8 Mayıs 2016 Pazar

Annelik - Arzu KÖK

Annelik

“Dünyanın neresinde olursa olsun annelik evrenseldir ve dünyanın en zor mesleğidir.” Ne kadar klasikleşmiş bir cümledir değil mi bu. Her yerde duyarız; siyasi söylemlerde, dini fetvalarda, okulda, sokakta… Anneliğin siyasetler dışı ve üstü gösterilmeye çalışılmasının özeti gibidir bu önerme. Oysa annelik yaşantısı, gösterilmeye çalışılanın aksine, son derece politiktir ama bunu ne görmek isterler ne de görülsün isterler.


Her ideolojinin kendine ve ihtiyaçlarına göre bir annelik tanımı ve yaşantısı vardır.  Kadınlık kimliğinin biyolojik olduğu söylenerek, kadınların ezildikleri olgusunu fark etmeleri yerine kanıksamaları ve doğallaştırmalarının amaçlandığı gibi, anneliğin de doğal ve evrensel bir süreç olduğu vurgulanarak, de bu kez annelik üzerinden yaşadıkları ezilme durumunun “doğallaştırılması” amaçlanıyor. Çünkü buna ikna olunduğunda çocukların bakımından sorumlu tek kişinin kadın olduğuna da ikna olunacaktır. Bu düşünce, her kadının anne olduğu düşüncesine de içkin olduğu için, hem anne olan hem de olmayan/olamayan kadını baskı altına alabilmek kolaylaşmış oluyor böylece.  

Annelik, kadının ekonomik olarak içinde bulunduğu sınıfa, etnik kimliğe, kültürüne, siyasi görüşüne, ebeveynlerin çocuk yetiştirmeye ilişkin görüşlerine vs. pek çok şeye göre değişir. Durum böyleyken anneliğin, sosyo-ekonomik, siyasi ve ideolojik sistemlerin ayrılmaz bir parçası olduğu gerçeği yadsınabilir mi? Anneliğin doğal ve evrensel olduğu kabul edildiğinde ise, kadının annelik dışındaki varlığı -cinselliği, siyasi mücadelesi, iş hayatı vs.- da kolaylıkla yok sayılabilir. Ya da bu varlık, ancak ev işlerinin, çocuk bakımının, kocasının ve kendi ailesinin ihtiyaçlarını yetkinlikle karşılamasıyla, yani son dönemde sık duyduğumuz üzere “süper anne”, “makbul anne” olmasıyla kabul görür.

Ama bu öyle bir kabuldür ki, anne her şeyi en iyi şekilde yapsa ya da yapmaya çalışsa da, yaptığı veya yapmadığı her şey, onda suçluluk duygusu yaratır. Kadın hiçbir zaman tatmin olamaz. Annelik, yaşamın her anını kaplayan büyük bir suçluluk duygusuyla yaşamaya dönüşür. Çocuğun yediği yemediği her şey, giydiği giymediği her giysi, konuştuğu konuşmadığı her söz, yaptığı yapmadığı her şey annenin başarı ve başarısızlık hanesine yazılır. Evli anneler bunlarla boğuşurken, bekâr anneler ise bunlara ek olarak, boşanmanın “mağduru” çocukları için yeterli fedakârlığı yapmadıklarından, onları “mutlu bir yuva”da büyütemeyeceklerinden ötürü kendilerini suçlu hissederler. Daha doğrusu, öyle hissetmeye zorlanırlar. Tek sorumlu yine annedir: Kocasını ya “eğitememiş”, ya “idare edememiş”, “alttan alamamış”, “sessiz kalmayı başaramamış”, “içkisi kumarı dayağı olmayan kocasının kıymetini bilememiş”, kısacası “kadın olup da elinde tutamamıştır”.

Kadını bir kez anneliğin “evrensel doğası”na ikna ettikten sonra, onun üzerinde otorite kurmak artık işten bile değildir. Devlet özellikle nüfus planlaması yoluyla, kadın bedeni üzerinde egemen olmaya çalışır: Kürtaj yasaları, etnik kısırlaştırmalar, anne olmanın kadın olmak için şart olduğuna dair sistemli toplumsal baskı… Örneğin Çavuşesku, Romanya’yı güçlendirmek için kürtajı yasaklayıp on çocuk doğurana rütbe verdi. Hitler, Alman nüfusunun çoğalması ve askerler yetiştirmeleri için, kadınları anne olmaya zorladı. Bolşevik Rusya’da Stalin döneminde de kürtaj, benzer gerekçelerle yasaklandı. ABD’de kilisenin öncülüğüyle kürtaj suç kabul edilirken, Amerikan yerlileri ve Güney Amerika kökenliler destekleyici fonlarla kısırlaştırıldı. Aynı şeyler ülkemizde de yaşandı. Bunlara dayanarak, kısırlık söyleminin cinsiyetçi ve milliyetçi bir içeriği olduğunu da söyleyebiliriz. Kadının anne olma zorunluluğu üzerinden kurulmuş tüp bebek merkezleri, harcanan milyon dolarlar, kadınlara içirilen tonlarca hormon ilacı ve çocuk doğurarak kocasından, ailesinden, toplumdan kabul görmek isteyen binlerce kadının acı hikâyesi de işin bir başka yönü. Ama yine annelik kurgusu üzerinden, kadın bedeni üzerinde kurulan iktidara dair bir hikâye. “Devletin bekası” ve “toplumun çıkarı” için annelik öyle kutsal sunulur ki, çocuk doğurmayan kadın “kötü”dür; ahlakın, ailenin, devletin hatta insanlığın çöküşünden sorumludur.

