AKP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
AKP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Şubat 2017 Çarşamba

Kadınlar!...- Arzu KÖK

Kadınlar!...


Şimdi OHAL’li, savaşlı, bombalı ve krizli bir ortamda referanduma gidecekmişiz. Bizden egemenliğimizi oylamamızı istiyorlar. Meclisteki itaatkâr vekiller sayesinde geliyor önümüze bu oylama. Ne acı. 

 CHP bu karar çıkmasın diye mecliste çok bağırdı. Ama başaramadı. Başaramazdı da. Zira taktik yanlıştı. Çünkü CHP’nin,  AKP tabanına hitap ederek, onları gerçek çıkarları konusunda bilgilendirerek AKP’den koparma politikası hep başarısız oldu, olmaya da mahkûmdur. Çünkü AKP tabanı, Siyasal İslam’ın hegemonyası altındaki kesim, AKP’ye oy verirken ne yaptığını biliyor!... O nedenle anlamını yitirmiş bir mecliste sert konuşmalar yapmak, çoktan rafa kalkmış demokrasi varsayımını ölçü alarak eleştirmek, kapı kapı dolaşarak anlatmak, bir hegemonyanın ifadesi olan bu bilme durumunu değiştiremez. Önce hegemonyayı sarsmak, karşısında bir başka gücün olduğunu pratikte göstermek gerekir. Bu ise çok zor gibi görünse de aslında bugün hâlâ başarılabilinir. Zaten siyasal İslam, bu olasılıktan korktuğu için, OHAL’e dayanıyor, totaliter bir rejim arzuluyor. Şili duvarlarına; Pinochet'in yaptıklarına ve ona dur demek adına 1986 tarihinde “Şimdi mücadele zamanı! Yarınlar bizim!” yazısı yazılmamış mıydı? 

Yine o yıllarda Şili diktatörü Pinochet'e karşı referandumda "HAYIR" diyen kadınların bir şarkısı vardı (Isabel, Javiera, Tita Parra. Penna, Echeñique - No lo quiero No, No. Plebiscito 1988):


No me gusta no

No es anillo que brilla en la mano/no es príncipe pa’ los gitanos/no es la espada para el mosquetero/no es enigma para el hechicero./No no no/no me gusta no…/Me hace mal verlo todos los días/me molesta su sonrisa fría/me incomoda su literatura/me deprime su mini cultura/No no no/no me gusta no…/No prospera su teje y maneje/no convence su cara de jefe/no produce versos emotivos/no provoca tenaces gemidos/No no no/no me gusta no…/No se crea que es indispensable/no se piense eterno y durable/no me agobien con tanta lesera/no me agrada de ni una manera./No no no/no me gusta no…/No hay palabras para definirlo/no hay espacio para describirlo/no hay versión para justificarlo/no hay salud para clasificarlo./No no no/no me gusta no…/No intervengan los enamorados/no molesten los apasionados/no descarten ni una coincidencia/no sugieran la menor paciencia./No me gusta no/No lo quiero no


"Elinde parlayan bir yüzük değil/Çingene prensi değil/Şövalyenin kılıcı değil
Büyücünün sırrı değil/Hayır Hayır sevmiyorum/Hayır Hayır/İstemiyorum Hayır Hayır/Onu her gün görmek deli ediyor beni/Gülümsemesi donduruyor içimi/
Sevmiyorum yaptığı edebiyatı/Sığ kültürü çok sıkıcı/Hayır Hayır sevmiyorum/ 
Hayır Hayır/İstemiyorum Hayır Hayır/Sözlerinin bir hayrı yok/Duygularıma hitap etmiyor/Hiç de ilgimi çekmiyor/Hayır Hayır sevmiyorum/Hayır Hayır/İstemiyorum Hayır Hayır /Vazgeçilmez zannetmeyin/Ölümsüz olduğunu düşünmeyin/Bu saçmalıklarla doldurmayın kafamı/Sevmiyorum işte bu adamı”


Kadınlar bu şarkı eşliğinde yaptılar eylemlerini. Kendileri ve çocuklarının geleceği adına mücadele ettiler ve kazandılar: Pinochet gitti. 

Kadınların gücü ortadaydı. İşte bu nedenledir ki asıl kadınlar “HAYIR” demesini bilmelidir. Tarih bize kadınların mücadelesinin en kritik zamanlarda, toplumun gitmekte olduğu yönü belirleyebildiğini çoğu zaman göstermiştir.  En basiti bizler Kurtuluş Savaşımızı cephelerde savaşan erkekler kadar, onlara silah taşıyan kadınlarımız sayesinde kazanmadık mı? Tecavüzcüsüyle evlenmeyi öneren yasa tasarısı yine kadınlarımızın itirazları sonucu geri çekilmedi mi? Bunun gibi dünyada pek çok örnek bulup saymak olasıdır. Rosa Lüksemburg, “önce hareket var” diyordu. 

