Allah etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Allah etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ekim 2021 Cumartesi

Düşman - Arzu KÖK

 Düşman

Düşman sınırlar boyu; sıra sıra, urgan urgan… Düşman sınırlar boyu; alev alev, çingi çingi… düşman sınırlar boyu; aç aç, tilki tilki… düşman sınırlar boyu; hayasızca, kahpece, canavarca, kurnazca…

Düşman içimizde çöreklenmiş yılan gibi kıvrım kıvrım, buzlu buzlu… Düşman yüreğimizin başında; akrep gibi, çiyan gibi… Düşman eksik terazide çöreklenmiş aç kurt gibi… Düşman eksik ölçen metrede kara sülük gibi, solucan gibi…

Düşman sınırlardan ötede… Uzak uzak… Düşman sınırlardan içeride… Yakın yakın… düşman bir katilin bıçağı ucunda; anamıza saldırır, avradımıza saldırır… Kardeşimizi vurur, bacımızı vurur… Komşumuzu vurur… Kalbimizi vurur, kalbimizi… Düşman hırsızın parmakları ucunda; ırzımıza uzanır, namusumuza uzanır, elimizdeki lokmamıza uzanır… Düşman yalancının dilinde; alnımıza sürünür kara kara… Yüzümüze güler, iğrenç iğrenç… Elimize, ayağımıza bulaşır, kirli kirli…  Düşman yalancının dili ucunda; nemli nemli, pötür pötür… Düşman yalancının dilinin ucunda…

Döner dolanır, gözümüze girer düşman, bakarkör eder gözlerimizi. Görmedim dedirtir, bakmadım dedirtir. Döner dolanır gözümüze girer düşman, yemin billah ettirir.

Kulaklarımıza girer oturur. Yuva yapar kulaklarımızda düşman, duymadım dedirtir, işitmedim dedirtir…

Sonra yüreğimize girip çöreklenir düşman, dinden imandan çıkarır, vicdansız kılar bizi. Eksik tarttırır, fazla ölçtürür, pahalı sattırır…

Düşman kahpedir, güven olmaz. Hafif kadın gibi güler, yılışır sırasında… Ağlar, gözyaşı döker sırasında… Düşman kahpedir, güven olmaz… Müşfik bir anne kılığında sokulur bazen… çarşafa bürünür, ferace giyinir, yalvarır, inler, dudakları büzüm büzüm, dua ve niyaz ile… sırasında edalı bir kız olup çıkar karşımıza; alı al, moru mor… İki dirhem bir çekirdek; kırıtır, bel büker, gerdan kırar… Gözlerini süzer ahu ahu… Bir bacak, bir kaş, bir göz, bir boyalı dudak, bir ojeli tırnak olur bazen… Düşman kahpedir…

Hoca olur, kürsüye çıkar bazen… Kelime kelime zehir saçar içimize… Ders verir millet için, vatan için… Asalet olur dikilir karşımıza… Piru pak, yedi göbek terü’taze… Kan kan, ırk ırk konuşur… Kılıç sıyırır, pala çeker muhayyel kuvvetlere… Düşman kahpedir, çörek çörek çöreklenir içimize…

Düşman kahpedir, nice olduğu belli olmaz… ‘Ey cemaati müslümin’ diye söze başlar sözüm ona; ayet ayet, sure sure zehir saçar içimize… Bizi Allahsızca ve Allah adına harekete geçirir. Sakal der, bıyık der… Söyler söyler… Yalan söyler, haram yer, zina eder… düşman içimize çöreklenmiş yılan gibi kıvrım kıvrım…

Düşman dolaşır ayaklarımıza, tökezletir bizi… Düşman bir kurt gibi düşer canımıza ha kemirir, ha kemirir… Yalan söyletir, jurnal ettirir, zina ettirir, adam öldürtür, ocak söndürür…