Geçen yıl Sağlık Bakanı Müezzinoğlu “Annelik kariyerdir” diyerek de bunu pekiştirme yoluna gitti. Bu “annelik kariyeri” söyleminin bir geçmişi var tabi; iş isteyen kadınlara “Evdeki işler yetmiyor mu?” diyen ekonomi bakanı, üç çocukla milli irade tesisine girişen Başbakan, kadınların fıtratından doğum kontrol ihaneti çıkaran Cumhurbaşkanı onca yeni kavram icat etmişken Sağlık Bakanı’nın sözü bu “ulvi” yola döşenen taşlardan biri olabilir ancak. “Kariyer” sözlüklerin dediği gibi “bireyin yaşamının üretken yıllarını kullanarak geliştirdiği ve genelde çalışma hayatının sonuna dek sürdürdüğü iş ya da pozisyon” anlamına gelir. Üretkenlik, geliştirme, çalışma hayatı, iş, pozisyon… Bunlar “neoliberal” olmanın şanından… Üstüne bir de muhafazakâr “kutsallık” sosu… Böylelikle bu bakım yükümlülükleri sağlık, eğitim ve sosyal hizmet kurumlarında sunulması gereken, güvenceli ücretli bir işin parçası olarak değil de neden kadınların fıtratı gereği “aile içinde” yapması gereken işler haline geliveriyor sorusunun cevabı hazır oluyor böylece.

Hep derler ki “Anne olan bilir.” Ama nedense anne olmayanlar, annelik hakkında daha çok konuşuyor. Konuşmakla da kalmıyor, kadınlık ve annelik etrafında ailenin kodlarını da belirliyor: Hamileyken nasıl dolaşılacak, kaç çocuk yapılacak, hangi yöntemle doğurulacak, çocuklara nasıl bakılacak… Memleketi yöneten siyasetçiler, sanki doğuştan birer kadın doğum ve pediatri uzmanı!

Anneliğin kutsallığına dem vurulur devamlı, ama bu görüş, aile içi şiddet, tecavüz, etnik veya ekonomik ezilmenin konuşulmasını bile anlamsız hale getirir. Kadın kocası ne isterse yapmak zorundadır. Erkek her zaman haklıdır bu sisteme göre. Oysa ırzına geçildiği için hamile kalan binlerce kadın vardır. 

Galiba kadınla erkeğin eşitlendiği bir dünyadan korkuyorlar. İdeallerindeki aileyi “inşa etme” çabasına da bu yüzden giriyorlar. Bu ailenin reisi ve “eve ekmek getireni” erkek. Kadın doğuruyor, ev ve çocuk bakımı onun görev alanı. Erkek çocukların eğitimine öncelik veriliyor. Kız çocukları ise doğuştan birer minik gelin olarak yetiştiriliyor.

İki insanın hayatı paylaşmasını değil, bir cinsin diğerinin üzerinde üstünlük sağlaması ve kontrol etmesine yarayan bu düzen değişmeli artık. En azından gelişmiş ülkelerde böyle olmalı. Modern dünyada var olabilmek, tutunabilmek için başta ekonomik, türlü kaygı ve baskıyla mücadele ediyor kadın da erkek de. TÜİK’in son verilerine göre dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 1.492,29 TL, yoksulluk sınırı ise 4.132,19 TL. Net asgari ücret 1.300 TL. Eğitimdi, ulaşımdı, sosyal hayattı, bunlara hiç girmeyelim şimdi. İşte böyle bir dünyada gündelik hayatın yüklerini paylaşmadan çocuk sahibi olmak ve yetiştirmek, son derece zor ve bir o kadar mutsuz bir hayat demektir.

Annelerin kutsallığı her ne kadar kullanılıyor olsa da, kutsal diyebileceğimiz bir şey var annelikte. Annenin çocukla kurduğu ilişkide harcadığı yoğun emeğin öğrettiği yaşamı savunma fikri ve annenin bundaki inat ve mücadeleciliği. Toplumsal hayatın her alanında yaşamı, adaleti ve barışı savunmak için ne ilham verici bir başlangıç aslında. Kadın isterse her şeyi yapar. “Kadın nedir?” diye sormuşlar Şeyh Bedreddin’e o da “Dünyanın ta kendisidir” diye cevap vermiş. Bu nedenledir ki kadın gücünü bilmeli, değiştirmelidir dayatılanları ve her şeyi. 


Arzu KÖK



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder