayışı. Konuyu müzik boş iş değil, sanattır diyerek açıklamak olasıdır. Ancak konuyu bazılarının anlayacağı bir şekilde açıklayalım isterim. Hani bütün dinlerde birinin dedikodusunu yapmak yasaklanmıştır. Bir şeyle meşgul olmayan insan dedikodudan başka ne yapacak peki? Oysa müzikle uğraşı kişiyi boş zamandan alıkoyan en güzel araçtır. Bu anlamda da müziğin toplumsal birçok yararı vardır. Aslında önerim nedir biliyor musunuz? Biraz müzik felsefesi ve sosyolojisi okuyun. İşte o zaman anlarsınız müziğin ne kadar bulunmaz bir şey olduğunu. 

Müziğe bakışlardan biri “kötülüğe götüren yollardan biri” şeklindedir. Oysa biliyoruz ki müzik bıçak değildir. Bıçak insanı öldürür, ama müzik insanı kötüye götürmediği gibi, onu kötü bir yola da sürüklemez. Bir defa hiçbir müziğin insanı kötülüğe zorlayacak gücü yoktur. Ancak başka çevre koşulları ile belki o da belki böylesi bir sonuç verir.  Kötülüğe sürüklenmek bir müzik sorunu değil, çevre sorunudur. Müziği değil, ortamı yasaklamak gerekir, ortamın kötü olmasında da müziğin suçu yoktur.  

Tekrar ve tekrar söylüyorum ki müzik demek ses demektir; düzenlenmiş sestir. Müziğe haram demeniz, müziğin hakkına tecavüz ettiğiniz, hatta kendi sesinizi kesmek zorunda kalacağınız anlamına gelir diyorum. Bırakın insanlar müzik yapsınlar, müzik sanattır, ince sanattır, ince zevktir. Önyargısız dinleyin, göreceksiniz o zaman müzik ne demekmiş. Müziğin dinde “haram” olduğunu söyleyenlere sesleniyorum. Önce müziğin ne anlama geldiğini iyi kavrayın ve Allah’ın yasaklamadığı şeyleri insanlara yasaklamaya çalışmayın... 


Arzu KÖK

9 Ocak 2017 Pazartesi

Çok Şükür!...- Arzu KÖK

Çok Şükür!...

Bir süredir düşünceyi defeyleyip, vicdanı, düşünmeyi kapı dışarı ettiğimiz içindir ki içimiz çok rahat, çok şükür!... 

Hislerimiz, hele ki vicdanımız yazıktır ki kullanılmaya kullanılmaya kurum bağladığından, soba boruları ile birlikçe çırptık, çöplüğe gitti. Gönlümüz artık çok rahat; çok şükür!...

 Eskiden pahalı oyuncaklarımız yoktu bizim. Her istediğimiz öyle anında olmazdı, zaten öyle her gördüğümüzü de istemezdik. Küçücük şeyleri bile oyuncağa çevirir, hayal dünyamızı, düşünce evrenimizi geliştirirdik. Şimdi ise teknoloji çağında yaşıyoruz. Bilgisayarlar oyuncak olmuş. Telefonlar akıllanmış. Hayal dünyasını, düşünce evrenini geliştirmeye gerek duymaz olmuşlar. Şimdiki çocukların, gençlerin yerine, telefonları düşünüyor, politikacılar söylüyor, iş bitiyor… Gelmesi istenen sürü nesil geliyor… İçimiz çok rahat; çok şükür!...

Eskiden pembe sardunyalarıyla, kırmızı biberler sarkan evleriyle güleryüzlü, sıcak, sımsıcak evlerimiz vardı. Şimdi ise her şeye tepeden bakan, burnu havada gökdelenlerimiz geldi. Zihniyetimize de uydu doğrusu. Evlerimiz yan yana, omuz omuzaydı. Gökdelenlerimiz ise ezmeyi, üste çıkmayı ilke edinmiş insanlığın şaheserleri olarak üst üste, üst üste, üst üste…. Eskiden evlerimizde semaverlerimiz vardı. Semaverlerde huzuru demlerdik ailecek. Şimdi ise gökdelenlerimizde tepeden inme çay poşetlerimizle zamandan kazanıyoruz. Öyle ya her şeyin tepeden inme olduğu bir dünyada bunu çaya çok göremezdik ya. Hem çalmanın adı kazanmak olmuşsa niye zamandan da kazanmayalım ki? Devlet büyükleri de öyle yapmıyor mu? İçimiz çok rahat; çok şükür!...