Ey ben… Düşmanını tanı… Rüşvet isteyen memur, insan hayatına kıymet vermeyen doktor, bozuk ilaç satan eczacı, zıpçıktı zengin, senin sefaletinle servet yapan karaborsacı, bir insanın bir aylık kazancını bir anda kumara veren kumarbaz, hava parası alan mal sahibi, eksik veren-pahalı satan esnaf, sanatına hile karıştıran işçi, milli davalara karışmaktan ve kendi kör nefsi için milli menfaatleri hiçe sayan sütübozuk…

Ey ben… Düşman ayaklarının ucunda solucan gibi, düşman yüreğinin başında çöreklenmiş bir yılan… Aç gözlerini...

                                                                                   Arzu KÖK

14 Ekim 2020 Çarşamba

Muhalefet - Arzu KÖK

 Muhalefet

Muhalefet, Arapça bir sözcük. Karşı durmak; uymamak anlamlarına geliyor. Sözcükle ilk karşılaştığınızda sizi itiyor. Olumsuz, ara bozucu, çelme takıcı bir duruş hissi veriyor. Ve genellikle de hoşlanılmaz bir fotoğraf çıkıyor önünüze.

Oysa işin özü bu değil. Halef, hilaf, halife, hilafet…aynı kökten türemiş . Muhalefete hayır diyenlerin hilafa da halifeye de hayır demesi gerekmez mi o zaman?

Arapça zengin bir dil ve anlaşılması oldukça zor. Anlaşılması zor olduğu kadar anlatması da zor. Uzman olmadan Arapça üzerinden yorum yapmak tehlikelidir. Belki de tam bu yüzden İslam yönetim modelli devletler ve toplumlar durmadan birbirini boğazlıyor. Yani hem bilmiyorlar hem de keyfe keder yorumluyorlar. Sonrasında da al sana kan gölü…. İslam, Müslümanlığı kabul eden kişinin tanımıdır. Müslümanlık ise çok genel anlamıyla teslim olmak, kabullenmek anlamına gelir.

Kur’an’ı iyice okumadan ve kavramadan ahkam kesmek gibi bir alışkanlığımız vardır. “Kur’an şöyle diyor!” Bu külliyen bir palavra ve Kur’an üzerinden rol çalma uyanıklığıdır. Bir sözcüğü yorumlamak için ayetin bütününü okumak ve kavramak gerekir. Yetmez. Ayetin içinde yer aldığı sureyi bütünsel olarak kavramak gerekir. Cımbızlamayla olmaz…

İslam, muhalefete izin vermemiş olsaydı eğer, halifeye de izin vermezdi. Oysa, halef ve selef İslam’da vazgeçilmez yönetim uygulamalarıdır. Bu yüzden, iktidar kadar muhalefet de İslam’ca kutsaldır. Çünkü, birçok ayet, aklın önemine ve kullanılmasına gönderme yapmaktadır. Aklın kullanımı, yalnızca iktidarı elinde bulunduranlara özgü bir hak nasıl değilse, muhalefet için de aklı ile itiraz İslam’ın ana karakterlerinden biridir.

İslam’a göre yanılmayan tek gerçeklik Allah olduğuna göre, Allah olmayan her canlının yanılma olasılığı vardır. O zaman İslam adına söz söyleyen herkes yanılabilir ve bunu düzeltmek için muhalefetin aklı ve çabası elzemdir. Kur’an, en büyük sapkınlığın “aşırı ben bilirimcilik” olduğunu sıklıkla satır aralarında vurgular. Bunun yanında sıkça da “dinleyin!” emrini verir. Eğer sen her şeyi en iyi biliyorsan, neyi dinleyeceksin değil mi?

Kur’an, bilimin Çin’de de olsa gidilip alınmasını buyurur. Bilim, doğru olandır. Yani “benim dediğim” değildir. Bu nedenledir ki muhalefetten korkulmaz. Zira ondan öğrenecek ve ondan öğrendiklerinizle daha iyi işler yapabilme olanağı doğacaktır sizin için. Oysa ülkemizde muhalefet yok gibidir ve olması da istenmiyor sanırım. Yazıktır ki  Türkiye'de en iyi muhalefeti siyasi partiler değil, mizah dergileri yapıyor. Bu ise bize ülkenin siyasi kalitesinin durumunu gösteriyor.