Gücünü yadsınamayacak biçimde ortaya koyabilen bir hareketlilik yaratmadan, hegemonyanın etki alanındakilere nüfuz etmek kolay olacak gibi görünmüyor. İşte bu nedenle herkesten önce kadınlar harekete geçmelidir. Kadın dernekleri bu konuda ne düşünüyor açıkçası bilmiyorum ama asıl mücadele etmesi gerekenler onlardır. Zira gelecek bizlerden çok uğurlarında canlarımızı seve seve vereceğimiz evlatlarımıza aittir ve evlatlarımızın geleceğinin karartılmasına izin verme hakkımız yoktur.

Kadınlar unutmasın ki bu referandumda; kadın erkek eşitliğine asla inanmayan ve fıtratta eşit olmayanların kadın mı kız mı olduğuna eskiden beri pek meraklı olanlarla ilgili anayasa oylamasında, kadınların birinci sınıf insan olup olmadığı da oylanacak! 2010 Anayasa referandumunda kadınlara “Pozitif ayrımcılık” vaat edilip sonra şiddet, cinayet, taciz, tecavüz cehenneminin kapılarını sonuna kadar açılmadı mı? “Pozitif ayrımcılık” vaadinin aslı astarı erkek egemen korumacılık kılıflı negatif ayrımcılıktan ibaretti ve o zamandan bu yana binlerce kadının öldürülmesine, cinsel şiddetin apaçık biçimlerde yaygınlaşmasına ve çocukların bedenlerine kadar uzanmasına neden oldu. Medeni kanun, eğitim müfredatı, miras hakları, boşanma hakları, ceza yasası, okullar, fetvalar, meydanlar, işyerleri ve sokaklar; kadınları erkeklerin ve ailenin malı sayan; dağılan erkek egemenliğini dinsel kurallarla yeniden meşrulaştırmaya çalışan “Pozitif ayrımcılığın” kadınlara saldırısının başlıca alanlarına ve araçlarına dönüştü. Şimdi bu ülkenin kadınlarına bir de bu görüşün meşrulaştırılmış, geri dönüşü imkânsız hali dayatılacak. Ama kadınlar “HAYIR” dediğinde bu hiç de kolay olmayacak!...

Çünkü biz kadınlar, yediden yetmişe, sağcıdan solcuya, kürtaj yasası ile bedenlerimizi nasıl zapt etmek istediğinizi gördük; beden demişken, Özgecan’ın nasıl katledildiğini ve sizin ağzınızdan dökülen fıtrat sözlerinin nasıl kadın kırımlarını kışkırttığını; Ensar Vakfı’nda çocuklara nasıl tecavüz edildiğini ve sizin onları nasıl bağrınıza bastığınızı… Aladağ’da yanan kız çocuklarını gördük; önce öne sürüp sonra yanlış hesap kadınlardan dönünce geri çektirdiğiniz tecavüzü aklama yasanızı… Şimdi bizi her şeyin tek bir adamın ağzından çıkan söze bağlı olduğu, kimsenin bu tek adamı denetleyemediği, hatta kimsenin bu adama soru bile soramadığı bir “itaat” dünyasına hapsedebileceğinizi mi düşünüyorsunuz? İşte tüm bunlar için kadınlar birleşip güçlü bir şekilde “HAYIR” demelidir. 

Aristofanes’in Lizistrata’sından bu yana biliyoruz ki, kadın “HAYIR” derse, fallus kırılır, yaşam durur. İşte bu nedenle kadınlar bu gidişe dur diyecek ve her şeyi değiştirip tarih yazacaklardır. İnanmak istiyorum…

Arzu KÖK


17 Eylül 2016 Cumartesi

OKULLAR AÇILIYOR - Arzu KÖK

OKULLAR AÇILIYOR…

Okulların açıldığı dönem her evde büyük bir heyecan söz konusudur. Tabii büyük bir de sevinç. Bu öyle bir sevinçtir ki,  bir önceki yıllardaki tüm kırıklıkları, kırgınlıkları da unutturur. Neşe doludur çocuklar. Veliler ise daha çok endişeli…


 Yeni bir eğitim-öğretim yılı başlıyor. Türkiye’nin eğitim çarkı yeniden işlemeye başlayacak. Ancak eğitim sistemimize ait sayısal verilere baktığımızda ülkemizdeki her türlü gericiliğin, yoksulluğun, ayrımcılığın, adaletsizliğin çürüme ve yozlaşmanın ilk elden bir örneği haline geldiğini görmekteyiz. Ve ne yazık ki bunun anlaşılabilmesi için öyle uzun boylu araştırmalara da gerek yoktur. Özellikle Ankara, İstanbul, İzmir gibi büyük kentlerin merkezleri ya da ekonomik hali iyi semtlerde yer alan okullardan, kenar mahalle okullarından birine ya da ülkemizin birbirine göre daha batısı ve doğusu arasında yer alan noktadaki bir okula dışarıdan bakmak bile eğitimdeki her türden adaletsizliği, bilimsel nitelik ve olanaklardan yoksunluğu apaçık  göstermektedir.

