23 Şubat 2020 Pazar

Suriye Çıkmazı - Arzu KÖK


Suriye Çıkmazı

Suriye iç savaşı dokuz yılı aşkın bir süredir küresel siyasetin merkezinde ve ne yazık ki tüm yaşanan acılara rağmen henüz siyasi çözüm ufukta görünmüyor. Farklı hesaplar ve stratejik hedefler doğrultusunda çıkarlarını gerçekleştirmek isteyen aktörler mücadele alanı olarak Suriye’yi seçmiş durumda. Gerek küresel gerekse de bölgesel aktörler kapasitelerinin yettiği düzeyde meseleye dahil olarak çatışma sonrası siyasi düzenden en fazla şekilde yararlanmayı planlıyor. Her yeni günde farklı ittifak oluşumlarının ve alternatif senaryoların ortaya çıkması mücadelenin ne denli karmaşık ve çetrefil olduğunu gösteriyor. Karşımızda sadece bir ulus devletin iç savaş sorunu değil, küresel siyasetin Suriye sahasına aksettirdiği içinden çıkılmaz bir hesaplaşma var.

“Savaş, mızraklı, trompetli bir bayram değildir… Onun manzarası kandır, ölümdür…” diyor ya Tolstoy. Gerçekten de öyledir. Akdeniz’de hayati bazı devlet çıkarlarımız üzerine planlar yapılırken buradaki kaynaklar paylaşılıp Türkiye dışlanırken biz enerjimizin büyük bölümünü İdlib’e Suriye’ye harcıyoruz. Enerjimizi ve maddi gücümüzü harcamakla kalmıyor ardı ardına şehit haberleri geliyor o topraklardan.

Endişe içindeyiz. Zira Kuveyt işgali nasıl ki Saddam'ın sonu ve Irak'ın bölünmesiyle sonuçlandıysa, Suriye meselesi de buna benzer emareleri fazlasıyla taşıyor. Ne yazık ki daha da fazlasıyla. Çünkü; Kuveyt işgalinde baş ve belirleyici aktör Amerika Birleşik Devletleri olmasına rağmen, Suriye meselesinde durum daha farklı. Rusya ve diğer güçlü devletler de meselenin içine girince doğal olarak işin ciddiyeti daha bir artıyor. Churchill’in o ünlü; “İngiltere’nin hiçbir zaman ezeli dostları ya da düşmanları yoktur, daimi çıkarları vardır.” sözü geliyor usuma. Zira tüm ülkeler çıkarları doğrultusunda bu işin içinde.

Suriye meselesinde Türkiye'nin izlediği politikayı, açıkçası kafasını kuma gömüp, hiç bir tarafının görünmediğini sanan devekuşuna benzetiyoruz. Soçi ve Astana süreçlerinde, Suriye'nin toprak bütünlüğünü savunur görünen Türkiye'den; Suriye'yi gerçek sahipleri olan çeteci muhaliflere teslim etmek ve nihayetinde Esad rejimini devirmeye evrildi. Bir devletin izlediği dış politika nasıl bu kadar düşüncesiz olabilir sorusunun cevabını vermek gerçekten çok zor. En başından beri bölge doğru okunamamış, yanlış beklentilerin peşinden koşulmuş ve ülke, “kırk katır mı, kırk satır mı” misali, bir sorunlar yumağının içine hapsedilmiştir.

Rusya ve ABD; bir müddet için Türkiye'nin kendi kendine gelin güvey olduğu "emperyal devlet" olma rolüne kıs kıs güldüler. Bırak çocuk kendisini biraz avutsun, egosunu tatmin etsin, daha sonra icabına bakarız dediler. Bugün gelinen aşama, o rolün kullanma tarihinin dolduğuna işaret ediyor.

Ukrayna gezisinde Kırım'ın ilhakı konusunda Rusya'ya; Uygur Türklerinin sorunu için. Çin'e; Keşmir sorunu konusunda Hindistan'a; Libya sorununda tüm Arap devletlerini ve Rusya'yı; Doğu Akdeniz'de İsrail, Yunanistan ve Fransa'yı; Suriye ve Irak'ta başta Kürtler olmak üzere, tüm Ortadoğu'yu karşısına alan bir devletin, sağlıklı bir yaklaşım içinde olduğu düşünülemez. Yani bir devlet ancak bu kadar özel bir çaba harcar gibi tüm dünya ülkelerini karşısına alabilir.

Bütün bu sorunlar içinde bizi şimdilik en çok komşumuz Suriye politikası meşgul etmekte ve zora sokmaktadır. Dünün büyük dostu Rusya ile kapıştırılmak için özel ABD pohpohlamasını göremeyecek kadar siyasi körlük ile hareket eden bir çılgın politika ile karşı karşıyayız. “Yarın bir gün Suriye'de doğrudan Suriye ama gerçekte Rusya ile olası bir kapışmada ABD ( NATO) ne kadar arkanda duracak?” sorusunu sormak gerekiyor.

Felaket tellallığı yapmak istemiyorum. Lakin şurası çok açık ve nettir ki; şayet biz, Suriye ile bir savaşa girecek olursak bu, ülkenin sonu demektir. Ülkemizin parçalanmasına yol açacak kadar ciddi bir durum ile yüz yüze kalınmasına neden olacaktır. Tüm veriler bunu göstermektedir ne yazık ki. Umarız bu hataya devam edilmez…

Tüm bu gerçekler doğrultusunda, umarız ki bir an önce ülke güvenliğini önceliğe alarak diplomatik dilimizi ivedilikle yumuşatır,  hamasetten uzak, her türlü ihtimalin ülke çıkarları doğrultusunda değerlendirildiği,  sağduyulu ve öngörülü bir dış politika izler hale geliriz. Yine söylüyorum ki yoksa sonumuz felaket olacaktır. 

Arzu KÖK


9 Şubat 2020 Pazar

Ölmek mi Kalmak mı? - Arzu KÖK


Ölmek mi Kalmak mı?


-          Suriye, İdlib’de 8 asker
-          Elazığ depreminde 42 kişi
-          Van’daki çığ felaketinde 41 kişi
-          Hatay Valiliği önünde kendini yakan bir kadın
-          Sabiha Gökçen’de uçak pistten çıktı, 3 kişi
-          2020 yılı Ocak ayında 112 işçi
-          2020 yılı Ocak ayında 27 kadın
….


Bu ölümler sadece 2020 yılının ilk ayına ait. Bu rakamlara bakınca aklıma Albert Camus’un “Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız, o ülkede insanların nasıl öldüğüne bakın.” sözü geliyor. Çünkü bir ülkedeki insanların ölüm şekli o ülkenin gelişmişliğini, geri kalmışlığını, zekasını, aptallığını koyar ortaya.  Türkiye nerede peki?