Bir demokrasi oyununun sürüp gitmesini sağlayan şey iktidardan çok muhalefettir aslında. Bir elektik devresi gibi düşünürsek devrenin tamamlanmasını ve bu sayede akımın yeniden ve yeniden geçmesini sağlayan şey, devreyi kapalı hale getiren işlemsel aygıttır muhalefet. Ve demokrasinin en büyük çatışmalarda bile yapısal bir hasara uğramamasına neden olan şey de aygıta kısa devre yaptırabilecek her türlü gücün muhalif kimliği altında devre elemanlarından biri haline dönüştürülmesi. Demokrasinin asıl aktörleri iktidardakilerden çok sayıları giderek çoğalan ama istekleri birbirinin aynı olan, oy veren insanları kafa karışıklığına düşürmek olan muhalefet partileri.

Bir ülkede gücün dengelenebilmesi için akılcı yaklaşımlarda bulunan, gerektiğinde saldırgan olmayacak şekilde halkı organize edebilen, yapılanlar iyi ise onu takdir edebilme yetisine sahip, kötünün karşısında her türlü tavize rağmen virgül kadar eğilmeyen, samimi oluşum olmalıdır muhalefet. Bunun karşısında elbette ki aynı samimiyete sahip bir iktidar gereklidir. İkisinin olabilmesi için insanların egolarını bastırabilecek temiz bir ruha ihtiyaç var.

Ülkemizin en acil ihtiyacı muhalefettir aslında. Muhalefet sadece iktidar alternatifi değildir, aynı zamanda devletin de sigortasıdır. Bu sebeple sadece muhalefete oy verenler değil, iktidara oy verenlerin bile buna acil ihtiyacı var.

Ülkemizde iktidar yandaşları bile ülkede muhalefet boşluğu var diyorsa, muhaliflerin bir durup düşünmesi, kendilerine çeki düzen vermesi gerekmez mi? Belki de muhalefetin tanımının benim yukarıda yapmaya çalıştığım gibi tanımını yeniden yapmak ve içini doldurmak gerekmektedir.

Tabii bir de muhalefet yokluğundan şikâyet edenler var. O halde madem ülkenin muhalefet boşluğu var vatandaş olarak bu boşluğu doldurmak adına kim ne yapıyor onu da sorgulamak lazım. İşi iktidar ortağı olamamış partilere yıkmak da kolaycılık değil de nedir? ‘Nasıl?’ dediğinizi duyar gibiyim; o tartışılır ama teşhis bence budur.  

Muhalefet oturduğunuz yerden ahkâm kesmek değildir ve artık bunun kavranması ve doğru uygulanmasının zamanı gelmiş ve geçmektedir. Silkinin ve kendinize gelin lütfen…

 

 Arzu KÖK

 

4 Haziran 2018 Pazartesi

Düşman!... - Arzu KÖK

Düşman!...

Düşman, sınırlar boyu, sıra sıra, urgan urgan… Düşman, sınırlar boyu alev alev, çingi çingi… Düşman, sınırlar boyu aç aç, tilki tilki… Düşman, sınırlar boyu hayasızca, kahpece, canavarca, kurnazca…


 Düşman, içimize çöreklenmiş, yılan gibi kıvrım kıvrım, buzlu buzlu… Düşman, yüreğimizin başında akrep gibi, çıyan gibi… Düşman, eksik tartan terazide çöreklenmiş aç kurt gibi… Düşman, eksik ölçen metrece, kara sülük, solucan gibi…