Eğitim sistemimiz, on dördüncü yılını deviren ve bugüne kadar altı bakan eskiten AKP iktidarında nelere tanık olmadı ki? Erkan Mumcu, Hüseyin Çelik, Nimet Çubukçu, Ömer Dinçer, Nabi Avcı… Her biri eğitim sistemini büyük adımlarla piyasalaştırıp gericileştiren bir sürecin mimarları oldular. Yeni Milli Eğitim Bakanı ise bir önceki AKP hükümetinin Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz oldu. “Savunma Bakanı eğitimden ne anlar?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Sorun da bu ya! Eğitimden anlamasına da gerek yok anlaşılan. Şimdi, 4+4+4 sistemiyle bir gericileştirme yuvası haline getirilen eğitim alanına 3+3+3+4 eğitim sistemini devreye sokarak yeni bir tüy dikmeye hazırlanıyor sayın Bakan.

15 Temmuz’da AKP’ye yönelik gerçekleştirilen başarısız darbe girişiminin ardından cemaate yönelik TSK, eğitim ve polis teşkilatı içerisinde tasfiye süreci de başlatılmış oldu. Fethullah Gülen cemaati ile bağlantısı olan, olduğu düşünülen kişiler tek tek devlet kurumlarından arındırılmaya çalışılıyor(!) Bunun yanında Gülen’e ait olduğu düşünülen eğitim kurumlarına da el konuldu, devletleştirildi. Bakıldığında bir yandan çok güzel gibi görünüyor. Çocuklarımızın okuyabileceği okul sayısı arttı diye sevinenler bile var. Ancak bu okulların neredeyse hepsi İmam Hatip oldu. Kimi İmam Hatip Lisesi, kimi İmam Hatip Ortaokulu…

İmam hatip okullarının açılması iki kanun maddesine dayanır; biri Tevhid-i Tedrisat Kanunu (4. Madde), diğeri 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu. İmam hatip okullarının adının geçtiği 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’nun 32. Maddesi şöyle der: “İmam-Hatip Liseleri İmamlık, Hatiplik ve Kur’an Kursu öğreticiliği gibi dinî hizmetlerin yerine getirilmesi ile görevli elemanları yetiştirmek üzere Milli Eğitim Bakanlığı’nca açılan ortaöğretim sistemi içinde, hem mesleğe, hem yüksek öğrenime hazırlayıcı programlar uygulayan öğretim kurumlarıdır...” İmam hatip ortaokulları, İHL’lerin hazırlık okulu olduğu belirtilerek bu kanunun 25. maddesine 2012’de 4+4+4 yasasıyla eklendi.  Bu demektir ki ister ortaokul ister lise olsun imam hatipler, dinî hizmetlerini yerine getirecek din adamı yetiştirmek üzere din eğitimi ve öğretimi yapılan okullardır.

Bu durumda İmam Hatip okullarının dayanağı kabul edilen bu iki kanunun, hâlihazırdaki Anayasamıza aykırı olduğunu da görmek gerekiyor. Çünkü Anayasa, din kültürü ve ahlak bilgisi dersi dışındaki dinî derslerin öğrencilere verilmesini tercihe bağlıyor. Oysa imam hatip okullarındaki dinî dersler zorunlu. Anayasa’nın 24. maddesi şöyle “… Din Kültürü ve Ahlâk öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitimi ve öğretimi ancak kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlıdır...”  

Gördüğünüz gibi Anayasa, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi dışındaki “din eğitimi ve öğretimi”ni isteğe bağlamış. Maddenin son cümlesine göre din eğitimi ve öğretimi yapan imam hatip ortaokullarında zorunlu olan Kur’an-ı Kerim, Arapça, Hz. Muhammed’in Hayatı, Temel Dinî Bilgiler ile liselerinin Kur’an-ı Kerim, Temel Dini Bilgiler, Siyer, Fıkıh, Tefsir, Hadis, Akaid ve Kelam dersleri için öğrencilerin rızası alınmak zorundadır. Şu haliyle İmam Hatip ortaokulu ve liselerindeki dinî içerikli zorunlu derslerin tümü Anayasa’ya aykırıdır. Ancak ısrarla devam edilmekte hatta ve hatta parası olup laik eğitim veren bir özel okulda okuyamayacak olan tüm çocuklar başka seçenek olmadığından o okullara yönlendirilmektedirler.

Oysa IŞİD’in Selefi-cihatçı referanslara dayalı toplum ve devlet örgütlenmesi “yeni dünya düzenini” vahşet gösterisi ve bombalı saldırılarla ilan ettiği bu dönemde laiklik ve laik eğitim tarihimizde olmadığı kadar kritik öneme sahip. Piyasacı düzen ile İslamcı totaliter pedagojinin iki taraflı kıskıvrak ele geçirdiği “eğitim sistemi”, yoğun Sünni asimilasyon aygıtına dönüşerek rejimin, İslamcı toplum inşasına hız kazandırmaya devam ediyor. Müslüman Kardeşler düşünceleri ve cihatçı şuuruna sahip Değerler Eğitimi “Milli Eğitim Müfredatı” halini aldı. Bu ise çok acıdır.

