28 Aralık 2015 Pazartesi

2015’ten Mektup - Arzu Kök

2015’ten Mektup

“Sevgili 2016,

Geçen yıl tam bu vakitler ben de senin gibi büyük bir heyecan ve mutlulukla çıkmıştım yolculuğa. Dünyanın her tarafında tanımı olanaksız sevinç ve şölenlerle karşıladılar beni. Sonrasında ise yılın ilk günleri birer birer geçip giderken yılbaşı gecesinin aslında çok güzel bir serap olduğunu anladım.  Oysa nasıl da umutluydum. 


 365 gün boyunca onlara pembe rüyalar gördüremesem de en azından 2014 ‘ten daha yaşanılır ve huzurlu bir yıl sunacağıma inanmıştı insanlar.  Ama çok üzgünüm ki ben bunu başaramadım. Hani derler ya ‘gelen gideni aratır’ diye, işte benim görev sürecimde maalesef bu deyim o kadar çok kullanıldı ki anlatamam.  Bugün kendimi takımını küme düşürme hattına indiren bir kulüp başkanı, ya da girdiği her seçimi kaybeden parti lideri gibi hissediyorum. Nasıl böyle hissetmeyeyim ki?  Hemen her günün sabahına bomba sesleri ve şiddet çığlıklarıyla uyanmak kolay mı?

‘Yurtta barış, dünyada barış’ ilkesini baş tacı etmemizi  isteyen Atatürk’ün isteğinin tam tersi yapıldı. Hem ülkede hem dünyada barış inşa edilemedi. Komşuların neredeyse hepsi ile ilişkilerimiz kötü durumda. Ülkede adı konmamış bir iç savaş var, yüzlerce sivil ve asker ölüyor. Bombalar, silahlar susmuyor. Oysa barış vardı Haziran’a kadar. Sonra birden ne oldu bilmiyorum ama barış söylemlerinin yerini savaş çığırtkanlığı aldı. 


Ankara büyük bir patlamaya sahne oldu benim yılımda. Yüzün üzerinde insan yaşamını yitirdi. Eylem yapmak, hakkını savunmak, greve gitmek gibi haklar rafa kaldırıldı. Suruç’ta çocuklara oyuncak götürmek isteyen bir grup öğrenci yine bomba ile katledildi. Bitti denilen faili meçhuller yeniden gündeme oturdu.

Sadece haber yaptıkları için gazeteciler suçlu sayıldı. Bir gazeteci tekme tokat dövüldü. Onlarca gazeteci şuan hapis yatıyor. Gazetelere, televizyon kanallarına saldırılar düzenlendi, saldırıyı yapanlar adeta ödüllendirildi. 

Bütün bunların yanında yüz binlerin sevgilisi olmuş Yaşar Kemal, Levent Kırca, Kayahan Açar, Müzeyyen Senar, Zeki Alaysa, Memduh Ün, Sennur Sezer, Gülten Akın’a kadar önemli değerleri kaybetmeme ne dersin 2016?

Ha bütün bunların yanında güzel şeyler de yaşadım elbette.  A Milli Futbol Takımımızın Fransa’da yapılacak EURO 2016’ya direkt katılması, Prof.Dr. Aziz Sancar’ın hepimizi gurura boğan Nobel zaferinin beni, nasıl mutlu kıldığını da itiraf edeyim.

Ama bir profesörümüz Nobel ödülü alırken, bu ülkede bilim ve sanattan uzaklaşılması da bir o kadar üzdü beni. Örneğin Türkiye’nin en önemli üniversitesi ODTÜ’ye saldırılar benim dönemimde oldu. Önce arazisi talan edildi. Şimdi de bir yalan çerçevesinde üniversite bilim yuvası olmaktan çıkarılmaya çalışılıyor.

Demem o ki iyisiyle, kötüsüyle ben görevimi tamamladım. Artık görevi sana devretme zamanı geldi. Açıkçası sana öyle güzel bir ortam bırakmıyorum. Ama yine de umutsuzlukla görevi devralmanı istemem. Önündeki koskoca 12 ayın benimkinden daha sevimsiz olmayacağını umuyorum. Umarım benim başaramadığımı başarır, tüm insanlığa barış, kardeşlik ve huzur getirirsin. 

Benden bu kadar.  

