Yaşar Kemal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yaşar Kemal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Nisan 2018 Salı

Eğitim ve Köy Enstitüleri - Arzu KÖK

Eğitim ve Köy Enstitüleri

Anadolu’da nisan ayı kutsal bilinir. Nisan ayında toprak ürperir çünkü, umutlar sonradan savrulup gitse de. Hele 17 Nisan’da bir uğultu gelir toprağın derinlerinden. Masallardaki yeşil yaprak çıkar gibi olur yeryüzüne karanlık kuyulardan, kabaran sularla. “Yeşil yaprağı görünce korkmayacaksın” der masal: “Korktun mu taş kesilirsin.” 17 Nisan’da bir müjde şimşeği parlayıp söner; mutsuzlar mutlu düşler görür; toprak uğrunda ölen, üstünde çalışan yoksullara gülümser; yılanlar, çiyanlar, sülükler, keneler yoktur o gün görünürde. 

17 Nisan’da yer demir, gök bakır değildir henüz; Yaşar Kemal'in, Fakir Baykurt'un köy anaları acı karamsarlıklarından sıyrılıp ağayı, muhtarı, imamı ve kaderi bir başka gözle ve daha az kuşkuyla görürler. 17 Nisan’da insan insanı sömürmez oluverir birden; özgürlük soyut bir ülkü, bir palavra olmaktan çıkıp büyük çoğunluğun yaşama, okuma hakkı, kömürü topraktan çıkaranların kömürle ısınma hakkı olur; eşitlik Sivas'ın Sivrialan köyündeki Aşık Veysel'in belki çok akıllı kızıyla, İstanbul'un büyük adasındaki tüccar ile Veysel'in belki çok akılsız kızının ayni yükselme olanaklarını bulmaları anlamına gelir o gün. Mevlâna ile Yunus, Baki ile Karacaoğlan, Şeyh Galip'le Muhyi. Orhan Veli ile Başaran kol kola girerler, köylü kentli bir uğurda savaşır 17 Nisan’da. Bir yaman imece kurulur ki o gün Edirne'yle Erzurum ilk kez el ele verir; horon, halay, bar, zeybek yeni Türkiye'nin ortak harman yerinde oynanır; o gün türkülerin her türlüsü hep birlikte alaturkaya düşmeden söylenir. Ruhi Su koro başı olmuş gibi. Müziğe durur yer gök…

17 Nisan Köy Enstitülerinin kuruluş yıl dönümü bilinen üzere. Günümüzde ayaklar altında çiğnenen bir eğitim sistemi olunca insan ister istemez idealde kalanı saygıyla anmadan, hakkını anımsamadan geçemiyor. İçinde yaşadığımız sürecin eğitim anlayışı ve eğitim politikası ne kadar berbat ve iç karartıcı ise Köy Enstitüleri’ni oluşturma anlayışı da o denli iç açıcı bir içeriğe sahipti.

Morca dağlı, başıboş ırmaklı, gökçe topraklı ülke emeğe yanıktı…

Atatürk, insanımızın ve ülkemizin derdini derinden duyuyor, ağrılarına son verecek çareler düşünmekteydi. Düşünürdü ki: “Bu gazap bizde kara güçten, çıkar azgınlığındandır. Savaş olsun bunlara karşı. Kafası ışımamış tek kişi kalmasın. Kara gücün beli kırılsın ve gökçe toprak ve ala buğday ve halk kurtulsun.”

17 Nisan’dan itibaren, köyün nasırlı eli, sımsıcak türküleri, içleri kımıldatan oyunları, nakışları, sazı sözü yollara döküldü. Savaşa katılmak üzere dört bir yanda toplandı: “Baktılar taş üstünde taş yok, baktılar bir yozluk, bir bırakılmışlık, bir acılık...”