Eskiden komşularımız vardı. Bizim evin yanında sıra sıra. Ve sıra sıra terlikler, komşuya hatır sorardı. Annem, Ayşe teyzeye üşütmüş diye çorba yapardı. Sonra bir koşu Zeynep kızın çeyizine yardıma koşardı. Yani biz komşumuzduk, komşumuz da biz. Şimdi mi? Şimdi biz sadece biziz… Komşumuz mu : www.kom.şu.tr. Uzağı yakın etmişiz doğrusu, yakını uzak etmişiz ne gam!... Ayşe teyzelerden köşeyi dönünce bakkal amcamız vardı, 250 gr peynir, 100 gr helva aldığımız. Bizi yüzümüzden tanır, paramız olmadığındaysa hiç söylenmeden defterine yazardı… Şimdi ise marketlerimiz var. Marketlerde ise kasalar var. Bizleri yüzümüzden değil de bir mahkûm gibi kredi kartlarımızdaki numaralardan tanıyor. Kartın yoksa, hele paran da yoksa yüzüne bile bakmayacak… Eeee zihniyet meselesi… Mahkûmiyette sınır yok tabii… Ama içimiz çok rahat; çok şükür!...


Eskiden de kavgalarımız vardı. Ama bizim kavgalarımız; “Vatanı, bayrağı, cumhuriyeti, Atatürk'ü kim daha çok seviyor” kavgasıydı. Şimdi ise insanlar; inananlar-inanmayanlar, Türk- Kürt- Laz- Çerkez-Arap, Alevi-Sünni diye ayrılıyor. Kardeşçe yaşayan bizlerin arasına nifak tohumları ekiliyor gün be gün. Her gün en az on şehit haberi geliyor, sokaklarımızda bombalar patlıyor ama ne gam!... İçimiz çok rahat; çok şükür!...

Eskiden “paşa” denildiğinde “Atatürk'ün askeri” olduğunu bilir, sonuna kadar güvenirdik. Hakim ve yargıçlarımız ise adaletin temeliydi, asla yanlış karar verebileceklerinden, adam kayıracaklarından şüphe etmezdik. Askerimiz, hakim ve savcılarımız var diye huzurlu uykular uyurduk. Şimdi ise uykularımızdan vurdular bizi. Zerre kadar huzurumuz kalmadı. Ne güvenlik ne de adalet yönünden güvenebileceğimiz kurumların yerinde yeller esiyor şuan. Ama olsun, bizim içimiz çok rahat; çok şükür!...

Eskiden ‘laiklik’ vardı. Kimse kimsenin dinine karışmaz, din, devlet işlerine karıştırılmazdı. Diyanetin bütçesi, Milli Eğitim’in bütçesini aşmazdı, Eğitime önem verilirdi. Şimdi ise eğitim en son plana atılmış. Bilimsel veriler gereği çocuklara verilmemesi gereken dini eğitim anaokulu seviyesine indirilmiş. Bu yaşlarda böylesi eğitimlere maruz kalan çocukların ileride birer bombaya dönüşme olasılıkları artmış, itaat ön plana çıkarılmış. Böylece de din adına katliamların sayısı artmıştır gün be gün ama ne gam!... İçimiz çok rahat; çok şükür!...

Yazık ki toplum, softaların peşine takılıp aydınlık yolları eskide bırakmak yoluna girmiştir. İleride bir gün birileri çıkıp; “Eskiden bu topraklarda modern, çağdaş, laik bir Türkiye Cumhuriyeti vardı” diye ben gibi kederlenirse şaşırmayın demek de istemiyorum ama endişeleniyorum. Hâlâ “İçimiz çok rahat; çok şükür!...” sözü çok söyleniyor çünkü.

İçi gerçekten rahat olan var mı? Merak ediyorum doğrusu...

Arzu KÖK

19 Kasım 2016 Cumartesi

Tecavüz - Arzu KÖK

Tecavüz…

- Doğu'da, Irak ve Suriye'de savaş hali var...
- Dolar 3.40'ı aşmış...
- 'Başkanlık gelmezse batarız!' feryatları ediliyor...
- Adaletin, demokrasinin, barışın, insan haklarının lafı bile edilmiyor...
- Devlet kurumları tamamen iflas halinde...
- Ekonomi çökme noktasına gelmiş... 
- ... v.b


İşte tüm bu keşmekeşin içinde hem gündem değiştirmek hem de itiraz gelmezse amaca biraz daha yaklaşmak adına gündeme geldi bu tasarı.  'Sinir uçlarına dokunması olası olmayan' bu kanun tasarısının aniden ortaya çıkıvermesi, bir tesadüf müdür sizce?... Açıkçası pek öyle gelmedi bana.