Hadi bana eyvallah…”

Barış içinde, insanların ölmediği bir yıl dileğiyle… 

Mutlu yıllar…

Arzu Kök

1 Aralık 2015 Salı

Kadın ve Anayasa - Arzu Kök

 KADIN VE ANAYASA

Yasalar her zaman soyut kavramlar üretirler. Yasa dili ‘herkes’ der, ‘her kim’ der, ‘kişi’, ‘birey’ der. Ancak biliyoruz ki aslında kastedilen kavramlar somut olarak varsıl, beyaz yakalı ve erkek olanı tanımlar. Yoksulsanız, azınlık iseniz, farklı cinsel yöneliminiz varsa, hasta ya da sakatsanız, yaşlı iseniz, kadınsanız yasalardaki ‘herkes’ olamazsınız.

 Yeni Anayasa söylemleri başladı yeniden. Bir önceki Anayasa taslağında ‘eşitlik’ kavramı ‘Herkesin…. Ayrım gözetmeden kanun önünde eşitliği….’  olarak tanımlanmış. Ardından da ‘kadınlar, çocuklar, yaşlılar ve engelliler gibi özel surette korumayı gerektiren kesimler için alınması gereken tedbirler, eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz’ deniliyordu.

Böylelikle ‘eşitlik’ kavramına biçimsel yaklaşılıyor, eşit konumda olmayanlar için gerçek eşitliğin söz konusu dahi olamayacağının altı çiziliyor. Bu yasaların uygulanabilirliği bir yana aslında yapılan ‘insan onurunun zedelenmesidir.’ Kadınları hiçe saymak, bir kesimi kollayan, içinden konuşan tedbirlerle toplumu hukuksuz bırakmaktır bu. Merak ediyorum doğrusu: “Aydınlığa mı, karanlığa mı tedbir gerekiyor?” Kadınları tek tek  evlere kapatıp başlarını kapatmak yetmedi, şimdi toplu olarak bir merkeze kapatıp başlarını kapatacak, seslerini kısacaklar anlaşılan.

Hangi tedbirin kadınların yararına olacağına, hangisinin olmayacağına yine erkekler mi karar verecek? Kadınlar seslerini çıkarmayacaklar mı? Ama öncelikle kadın kendini bir tanımalıdır. Nedir kadın, gerçekte var mıdır? Kadın olmak bir doğuş yazgısı mıdır, yoksa sonrasında toplumsal mıdır? Günümüzde yaşatılan kadın imgesi gerçek kadın kimliğiyle ne ölçüde uyum sağlıyor? Çoklu cinsiyetlerin kaderiyle nasıl bir bağlantı kurulabilir?

1982 Anayasası ve sonrası yapılan tüm değişikliklerde kadın-erkek ilişkisi erkek egemen düzenin bakış açısına göre düzenlenmiştir. Anayasada olan ‘kadın-erkek eşit haklara sahiptir’ hükmü sözde kalmaktan ileri gidememiştir. Kurallar eril olduğundan, onların bakış açısıyla bir kadın yaratılır ve onların gereksinimlerini güya karşılayan anlamlarla yorumlanır. Böylece de kadın kendi varoluş özellikleriyle çelişir. Anayasada kadın, kendisi olarak değil, ataerkil  toplumun imajına uygun olarak, ’eş’, ’anne’ sıfatlarıyla temsil edilir.

Anayasanın sivil olması, yapıcı organının sivil olmasından öte anayasanın özünün demokratik olması demektir. Bu Cumhurbaşkanı yemininde değinildiği gibi ‘herkesi insan haklarından, temel özgürlüklerden yararlandırmayı’ olanaklı kılmasıyla mümkün olacaktır.

Kadının temel hak ve özgürlüklerinin içeriği açısından, anayasayı bağlayan metin Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Kaldırılması Sözleşmesidir. (CEDAV) Bu belgede kadın hakları başka yasalardan farklı olarak, kadının toplumsal durumunun açmazı açısından ifade edilir. Belge, kadının insan haklarından tam yararlanamadığı tanısını koyar ve haklara ulaşmak için karşılaşacağı olumsuzlukları gidermenin altını çizerek temel hak ve özgürlükler bağlamında, kadına karşı ayırımı cinsiyete bağlı olarak yapılan bir ayrımı dışlama ve sınırlama olarak tanımlar.