İnsan canı, hayatı çok ucuzladı yazıktır ki ülkemizde. Hem de çok çok ucuzladı. Hatta öyle ki, sudan, ekmekten, benzinden, ulaşımdan, her şeyden ucuz. Cebinde parası olmayanlar için her şeyden ucuz insanın değeri. Üstelik yaşlı, genç, kadın, erkek, çocuk fark etmeden… İstikrarlı bir şekilde kaybediyoruz canlarımızı. Kimimiz patlayarak, kimimiz hain pusuda, kimimiz yanarak, kimimiz hız meraklısı bir zengin eliyle, kimimiz denetimsiz asansörün yere çakılmasıyla, kimimiz madende göçük altında, kimimiz depremde, kimimiz selde ölüyoruz. Bir de bunların yanında eğer kadın ya da çocuksanız tecavüzle gelen bir ölüm var, bir de töre…

Ölüm Allah’ın emri ama bizdeki ölümler daha çok kul eliyle… Her şeyden ucuz bizde ölmek. Hatta öyle ki hiçbir can bir koltuk etmiyor. Yüzlerce can gidiyor bir koltuk gitmiyor. Çok değil, daha birkaç gün önce on iki can gitti. On bir çocuk, bir kadın görevli ama yine de gitmez tek bir koltuk gitmeyecek. Tüm bu olaylar kadere bağlanacak, yeni ölümlere kadar sessizliğe gömülecek herkes…

O hale geldik ki ‘Acaba bugün memlekette hangi felaket olacak?’ endişesi ile açıyoruz gözlerimizi artık sabahları.

Kafamın içinde onlarca düşünce, bir sürü tepki, tarifi anlatılamaz bir üzüntü ve içten içe kanayan bir yara gibi sık aralıklarla acıyı en derinden hissettiren sızlamalar…

Kelimeler ya da yaşananlar üzerinden ajitasyon yapmak istemiyorum. Hani hep yakıştırılır eli kalem tutanlara; “kelimeleri dans ettirenler” denir ya. Şimdi ne dansın sırası ne de “şöyle olsaydı, böyle olmalıydı” gibi beylik lafların… Yas tutmanın vaktidir şimdi, bazen gözden damlayan bir yaşın özgürlüğü içinde bazen de boş bakan gözlerin derinliğinde…

Bugünlerde aklıma hep Ece Ayhan’ın Meçhul Öğrenci Anıtı isimli şiiri geliyor.  “Ah ki oğlumun emeğini eline verdiler” diyordu o şiirinde. Aynen öyle oluyor benim ülkemde. Çocuklarımızın, arkadaşlarımızın emeklerini... Kenetlenmiş ellerine…

“Bu ölümü de bastırmak için boynuna mekik oyalı mor / Bir yazma bağlayan eski eskici babası yazmıştır: / Yani ki onu oyuncakları olduğuna inandırmıştım” dizeleri geliyor sonra usuma. Ne doğruydu; bazı çocuklar, oyuncakları olduğuna inanarak büyüyordu güzel ülkemde.

Hele de zamansız ve hak edilmeyen ölümleri var ya... Düşman elinden ve kalleşçe gelen ölümler... Aniden gelen, zamansız...

Hani birde arkanda dünyayı kucaklamaya ellerini açmış, çocuk bakan ve mezar taşına yaslanarak ölümü anlamaya çalışan gözler bırakıyorsan geride...

Bu gözyaşlarının hesabını kim verir, kimin gücü bu hüzün dolu bakışlı küçük çocukların hüznünü yüzünden silmeye yeter. Gözlerde bırakılan yüzlerce soru ve acı dışında ne kalır bu gözlere.

Hiç beklenilmeyen ama anında onca yaşamı değiştiren, ölümün soğuk yüzüyle karşılaşmak zorunda kalıyoruz her gün.  Bir saniye içinde değişen bakışlara, gözlerde bir perde olup kalacak ve bir daha eksik olmayacak hüzünlere mi yoksa çok kısa zaman içinde acıyla büyüdüğüne mi üzülsek...

Bu acıları yaşayanların bakışlarına dokunarak, gözlerine inen o hüzün perdesini kaldırmak ve sessizce akan gözyaşlarını silmeye gücümüz yetebilse de silsek... Bari bunu başarabilsek...

Bu duyguyla yaşamak zorunda kalmak çok zor.  Elinizden alınan çocukluğu birileri geri verebilecek mi sana? Birden değişen o bakışlarına birileri bir gülümseme üfleye bilecek mi? Senin yarına olan inancını elinden alan, çocukluğunu bir ağacın kökünü keser gibi kesen ve gözlerindeki gülümsemeyi yok edenlere ne olacak? Bu sorulara cevap veren, hatta soran bile kalmamış gibi görünüyor.

Ölümler kadar öldüren bir gerçek de şu ki toplum olarak toplu katliamlara alışıyoruz! Artık bir terör eyleminde veya başka bir olayda birkaç kişi ölünce daha sakin karşılar olduk, sıradan bir olaymış gibi. Belki de artık doyduk ölüm haberlerine. Sıradanlaştı bizim için. Ölümlere alışmak ya da hayatın parçası deyip kabullenmek… Adına ne denilirse denilsin gerçek olan şu ki her geçen gün biraz daha robotlaşıyoruz. Artık toprağa düşen her genç bedenin arkasından sadece vicdanımızı kandırmak adına ‘yazık oldu’ diyoruz.  Hiç kimse rahatından ve kazancından zerre kadar taviz vermiyor. Buna rağmen hep aynı nakaratla “Bu ateş sönsün artık” deyip geçiyor birçok insan. Samimiyetsizlik gözle görülür bir hale gelmiş. Hiç kimse kılını kıpırdatmıyor.

İnsan yaşamının ucuz sayıldığı toplumların geleceği aydınlık olmaz, olamaz. İnsan yaşamına ve insan haklarına saygılı olmayan toplumların da devletlerin de geleceği aydınlık olmaz.  Ölümleri kanıksamayalım ve ölümler üzerinde politika yapmayalım!

Ölümlere alışmak en çok insanlığı öldürür...  En kötüsü de budur: Ölümlere alışmak. Her şeyi unutan ülkemde kalbimize siyah bulutları örterek susmak en kötüsü…

Aklımda üç soru:

Ölmek mi, kalmak mı daha zor?
Ölüme alışmak mı ya da ölümün bize alışması mı daha zor?
Neden bu kadar ucuz insan hayatı?