Kamusal eğitim vermekle sorumlu Milli Eğitim Bakanlığı da, bu yıl da özel okullara yerleştirilen öğrenciler için kişi başına ortalama 3 bin TL’den toplam 500 milyon TL’lik teşvik giderini vermeye hazırlanıyor. Milli Eğitim Bakanlığı’nın özel okullara yağdırdığı öğrenci teşvik harcama kaynağının vatandaş vergileri olduğunu söylemek dahi istemiyorum artık…

Yeni Türkiye’de laik eğitimi şimdilik “meta” gibi piyasalara devretmiş, parayla satın alabilen müşterilerine sunan bir düzen gelişmeye başladı. Piyasalaşan “laikliğin” karşısında sosyal politik bilincine, birey olma gücüne anaokulunda el konulmuş, sömürü ve eşitsizliğe karşı zihin kalıplayan İslamcı içerikleri evrensel bilgi sanan on milyonlarca çocuk yetiştirilmeye başlandı diğer tarafta. Çocuğunun laik eğitim almasını isteyen herkes parasını bulmak ve çocuğunu özel okula göndermek durumunda kalıyor bu yıl da.

Cumhuriyet, hem de temelinde devrimcilik ve pozitivizm yatan bir cumhuriyet, dinden medet ummaya başladı mı, bu gidişin sonu yoktur. Ancak bu gerçek pek çok gözden kaçmakta veya kimse sesini çıkarmadığı için süregelmekte ve tükenişe doğru gitmekteyiz… 

Eğitime, özellikle de yarınlarımız olan çocuklarımıza sahip çıkalım…


Arzu KÖK

7 Haziran 2016 Salı

ELEKTRİK ÜZERİNE - Arzu KÖK

ELEKTRİK ÜZERİNE 

Birkaç gün önce sabah 06.30’da Meclis’te bir yasa kabul edildi: Elektrik Piyasası Yasası. Bazı maddeleri anayasaya açıkça aykırılıklar taşısa da otuz altı milyon elektrik kullanıcısını ilgilendiren en önemli tarafı; elektrikteki kayıp ve kaçaklarla ilgili düzenleme, yani kayıp ve kaçak bedellerini vatandaşa iade etmeyi önleyen, paşa paşa ödemek zorunda bırakan bir düzenleme…

 Elektrikte ithal payı yüzde 62.6 gibi çok yüksek bir orana sahip. AKP’nin on dört yılda bizleri getirdiği yer burası. Rüzgâr ve güneş enerjisi dururken, bir nükleer sevdası… Türkiye, satın alma gücüne göre, en pahalı elektriği üreten altı ülkeden biri. O pahalı fiyatı hepimiz ödüyoruz. 2007’de dört kişilik bir ailenin aylık elektrik faturası 36.4 lira iken, 2016’da 90 liraya yükseliyor. İki buçuk kat artış...

Ödediğimiz elektrik faturalarının yüzde 48’i vergi, böyle bir fatura dünyanın hiçbir yerinde yok. Dolaylı vergi olduğu için elektriği kullanan herkes ödüyor, herkes elektrik kullandığına göre, herkes kazık yiyor. Dolaylı vergi olduğu ve herkes ödediği için de, çok adaletsiz. Elektrik faturalarında yüzde 48 vergi içinde sayaç okuma, sistemi kullanım bedeli, dağıtım bedeli, enerji fonu, tüketim vergisi, KDV, belediye payı, TRT payı var. Vergi için sıkça kullanılan bir söz var; “Kümesteki kazları bağırtmadan yolma sanatı…” Aynı olay Türkiye'de elektrik için de geçerli… Reva mı bu bizlere?

Yapılan araştırmalar göstermektedir ki; kişi başına düşen ulusal gelire göre elektrik fiyatları karşılaştırıldığında, değil AB ülkeleri arasında, dünya ülkeleri arasında elektrik fiyatlarının en yüksek olduğu ülke Türkiye’dir. Üstelik de elektrik üretiminde çok daha iyi imkânlara sahip olmasına rağmen. Ama ne yazık ki; toplumdan tepki gelmeyince; hükümet de istediği gibi at koşturuyor. Muhalefet derseniz; zaten bugünlerde onları gören de nerede olduklarını bilen de yok…

Başkalarına peşkeş çekilen elektriğin kullanımından doğan açık da git gide çok büyük boyutlara ulaşmıştır. Bunun için tedbir almak birilerinin işine gelmemektedir. Çünkü alınacak tedbirler, öncelikle bağımlı oldukları dış güçlere, sonra da önemli desteğini aldıkları yandaş kesimlere dayanacaktır. Bunu yapmaktansa; tam aksini yapıp, açığı oluşturanları bir şekilde koruyup, faturayı dürüst vatandaşa çıkarmak şimdilik en zararsız yöntem. Çünkü, Türk Ulusu tepki vermekte pek mahir değildir maalesef. Bu da, hükümetin arayıp da bulamadığıdır… 


Elektrik konusunun neden böylesine yüklenildi? Nasıl mı oluştu bu açıklar? Dilimizin döndüğünce kısaca anlatalım;

Bilindiği üzere elektriğin en çok tüketildiği ve sanayinin ağırlıkta olduğu Marmara Bölgesi’dir. Bu bölgede kullanılan kaçak elektriğin haddi hesabı yoktur. Ancak Hükümet pek tabii ki bu bölgedeki sanayicinin üzerine gidemez. Nasıl gitsin ki? Zira adamların hemen bütün çoğunluğu, örgütlü bir şekilde ve özellikle TÜSİAD aracılığıyla hükümete olan desteklerini açıkça ifade ediyorlar. Bu durumda hükümet nasıl olur da bunlara müdahale edebilir ki? Hem siz olsaydınız bindiğiniz dalı keser miydiniz?