Yasa, kadın da insandır, cinsiyet farkı nedeniyle hakları yok edilmemeli, önündeki toplumsal engeller kaldırılmalıdır der. Ancak bunu tüm dünyada başarabilen tek ülke dahi yoktur. Çünkü eril dünyada kadının kendisi yoktur, kendisine yabancıdır. Kadın erkeklerin tasarımına göre istenilen kadın olmaya çalışırken kendi benliğini, yitirmiştir. İnsan gibi yaşama, yaşayabilme hayalleri çökmüştür.

Aslında gerçek anlamda kadınlığın ne demek olduğunu bilen ve insan gibi yaşamak isteyen kadınlarımız için bu süreç belki de bir dönüm noktası olacaktır. Yeni bir anayasa gündemde. Bu anayasaya bir şekilde tüm kadın örgütleri müdahale etmeli ve özellikle CEDAV incelenerek cinsiyetlerinin değil, insan oldukları gerçeğinin altı çizilmelidir.

Laiklik adına meydanları dolduran kadınlarımıza sesleniyoruz: Şimdi kendi haklarınız için. İnsanlık onurunuz için savaşma vaktidir. Kendinizi daha önceki yıllarda olduğu gibi erkeklerin hazırlayacağı ve sizleri hiçe sayan kanunlardan kurtarmak sizlerin elindedir. Mücadele edin ve kazanın. Zira Türk Kadını’nın tüm dünya kadınlarından daha cesur ve yürekli olduğu kanıtlanmış bir gerçektir. O halde bu gücünüzü kendi haklarımızı alırken de kullanmalıyız.

Arzu Kök


17 Kasım 2015 Salı

Mahşere Çok Yok... - Arzu Kök

MAHŞERE ÇOK YOK…

Yokların içinde var olma savaşı vermeye çalışan bir nesil yetişiyor. Çağın gereklerine uygun birer birey olma azmi içindeler, duyurmak istiyorlar seslerini. Bağırıyorlar… Ama duyulmuyor sesleri… Olaylara duyarsız olmadıklarını haykırıyorlar…. “Biz kardeşiz…” çığlığı yükseliyor her birinden ve “Bu anlamsız çatışmaları yaratıp ayırmayın bizi birbirimizden” diyorlar. 

Kişi başı düşen gelirin Türkiye’de bir gecede arttığı haberleri varken bir tarafta diğer tarafta her gün evine aç giden veya gidecek bir evi dahi olmayan insanlarımızın sayısı gün be gün artıyor.

Yürekler atmıyor, vicdanlar suskun. 

Öyle bir coğrafyada yaşıyoruz ki paha biçilmez. Yüzyıllardır toprağında dil, din, ırk ayrımı gözetmeksizin her bireye insan olma hakkını veren hoşgörü kültürünü hep yaşatan ve hep yaşatacak bir coğrafya bizimkisi… Yeter ki yürekleri vicdansız, saflıktan uzak hareketlerinizle daha da fazla kirletilmesin... 

İnsanların en mahremi olan vicdanlarına, kalplerine daha fazla kin tohumları serpmeyin… 

Herkesin ağzında bir taraf olmak söylemi… Taraf olmak… O taraf bu taraf… Ben bu topraktan bu akarsudan, bu ovadan, Anadolu’nun en ücra köşesinde bile sofrasında ki bir dilim ekmeğini pay etmekten kaçmayan Hüseyin amcamdan, Ayşe ninemden, Laz teyzemden, öğrencilik dönemizde birlikte açlığı paylaştığımız Kürt kardeşimden, Çerkez arkadaşımdan tarafım… “Ne mutlu Türküm” diyenden tarafım…. 


Çekin elinizi dinimden, çekin elinizi Cumhuriyetimden, tarihimden… Yeter artık… 

Orta Asya’dan Anadolu’ya uzanan uçsuz bucaksız tarihimize baktığımızda bu halk hep haktan, hep doğrudan, hep vicdandan yana olmuş ve öyle de devam etmeli.

Bir tarafta rozet Atatürkçüleri, bir tarafta BOP’ un İslamcıları…

Bu toprağın insanının kimseye ihtiyacı yok. Kendi içinde tüm sorunlarını çözer yeter ki tek yürek, tek bilek olsun. Yürekleri tarafçılık oyunlarıyla kimse bölmesin ne olur; samimiyetleri, vicdanları, saflıkları kirletmeyin daha fazla.