Ve dediler ne güne dururuz: Ve Kızılçullu’da ve Çifteler’de ve Kepirtepe’de ve Arifiye’de ve Aksu’da ve Akpınar’da ve Akçadağ’da ve Beşikdüzü’nde ve Cılavuz’da ve Düziçi’nde ve Dicle’de ve Ernis’te ve Gönen’de ve Gölköy’de ve Hasanoğlan’da ve İvriz’de ve Ortaklar’da ve Pazarören’de ve Pulur’da ve Savaştepe’de ve Pamukpınar’da cümlesi ellerine “tu” dedi: “Yaman vuruldu kazmalar yere, karanlığın kökü oynadı…”

Birinden öbürüne yardım ekipleri koştu ve öğrencilerin ve usta öğreticilerin ve öğretmenlerin ve müdürlerin geceyi gündüze geçiren çabalarıyla yirmi bir Köy Enstitüsü kuruldu. Yirmi bir mutluluk ve esenlik tezgâhı. Yaz demez, kış demez, sıcak demez… Soğuk demez uğul uğul işlerdi bu yirmi bir kovan... Her biri kendi kesimine de yayardı uğultusunu. Toprak uyanmağa halk gönenmeğe başlamıştı. Kendi şafağı içindeydi insan...

Kökü oynamıştı karanlığın...

Boş durmazdı ağzı karalar: “Oğulu ataya koğlar, bir nice kara çalardı görklü islere...” 

Karanlık kovuklarda, düşman pusudaydı…

Atatürk'e ve devrimlerine karşı olanlar Enstitülere de karşıydı. Başlayan eğitim kirizmasını çıkarları bakımından zararlı görüyorlardı. Siyasi ve ekonomik güçlerini seferber ederek, tekrar diplomalı tüketiciler yetiştiren, yalnız varlıklıları eğitim nimetlerinden yararlandıran, yöneticilerin hep aynı aşınmış kattan gelmesini sağlayan, geniş halk yığınları içindeki yeteneklerin ortaya çıkıp gelişmesine imkân vermediği için gittikçe ulusu yozlaştıran bugünkü düzene dönüldü.

Ne acıdır ki, yıllarca ve yıllarca halktan oy alınan bir demokraside, milyonlarca köylünün oyu ile beslenen bir halk yönetiminde, cumhuriyetin en halkçı eğitim kurumları, ulusal bir eğitim denemesinin başarılı odakları, Köy Enstitüleri yerden yere vuruldu. Adları, harcına Türk halkının ve binlerce sevgili köy çocuğunun alın teri, emeği, umudu karışmış o güzelim yapıların şerefli alınlarından kazındı. Sanki, ulusal bir suç işlenmiş gibi Köy Enstitüleri unutturulmak istendi. Ulusun yarattığı bir kurum, o ulusun gözleri önünde suçlandı, taşa tutuldu. Ne garip bir çelişki, ne acı bir ters talihtir bu. 


Yazıktır ki, Köy Enstitülerini halk adına aydınlar kurdu, halk adına yine aydınlar yıktı. Halk Köy Enstitülerini istiyordu da aydınlar onun için kurdu demek gerçeğe ne kadar aykırıysa, halk istemiyordu da aydınlar onun için yıktı demek de o kadar aykırıdır. Ama kuranlar mı gerçekten halktan yanaydılar, yıkanlar mı? Bu sorunun karşılığını vermek bize ama; Bakılsın bakalım, kuranlar mı yıkanlar mı daha çok özel çıkar peşindeydiler, kuranların kişisel kazancı ne oldu, yıkanların ki ne? İşte o zaman anlaşılacaktır doğrusu eğrisi…

Kapatılan Köy Enstitüleri değil, halk çoğunluğunun bilgisizliğe itilmesiydi...

O günlerin ardından eğitim sistemimizin geldiği durum ortadadır. Tamamı ile ezberci bir eğitim sistemi. Laiklik kavramına uzak bir eğitim sistemi. Atatürk ve devrimlerinin unutturulmaya çalışıldığı bir eğitim sistemi. Zorunlu olarak ve ücretsizce devlet tarafından verilmesi gereken ancak özelleştirmeye çalışılan bir eğitim sistemi. Özel okul sayısındaki artış bunun en güzel kanıtıdır. Eğitim alanında geri kalmış on ulusun sonuncularındanız bugün. 

Durum böyle iken şimdi soruyorum: Köy Enstitüleri’nin bin hatası olsa da (ki yok), bugünün ‘vizyon’una değişmez misiniz?

Arzu KÖK

28 Şubat 2017 Salı

Kültür-Sanat - Arzu KÖK

Kültür-Sanat!...