Yine, konutlarda kaçak elektriğin en çok kullanıldığı bölgeler Güney Doğu ve Doğu Anadolu Bölgeleri’dir. Fakat ne yazık ki buralara da dokunulamaz. Zira bunlara izin verilmesinin kökeninde hükümetin izlediği politikalar yatmaktadır. Bu sayede oy oranlarını arttırmadılar mı o bölgelerde. Hatta birinci parti olarak çıkmadılar mı sandıktan bir dönem. Şimdi nasıl olur da bu yörelerdeki kaçak kullanımın önünü kesebilirler ki? Katiyen olmaz. Zira hem oradaki halkın hem de ABD emperyalizminin ve güdümündeki AB’nin maşalarının ve yerli işbirlikçilerinin huzuru kaçar ki bunu asla kabul edemezler…

Ayrıca Kuzey Irak’a verilen elektriğin durumu da söz konusu. Zira o bölgeye verilen elektrik Türk insanının kullandığı fiyatın neredeyse yarısı bir fiyata verilmektedir. Yani Türk insanı kendi topraklarında üretilen elektriği, kendisine ve ülkesine kin besleyen, askerlerimizin şehit olmasına göz yuman, teröristleri vatandaşları olarak kabul edip, savunan bir ülke insanından daha pahalıya kullanıyor. Tabii doğal olarak hükümet buna da bir dur diyemez. Zira bu da politikalarının bir parçası. Yani ABD ve AB’nin dayatmaları. Bu satışa veya buralara verilecek elektriğe yapılacak zamma asla müsaade edilemez. Çünkü, ABD ve güdümündeki AB’yi kızdırmak hükümet için istenebilecek en son şeydir.

Tabii bir de sokak lambalarının faturasını ödemeyen AKP’li belediyeler var. Bu faturaları onlara ödetmek olur mu hiç? O belediyeler ki, kesinlikle sözden çıkmıyor, halka kömür ve gıda yardımı yapıyorlar. Yani bu iyilikleri karşılıksız mı kalsın? Mümkün değil. Tabii ki faturaları ödemezlerse de olur. Nasılsa hükümet ödetecek birilerini bulur. Buluyor da…

Her özelleştirmede yeni bir kazık daha giriyor hepimize. Bize kazık girerken, şirketler bayram yapıyor. Kazığın ana noktalarından biri kayıp-kaçak bedelleri. Yasanın sanki ana amaçlarından biri buradaki yeni düzenleme. Bu yasa ile şirketler kayıp-kaçak yönünden hiçbir sorumluluk üstlenmiyor ama, piyasa yine de onlara bırakılıyor. 33 milyar lira ile ilgili mahkeme kararı olduğu halde, o para iade edilmiyor. Yasanın Meclis’te görüşülmesi sırasında muhalefet partilerinin bu paranın tüketiciye iade edilmesi için verdikleri önergeler AKP oylarıyla reddediliyor. Bu can alıcı nokta Meclis’te dile getiriliyor:

“Bu yasa yirmi bir dağıtım şirketini kurtarma yasasısıdır. Bu yasa ile kendi üzerinde yük olan bu yirmi bir şirketin normalde gereken hatlarda yenileme yapmadan, kayıp-kaçak düşürülmeden, yaratılan rant şirketlerin cebine inmektedir. Sadece 2013 yılında kayıp-kaçak bedeli olarak halktan 5.85 milyar lira toplanmış, dağıtım maliyeti 3.5 milyar lira çıktıktan sonra, kalan 2.35 milyar lirayı dağıtım şirketleri cebe indirmiştir”.(Mahmut Toğrul, HDP milletvekili, 3 Haziran 2016, Meclis Tutanağı).

Sana, bana, hepimize elektrik üstünden atılan kazığın haddi hesabı yok. Sadece bunlar mı? CHP Denizli Milletvekili Kazım Arslan’ın değerlendirmesine göre:

“-Nükleer santral kurmak için kıyılar, zeytinlik alanlar, askeri arazilere girmenin önü açılıyor.
-Çevre mevzuatına aykırı yapılaşmalarda belli şirketlere 2019 yılına kadar cezadan muafiyet getiriliyor.
-Yenilenebilir enerji göz ardı ediliyor.
-Alışkanlık haline gelen “acele kamulaştırma” kapsamı genişletiliyor. (3 Haziran 2016 tarihli Meclis Tutanağı).

Yukarıda anlattıklarımız ışığında buralara ve ilgililere dokunulamayacağı çok açıktır. Bu durumda ihtiyacın karşılanabileceği en uygun alan, dürüst vatandaşlardır. Bunların, nasıl olsa sesleri çıkmıyor, örgütlü de değiller. Arkalarında dışarıdan talimatlı işbirlikçiler de yok. O halde; vurun bunlara. Zam oranını da istedikleri gibi, hatta tüm açıkları kapatacak ölçüde de tutabilirler. Her türlü vergiyi de yükleyebilirler, arazilerine santral kuracağız diye el de koyabilirler… Üç-beş mırıltı duyulur. Sadece o kadar!

Son yılların halka doğrudan yansıyan en ağır yasalarından biri ile karşı karşıyayız. “Eyyy halkımız, hayırlı olsun”. 

Mutlu musunuz şimdi?

Arzu KÖK

27 Ekim 2015 Salı

Timsah Gözyaşları - Arzu Kök

Timsah Gözyaşları

Zor günlerden geçiyoruz… Çok çok zor günlerden… Bitmiş bir siyaset, Her geçen gün bozulan ekonomi, artık ayakta bile durmakta zorlanan vatandaş, bir de tüm bunlar yetmezmiş gibi terör… Üstelik tam barış geldi, geliyor derken 8 Haziran seçimlerinden sonra adeta istenilip de alınamayan 400 vekilin diyeti gibi yüzlerce asker, polis ve sivil vatandaş… Gerilim, çözülme, şiddet, kan, ölüm… Her an yanıbaşımızda, her yerde… 

 Siyasal ve sosyal çöküntünün çözümü aslında her alanda köklü demokratik dönüşümün sağlanması ile olacaktır… Bugünün siyasal çöküntüsünün temelinin, siyasetin toplumsal dayanaklarından ve demokrasiden uzak alanda yürütülüyor olmasına dayandığını anlamak istemiyor bazı kesimler. Neredeyse tüm partiler toplumun tüm kesimlerini siyasetin içine doğrudan davet eden bir yaklaşımın hayata geçirilmesinden adeta kaçıyorlar. Ülkemizin ekonomik hayatının yapısal sorununu görmezden geliyorlar. Eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik alanlarında yaşanan tahribatı gidererek, sosyal alanda yaşanan yıkımı telafi edecek önlemleri alabileceklerini söyleyemiyorlar. “Eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik alanları kamusal bir bakışla yeniden yapılandırılmalıdır” diyemiyorlar.

Giderek büyüyen zenginler ile yoksullar arasındaki açığın kapatılması için, sosyal destekleme programlarının hayata geçirilmesi gerektiğini ağızlarına alamıyorlar. Çalışma yaşamındaki esnek, güvencesiz, sigortasız istihdam uygulamalarına, son verilmesi gerektiğini söyleyemiyorlar.  İmam Hatiplerle, zorunlu din eğitimiyle, Kuran kurslarıyla, “Türkiye laiktir, laik kalacak” sloganları arasındaki pastanın en büyük dilimini götüren Diyanetiyle, Türk İslam sentezi politikalarla ırkçı-şoven bir anlayışı destekliyorlar. 

İnsanları birbirine düşman ediyorlar. Komplo teorileri üretiyor, beyinleri sabunlu sularla yıkıyor, terörü tırmandırtıyor, Türkiye’yi etnik olarak bölüyorlar. Türk-Kürt ayrımını şişiriyor, Alevi-Sünni farklılığını ortaya atıyorlar. Yıllardır süren ve artık keskin kılıç olan, toplumdaki kültürel bölünmeden türeyen iki farklı yaşam biçiminin giderek birbirlerine daha da fazla düşman olmalarını uzaktan timsah gözyaşları dökerek seyrediyorlar. 

Zevkleri, inanışları birbirinden kopmuş insanların meydanlarda kapışmasını istiyorlar. Kendileri ne mi yapıyorlar? Keyiflerine bakıyorlar, kazanımları aynen kalsın istiyorlar. Koltuklarına yapışmış, kalkmamak için olayları tetiklemeye devam ediyorlar. Bir de o koltukları selameti için duygu sömürüsü niteliğinde gözyaşı döküyorlar.

Derler ki “Timsah avını yerken ağlar” mış.  İşte bizimkilerin yaptıkları da tam olarak budur. Ülkeyi getirdikleri durumun farkında oldukları halde her fırsatta timsah gözyaşlarını akıtmaktan geri durmuyorlar. 'Timsah Gözyaşları' düşüncesizliğin, aptallığın, öngörüsüzlüğün, şayet şuurlu ve bilinçli gerçekleştiyse riyakarlığın, namertliğin ifadesidir!...


Tüm bu yaşananların sebebi hep başka şeylere bağlanıyor. Hele ki 2002’den beri iktidarda olan parti bunun en güzel örneği;

Sanki yıllardır iktidar onlarda değilmiş gibi. 

Sanki isteseler tüm sorunları çözemezmişler gibi. 

Gözlerinin önünde silah yığınağı yapılırken sessiz duranlar onlar değilmiş gibi. 

PKK elemanlarının sınırda neredeyse devlet töreniyle, bir düğün güzelliğinde karşılanmasına müsaade eden onlar değilmiş gibi. 

Şivan Perver ve İbrahim Tatlıses konserini en önden gözyaşlarıyla izleyenler onlar değilmiş gibi. 