Kur’an-ı Kerim’de ilk ayet “oku” der ama okumak, araştırmak, hayatı sorgulamak bir yana dursun İslam’ın akıl bilgi yönünü bir yana bırakanlar bugün İslam’ın iman yönünü, vicdan yönünü de çoktan unutmuş görünmekteler yazık ki… 

Hangi İslam hangi vicdan yanı başında Irak’ta, Filistin'de, Suriye'de binlerce insanın, daha yaşına girmemiş bebeklerin ölümlerine ses çıkarmaz… Ankara'da, Kobane'de, Suruç'ta, Fransa'da, hunharca katledilen insanlara sesini çıkarmaz...  AB ve ABD dayatmalarına boyun eğer. Çıkarılan yasalarla vatanın elden gitmesine göz yumar. Sosyal güvenlik yasasıyla halkını daha da ezen bir anlayışın nasıl bir vicdanı var ki?...

Yaptıkları her işte din kurallarından dem vuranlara; vicdanlarda yaşanan dinimizi her anlamda kendi siyasetleri için kullananlara hatırlatmak isterim; elbet herkes bir gün o musalla taşına yatacak ve o kabre konacaktır. 

Mahşer günü orada siyasi güçleri, evleri, villaları, uçakları sorulmayacaktır… Benlerin, bizlerin toplu iğne başı kadar dahi olsa helal etmediğimiz haklarımız sorulacaktır. 

Mahşere çok yok….

Arzu Kök

9 Kasım 2015 Pazartesi

Bir Çocuk ve Atatürk - Arzu Kök

Bir Çocuk ve Atatürk


Bir ilköğretim öğrencisi okuldaki duvar gazetesi için bir yazı yazmış. Çok hoşuma gitti doğrusu. Bu nedenle de sizlerle paylaşmak istiyorum. Farklı bir bakış açısı, ancak çok güzel olmuş doğrusu.

 ‘’Bu ülkede yaşayan her insanın bağımsızlığını ve demokrasisini borçlu olduğu insan, ATATÜRK…
Gençliğinde kot pantolon giyememiş…

Sevgilisinin elinden tutup, hasılat rekorları kıran bir sinema filmine gidememiş…

Padişah ona Trablusgarp Cephesi’nde görev verdiğinde, lüks uçak şirketinin, first class koltuğunda viskisini yudumlayarak görev yerine gidememiş…

Halkına bağımsızlık fikirlerini anlatabilmek için, kortej eşliğinde mercedeslerde gezememiş Anadolu’yu…

Kurtuluş hareketini başlatmak için 19 Mayıs’ta Samsun’a ayak basarken ayağında spor ayakkabıları ya da kovboy çizmeleri yokmuş…

Kazandığı her savaştan sonra savaş sahasına fırlayıp moral veren, mini etekli ponpon kızlar da yokmuş…

Tarih kitaplarına bakılırsa, Yunanlıları İzmir’de denize döktükten sonra timsah yürüyüşü de yapmamışlar…

Ülkesinde yapacağı devrimleri unutmamak için not alabileceği bir cep bilgisayarı olmadığı gibi kendisine yapılacak suikastı haber alabileceği bir cep telefonu bile yokmuş…

Atatürk için üzülüyorum doğrusu. Dağ gibi adam, bir radyo programına faks çekemeden, İsmet Paşa için Safiye Ayla’dan bir istek parçası isteyemeden gitti…

Lozan Zaferinden sonra veya Cumhuriyet’in ilanından sonra arabaya atlayıp sabahlara kadar korna çalıp, elinde bayraklarla sokaklarda tur atamadı…

Evinin balkonuna çıkıp bir şarjör mermiyi havaya sıkamadı…

Çılgın diskolara gitmek, sabahlara kadar içip rock yapmak, babasının mercedesini alıp şöyle bir Emirgan turu yapmak dururken….

Bunları yapmadı ATATÜRK…

Keyif çatmadı…

Tüm hayatını ülkesinin kurtuluşuna adadı…


İşte onun için büyük adamdı ATATÜRK…


Ülkesi tehlikedeyken ‘Beni ne ilgilendirir ya ülkenin başındakiler düşünsün. Ben rahatıma bakarım. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.’ da diyebilirdi. Ama o böyle demedi. Ülkesi ve insanı için ne gerekiyorsa yaptı ve çok da başarılı oldu. Ona minnettarız.”