“Bir ülkede akıl ve sanattan çok maddi servete kıymet verilirse, bilinmelidir ki, orada keseler şişmiş, kafalar boşaltılmıştır” der Prusya hükümdarı II. Friedrich. Şimdilerde bizim ülkemizde de maddi servet, sanattan ve kültürden önce gelir oldu. İster istemez düşünüyor insan; bizim ülkemizde bunun sebebi keseleri doldurmak mıdır, kafaları boşaltmak mıdır, yoksa her ikisi birden midir? 

Yıllardır kütüphane, opera, tiyatro, sinema sahneleri satılır, kapatılır, yıkılır. Kültür ve Turizm Bakanlığı bütçeden en düşük pay alan bakanlıktır bilir misiniz? Peki tiyatrolarda, operalarda, müzelerde, orkestralarda bilet satışından elde edilen gelirin direkt hazineye aktarıldığını biliyor musunuz? Bunlar yapılırken de oyuncuların ve set işçilerinin taşeron işçi statüsünde çalıştırılması söz konusudur ki tüm bunlar keseleri doldurmak adına yapılanlardır. Ancak işin en tehlikeli kısmı, bunun yanında kafaları boşaltma çabalarıdır. 

Çıplak kadın heykeli gördüklerinde(ki onların gözüne çarpan şey eserdeki sanatsallık değil, çıplaklıktır) ‘’Ben böyle sanatın içine tükürürüm’’ derler. Aradan yıllar geçer, İzmir’deki ‘’Müzisyen’’ isimli ahşap heykeli müstehcen bulduklarından birileri parçalar. Kimi heykellere “Ucube” denilir ve yıktırılır. Kadın ve erkeğin yan yana, koro şeklinde çok sesli bir ilahi okunmaları günah sayılır. Filmlere sansür uygulanır, etkinlikleri iptal ettirilir, konserler engellenmeye çalışılır. Beğenmedikleri sanatçıların konserlerine ellerinde satırla, tekbir getirerek saldırır birileri, sanatçılar hedef tahtasına oturtulur, ellerinde benzinle yakmaya koyulur birileri. Bunlar yetmezmiş gibi  açığa almalar, ihraçlar…vb ile kafalar boşaltılmak istenir.

Nazilere yakın bir koyu milliyetçi oyun yazarı olan Hanns Johst’a ait, Johst’un Schlageter adlı oyununda geçen bir söz geliyor akıllara: “Kültür lâfı duyduğum anda tabancamın emniyetini açarım.” Schlageter, oyunun birinci perdesinde eder bu sözü ve bu söz, Hitler’in en yakınındaki iki isme,  Goebbels’e veya Göring’e atfedilir. Bu söz, yüzeysel yorumuyla, Nazilerin kültür düşmanlığının ikrarı olarak kabul edilegelmiştir. Ancak bu söz, sadece Nazizmin değil, milliyetçi-muhafazakâr ideolojinin, kültürü bir millî hayat-memat meselesi sayan zihniyet dünyasının da ifadesi olmuştur aynı zamanda. Yabancı, zararlı sayılan kültür, nahoş, uygunsuz, mahzurlu filan değil, düpedüz düşmandır. Bu sebepten, zapturapt altında tutulmalı, zor kullanmaktan sakınmadan müdahale edilmelidir kültüre. Öyle de yapıldı o dönem. Örnek alanlar da devam etti yıllardır bu yönteme, ülkemizde olduğu gibi.

Sanat ve kültür özü gereği, insanları kaynaştırıcı özelliğe sahiptir. Müzik her yerdedir, örneğin; halk ayaklanmalarında, din ve inanç törenlerinde ya da savaşlarda müziğin birleştirici etkisi her zaman hissedilegelmiştir. Diğer sanat dalları için de geçerlidir bu ve özü gereği de muhaliftir sanat. Yaşar Kemal’in de dediği gibi ‘’Sanat, gerçek sanat; zulmün, şiddetin, tüketici oburluğun, insanca olmayan her davranışın karşısındadır. Çünkü bana göre ne olursa olsun her biçim sanatın birinci işi başkaldırıdır.’’ 