                                                                          Arzu KÖK


27 Ocak 2020 Pazartesi

Deprem!... - Arzu KÖK


Deprem!...


   .              Prof.Dr Naci Görür “ geliyor” dedi.
-           .             Prof.Dr. Şener Üşümezsoy “gelmek üzere” dedi. Duymadı sorumlular.
-           .              Ve geldi işte...

Onlarca cana, binlerce yaralıya, moloz yığınına dönen yüzlerce haneye, evsiz kalan onca insanın acısına mal oldu.  “İmtihan” diye, ”Allah’ın takdiri” diye yutturmaya çalışıyorlar. Allah’a havale edilen yıkımlarda, “takdir”, “İmtihan” nedense, hep de mazlum, fakir insanlar üzerinde deneniyor!...

Kimlerden duymaktayız? Yıkımlara dair “imtihan” ve “takdirden” kendileri “Muaf” görülenlerden!..

Depremin imtihan olduğu doğrudur. Ama din sınavı değil mühendislik sınavıdır. Dürüstlük, namusluluk sınavıdır. Bilim, teknoloji, çağdaşlık sınavıdır. Doğanın verdiği bu sınavdan Türkiye yönetimi çakmıştır. Ölenler için cennet müjdesi, teslimiyet, şehit lafları etseler de... Deprem yıkıntıları altından 2,5 yaşındaki Busenur kurtulduysa da koca bir sıfır alındı bu sınavdan!...

60.000’lik cami yapıyoruz, Suriyelilere 40 milyar dolar harcayabiliyoruz, 1,5 milyar tl FATİH projesinde batırabiliyoruz, 1150 odalı saray yaptırıp, yetmeyince Marmaris’e, Ahlat’a saray yaptırabiliyoruz, Diyanete 12 milyar bütçe veriyor, eğitimden kısabiliyoruz, İstanbul depremine sebep olacağı bas bas bağrılan Kanal İstanbul için bile para bulabiliyoruz… Ama… Deprem olunca da elde para kalmadı deniliyor. Kızılay 2019 da 828 trilyon bağış toplamış, devlet 2019 da 3.7 katrilyon deprem vergisi toplamış, ama Elazığ’da deprem olunca bakan “Her şeyi devletten beklememek lazım” diyor. Kızılay “Sms atın 10 tl bağışlayın” diyor. O toplanan paralar nereye gitti, belli değil…

Acımasızca insan hayatını, doğayı ve tarihi bir kalemde yok sayanlar ve biz Kurbanlık koyunlar! Biz başımıza geleceği bile bile, çaresizce bekliyoruz ne zaman olacak ve sağ kalacak mıyız endişe ve korkusu içinde yaşayarak.

“Deprem olacak!” Bu kesin! Bilim insanları, eldeki bilimsel ve tarihsel verilere bakarak bunu netçe söylüyorlar. Ama dinleyen kim?..

Bu konuda kulaklarını tıkayanlar, söz konusu olan vurgun olunca dört açıyorlar o kulakları. Onlar için tek gerçek: Şu an için vurgun var mı, komisyon var mı? Dünyalıklarına dünyalık katabilecekler mi? Onlar bunun, sadece bunun peşindeler.

Bir de hep derler ki “Deprem öldürmez bina öldürür.” Gerçekten de öyledir. Örneğin, Marmara depreminde aslında 20 bin kişinin değil, bir araba fabrikasında çalışan bekçinin düştüğü fay hattında öldüğünü, geri kalan herkesi binaların öldürdüğünü hepimiz biliyoruz. Peki tüm bunlar bilinmesine rağmen, önlemleri alması gereken devletimiz ve siyasi iktidarlar ne yapıyorlar bu konularda?

İnsan soyunun düşmanları olan Finans-Kapitalistler depremlerden sellere, kasırgalardan yangınlara, savaşlara kadar her felaketten kendileri için vurgun çıkarmaya, kâr elde etmeye bakarlar. İmara açılmaya çalışılan deprem toplanma alanları internette yapılacak küçük bir araştırmayla karşımıza çıkabilir. 2012 yılında çıkarılan ve Kentsel Dönüşüm Yasası diye bilinen “6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun” ise vurgunlara yasal kılıf hazırlamaktan öte bir şey değildi. Ve şimdi rant odaklı projecilerin yani Parababalarının en sevdiği kanun oldu. Bütün Parababaları, herhangi bir yerde “Geri Dönüşüm-Kentsel Dönüşüm” sözünü duyar duymaz birbirlerine; “Rant ne kadar? Az mı çok mu?” diye soruyorlar…

Eğitimin içi boşaltılmışken, bilimden bu kadar uzaklaşmışken, politikacılarımız kör dövüşü yapıyorken, birileri durmadan “Elazığ Kürt mü, Alevi mi diye” ayrışmayı ateşlerken, daha çok kalırız göçük altında biz ne yazık ki… Daha çok duyarız, “Sesimi duyan var mı?” çığlıklarını…

Hani bir fıkra vardır:
Çocuk, babasına sordu: −Allah Dede, Türkiye’yi neden sık sık sallıyor?
Babası gülümseyerek yanıt verdi: −Türk , uyan diye!..

Ne yazık ki her seferinde yaşasak da bu felaketleri bir türlü uyanmak, hesap sormak gelmez aklımızdan. İnsanca yaşamak, benim ülkemin de benim halkımın da en doğal hakkı değil mi?

Uyan ey halkım, uyan artık! Ve hatırlat baştakilere Yunus Emre’nin şu dörtlüğünü:

“Hani Karun malı netti?
Hani Lokman canı netti?
Hani Cengiz şanı netti?
Yalan dünya yalan imiş…”

                                                                                                                                                                         Arzu KÖK


19 Ocak 2020 Pazar

Çankaya’nın Işıkları - Arzu KÖK


Çankaya’nın Işıkları

Geçen akşam Çankaya taraflarında işim vardı. Çankaya Köşkü’nü görünce yüreğim sızladı. Eğer Ankaradaysanız ya da Ankara’ya yolunuz düşerse sakın ola ki akşam saatlerinde oralardan geçmeyiniz derim. Zira yüreğiniz varsa benim ki gibi sızlar yüreğiniz. Çünkü ışıkları sönmüş, söndürülmüş.

Bu, sıradan bir ışık söndürme değil tabii ki. Bu bir karartma.

Çünkü Çankaya’nın ışıkları birilerini rahatsız edecek kadar güçlüdür. 

Çünkü Çankaya’nın ışıkları sadece göstermek için var değildir.

O ışıklar, bir mazlum ulusun dişlerini sivriltmiş emperyalistlere karşı direnişinin öyküsünü anlatır.