Aslında güzel ülkemiz son kırk-elli yılda tarihinde hiç olmadığı kadar İslamileşti. Zaten son 14 yıldır da İslamcı parti tarafından yönetiliyor. Mesai saatleri bile artık namaza göre düzenleniyor oldu. Eğitim öğretim İslamileşti, okullarda Cuma namazına göre ders yapılmasına ilişkin genelge bile yayımlandı. Evet, Türkiye tarihinde hiç olmadığı kadar İslamileşti ama ahlakını ve aklını bugünkü kadar yitirdiği bir dönem görmedim ben açıkçası. Göreniniz var mı bilmem…

Güzel ülkemiz yazık ki hırsızlık, yolsuzluk ve ahlaksızlık pençesinde kıvranıyor. Anasının çıplak dizinden, öptüğü kız evladından bile tahrik olduğundan dem vuran yaratıklar, din-iman edebiyatıyla çocukların üzerinde tepiniyor, yetmiyor,  ensestin,  livatanın iğrenç dehlizlerinde dolanıyorlar. “Güzel ahlak dini” İslam’ın bekçisi olması gereken Diyanet ise akıl almaz fetvalarıyla(En azından bugüne kadar gazetelere yansıyanlara bakmak yeterli) ahlaksızlığa çanak tutuyor. Bir kızın erkek arkadaşıyla yan yana oturmasını günah sayanlar, 13 yaşında evlenmesini uygun görüyor. Şimdi bu yasa tasarısı ile de desteklenir hale geliyor.

Unutulmamalıdır ki tecavüz bir namus meselesi değildir. Tecavüz edilenin namusu kirlenmez, zarar görmez. Güveni, ruhu, bedeni zarar görür... “Namusunu temizledi, namusu kirlendi, ne giymişti, orada ne arıyordu?” bakış açılarının değişmesi gerekir artık. Zira böyle yapılarak her seferinde tecavüzcü ile empati kurulur. Bu ise en büyük sakıncadır. Bir varlık tecavüze uğradığında, dayak yemiştir, işkenceye maruz kalmıştır, fiziksel ve ruhsal şiddete uğramıştır, sessiz kalıyorsa tehdit ediliyordur, sessiz kalıyorsa bu toplumun rezil bakış açısından dolayı kendinde bir suç görüyordur. Kadına, çocuğa, hayvana yapılan tecavüze sebep bulmak, şakasını yapmak bir yerde tecavüzcünün kendisini haklı görüp, yaptığının doğru olduğuna inandırmaktır. Şimdi ise bu yasa, adeta tecavüzcüye hediye niteliği taşıyor. 

Tekke ve zaviyeler neden kapatılmıştı biliyor musunuz? Çünkü o günlerde de, sübyancılık ve haşhaşilik had safhaya ulaşmıştı. Günümüzde ise vakıflar aracılığıyla tekke ve zaviye çalışmaları tüm hızıyla devam ediyor. “Hilafeti getireceğiz!” diyenlerin, tarikatlara sivil toplum örgütü diyenlerin neleri amaçladığı artık anlaşılıyor mu acaba?

Din yoluyla insanın ruhunu, iç dünyasını ele geçirip, her türlü insani hak ve özgürlüğünü elinden alıp -yaşama hakkı dahil- köleleştirirsin. Düşünemeyen bir robot haline getirdiğin, zihnini kontrol ettiğin zavallılardan canlı bombalar yetiştirmen hiç de zor değildir.

Tecavüze uğrayan ve karşı koyacak gücü olmayan mağdurların, zorba ile aralarında efendi-köle ilişkisinden daha ağır, asalak bir bağ oluşur, tıpkı sırtına yapışan keneye bir şey yapamayan hayvan gibi çaresizce kabullenirler. Aralarındaki bu kirli sır, kurtulamadıkları parazitler gibi dışarı atılamaz, “öğrenilmiş çaresizlik” tam anlamıyla budur ve geneleve mahkûm edilmiş sermaye gibi ortamdan kaçıp kurtulamazlar. ‘Depremle yaşamaya alışmalıyız’ diyen sivri akıllıları biliyorsunuz. Tecavüzle yaşamaya alışmış mağdurlara verilen vaatler vardır; “Eline fırsat geçtiğinde sen de aynısını bir başka zayıfa yaparsın, bu devran böyle döner oğlum”.