Düşman, sınırlardan ötede… Uzak uzak… Düşman, sınırların içinde… Yakın yakın… 

Düşman, bir katilin bıçağı ucundan; anamıza saldırır, avradımıza saldırır, kardeşimizi, bacımızı, komşumuzu, kalbimizi vurur, kalbimizi… Düşman, hırsızın parmak ucunda; ırzımıza uzanır, namusumuza uzanır, elimizdeki lokmaya uzanır… Düşman, yalancının dilinde, elimize, ayağımıza bulaşır, kirli kirli… Düşman, yalancının dilinde, nemli nemli, pötür pötür…

Döner dolanır gözümüze girer düşman. Bakarkör eder bizleri… Görmedim dedirtir, bakmadım dedirtir… Döner dolanır gözümüze girer, yemin billah ettirir…
Kulaklarımıza girer oturur. Yuva yapar kulaklarımızda, duymadım dedirtir, işitmedim dedirtir…

Sonra yüreğimize girip çöreklenir, dinden imandan çıkarır bizi. Eksik tarttırır, fazla ölçtürür, pahalı sattırır…

Kahpedir düşman, güven olmaz. Güler, yılışır sırası geldiğinde… Sırası geldiğinde ağlar, gözyaşı döker… Kahpedir düşman güven olmaz. Müşfik bir anne kılığında gelir bazen… Çarşafa girer, yalvarır, inler… Büzüm büzüm dudaklarda dua niyaz eyler… Sırasında bir edalı kız olur çıkar önümüze… Alı al, moru mor… İki dirhem bir çekirdek. Kırıtır, bel büker, gerdan kırar, gözlerini süzer ahu ahu… 

Hoca olur kürsüye geçer bazen. Kelime kelime zehir saçar içimize. Ders verir millet için, vatan için… Asalet olur dikilir karşımıza bazen… Halissüdem, yedi göbek terü’taze… Kan kan, ırk ırk konuşur. Kılıç sıyırır pala çeker hayal ürünü kuvvetlere… Kahpedir düşmen, çörek çörek çöreklenir içimize…

Düşman kahpedir, ne olduğu belli olmaz… Ey cemaati müslümin diye başlar bazen; sözüm ona ayet ayet, sure sure zehir saçar içimize… Allahsızca Allah adına harekete geçirir herkesi… Sakal der, bıyık der, yalan der, haram der, zina der… Söyler ha söyler… Düşman, içimize çöreklenmiş yılan gibi kıvrım kıvrım…

Dolaşır ayaklarımızda, tökezletir. Bir kurt gibi çöker canımıza kemirir ha kemirir… Yalan söyletir, jurnal ettirir, zina ettirir, adam öldürtür, ocak söndürür…

Eyyy ben!... Düşmanı tanı… Rüşvet isteyen memur, insan hayatına önem vermeyen doktor, bozuk ilaç satan eczacı, zıpçıktı zengin, senin sefaletinle servet yapanlar, senin bir aylık kazancını bir anda kumara veren kumarbazlar, hava parası alan ev sahibi, eksik veren-pahalı satan esnaf, sanatına hile karıştıran işçi, millî davalar yerine kendi kör nefisleri için mücadele eden siyasiler, halkın olanı halka sormadan satıp savanlar, meydanlarda küfürlü konuşmalarla halkın da dilini bozanlar, sanatçıyım diyerek ortalıkta gezinen, sanat ve sanatın ruhundan zerre anlamayanlar…

Eyy ben!... Düşman, ayaklarının ucunda solucan gibi… Düşman, yüreğine çöreklenmiş yılan gibi… Düşman, gözünün önünde, yanıbaşında…


Arzu KÖK

21 Ocak 2018 Pazar

Çocuklar Size Ne Yaptı? - Arzu KÖK

Çocuklar Size Ne Yaptı?

Bir hastanede beş aylık bir süreçte 115 çocuğun hamile olduğu tespit ediliyor. 