Ancak günümüz Türk Gençliği’nin de artık uyanması ve olan bitenlere dur demesi gerekmektedir. Zira Atatürk onlara emanet etmiştir geleceği. O halde yapılması gereken mücadele etmek ve emaneti kanımızın son damlasına kadar müdafaa etmektir. Atatürk’ün aramızdan ayrılışının 77. yılında ona verdiğimiz sözleri yeniden hatırlamalı ve o doğrultuda çalışmalıyız…

Arzu Kök

27 Ekim 2015 Salı

Timsah Gözyaşları - Arzu Kök

Timsah Gözyaşları

Zor günlerden geçiyoruz… Çok çok zor günlerden… Bitmiş bir siyaset, Her geçen gün bozulan ekonomi, artık ayakta bile durmakta zorlanan vatandaş, bir de tüm bunlar yetmezmiş gibi terör… Üstelik tam barış geldi, geliyor derken 8 Haziran seçimlerinden sonra adeta istenilip de alınamayan 400 vekilin diyeti gibi yüzlerce asker, polis ve sivil vatandaş… Gerilim, çözülme, şiddet, kan, ölüm… Her an yanıbaşımızda, her yerde… 

 Siyasal ve sosyal çöküntünün çözümü aslında her alanda köklü demokratik dönüşümün sağlanması ile olacaktır… Bugünün siyasal çöküntüsünün temelinin, siyasetin toplumsal dayanaklarından ve demokrasiden uzak alanda yürütülüyor olmasına dayandığını anlamak istemiyor bazı kesimler. Neredeyse tüm partiler toplumun tüm kesimlerini siyasetin içine doğrudan davet eden bir yaklaşımın hayata geçirilmesinden adeta kaçıyorlar. Ülkemizin ekonomik hayatının yapısal sorununu görmezden geliyorlar. Eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik alanlarında yaşanan tahribatı gidererek, sosyal alanda yaşanan yıkımı telafi edecek önlemleri alabileceklerini söyleyemiyorlar. “Eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik alanları kamusal bir bakışla yeniden yapılandırılmalıdır” diyemiyorlar.

Giderek büyüyen zenginler ile yoksullar arasındaki açığın kapatılması için, sosyal destekleme programlarının hayata geçirilmesi gerektiğini ağızlarına alamıyorlar. Çalışma yaşamındaki esnek, güvencesiz, sigortasız istihdam uygulamalarına, son verilmesi gerektiğini söyleyemiyorlar.  İmam Hatiplerle, zorunlu din eğitimiyle, Kuran kurslarıyla, “Türkiye laiktir, laik kalacak” sloganları arasındaki pastanın en büyük dilimini götüren Diyanetiyle, Türk İslam sentezi politikalarla ırkçı-şoven bir anlayışı destekliyorlar. 

İnsanları birbirine düşman ediyorlar. Komplo teorileri üretiyor, beyinleri sabunlu sularla yıkıyor, terörü tırmandırtıyor, Türkiye’yi etnik olarak bölüyorlar. Türk-Kürt ayrımını şişiriyor, Alevi-Sünni farklılığını ortaya atıyorlar. Yıllardır süren ve artık keskin kılıç olan, toplumdaki kültürel bölünmeden türeyen iki farklı yaşam biçiminin giderek birbirlerine daha da fazla düşman olmalarını uzaktan timsah gözyaşları dökerek seyrediyorlar. 

Zevkleri, inanışları birbirinden kopmuş insanların meydanlarda kapışmasını istiyorlar. Kendileri ne mi yapıyorlar? Keyiflerine bakıyorlar, kazanımları aynen kalsın istiyorlar. Koltuklarına yapışmış, kalkmamak için olayları tetiklemeye devam ediyorlar. Bir de o koltukları selameti için duygu sömürüsü niteliğinde gözyaşı döküyorlar.

Derler ki “Timsah avını yerken ağlar” mış.  İşte bizimkilerin yaptıkları da tam olarak budur. Ülkeyi getirdikleri durumun farkında oldukları halde her fırsatta timsah gözyaşlarını akıtmaktan geri durmuyorlar. 'Timsah Gözyaşları' düşüncesizliğin, aptallığın, öngörüsüzlüğün, şayet şuurlu ve bilinçli gerçekleştiyse riyakarlığın, namertliğin ifadesidir!...


Tüm bu yaşananların sebebi hep başka şeylere bağlanıyor. Hele ki 2002’den beri iktidarda olan parti bunun en güzel örneği;

Sanki yıllardır iktidar onlarda değilmiş gibi. 

Sanki isteseler tüm sorunları çözemezmişler gibi. 

Gözlerinin önünde silah yığınağı yapılırken sessiz duranlar onlar değilmiş gibi. 