Tecavüz meşrulaştırılmaya çalışılıyor. Oysa tecavüzden belini doğrultamayan bir toplum isyan edemez. Böylesi bir toplum, işgal ordularının yaptıklarını birbirine yapar, toplama kamplarını kendi iradesiyle kurup, kendi çocuklarına tecavüzü organize eder. İşte istenilen ümmet türü. Bundan âlâ ümmet mi olur?

İşte bu nedenle analara seslenmek istiyorum. Uyanın artık... Sizler de bu ülkenin erkek vatandaşlarıyla aynı haklara sahipsiniz. Aslında daha daha fazlasınız. Anasınız, ablasınız, bacı, kardeş, eş ve çocuksunuz. Hatırlayın, sizler Ulusal Kurtuluş Savaşımızı nasır tutan elleriniz ve sevgi dolu yüreğinizle kazanmadınız mı? Kurtuluş Savaşında eli silah tutan Fatma Bacım gibi, ülkesini savunmada kahramanlık destanı yazan Nene Hatun gibi, adı bu ülkemizin topraklarına karışan binlerce anamız bacımız gibi direnelim ve bu yasaya karşı çıkalım. Cinsel istismara uğrayan çocuklarımız bu yamyamların eline bırakılamayacak kadar değerlidir. 

Lenin’in dediği gibi: “Dokunulmazlığı olan tek sınıf çocuklardır.” Kimsenin çocuklarınıza, çocuklarımıza dokunmasına izin vermeyelim.


Arzu KÖK

24 Ağustos 2016 Çarşamba

Bir Bebekten Katil Yaratan Karanlık - Arzu KÖK

Bir Bebekten Katil Yaratan Karanlık

Antep’te bir düğüne canlı bomba saldırısı yapıldı geçen gün. Onlarca vatandaşımız can verdi. Onlarcası yaralı olarak hastanelere kaldırıldı. Bu saldırının ardından, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı açıklamada dikkat çeken bir nokta vardı. Cumhurbaşkanı, saldırının “12-14 yaşlarında bir canlı bomba” tarafından gerçekleştirildiğini belirtiyordu. Bu doğruysa, Türkiye artık çocukların canlı bomba olarak görev yaptığı bir ülke konumuna gelmiş demektir. Katil çocukları barındıran bir ülke. İnanmak gelmiyor içimden. 


 Gabriel Garcia Marquez’in “Kırmızı Pazartesi” öyküsünü bilirsiniz. İşleneceğini hemen hemen herkesin bildiği ama kimsenin engel olmadığı bir cinayetin an be an öyküsüdür bu ve gerçektir de aynı zamanda. Bizim buralarda “iyice” bilinir olmasının da başka sebepleri vardır. Bu toprakların ”Kırmızı Pazartesi” leri bir türlü bitmemektedir ne yazık ki.  Üstelik artık çocuklar fail olarak seçilmektedir.

Bu, kendiliğinden gerçekleşecek bir durum değildir. Çocuklar kendiliklerinden canlı bomba olmazlar, olamazlar. Ancak yetişkinlerin büyük bir çaba harcaması ile bir canlı bombaya dönüşebilirler. Antep’teki saldırı, sıradan bir saldırı değil, planlanmış ve hazırlığı yapılmış bir katliamdır. Bu saldırıda yer alan çocuk, hangi yaşta olursa olsun, yalnızca bir figürandır. Onu katil olmaya sürükleyenler ise çocuklara zerre kadar değer vermeyen, kafalarındaki dogmalara inanmış yetişkinlerdir. Rakel Dink’in 2007’de söylediklerini anımsamakta yarar var: “Yaşı kaç olursa olsun; 17 veya 27, katil kim olursa olsun, bir zamanlar bebek olduklarını biliyorum. Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılmaz kardeşlerim...”  Bu sözlerden yola çıkarak Erdem Gül durumu özetliyor: “Çocuktan katil yaratan ülke, çocuktan bomba da yaptı.”