- Hastane durumu gizliyor
- Emniyete bildirilmiyor
- Valilik soruşturma izni vermiyor
- Olayı ortaya çıkaran görevlinin yeri iki defa değiştiriliyor, yetmiyor soruşturma açılıyor haklarında

 Devletin çocuklara, özellikle de kız çocuklarına ne kastı var diye düşünmeden edemiyor insan.

Aile Bakanı “çocuk istismarına 0 tolerans” diyor. Ancak çocuklara yönelik cinsel istismara ilişkin yapılan araştırma sonuçları mızrağın çuvala sığmayacak boyutta olduğunu gözler önüne seriyor.  Son 3 yılda 500 bin çocuk hakkında adli işlem yapılmış. Son 3 yılda taciz ve tecavüze uğrayan, adli mercilere yansıyan çocuk sayısı 70 bin. Tabii bunlar bilinenler, peki ya bilinmeyenler? Türkiye çocuk pornografisinin de en yaygın olduğu ülkelerden biri konumuna gelmiş. 

Selda Bağcan’ın seslendirdiği, Nazım Hikmet’in “Bulutlar Adam Öldürmesin” şiirinden bestelenen, acı nağmelerle örülü “Çocuklara kıymayın efendiler”  şarkısı geliyor usuma.

Çocuklara kıymayın efendiler.
Analardır adam eden adamı.
Sizi de bir ana doğurmadı mı?
Analara kıymayın efendiler

Oldum olası çok duygulandırır bu şarkı beni. Hele de yıllar geçtikçe ve çocuklarımız yok yere heba edildikçe daha çok etkiliyor beni. 


Allah’ın kelamını öğrensinler diye fukara köylüler tarafından emanet edilen 45 erkek çocuğa tecavüz edilmişti de, kimsenin kılı kıpırdamamıştı. Yine aynı nedenle yurda verilen çocuklar cayır cayır yanmış onlarca çocuk can vermişti de hiçbir şey yapılmamıştır. Sadece suç mahalli ve sorumluları temize çıkarmaktan öte bir şey yapılmadı. Sonra ödül gibi, kayyumlar marifetiyle el konulan yurtlar, okullar o vakıflara, derneklere verildi.

Temelsiz ve delilsiz iddialarla annesinden babasından koparılan, hapislere atılıp sürgünlere gönderilen ebeveynlerin çocukları da kimsenin umurunda olmadı. Babalarını ziyarete giden beş çocuğun annelerinin hapishane önünde tutuklanması da kimsenin zerre kadar vicdanını sızlatmadı. Yürekli bir milletvekili sosyal medya hesabından paylaşmasa kimsenin haberinin olmayacağı sıradan olaylardandı ne de olsa. Hele ki ekmek almaya giderken vurulan çocuk hiç umurunda olmadı kimsenin. Eğitim sistemindeki değişiklikle cihada özendirilen çocuklar canlı birer bomba yolunda yetiştirilirken de kimsenin umurunda olmadı. Çocuk işçi sayısı gün geçtikçe artıyor ama yine umurunda değil kimsenin. Diyanet evlenme yaşını dokuz yaş olarak söylüyor, ses yok. Kaldı ki bu durumda yukarıda bahsi geçen hamile çocuklar için ses çıkmaz değil mi?

Başlarken devletin çocuklara ne kastı var diye sorarken işte tüm bunlardan bahsediyordum. Kimsenin kimseye kastının olmadığı günleri arzularken olanlar canımızı çok yakıyor. Herkes bu kıyamda sadece bir adım atmaya çalışıyor. Ama her adım acı veriyor.

Gerçekten ne düşünüyorlar merak ediyorum: Onların kendilerini iyi hissedeceği, hayallerindeki Asım’ın nesli yetişiyor mu?  Minik ellerine verilen yağlı urganları iyi sallayabiliyorlar mı bari?  Mikrofon uzattıklarında, ‘Büyüyünce Cumhurbaşkanı olacağım, idamı getireceğim’ diyen kız çocuğunun sözleri yeterli geliyor mu onlara? Anaokullarında ‘Arı vız vız vız’ şarkıların yerini, ‘Ölmeye, ölmeye geldik’ marşları almışken mutlu oluyorlar mı?

Türkiye çok sıkıntılı dönemlerden geçti. Çok badireler atlattı. Ama ne kardeşin kardeşi vurduğu terör dönemlerinde, ne darbe günlerinde bu denli çocuklar üzerinden hesaplaşılan bir zamanı yaşamadı. Ne güç mücadelesi, ne savaş hukuku çocuklara ilişmeyi meşrulaştırmaz. Çocuklara dokunmayın. Çocukların gözlerindedir melekler…

“Çocuklara kıymayın!...”

Arzu KÖK


3 Aralık 2016 Cumartesi

Yangın Ülkesinin Yanan Çocukları - Arzu KÖK

Yangın Ülkesinin Yanan Çocukları…


"Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız, o ülkede insanların nasıl öldüğüne bakın" diyor Albert Camus. Gerçekten de öyle. Bir ülkede insanlar yıllarca mutlu mesut yaşayıp yaşlandığında ölüyorsa, depremde, madende, iş kazasında, masumca otururken yanarak ya da üzerlerine bomba atılarak ölmüyorsa gelişmiş ülkedir o. Aksi durumda ise çok kötü bir yerdedir o ülke. Türkiye nerede peki?


 İnsan canı, hayatı çok ucuzladı yazıktır ki ülkemizde. Hem de çok çok ucuzladı. Hatta öyle ki, sudan, ekmekten, benzinden, ulaşımdan, her şeyden ucuz. Cebinde parası olmayanlar için her şeyden ucuz insanın değeri. Üstelik yaşlı, genç, kadın, erkek, çocuk fark etmeden… İstikrarlı bir şekilde kaybediyoruz canlarımızı. Kimimiz patlayarak, kimimiz hain pusuda, kimimiz yanarak, kimimiz hız meraklısı bir zengin eliyle, kimimiz denetimsiz asansörün yere çakılmasıyla, kimimiz madende göçük altında, kimimiz depremde, kimimiz selde ölüyoruz. Bir de bunların yanında eğer kadın ya da çocuksanız tecavüzle gelen bir ölüm var, bir de töre…

Ölüm Allah’ın emri ama bizdeki ölümler daha çok kul eliyle… Her şeyden ucuz bizde ölmek. Hatta öyle ki hiçbir can bir koltuk etmiyor. Yüzlerce can gidiyor bir koltuk gitmiyor. Çok değil, daha birkaç gün önce on iki can gitti. On bir çocuk, bir kadın görevli ama yine de gitmez tek bir koltuk gitmeyecek. Yayın yasağı destekli tepkisizlik başladı hiç gecikmeden. Yine bulunacak birkaç günah keçisi, olay kadere bağlanacak, yeni ölümlere kadar sessizliğe gömülecek herkes… 

Yangınlar ülkesinin yanan çocukları olduk adeta.” Ateş sadece düştüğü yeri yakar” derler de öyle mi olmalı? Hepimizi yakıyor aslında. Sustukça da daha çok yanıyoruz. Ya tek tek ya da çok çok.. Sustuğumuz yangınlar kadar yangın çıkarılıyor yeniden, yeniden… Nazım HİKMET “Kız Çocuğu” isimli şiirinde;  “Saçlarım tutuştu önce, gözlerim yandı kavruldu, bir avuç kül oluverdim, külüm havaya savruldu” diyordu. Şimdi benim ülkem yangın yeri olmuş, külleri savruluyor yüzümüze yüzümüze… Nasıl Hasan Hüseyin’in dediği gibi bal eyleyelim acıyı?