PKK elemanlarının sınırda neredeyse devlet töreniyle, bir düğün güzelliğinde karşılanmasına müsaade eden onlar değilmiş gibi. 

Şivan Perver ve İbrahim Tatlıses konserini en önden gözyaşlarıyla izleyenler onlar değilmiş gibi. 

Bugün tüm bu yaptıklarını unutmuş, 'Şehitlerimizin kemikleri sızlıyor, AKP'yi seçmeyenler yüzünden PKK mecliste!' edebiyatıyla seçmenleri yeniden kandırma ve bir kez daha timsah gözyaşları dökmeye hazırlanıyorlar. Diğer taraftan da bugüne kadar yoksullaştırdıkları halkı bundan sonra mutlu(!) edeceklerine dair ekonomik vaatlerde bulunuyorlar. 

Bu sefer de timsah gözyaşlarına kanılacak mı? Merak ediyorum…

                                                                     Arzu Kök

21 Ekim 2015 Çarşamba

Korkma!... - Arzu Kök


Korkma!...

Böyle başlıyordu İstiklal Marşımız. ‘Korkma!...’ ‘Kim ne yaparsa yapsın, hangi zorluklarla karşılaşırsak karşılaşalım, ne olursa olsun, isterse ölüm olsun sonunda korkma diren’ demekti bu. ‘Sizi yıldırmaya çalışacaklar ama direnin’ demekti. ‘Mücadeleyi bırakmayın’ demekti. Bırakmamalı da. 

İşte yine ülke insanının yüreğine korku salmak için kanlı bir katliam yapıldı başkentin göbeğinde.  Taksim sonrasında bir meydan daha kanlı meydan olarak anılacak. 1 Mayıs 77 yılında ölenlerin anısına söylenen ‘Kanlı Meydan’ türküsüyle halay çekerken gençler, geldi ölüm. Kanın, gözyaşının, feryadın ortasında kaldı meydan. Bir mahşer yerine döndü her yer. Öfkeliyiz... Öfkeliyiz… Öfkeliyiz...

Canlarımız katledildi. Kimdi katledilenler? Barış isteyen gençlerdi, okula gönderdiğimiz çocuklarımızın öğretmenleriydi, evlerimizi yapan mimar, mühendislerimizdi, yargı önünde haklarımızı savunan avukatlarımızdı, çürümüş sağlık düzeni içerisinde bizlere yardım için biçare koşturan doktorlarımız, hemşirelerimizdi.  “İlle de barış” diye ömür geçiren, “ölenlerin hepsi benim evladımdır, asker olsun gerilla olsun fark etmez” diyen barış annesiydi.  “Barışı getirmeye gidiyorum,  getirirsem çocuklarımızın sefası olsun” diyen mühendislerdi. 

Barış diyenleri, barış denince yokluğun, yoksulluğun, şiddetin, eğitimsizliğin, sağlık haklarından yoksunluğun,  kadınlara eşitsizliği reva görmenin, gelecek kaygısıyla yastığa baş koymanın olmayacağını bilenleri öldürdüler...  Barış demenin, huzurla yatılacak uykular, sevgiyle bakılacak çocuklar, esenlikle yaşanacak ömürler, mutlulukla geçirilecek günler olduğunu bilenleri, hayatın her alanında, işte, okulda, sokakta bu bilginin gereğini ilmek ilmek örenleri öldürdüler. 
Hepsi tanıdık,  hepsi aydınlık, hepsi bizdendi. Hepsi sizdendi. Hepsi bizim evladımızdı. İçimize korku salmaya kalkanlara inat korkma, barış konusunda diret, hakların konusunda diret. Hak ediyorsun bunları. 

Korkma!... 

Korkuyla uslandırmaya çalışanlar karşısında yılma, sinme ev içlerine, kalma yalan dolanla dolu televizyonların karşısında... Zulümle sonsuza dek başta kalacağını düşünenlerin ekmeğine yağ sürme.

Korkma!...

Korkarak, korkutularak yaşamanın acısını en iyi bilenler olarak, korkmadan yaşanacak bir dünyanın kurulmasında emek harca.


Korkma! 

Tüm sorunların çözüldüğü bu coğrafyada özgür, mutlu ve başı dik yaşamanın bir yolunu mutlaka bulacağız. Güzel günler göreceğiz, güneşli günler!
         
Korkma! 
        