O ışıklar, bir ulusun şehitlerine karşı sorumluluklarını gösterir.

O ışıklar, zekâyı, dehayı, yurtseverliği, mütevazılığı, bilimi, ar’ı, namusu parıldatır.

O ışıklar, vatanın bölünmez bütünlüğünü, vatanın satılmazlığını, yurttaşın erdemliliğini ve efendiliğini, çocukların gülen yüzünü, gençliğin coşkusunu yansıtır.

Çankaya, yalnızca bir yer adı değildir. Bir ulusun özgürlüğünün adıdır. Dünya devletler ailesinde parmakla gösterilmeye layık olmuş onurlu bir devletin adıdır.

Çankaya, dünyaya barış dersinin verildiği bir okuldur. Çankaya, savaştığı bir devletin başkanı tarafından Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterilen bir rakımdır.

Çankaya, yüzdelerle oynamadan oluşmuş bir ulusal sevginin yönüdür.

Çankaya, cesurların evidir. Halkının içine korumasız çıkılan bir kapıdır.

Çankaya,  Trump’ı, Putin’i, Papa’yı ağırlayınca itibar kazanılan ve kazanılacak bir yer değil, adı zaten dopdolu bir itibar olan konaklama yeridir.

Çankaya, yalvarmayanların, kıvırmayanların, çalmayanların, sövmeyenlerin, korkmayanların, dürüstlerin, kendisini pazarlamayanların, yurttaşına ihanet etmeyenlerin içinde onurluca oturabileceği bir ikametgâhtır.

Çankaya, “Çankaya” adını duyduğunda kendisine çeki düzen vermek zorunda kalan birçok devlet başkanının kıskandığı bir alandır.

Herkes oturamaz bu nedenle Çankaya’da. O, kocaman bir sorumluluktur. Her yüreğin bunu sırtlamaya gücü yetmez. Kaçar gidersin. O kadar…

Çankaya’nın bir ruhu vardır ve o ruh, 1919’dan beri dolanır durur odalarda. O ruhtan kaçılıyor ama kaçamazsınız… Yine o ruhun avuçlarına düşersiniz günü geldiğinde…

Çankaya’nın ışıklarını söndürdük diyorlar ya, hikâye… Ampülleri yanmıyor sadece. İyi de, Çankaya’nın mirası üzerinde ampülleri söndürdüğünüzde korkular son mu bulacak? Sanmıyorum…

Asıl korku şimdi başlıyor aslında… Ya birden yanıverirse o ışıklar…

İşte o zaman…

Arzu KÖK

5 Ocak 2020 Pazar

Vicdanınız Var Mı? - Arzu KÖK


Vicdanınız Var Mı?


“Gidecek yerim yok, yaşanmaya değer bir hayatım da" diye attı son tweetini...

Yeni yıldan tek dileği iş bulabilmekti.
Yemekhane kartında sadece 1 Lirası kalmıştı.
Olmayan(!) ekonomik kriz,
Hasta bir anne ve kardeş,
Epilepsi,
Geçim sıkıntısı,
Ve bunlar yetmiyormuş gibi tüketim toplumunun dayattığı içi boş, kalıplaşmış güzellik algısına uymadığı için edilen hakaret,
Bir gece yarısı kendisini Samatya kıyısından soğuk ve karanlık sulara bıraktı Sibel Ünli.
Açtı...
20 yaşındaydı...

Ölümü en çok yoksul insanlara yakıştıran düzene yazıklar olsun. Sibel karnı aç olduğu ve gidecek yeri olmadığı için öldü. Çok merak ediyorum: “ Ona sahip çıkmayanların gözü daha kaç Sibel ölürse doyar.”

7 Milyon Suriyeliyi besleyecek para var. Daha 250 bini yolda deniliyor. Yararın aksine ülkeye çok büyük zararlar verecek olan Kanal İstanbul’a para var. Saraya 3 milyar harcayabiliyoruz. Diyanete 11,5 milyar bütçe ayırabiliyoruz.35 milyon $'a Bişkek'e,12,6 milyon $'a Cibuti'ye cami yaptıracak paramız var. Ama üniversiteli öğrenciye yemek yok deniliyor. Polis öğrencileri dövüyor. Halk sokakta donarak ölüyor. Mehmetçik Libya'da ölüme gidiyor. Ama, Sibel Ünli ve onun durumunda olanları doyuracak paramız yok!...

Şimdi sormak istiyorum: Vicdanınız üşüyor mu?

Ey bu ülkenin insanlarını açlığa mahkûm ederek saltanat sürenler vicdanınızda hiç sızlama var mı?

Kirlenmiş ve binlerce kez tecavüz edilmiş beyinleri ile soyguna, hırsızlığa göz yuman, görmezlikten gelen  insanların yaşam hakkını elinden alanlar vicdanınız var mı sizin?

Müslümanlığı kimseye bırakmayan ama ahlaksızlığın egemen olduğu döngüde kendilerine mücahit diyerek bir eli yağda, bir eli balda yaşayanlar o yedikleriniz bu çocuklardan çalınanlardır, vicdanınız nasıl kaldırıyor bunu?

Müteahhitlerin milyon dolarlık vergi borçlarını silenler vicdanınız var mı?

İnsanlar intihar ediyor, ahlaksızlık almış başını gidiyor, bir yağma ve talan düzeni çocukların dahi ekmeklerinden çalıyor ve 50 kadın bir oturuşta 1 milyonluk yemek yiyor vicdanınız var mı?

İhaleler, makamlar, saltanat, kayırmalar hep size ama açlık, ölüm, tecavüz hep halka...

Bu gencecik çocuk, yokluktan ve yoksulluktan başka bir şey yaşamamış , okul kazanmış çalınan sorulara rağmen ve çareyi intihar etmekte bulmuş... Hiç mi  sızlamıyor vicdanlarınız?


Hani komşusu aç iken tok olan bizden değildi. Demek ki bu toplumun büyük kesimi bizden olamamış. Eskiden yalnızca açlıkla mücadele edilirdi. Dayatılan yoksulluğun bile bir çizgisi vardı. Bugün ise doğrudan İnsan Onuru hedef alınıyor.

- Paran yoksa hastaneye gelme.
- Paran yoksa eşyasın.
- Paran yoksa Ne Mutlu Türk değilsin.
- Paran yoksa Çok Şükür Müslüman değilsin!
- Paran yoksa açlık senin göbek adın.
- Paran yoksa ölmeye mahkûmsun.