Önlenmesi olası nedenlerden ötürü çocuklar devletin koruması altında birer birer, onar onar ölüyor. Ancak önlenemiyor bir türlü. Ardından kavuşturulan kollar ile “KADER” diyerek celladın can almasının yolunu kesmek yerine sırtını sıvazlıyorlar… Böyle bir durumda umutlar yeserir mi? Ağıtları duydukça güler mi yüzü insanların? 

- 1993’te Sivas’ta bir otelde çocuklar dahil otuz beş insan ise “Tekbir” eşliğinde yakılmıştı. 

- 2015’de, Kulp’ta altı çocuk, “Tekbir” getirmeyi öğrenirken yandı. 

- 2008’de Konya’da on dokuz kızımız, ellerinde Kuran ile namaz kılarken kül oldu. 

- Şimdi Aladağ’da on bir kız çocuğu ve bir eğitmen bir cemaat yurdunun kilitlenmiş kapılarının ardında yandılar. Koca bir kora dönüştü yangın vicdanlarda. O gün kızlarımıza cehennemi yaşatanlar şimdi onun için “mekânın cennet olsun” diyor. Ne acı değil mi?

Oyuna duran masum çocuklarımız, devletin oyunlarında kül olup savruluyor. Yangın yerinde, tuzak gibi oyunlar kuruluyor çocuklarımıza. Çocuk yaşamlarına kurulan oyunların ölümlerine neden oluyor. Kim koruyacak peki bu çocukları? 

Çocuklar, Aladağ’da cemaatlere ait bir yurtta yanarak öldü. Hepsi çevre köylerden yoksul aile çocuklarıydı ve öldüler yangınlar ülkesinde. Daha önceki yangınlardaki gibi, yanmış canlarının kokusu sardı bizi. Diller lâl oldu, “Kaza değil, cinayettir“ diyemedi hiç kimse.  Oysa “Özel Yurtlar Yönetmenliği”nde deniliyor ki; “Yurtlar sadece Lise ve Yüksek Öğretim öğrencileri için açılabilir!” Oysa Aladağ’da yanan çocuklarımız ortaokul öğrencisiydi. 

Aslında her ölüm vicdanlara bir uyarı, yüreklere bir sızı, akıllara iz, adalete göz olarak var. Ateşte yananların umuda dönüşmesi gereken ağıtları söylensin, ölümlerin sayısı azalsın, hatta bitsin diye var. İşte o nedenle hasıraltı edilmemeli bu sosyal cinayetler. Aklanmamalıdır sorumlular. Bu yurtlar kapatılmalıdır. Bu sosyal olayların avukatı vicdanlar olmalı ve savunmalı önlenebilecek cinayetlerden ölümleri. Yangın yerine dönen ülkemizde ölmesin diye çocuklarımız adaletin ve vicdanın savunması okunmalı en yüksek perdeden ki, sağırlaşmış vicdanların kulakları açılsın, perdelenmiş gözler açılsın diye…

Aslında o gün çocukların bedenini saran ateş, yangının değil, devletin ateşiydi. Kimi elindeki kalemle, kimi çantasıyla, kimi Kuran’ı ile yandı. Kimi yazı yazarken, kimi şarkılar söylerken, kimi resim yaparken yandı. Biri semah dönerken, diğeri namaz kılarken yanıyor. Yangın yerine dönüşmüş ülkemizde çocuklarımız ölüyor… Peki ya öldürenler?


Yakın zamana dek çocuklarına bayram armağan eden ülke olmak en büyük övünç  kaynağımızdı! Şimdilerde evlatlarını yakan ülke olmanın utancı içindeyiz... 

Yangın ülkesinde yaşıyoruz artık. Bulutlar kararmış… Utanarak, nefessiz kucakladı toprak; o yanmış, masum yavrularımızı. Yeter olsun bu acılar. Bu sessizce vedalaşmalar bitsin artık. Toprağı bir daha utandırmamak adına kör, sağır, dilsiz, korkak olmamalı vicdanlar ki sıra onlara ve çocuklarına gelmesin… Ucuz olmasın artık insan hayatı…



Arzu KÖK