Bugün tüm bu yaptıklarını unutmuş, 'Şehitlerimizin kemikleri sızlıyor, AKP'yi seçmeyenler yüzünden PKK mecliste!' edebiyatıyla seçmenleri yeniden kandırma ve bir kez daha timsah gözyaşları dökmeye hazırlanıyorlar. Diğer taraftan da bugüne kadar yoksullaştırdıkları halkı bundan sonra mutlu(!) edeceklerine dair ekonomik vaatlerde bulunuyorlar. 

Bu sefer de timsah gözyaşlarına kanılacak mı? Merak ediyorum…

                                                                     Arzu Kök

16 Şubat 2015 Pazartesi

Ülkemizde Kadınlar - Arzu Kök

Ülkemizde Kadınlar

* 2006 yılında AKP Çankırı Milletvekili Hikmet Özdemir TBMM’de “Kadınların cehennemlik” olduğunu anlatan dini bir kitap dağıttı. Tüm AKP Kadın milletvekilleri sessiz kaldı.
* 2009’da Bakan Veysel Eroğlu seçim gezisinde kendisinden iş isteyen kadınlara “Evdeki işler yetmiyor mu?” diye karşılık verdi. AKP’li vekiller yine sustular.
* 2011 yılında AKP Ünye Tanıtım ve Medya Başkanı sosyal medya üzerinden başı açık kadınlar için “ Örtüsüz kadın perdesiz eve benzer. Perdesiz ev ya satılıktır ya da kiralıktır” diye yazdı. O dönemde hepsi de başı açık olan AKP’li kadın vekiller sessiz kaldı, hiçbir açıklama yapmadılar.
* 2012 yılında Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç CHP’li Aylin Nazlıkaya’ya TBMM kürsüsünden “Bir evli, çocuklu olan milletvekili kendisiyle ilgili cinsel organını nasıl böyle açıkça konuşabilir, yüzü kızarmaz” diye konuştu. AKP’li kadın vekiller yine sustu.
 * Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan başbakanlık yaptığı dönem boyunca her fırsatta kadınlardan önce 3, sonra 5 çocuk doğurmalarını istedi. Kürtaj konusuyla kadınların bedenleri üzerinden siyaset yaptı. Ancak AKP’li kadın vekiller Erdoğan’ı savunan demeçler vermekle yetindiler. Kadınların vücudunun bir siyasi malzeme yapılamayacağını haykıramadılar bir türlü. 
* 2013 yılında daha yeni, AKP Tokat milletvekili Zeyid Aslan’ın güya kadın bakanı savunmak için Kamer Genç’in annesi üzerine kurduğu küfürlü cümlelere sesleri çıkmadı bir türlü. Üstelik savunması da hayli trajikomik iken; “Kamer Genç’in annesinin ölmüş olduğunu bilmiyordum.”  Yani Zeyid Aslan diyor ki, “Annesi sağ olsaydı söyleme hakkım olurdu.” Ama AKP’li vekiller çıkıp da “ Hiçbir şart ve koşulda bir anaya söz söylemek kimsenin harcı değildir” çıkışı yapamadılar.
* TRT’de canlı yayınlanan iftar saati programında "Hamilelerin sokağa çıkması terbiyesizliktir" diyen Avukat Ömer Tuğrul İnançer’e AKP kadın vekilleri ses etmedi.

Dünyada cinsiyet eşitliği sıralamasında 135 ülke arasında 124. sırada olan, konuyla ilgili tek Bakanlığın adından “Kadın”ı çıkaran, “Kadın Erkek Fırsat Eşitliği” Komsiyonunu Meclis Başkanı eliyle işlevsiz hale getiren, kadınların yaşam ve özgürlük hakkıyla ilgili düzenlemeleri “aile” üstbaşlığında birleştirenler değil midir bunlar? Bülent Arınç örneğinde olduğu gibi, “kadın” kelimesi bile aşağılama amaçlı kullanılırken meclis alkıştan yıkılıyor. Daha ötesi, bir kadın milletvekilinin erkek milletvekiline soru sorarken bakması bile, “göz zinası”, “flört” gibi yansıtılabiliyor. Ana/avrat küfür etmek, “leşini sererim” diye tehdit etmek, erkekliğin şanından sayılıyor. Kadın vekillerimiz sessiz kalıyor tüm bunlara. Kadın cinayetleri alıp yürüyor bu arada.

Artık nasıl bir ülkede yaşıyoruz diye hayretler içerisinde kalıyorum her geçen gün. Zira bu ülkede din adına hareket ettiğini iddia eden bazı insanların, kendilerinden biraz farklı olan insanlara karşı duyduğu kin, gerçekten aklın ve hayal gücünün sınırlarının ötesine çıkmış durumda. Bir öğretim görevlisinin yaptığı bir araştırma bizlere Anadolu’da hoşgörü diye bir şeyin kalmadığını, dini taassuptan kaynaklanan mahalle baskısının farklı olan her şeyi ve herkesi sindirmeye çalıştığını gösterir nitelikte çıktı karşımıza. Pek çok kişi bu araştırma sonuçlarının yanlış olduğunu, gerçeklerden uzak olduğunu iddia etti. Ama yaşadığımız pek çok olay bunu doğrular nitelikte. Mesela geçen gün sözüm ona bir ‘aydın’ (Selçuk Üniversitesi İlahiyat Bölüm Başkanı Prof. Orhan Çeker), “Dekolte kıyafet tacize yol açar, dekolte giyen kadına tecavüz edilirse, erkek kadar kadın da suçludur” türünden bir konuşmayı gayet rahat yapabildi ve bütün televizyonlarda defalarca haber olabildi. Bu şahsın görüşüne göre, “sorunun odağında kadın var. Sen tahrik edici giyinirsen adam da tahrik olur; bu tür çirkinliklerle karşılaşman da sürpriz sayılmaz. Tahrik ettikten sonra sonucundan şikâyet etmen makul değil.”