Hani bir söz vardır: “Yetimi öldürmezler, ekmeğini elinden alırlar!” Sanırız ki Türk halkının tamamı yetim. Ekmeğimiz elimizden alınıyor sürekli. Bizlere bunu layık görenler: “Vicdanınız var mı?”

                                                                         Arzu KÖK


29 Aralık 2019 Pazar

2020’nin Yıldız Falı - Arzu KÖK


2020’nin Yıldız Falı

Her yeni yıl bir öncekine göre sitem yüklü geçegelmiştir.

Gelecek yeni yıl her ne kadar umut barındırıyor gibi algılansa da yine de geleceğe duyulan merakın etkisiyle yıldız fallarına kaçamak bakışlar atılır çoğu zaman…

Ülkemizde özellikle son yıllarda artan bu yıldız falı merakına biz de katılalım dedim ve sizler için yıldız falına bir göz atalım dedik:

Geçtiğimiz yılları kolektif protein sağanağı altında geçiren siyasilerin yıldız haritasına baktığımızda hücrelerinde, protein takviyesiyle meydana gelen bir güçlenme görülmekte…

Enerji fazlası, serbest dolaşım ve önüne gelene saldırma hakkı verilen polislerin kol ve bacak kaslarına da ekstra kuvvet olarak yansıyacak...

Yıldız enerjisindeki yükselme ve değişmeler; yürüyüşünü, oturup kalkmasını beğenmedikleri, sakal ve bıyıkları örf ve adetlere aykırı olanlar üzerinde bir baskı yaratacak…

Sert gezegen geçişlerinin etkisinden olsa gerek, yükselen muhalif seslere karşı duyulan tahammülsüzlük bu yıl da coplama, gözaltı ve tutuklamalarla sürecek gibi gözüküyor.

İşten atılmalar devam edecek…

Akıl tutulmaya, vicdanlar körelmeye, ahlak tükenmeye dönecek yüzünü…
Hukuk yerle bir edilmeyi sürdürecek…

Medyatik çığırtkanlıklar ve karartmalarla gerçeğin avazı kısılmaya devam edilecek…
Kabadayılıklarla diplomatik zarafetin dili yerle bir edilecek…

Tarım arazilerinde binalar yükselmeye devam edecek ve bizler ithal buğdaya, pirince…vb… muhtaç olmaya devam edeceğiz…

Hayvancılık cenneti olan ülkemize dışarıdan et getirtmeyi sürdüreceğiz…

En güzel ormanlarımızı, doğa cenneti olarak isimlendirilecek yerlerimize maden ocakları veya termik santral kurulup yok edilmelerinin önünü açmaya devam edilecek…

Simitle beslenmeye endeksli asgari ücretli yaşam, egemenliğini sürdürecek…

Açlık ve yoksulluk sınırları TV ekranları ve haber sitelerinden halkın inatla gözüne sokularak “Tevekkül Allah” nutukları atılacak. Toplumsal muhalefetin sesini kısmaya odaklanacaklar yine…

Barınma, ulaşım, sağlık ve eğitim haklarında yeni gasplar bekleniyor…

Çatınız her an başınıza yıkılabilir, aile hekiminiz kapsama alanı dışında kalabilir, otobüs güzergâhınız değiştirebilir ve medrese eğitimiyle baş başa kalabilirsiniz…

Yolda yürürken veya işten eve dönerken başınıza bir şey düşebilir ya da bir bombanın kurbanı olabilirsiniz…

Ülke bir savaşa sokulabilir, şehit cenazeleri sıraya dizilebilir…

Belki içiniz karardı buraya kadar. Ancak yıldız haritasında tek net kalan nokta ise iktidarın ve kapitalist düzenin ortak söyleminin süreceğini gösteriyor ve bizlere yine denilecek ki:

“Konuşma!...
Çalış!...
Nefes al ama yaşama!..
Sakın ha itiraz etme bir şeye!...”

Yıldız haritası bunları söylerken diyorlar ki yeni bir yıla girecekmişiz. Yalan… Vallahi de billahi de yalan… Yıllardır bitmeyen bir yıl yaşamaktayız zaten biz. Bu gidişle daha uzun süre de bitmeyecek bir yıl… Hatta diyorlar ki Türkiye’nin sonu da…

Ahmet Erhan’ın Behçet Necatigil Şiir Ödülü’nü kazandığı derlemesindeki şu mısralar unutulur gibi değil:

“Ülkemin üzerindeki bu alacakaranlık
Bu belirsizlik, bu umarsızlık, bu korku biterse eğer
Halkım bu ufkun nereye uzanacağını bilirse bir gün
Şiirler yazarım o zaman, saf ve belki de
Oyun olsun diye boş, anlamsız…”

Şimdi beyhude geçen bir yılın “bitmeyen kakafoni”si sürerken ufuklar öyle daralmış ve içler öylesine kararmış ki, “saf ve belki de oyun olsun diye boş, anlamsız şiirler”in değil, coşku dolu, anlamlı marşların özlemi dağlıyorken ciğerleri, yıl bitmiş sayılır mı?

Yine de direnç yıldızınızın hiç sönmemesi dileğiyle…

Mutlu yıllar…

                                                                         Arzu KÖK

24 Kasım 2019 Pazar

1921 Maarif Kongresi - Arzu KÖK


1921 Maarif Kongresi

Eğitim sistemimizin geldiği durumu düşününce aklıma 1921 Maarif kongresi geldi ve paylaşmak istedim.

1921 yılında Ankara'da toplanan Maarif Kongresi'nin eğitim tarihimiz içinde önemli bir yeri vardır. Bu kongre; okul ve öğrenci mevcudunu tespit etmek, bu konuda yapılması gereken çalışmaları belirlemek ve eğitime millî bir yön vermek amacıyla toplanmıştır. Eğitim tarihimizde bir dönemin başlangıcı olarak görülmesi gereken  kongrede Atatürk;  eğitim, bilim ve kültür alanındaki düşüncelerini, yapılacak inkılâpların esaslarını, öğretmenler için neler düşündüğünü ve onlardan neler beklediğini anlatan tarihî bir konuşma yapmıştır. Yeni kurulan devletin çağdaşlaşma yolunda da ilerlemiştir.

 I. Dünya Savaşında Çanakkale ve başka cephelerde büyük zaferler kazandığı halde, 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi ile Osmanlı Devleti yenik sayılmış ve başkent İstanbul ile topraklarından birçok yeri işgal edilmeye başlanılmıştı. Kurtuluş Savaşı Dönemi'nde (1919-1922) yürütülen bağımsızlık mücadelesi, eğitimi de derinden etkilemiştir. Bununla beraber eğitim,  bu mücadeleye önemli katkılarda bulunmuştur. 