Zeybekler bir başkaldırının öyküsü değil midir? Sanat birleştirir, kaynaştırır ve başkaldırır. Bunu bildikleri içindir ki sanatı engellemek için fitne ile taarruza geçer aydınlanmayı istemeyenler. Yaklaşık son 7 aydır, yani OHAL sürecinde, FETÖ operasyonu adı altında birçok kişiye ve sanatçıya karşı başlayan açığa almalar, ihraçlar resmen bir cadı avına dönüştü. Cumhurbaşkanı bir konuşmasında ‘’Siyasetçilerin attıkları her adım, ağızlardan çıkan her söz yakından takip edilir. Halbuki sanatçıların ve sporcuların toplumu etkileme gücü, siyasetçilerden daha az değildir’’ derken hissettiği bir tehlike mi vardı dersiniz? Belki de bu yüzdendir; toplumda sanatçı, sporcu olarak bilinen bazı isimlerin sıkça saraya davet edilmeleri.  Belki de bu yüzdendir Devlet Tiyatroları Genel Müdür Vekili’nin  ‘’Devlet Tiyatrolarında yalnızca yerli oyunların sergileneceği’’ yönündeki sınırlamasının ardındaki gerçek. 

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda bir telefonla başlayan açığa almaların gerekçesi ‘’Performans eksikliği’’  olarak gösterildi. Açığa alınanlara bakıyorsunuz Türk tiyatrosunun önde gelen isimleri ki kim karar vermiş, hangi kritere göre karar vermiş, belli değil.  Daha sonra Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu’nda 31 kişi işten çıkarıldı. Gerekçesi; ‘’Eğitim durumlarının uygun olmaması’’. Peki yıllardır çalışan bu insanların eğitim durumlarındaki eksiklik yeni mi fark edilmiş, yoksa sebep çok mu farklı? Görevden almaların acıları daha kapanmamışken bu sefer de bu tiyatrocuların öğretmenleri, Ankara Üniversitesi Tiyatro Bölümü’nden 6 akademisyen ihraç edildi ve bölüm fiili olarak işlevini yitirdi. 

Daha sonra da iş müziğe gelmiş olacak ki, orkestra Şefi İbrahim Yazıcı ve Bursa Bölge Devlet Senfoni Orkestrası sanatçısı Filiz Özsoy ihraç edildi. Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı akademisyenlerinden piyanist Dengin Ceyhan 8 gün gözaltında tutulduktan sonra tahliye edildi. Gerekçeler ise çoğunlukla sosyal medya üzerindeki paylaşımları...vb. 


Görünen odur ki kültür ve sanata yöneltilen silah net olarak belli. Onlar gibi düşünmeyen, onların yanında saf tutmayan bütün sanatçılar bir şekilde ekmeğinden edilmeye çalışılıyor. Ne yazıktır ki bu gidişat devam edecek gibi de görünüyor. Böyle giderse işçi ya da memur alımlarını sadece bir kişi belirleyecek. Bir kişinin istediği müzik tarzı çalınacak, bir kişinin istediği oyun oynanacak, bir kişinin istediği heykel yapılacak, bir kişinin istediği filmler gösterilecek, bir kişinin istediği resimler sergilenecek ya da bir kişinin istediği dans türü oynanacak. Sanatçılar kutlu doğum haftalarına etkinlik yapmaya zorlanacak. Klasik müzik, opera, bale unutturulacak büyük olasılıkla. 

Unutulmamalıdır ki ‘’Sanat çok değerlidir’’ ve ‘’Sanat, içinde geleceği barındıran önemli bir silahtır’’. İşte bu nedenledir ki, sanatçılara büyük iş düşmektedir. Önümüzdeki süreçte tüm sanatçılar, özgünlüklerini, yaratıcılıklarını ortaya koymalı, üretmelidirler. Üretirken de gülmeli, eğlenmeli, halkı sanatla aydınlatarak korku salmalıdırlar birilerine. Zira sanatın gücü çok çok büyüktür. Kültürel hegemonyanın karşısına yine kültürle, sanatla çıkılmalıdır ki mücadele başarıya ulaşsın. Tüm sanatçılar birleşip, HAYIR demeli, HAYIR çalmalı, HAYIR oynamalı, HAYIR çizmeli, HAYIR sergilemelidir. Çünkü, aslında “Sanat, HAYIR içindir.”