Türkiye’de şiddet özellikle 12 Eylül sonrasında kök saldı. O dönemde ateşli silahların topluma yayılması kolaylaştı ve 2015’de ölüm bir siyaset aracına dönüştürüldü ne yazık ki. Günümüz Türkiye’sinde çocuklar her yerde (evde, okulda, sokakta, medyada) sürekli olarak şiddet ile karşı karşıya. Çocuklar şiddetle kuşatılmış durumdalar. Şiddetin sıkıştırdığı çocukların şiddetle patlaması da bu durumda çok da şaşırtıcı gelmemektedir maalesef. Soruşturma, kötü muamele, insan hakları ihlalleri, tecavüz, hatta hapis cezaları ile karşı karşıya bırakılan çocuklar ve gençler hakkında söz söyleyenlerin çoğu, var olan toplumsal koşulları ve süren çatışma ortamını yadsımışlardır. Oysa devletin takındığı tutum, yaşanan sorunların en temel öğesi konumundadır.


Bir çocuğun, ister Türkiyeli, ister Suriyeli olsun böyle bir saldırıda yer alabilmesi için yetişkinler tarafından yüce bir varlığa hizmet ettiğine ve büyük bir iş yapacağına inandırılmış olması gerekir. Türkiye’de çocuklar yıllardır bu mesajı alıyorlar. Devlet birimleri ve yerel yönetimler uzun süredir çocukları yüce bir varlık için kendini kurban etmeye özendirmektedir. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın çocukları şehit olmaya özendirdiği Diyanet Çocuk Dergisi’nde, “Şehit olan cennette o kadar mutlu olur ki, on defa şehit olmak ister”, “Keşke ben de şehit olabilsem” gibi ifadelere yer verilmişti. Asıl görevi çocukları yaşatmak ve korumak olan devlet, çocuklara “Şehitler acı çekmez”, öldüklerinde, “günahları bağışlanır” diye ölüm propagandası yapabiliyorsa, IŞİD vb örgütlerin yapabileceklerinin çok daha kötü olabileceği tahmin edilebilir duruma geliyor.

Diyanet’in özellikle küçük çocukları hedef alması, onlara acısız bir ölüm ve cennet vaad etmesi çok önemli. Çok küçük yaştaki çocuklara dogmaları belletmek ve bu dogmaların sorgulanmaz kılınmasını sağlamak, çocukların daha 9-10 yaşlarında inanmış birer nefere dönüştürülmesini çok rahat sağlayabiliyor. Oysa bir çocuğun din gibi soyut kavramları anlayabilmesi için en az 12-13 yaşlarında olması gerekir. Yazık ki bizde belki de küçük yaşta çocukları inanmış neferlere dönüştürmek adına anaokulunda başlatılıyor din eğitimi. Henüz soyut kavramları anlayamayacak yaştaki çocukların beyinleri korkuyla, körü körüne inançla dolduruluyor. Böylece de çocuk sorgulama yeteneğini yitiriyor ve istenildiği gibi kullanılabiliniyor. Antep’te yapılan saldırıda 12-14 yaşında bir çocuk yer aldıysa, bu o çocuğun özgür düşünen, dünyayı sorgulayan bir birey olmasının engellenmesi ile sağlanmıştır. 


Diyanet, çocukları ölüme teşvik ederken tüm iddialarını peygamberden alındığı söylenen sözlere dayandırmıştı. Amaç, çocukları şehitliğe özendirme siyasetini sorgulanmaz kılmaktı. Çok küçük yaştan çocuklara şehit olmanın Tanrı’nın ve peygamberin emri olduğu söylenirse, çocuklardan canlı bomba yapmak çok daha kolay olacaktır. Artık din her olanakta siyasete araç ediliyor. “Şehit olunca cennete gideceksiniz” diye çocukları ve gençleri savaşa sürmek, kim tarafından yapılırsa yapılsın kabul edilemez. Çocukları zayıf oldukları, kolay kandırılabilir oldukları için hedef alıyorlar. Çocukları katil olmaya sürükleyenler, çocuklara zerre kadar değer vermeyen, kafalarındaki dogmalara inanmış yetişkinlerdir. 

Masum bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadıkça aydınlığa çıkmayız elbette. Eğer bu yanlıştan dönülmezse daha çok çocuk katilimiz olacak, daha çok ‘Kırmızı Pazartesi’ yaşayacağız gibi geliyor.

Yetmedi mi artık?...


Arzu KÖK