TBMM'nin açılışından hemen sonra, 6 Mayıs 1920'de Maarif Vekilliği adıyla yeni bir teşkilât kurularak eğitimin millî bir sisteme göre ele alınması kabul edilmiştir. 25 Kasım 1920'de mecliste alınan bir kararla öğretmen ve öğrencilerin askerlik yükümlülükleri ertelenmiş, 15 Temmuz 1921'de savaşın en yoğun olduğu bir dönemde Ankara'da Maarif Kongresi toplanmıştır.

Atatürk, toplumun yeniden biçimlendirilmesinde en önemli itici kuvvet olarak görülen eğitim alanında da aynı ilkeye uyulmasını, ilim ve fennin gösterdiği yoldan şaşılmamasını özellikle istemiş, hatta emretmiştir. Bu tutumuyla Atatürk, Türkiye'nin çağdaş bir devlet hâline gelmesini önleyen engelleri, tam bir cesaretle yıkıp atabilen, akıl ve bilim çağına geçmenin tek kurtuluş yolu olduğunu tam bir berraklıkla görüp bu gerçeği tam bir açıklıkla gözler önüne seren bir liderdir.

Atatürk için tükenmez inanç kaynağı, yüreğini kaplayan derin millet sevgisi ile Türk gençliğine duyduğu sonsuz güvendir. O, Türk Milleti'nin ve Türk gençliğinin başaracağına dair inancını kaybetmemiştir. Atatürk'ün Türk gençliği ile ilgili görüşlerini açıklayan en eski belge, 1918 yılı Mayıs ayında, bir fotoğrafın üzerine kendi el yazısıyla yazdıklarıdır. Burada Atatürk, gençliğe olan inancını ve duygularını şu sözlerle ifade etmiştir: "Her şeye rağmen muhakkak bir nura doğru yürümekteyiz. Bende bu imanı yaşatan kuvvet, yalnız aziz memleket ve milletim hakkındaki payansız muhabbetim değil; bu günün karanlıkları, ahlâksızlıkları, şarlatanlıkları içinde sırf vatan ve hakikat aşkıyla ziya serpmeye ve aramağa çalışan bir gençlik gördüğümdendir"

İlk TBMM döneminde Maarif Vekâleti görevine sırasıyla Rıza Nur, Hamdullah Suphi, Mehmet Vehbi ve İsmail Sefa Bey'ler getirilmiştir. Her biri eğitim ve öğretimin yeniden teşkilatlandırılması, müfredatların yeniden oluşturulması ve özellikle de öğretmen yetiştirilmesi meselelerinde önemli gayretler göstermiş ve o günün şartlarında tüm imkânları seferber etmişlerdir.

Milli eğitim politikasının temel amaçları belirlendiğinde ilk planlı faaliyet olarak mevcut okulların açık tutulması ve iyi idare edilmesi hedeflenmiştir. Mustafa Kemal'in yeni oluşumda öğretmenlerin rolü ve önemini en baştan beri önemseyerek savaş esnasında bir "Maarif Kongresi" tertiplenmesini istemesi de öğretmenlerin o günkü toplumsal konumu ve değerini göstermesi açısından dikkat çekicidir. Öğretmenlerin en az cephe gerisindeki milli ruhu ve manevi enerjiyi yüksek tutması kadar, eğitim öğretimin kendini yenileyebilmesi ve yeni bir hukuki çerçeve içerisinde devamlılığının sağlanması için atılması gerekli adımları belirlemesi bakımından da "I. Maarif Kongresi" oldukça anlamlıdır.

TBMM'nin açılışını müteakip eğitimle ilgili ilk sistemli hareket olarak tanımlanabilecek Maarif Kongresi, Kütahya- Eskişehir Savaşları'ndaki mağlubiyetin ardından Sakarya Savaşı'na hazırlık döneminde yapılmıştır.

Hâkimiyet-i Milliye, 31 Mayıs 1921 ve 13 Temmuz 1921 tarihli haberlerinde Maarif kongresi ifadesini kullanmaktadır. Ertesi günkü haberde de Maarif Kongresi'nin 15 Temmuz'da açılacağı bildirilmektedir. Genellikle ilk ve ortaöğretim kademelerinin hedefi ve programı hakkında tartışmaların yapıldığı bu kongrede Atatürk, eğitim için harcanan çabaların gelecekteki eğitimin temellerini atmaya yetmeyeceğini; gerekli vasıtalara sahip olununcaya kadar geçecek olan devrede itina ile çizilmiş bir eğitim programı uygulanıp eğitim örgütünün en verimli şekilde çalıştırılacağını belirtmiş; kongrenin ilerleyen günlerinde ise öğretimin sadeleştirilmesi, uygulamalı hale getirilmesi ve yörelere göre çeşitlendirilmesi istenmiştir.

Maarif Kongresi, yurdun her tarafından gelen 250'den fazla erkek ve kadın öğretmeni bir araya getirmiştir. Kongreyi Mustafa Kemal cepheden gelerek açmış ve çok önemli bir açılış konuşması yapmıştır. Kongrenin açılışına uzun bir başyazı ayıran Hâkimiyet-i Milliye gazetesi, daha önceki iki İnönü savaşı ve başlamak üzere olan Sakarya savaşını kastederek, "Mustafa Kemal Paşa, Üçüncü Yunan taarruzunun en ateşli zamanında muallim ordusunun gelecek vazifesiyle meşgul bulunuyor. Bu asil ve yüce örnek Türk tarihinin benzeri ender bulunan kıymetli hatıralarından biri olacaktır" demiştir.

Atatürk kongreyi son derece önemli tespitler yaptığı açılış konuşmasıyla, bizzat kendisi başlatarak kongreye verdiği önemi bir kez daha ortaya koymuş ve konuşmasında:

"Muhterem Hanımlar; Efendiler!

Asırların mahmul olduğu derin bir ihmali idarinin bünye-i devlette vücuda getirdiği yaraları tedaviye masruf olacak himmetlerin en büyüğünü hiç şüphesiz irfan yolunda ibzal etmemiz lazımdır.

İrfanı memleket için tahsis edilebilen şey müstakbel maarifimize mabi- hilistinad olacak bir temel kurmağa kâfi değildir. Ancak vasi ve kafi şerait ve vesaite malik oluncaya kadar geçecek eyyam-ı cidalde dahi kemal-i dikkat ve itina ile işlenip çizilmiş bir milli terbiye programı vücuda getirmeğe ve mevcut maarif teşkilatımızı bugünden müsmir bir faaliyetle çalıştıracak esasları ihzar etmeğe hasr-ı mesai eylemeliyiz.