Hesabı sorulmamış hiçbir cinayet, hiçbir hukuksuzluk kalmayana dek, kimse hukukun üstünde olmayana dek mücadele et. Kimse hukuksuzluğun altında ezilmesin. Şemdinli'de de, Ankara'da da!
       
Ve artık korkma ve kimseyi de bununla korkutma; ülke bölünmez, rejim de yıkılmaz! 

Demokrasi, barış, refah, huzur hepimizin hakkıdır! 

Ne mutlu cesaretle bunu söyleyebilenlere!

Haykırabilenlere!..

                                                                           Arzu Kök

9 Ekim 2015 Cuma

Susmak!.. - Arzu Kök

Susmak!..

Önce Cumhuriyet’e dil uzattılar, sustunuz…

Atatürk büstlerini parçaladılar, sustunuz…

‘Ne mutlu Türküm diyene’ sözünü yasakladılar, sustunuz…

Hukukun canına okudular, sustunuz…

Asker köşesine çekildi, generaller yargılandı hem de terörist olarak, sustunuz…

Bu suçun şahitleri olarak PKK mensupları kullanıldı, sustunuz…

Hırsızlıklara sustunuz…

Yolsuzluklara sustunuz…

Sizi soydular, “çalıyorlar ama çalışıyorlar” dediniz, sustunuz…

Zaten kısıtlı olan özgürlüğümüz daha da kısıtlandı, sustunuz…

Roboski’de 33 can katledildi, sustunuz…

Asgari ücret açlık sınırının altına düştü, sustunuz…

İşsizlik had safhaya ulaştı, sustunuz…

Toplam nüfusun %40’ı muhtaç durumuna düşürüldü, sustunuz…

Gazeteciler terörist diye tutuklandı, sustunuz…

Gazeteciler işten atıldı, sustunuz…

Soma’da 301 can katledildi, sustunuz…

Suruç’ta 34 genç, çocuklara oyuncak götürdükleri için katledildi, sustunuz…

Cizre’de halk 9 gün aç, sefil bırakıldı, sustunuz…

Cizre’de aileler ölülerini gömemedikleri için buzdolaplarında, derin dondurucularda saklamak durumunda kaldı, sustunuz…

7 Haziran’da oy verdiniz, iradenizi ortaya koydunuz ama yok sayıldı, sustunuz…

Askerler, polisler, gariban halk öldü, sustunuz…

7 bilemediniz 8 yaşında çocuklar yok yere öldürüldü, sustunuz…

Sırf Kürtçe konuşuyor diye bir sürü insan darp edildi, işyerleri yağmalandı, sustunuz… Oysa üç gün sonra şehit ailesi oldular…

Gençler, çocuklar, kadınlar katledildi, sustunuz…

Doğa katledildi, sustunuz…

Rant uğruna binlerce yıllık ağaçlara kıyıldı, sustunuz…

Kaz dağlarının canına okudular, sustunuz…

İstanbul’un kalbi, nefesi Kuzey Ormanları yağmalandı, sustunuz…

Özgür basın saldırıya uğradı, sustunuz…

İstanbul’un ortasında gazeteci saldırıya uğradı, sustunuz…

Başkentte bir otobüs, durakta bekleyenleri biçti, sustunuz…

Çevrenizde olup bitenlere karşı sessiz kaldınız hep. ‘Bana dokunmayan yılan bin yaşasın’ dediniz. Ancak o yılanın gün gelip size de zarar vereceği gerçeğini unuttunuz. Vicdanınız bile sustu, kaldı öylece…

Büyükler kazanmak hırsıyla savaş yaparken, onların ayaklarının altında devrildi yaşamlarınız, fark etmediniz… Suçu neydi çocukların? 

Açıktır ki susmak unutmayı, unutmak ise onaylamayı beraberinde getirir. Savaşın, vahşetin karşısında suskun kalmak büyük bir sorundur. Bu nedenle barışa dair salt insani reflekslerimizi değil, yasal haklarımızı da devreye sokmalıyız. Sesimizi duyurmalıyız. Vicdanımızın sesini dinleyip haksızlıklara karşı haykırmalıyız. 

‘Sessiz kalmak suça ortak olmaktır’ derler. Daha ne kadar susacaksınız? Çocuklarınız için bırakın susmayı… Çünkü sürdükçe suskunluk, karanlık boğacak çocuklarımızı… Unutmayın, suçu yok çocukların…

                                                                      Arzu Kök