Yoksa birileri çıkıp “Kültür lafı duyduğumda…” diyecek…

Arzu KÖK

28 Aralık 2015 Pazartesi

2015’ten Mektup - Arzu Kök

2015’ten Mektup

“Sevgili 2016,

Geçen yıl tam bu vakitler ben de senin gibi büyük bir heyecan ve mutlulukla çıkmıştım yolculuğa. Dünyanın her tarafında tanımı olanaksız sevinç ve şölenlerle karşıladılar beni. Sonrasında ise yılın ilk günleri birer birer geçip giderken yılbaşı gecesinin aslında çok güzel bir serap olduğunu anladım.  Oysa nasıl da umutluydum. 


 365 gün boyunca onlara pembe rüyalar gördüremesem de en azından 2014 ‘ten daha yaşanılır ve huzurlu bir yıl sunacağıma inanmıştı insanlar.  Ama çok üzgünüm ki ben bunu başaramadım. Hani derler ya ‘gelen gideni aratır’ diye, işte benim görev sürecimde maalesef bu deyim o kadar çok kullanıldı ki anlatamam.  Bugün kendimi takımını küme düşürme hattına indiren bir kulüp başkanı, ya da girdiği her seçimi kaybeden parti lideri gibi hissediyorum. Nasıl böyle hissetmeyeyim ki?  Hemen her günün sabahına bomba sesleri ve şiddet çığlıklarıyla uyanmak kolay mı?

‘Yurtta barış, dünyada barış’ ilkesini baş tacı etmemizi  isteyen Atatürk’ün isteğinin tam tersi yapıldı. Hem ülkede hem dünyada barış inşa edilemedi. Komşuların neredeyse hepsi ile ilişkilerimiz kötü durumda. Ülkede adı konmamış bir iç savaş var, yüzlerce sivil ve asker ölüyor. Bombalar, silahlar susmuyor. Oysa barış vardı Haziran’a kadar. Sonra birden ne oldu bilmiyorum ama barış söylemlerinin yerini savaş çığırtkanlığı aldı. 


Ankara büyük bir patlamaya sahne oldu benim yılımda. Yüzün üzerinde insan yaşamını yitirdi. Eylem yapmak, hakkını savunmak, greve gitmek gibi haklar rafa kaldırıldı. Suruç’ta çocuklara oyuncak götürmek isteyen bir grup öğrenci yine bomba ile katledildi. Bitti denilen faili meçhuller yeniden gündeme oturdu.

Sadece haber yaptıkları için gazeteciler suçlu sayıldı. Bir gazeteci tekme tokat dövüldü. Onlarca gazeteci şuan hapis yatıyor. Gazetelere, televizyon kanallarına saldırılar düzenlendi, saldırıyı yapanlar adeta ödüllendirildi. 

Bütün bunların yanında yüz binlerin sevgilisi olmuş Yaşar Kemal, Levent Kırca, Kayahan Açar, Müzeyyen Senar, Zeki Alaysa, Memduh Ün, Sennur Sezer, Gülten Akın’a kadar önemli değerleri kaybetmeme ne dersin 2016?

Ha bütün bunların yanında güzel şeyler de yaşadım elbette.  A Milli Futbol Takımımızın Fransa’da yapılacak EURO 2016’ya direkt katılması, Prof.Dr. Aziz Sancar’ın hepimizi gurura boğan Nobel zaferinin beni, nasıl mutlu kıldığını da itiraf edeyim.

Ama bir profesörümüz Nobel ödülü alırken, bu ülkede bilim ve sanattan uzaklaşılması da bir o kadar üzdü beni. Örneğin Türkiye’nin en önemli üniversitesi ODTÜ’ye saldırılar benim dönemimde oldu. Önce arazisi talan edildi. Şimdi de bir yalan çerçevesinde üniversite bilim yuvası olmaktan çıkarılmaya çalışılıyor.

Demem o ki iyisiyle, kötüsüyle ben görevimi tamamladım. Artık görevi sana devretme zamanı geldi. Açıkçası sana öyle güzel bir ortam bırakmıyorum. Ama yine de umutsuzlukla görevi devralmanı istemem. Önündeki koskoca 12 ayın benimkinden daha sevimsiz olmayacağını umuyorum. Umarım benim başaramadığımı başarır, tüm insanlığa barış, kardeşlik ve huzur getirirsin. 

Benden bu kadar.  

Hadi bana eyvallah…”

Barış içinde, insanların ölmediği bir yıl dileğiyle… 

Mutlu yıllar…

Arzu Kök