Şimdiye kadar takip olunan tahsil ve terbiye usullerinin milletimizin tarihi tedenniyatında en mühim bir amil olduğu kanaatindeyim. Onun için bir milli terbiye programından bahsederken, eski devrin hurafatından ve evsafı fıtriyemizle hiç de münasebeti olmayan yabancı fikirlerden, şarktan ve garptan gelebilen bilcümle tesirlerden tamamen uzak, seciye-i milliye ve tarihiyemizle mütenasip bir kültür kastediyorum. Çünkü dehayı milliyemizin inkişaf-ı tamı ancak böyle bir kültür ile temin olunabilir. Lalettayin bir ecnebi kültürü şimdiye kadar takip olunan yabancı kültürlerin muhrip neticelerini tekrar ettirebilir. Kültür zeminle mütenasiptir. O zemin milletin seciyesidir.

İşte biz, bu kongrenizden yalnız, çizilmiş eski yollarda alelade yürümenin tarzı hakkında müdavele-i efkâr etmeğe değil, belki serdettiğim şeraiti haiz yeni bir sanat ve marifet yolu bulup millete göstermek ve o yolda yeni nesli yürütmek için rehber olmak gibi mukaddes bir hizmet bekliyoruz...

İstikbal için hazırlanan evlad-ı vatana, hiçbir müşkül karşısında serfuru etmeyerek kemal-i sabır ve metanetle çalışmalarını ve tahsildeki çocuklarımızın ebeveynine de yavrularının ikmal-i tahsil için her fedakârlığı ihtiyardan çekinmelerini tavsiye ederim... Milletimizin saf seciyesi istidat ile malidir. Ancak bu tabi istidati inkişaf ettirebilecek usullerle mücehhez vatandaşlar lazımdır. Bu vazifede sizlere teveccüh ediyor. 
Hükümet-i Milliyemizin kemal-i ciddiyet ve samimiyetle arzu ettiği derecede, Türkiye muallime ve muallimlerinin hayat ve refahını henüz temin edememekte olduğunu bilirim. Fakat milletimizi yetiştirmek gibi mukaddes bir vazifeyi deruhte eden heyeti mübeccelenizin bugünün vaziyetini nazarı itibara alacağından ve her müşkülü iktiham ile bu yolda gayet metinane yürüyeceğinden şüphem yoktur. Vazifeniz pek mühim ve hayatidir. Bunda muvaffak olmanızı cenabı haktan temenni ederim".

Atatürk'ün de sözlerinden anlaşılacağı üzere yeni Türk Devleti'nin eğitim anlayışı, özgün bir kültür yaratma, pozitivist ve millî olma çizgisindedir. Yine aynı kongrede, bakanlık tarafından halk mektepleri hakkında düzenlenen bir projeyle, çocukları hayat içinde başarılı olacak bir kabiliyette yetiştirmek için yeni bir programın hazırlanmasının zorunluluğu tartışılır; dört sene olan ilköğrenimin beş seneye çıkarılması uygun görülerek, o zamana kadar uygulanan ilköğretim programlarının uygulanabilir olmadığı, altı senelik iptidai okullarında okutulan birçok derse ihtiyaç olmadığı, halk eğitimi için yüksek programların değil, halkın daha çok ihtiyaç duyduğu ve istediği lisan, din ve hesap gibi derslerin okutulmasıyla yetinilmesini, halk eğitiminin ancak bu şekilde sağlanabileceğini, köylü ve kentlilerin ihtiyaçlarının farklı olması sebebiyle ilkokul programlarının buna göre ayrı ayrı düzenlenmesi gerektiği; projede yer alan meslek derslerinin ilkokullarda bütünüyle öğretilmesinin mümkün olmadığı, ancak sanat ve bir iş için kabiliyetlerin esas olduğu ve kız okullarına, kızların ev kadını olabilmeleri için gerekli pratik bilgilerin konulması gerektiği belirtilir.

Genellikle ilk ve ortaöğretim kademelerinin hedefi ve programı hakkında tartışmaların yapıldığı bu kongrede M. Kemal, bugün eğitim için harcanan çabaların, gelecekteki eğitimin temellerini atmaya yetmeyeceğini; gerekli vasıtalara sahip olununcaya kadar geçecek olan devrede itina ile çizilmiş bir eğitim programı uygulanıp, eğitim örgütünün en verimli şekilde çalıştırılacağını belirtiyordu.

Kongrenin daha sonraki günlerinde öğretimin sadeleştirilmesi uygulamalı hale getirilmesi ve yörelere göre çeşitlendirilmesi isteniyordu. Kongrede bir konuşma yapan Maarif Vekili Hamdullah Suphi Bey ise, bu doğrultuda şöyle konuşuyordu: "Maarif siyasetimiz, milletin kitle-i esasiyesini teşkil eden çiftçi ve işçi sınıfının her şeyden evvel nazar-ı dikkat önünde tutulmasına ve yeni istikametin bu umdeye dayanmasına bağlıdır. Anadolu gene bir sanat merkezi olacaktır. Halkın geçimini yükseltecek ve ıslah edecek nazarî ve amelî bilgiyi vermek hedeftir".

Özellikle kongreye kadın ve erkek öğretmenlerin karma olarak katılmaları, Mecliste Hamdullah Suphi Bey'e karşı sert eleştirilere neden olmuş, Bakan görevden çekilmiştir. Hamdullah Suphi Bey hakkında verilen soru önergesinde Maarif Kongresi iki bakımdan eleştiri konusu olmuştur: Kongre için harcanan para ve kongreye kadın öğretmenlerin de katılmış olması. Bakan harcanan para konusunda açıklamalar yapmış, kongrenin karma olması konusunda da açıklama yapmaya hazırlanırken bundan vazgeçmiştir. Bay ve Bayan öğretmenlerin kongrede bir arada bulunmalarına tepki gösteren muhafazakâr mebuslara karşı Mustafa Kemal Paşa tepki göstermiştir.

Maarif Kongresi'nin ikinci toplantısı Dârülmuallimîn binasındaki konferans salonunda Maarif Vekili Hamdullah Suphi Bey'in başkanlığında yapılmıştır. Bakanlık tarafından halk mektepleri hakkında düzenlenen bir proje tartışılmıştır. Bu projede, çocukları hayat içinde başarılı olacak bir kabiliyette yetiştirmek için bir programın hazırlanmasına ihtiyaç olduğu belirtilmiş ve dört sene olan ilköğrenimin beş seneye çıkarılması uygun görülmüştür. Projede yer alan meslek derslerinin ilkokullarda bütünüyle öğretilmesinin mümkün olmadığı, ancak sanat ve bir iş için kabiliyetlerin esas olduğu ve kız okullarının, kızların ev kadını olabilmeleri için gerekli pratik bilgilerin konulması gerektiği belirtilmiştir.

Maarif Kongresi 3. toplantısında "Ortaöğretim" konusu ele alınmış ve orta dereceli okul programlarını ve özellikle idadî teşkilatı tartışılmıştır. Kongrenin son toplantısında ilk ve ortaöğretimin hedefi ve programı hakkında yapılan tartışmalar sonucunda tam bir görüş birliği sağlanmış, kongreye katılanların tümü eğitimi sadeleştirmek, uygulanabilir hâle getirmek ve mahallîleştirmek gerektiği üzerinde fikir birliğine varmıştır.

Maarif Kongresi, önceden kararlaştırıldığı kadar bir süre çalışamadığı gibi, gündemindeki konuların hepsini inceleyememiş, incelenen konular da yeterli bir derinlikte ele alınamamıştır. Bunun nedeni, savaşın bütün şiddetiyle devam etmekte olmasıdır. Ancak bu şartlara rağmen, ilk ve ortaöğretime ilişkin bazı önemli konular tartışılmıştır.

Maarif Kongresinde her ne kadar önemli bir karar alınamamışsa da dönemin ağır savaş koşulları altında Türkiye'nin önemli eğitim sorunlarına bu kadar geniş bir katılımcı kitlesiyle tartışılması çok önemli bir olaydır. Kongrede Sivas Maarif Müdürü Osman Nuri Bey'in Mustafa Kemal'e delegeler adına verdiği cevap ve İstanbul'daki Muallimler Cemiyeti genel kurulunun kongreye gönderdiği mesaj, o dönemin öğretmen anlayışını göstermesi açısından önemlidir. Gerek Anadolu'daki, gerek İstanbul'daki öğretmenler, bağımsızlığın ve çağdaşlaşmanın öncüsü olmaları gerektiğinin bilincindedirler. Bu konuda, hükümetle ve eğitim bakanlığı ile aynı  görüştedirler. Yurtsever bir gençlik yetiştirmeye ve savaşın getirdiği yokluklara karşı dayanmaya hazırlıklıdırlar. Öğretmenlerin birliği için çalışmaktadırlar.

1921 Maarif Kongresi, yeni bir kültürel eğitim hamlesi olarak Türk eğitim tarihine kaydedilmiştir. Türk eğitim tarihinde çok önemli yere sahip olan 1921 Maarif Kongresi, 20 yüzyıl başlarında ortaya çıkan milliyetçilik akımının yarattığı birikimle kültür ve eğitimde Batı'ya ve ortaçağ değerlerine direnişi sembolize etmektedir.

15 Temmuz 1921'de toplanan Maarif Kongresi, TBMM Hükümeti'nin ikinci eğitim bakanı olan Hamdullah Suphi'nin eseridir. Hamdullah Suphi kongrede, kendisinin daha önce çeşitli vesilelerle dile getirdiği görüşleri ve bakanlığının tasarılarını kabul ettirmiştir. Kongreye Anadolu'nun değişik yerlerinden ancak çoğunluğu Ankara'dan olmak üzere 180 - 250 arasında kişi katılmış ve kongreyi Atatürk, ulusal eğitimin temellerini açıklayan konuşması ile açmış, bu konuşma ve mevcut koşullarda bir eğitim kongresi toplanması, o günün basınında övgüyle ve takdirle karşılanmıştır. İki hafta sürmesi planlanan kongre, Yunanlıların Anadolu içlerine doğru ilerlemesi üzerine çalışmalarını yarıda keserek dağılmıştır.

1921 Maarif Kongresi, diğer eğitim kurultayları gibi danışma mahiyetindedir. İlk ve orta öğretimin hem içeriğini, hem öğretim sürelerini tartışmış, ancak varılan sonuçları uygulayamamıştır.

Atatürk'e göre millî eğitim, bağımsızlık savaşı kadar önemlidir. O, bunu Yunanlıların Kütahya-Eskişehir üzerinden Ankara'ya doğru saldırıya geçtikleri günlerde ispat etmiştir. Düşman bütün gücüyle saldırıya geçtiği sırada, 16-21 Temmuz 1921 tarihleri arasında, Ankara'da, millî eğitim-öğretim seferberliğini de başlatmıştır. Bu hareketiyle hem eğitim-öğretime verdiği önemi göstermiş, hem de iç ve dış kamuoyuna Türk Ordusu'nun başarıya ulaşacağına emin olduğu imajını vermiştir. Bu dünya tarihinde hiç bir ülkenin yapmadığı, hiç bir devlet adamının düşünmeye cesaret edemediği bir harekettir.

Atatürk, hayatı boyunca eğitime ve eğitimcilere önem vermiş, her fırsatta öğretmenleri ve öğretmenlik mesleğini yüceltmiştir. 1921 de toplanan Maarif Kongresi bunun en büyük ispatıdır bu yönüyle de Türk eğitim tarihi açısından çok büyük önem arz etmektedir.

1921 Maarif Kongresi, dünyanın yeni koşullarında, vatanı, ulusal birliği bir bütün olarak ulusal varlığı tehlike altında olan Türk Ulusu için, yeniden dirilişe güç verecek önemli bir olgudur. Türk Milleti için kurtuluş savaşının önemi ne kadar büyükse, bu savaşın en bunalımlı günlerinde toplanan Maarif Kongresi'nin de Türk eğitim tarihi açısından önemi büyüktür ve milli eğitim ve kültür politikalarının mihenk taşını oluşturmaktadır.

Kaynakça

Akyüz, Y. (2009). Türk Eğitim Tarihi (M.Ö. 1000-M.S. 2009), 14. Baskı, Pegem Akademi Yayıncılık, Ankara.
Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri (ASD), Cilt I-III (Açıklamalı Dizin İle) (2006), 5. Baskı, Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Yayınları:1, Ankara.
Hakimiyet-i Milliye Gazetesi:21 Temmuz 1921, Maarif Kongresi, Pek Veciz Bir Nutuk.
Karagözoğlu, G. (1985), "Atatürk'ün Eğitim Savası",  Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt:2, Sayı:4, s. 193-213, Ankara.
Milli Eğitim Şuraları (1939-1993) , (1995), T. C. Millî Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı Şûra Genel Sekreterliği. Millî Eğitim Basımevi, Ankara.
Tonguç, İ. H. (1946), İlköğretim Kavramı, Remzi Kitabevi, İstanbul.


Arzu KÖK