Son 7 yılda kadın cinayetlerindeki artış yüzde 1400 artmış. 2002 yılında cinayete kurban giden sayısı 66 iken günümüzde 1500’lere dayanmış. Yazıktır ki Türkiye’de kadınların yüzde 41.9 u fiziksel ve cinsel şiddete maruz kalıyor. Tecavüze uğruyor, dövülüyor, öldürülüyor. Ve aslına bakarsanız bu tecavüzleri ve bu yolda ölümlerin sonunu hazırlayan, bu ülkedeki toplumsal cinsiyet politikaları, erkek egemen iktidarın ta kendisi. Bu sadece iktidarın bir tecavüzcü olarak vücut bulması… Bugün bağırıp duruyorlar ‘Kadına şiddete son’ diyerek. Çünkü Özgecan canice katledildi. Çünkü Özgecan namusunu korumak adına yakılarak öldürüldü. Üstelik Özgecan onların istediği gibi kapalı değildi ama namusunu korumuştu. Dumura uğradılar, şaşırdılar. Özgecan onların yarattığı ortamın sonucunda katledildi ama hala farkında değiller, idrak edemiyorlar.
Aile içi şiddetin meşru sayıldığı, kadının karakola kocasını şikayet etmek için gittiğinde tıpış tıpış polis tarafından evine gönderildiği, ailesi tarafından “kocandır, döver de, sever de” diye geri yollanıp kocası tarafından öldürüldüğü kadınların ülkesi burası. Sokakta gündüz vakti fiziksel ve cinsel tacize maruz kalan kadınların ülkesi burası.

Bu coğrafya, amcasının oğlu tarafından tecavüze uğramış, bunun sonucunda da hamile kaldığında ağabeyleri tarafından öldürülen kadınların ülkesi. Başbakan’ının kadınlar gününde her kadının üç çocuk yapmasını öğütlediği, kadının eve kapatılma politikalarıyla, yeni sosyal güvenlik yasalarıyla kıstırıldığı, annelik ve karılık kavramlarıyla kutsandığı, namus kavramıyla da boğazlandıkları bir coğrafya.

Bu coğrafya, yılbaşında kameralar önünde, turist kadınları ulu orta taciz eden erkekleri beş kuruş karşılığında serbest bırakan yetkililerin yaşadığı bir coğrafya. Ülke sevgisini “ya sev ya terk et”, aşklarını tehdit, şiddet, mülkiyet ilişkileri üzerinden ifade eden, bebeklerden katil, tecavüzcü, işkenceci yaratan bir karanlığın olduğu bir coğrafya.
Erkekliğin ise ispatı güçtür. Hem mecaz hem de gerçek anlamda. İspat etmek güç olunca da bunu cebirle ilan yoluna gidiyor. Sonuç düz bir vahşet, kuru gürültü ve suçluluk. Bu ise telafisi olmayan bir durum. Bu anlamda yazık ki dişe dokunur bir çalışma da yok. O öğretim görevlisi işine devam eder, kocası tarafından dövülüp, ölümle tehdit edilen kadın kocasına iade edilir “Al rahat rahat öldür” denircesine. Bu durumda da karşımıza çıkan manzara bu. Her seferinde kadına verdiği değerden bahseden Başbakan, Cumhurbaşkanı hiç düşündü mü acaba “Neden iktidara geldiklerinden bu yana kadın cinayetleri sayısının yüzde 1400 arttığını.

Özgecan’ı yakan cani yalnız onu değil vicdan sahibi tüm ülke insanlarının yüreğini yaktı. Umarım iktidar biraz olsun bazı şeylerin bilincine varır ve bu konuda gerekli tedbirleri alır. “Umutlu musun?” derseniz değilim. Çünkü geri adım atılmayacağını Özgecan cinayetine tepki olarak yapılan eylemlerde kadın eylemcilere yapılan uygulamaları gördüm. Umutlu değilim çünkü kadına bakış açılarının değişmediğini görüyorum. Yine de belki diyorum. Belki bu olay biraz olsun vicdanlarını sızlatır da çözüm arayışlarına girerler diyorum.

Özgecan yok artık. Ama başka ölümler olmasın artık. Başka Özgecan’lar taciz edilmesin. Namuslarını korudukları için katledilmesin. Öldürülmesin, yakılmasın. Acımız büyük, çok büyük… Bir kez daha öğrendik ki bu ülkede kadın olmak zor zanaat…

                                                                                  Arzu Kök