Cumhuriyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cumhuriyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Mart 2021 Salı

Laiklik Vazgeçilir Değildir - Arzu KÖK

 Laiklik Vazgeçilir Değildir

Tek tanrılı/kitaplı dinler, doğaları gereği ‘TEK TİP’ insan ister. Kurallar dayatır. O kuralların dışına çıkılmasına izin vermez. Çıkanları da affetmez. Bu nedenledir ki din ile devlet işlerinin birbirine karıştırılmaması demokrasilerde esas olarak kabul edilegeldi. Ancak son günlerde yeni bir anayasadan ve bu anayasada laiklikten vazgeçmekten bahsediliyor.

Türkiye’nin bırakın laiklikten vazgeçmeyi, onun kırılmalara uğraması, uğratılması lüksü bile yoktur. Olamaz da… Zira bir bünye ancak sağlam olduğunda sessiz çalışır. Eğer bir ülkede hayati bir konu sürekli tartışılır hale gelmişse, ortada büyük bir sorun var demektir ki görünen manzara da bu yönde.

Laiklik bugün ülkemizde en büyük sorunsallardan biridir. Aslında laiklik sorun değildir, ama ülkemizde sorunludur. Gerçek anlamda demokrasi uygulanmadığı sürece de sorunlu olmaya devam edecek ve toplum da gerilimli olmayı sürdürecektir. Burada asıl yapılması gereken sorunu örtmek değil, açmak ve doğru çözümleri bulmak olmalıdır. Bunu yaparken de düşünce kısırlığına yol açan cepheleşmelerden, ideolojik tavırlardan, düşünce alanını daraltan kısır döngülerden, iyi-kötü kesinlemelerinden sakınarak, birbirimizi dinleyerek ve tartışarak doğru çözümler bulabiliriz. Ve unutulmamalıdır ki konu çok ciddidir. Bir an evvel çözüme ulaştırılmalıdır.

Ancak şu da bir gerçektir ki Türk ulusunun büyük çoğunluğu laikliği benimsemiştir. Laikliğin savunuculuğunu dahi yapmaktadır. Bu da ülkemiz adına sevindirici, umut verici bir durumdur.

Devlet bir dine yaslanır, hukuka göre bunu kotarır ve dini devlete egemen kılarsa bunun adı teokrasi oluyor. Devlet dine egemen olur ve onu güdümlerse laisizm söz konusu olur. Teokrasi de laisizm de dinler arası ve devletle dinler arası çatışmalara neden olmuştur. O nedenle laiklik çoğulcu olmak zorundadır.

Teokrasi, laikliğin karşıtı ve de düşmanıdır; demokrasinin seçeneği değil aksine yadsınmasıdır. Nasıl ki şovenizm ulusçuluğun yozlaşmış biçimi ise, laisizm de laikliğin yozlaştırılmış biçimidir.

Buna karşılık laik devlet, hiçbir dine karşı değildir, hiçbir dini de kayıramaz, koruyamaz. Belli bir iyiyi, yaşam biçimini insanlara dayatamaz. Belli bir dini, dünya görüşünü resmileştiren devlet, bunların dışında kalanları doğrudan mahkûm etmiş demektir. Ve belli bir noktadan sonra da onlara zor kullanılmasının önünü açmış demektir. Son yıllarda ülkemizde olanlar gibi. Böyle bir devlet totaliterdir ve eninde sonunda eşitliği çiğnemek, vatandaşları sınıflara bölmek zorundadır.

Oysa demokratik devlette yurttaşlık bir öğretiye ya da dine bağlılığı gerektirmez. Bu nedenle de laik devlet, halka belli bir ideolojiyi aşılamaya kalkışamaz. Yani bir devlet dini yaratamaz, dinsizlik aşılayamaz ve de dinsizlikle mücadele edemez. Bir ülkede laiklik varsa, devlet hiçbir biçimde dini, din de hiçbir şekilde siyaseti kullanmamalıdır. Kutsal ve kutsal olmayan yerler ayrılmalı, devletle din ve kurumları birbirlerinden bağımsız olmalıdır.

Kısacası laik devletin ne dayatacağı resmi bir görüşü ne de bir dini olmamalıdır. Bunlar özgür yurttaşların özgür tercihlerine bırakılmalıdır. Devlet, düşünceler konusunda yansız olursa, düşünce özgürlüğü; dinler konusunda yansız olursa laiklik güvenceye alınmış olur.

Laiklik kurallarına bağlı olunduğunda, düzen sağlam bir bünye gibi sessiz çalışacaktır. Eğer orasına burasına düğümler atarsanız, kırılmalara uğratarak yörüngesinden saptırırsanız inanılmaz bir çeviklikle sağladığı her şeyi geri alır. Ne zaman din siyasal iktidarı ele geçirmeye kalkışmışsa orada sorunlar çıkmaya başlamakta, kökten dinci akımlar ve dinin uğursuz sömürüsü harekete geçmekte ve bunlar dinin sırtından geçinmeye başlamaktadırlar. Burada kaybedenler laiklik yandaşları değil, demokrasi ve barış olmaktadır.

Ülkemizde özellikle son yıllarda laiklik büyük oranda sekteye uğramıştır. Şimdi de tümden kaldırılmaya çalışılmaktadır. Eğer laikliği koruyamazsak bize sağladığı özgürlüğü, barışı ve tüm akılcı dinamikleri kaybedeceğiz ki bu özgürlüklerin kaybedilmesinin yolu açılmaya çalışılır oldu. Zira “Dindar bir nesil yetiştireceğiz” söylemleri sardı dört tarafı.

Ancak, büyük mücadelelerle elde edilen bu değerleri kaybetmeye hiçbir Türk vatandaşının tahammülü bile olmayacağını düşünüyorum. Ve inanmak istiyorum halâ Türk Halkı’nın tüm bunlara izin vermeyeceğine. Zira kaybedilenler çok büyük olacaktır ve geri dönüşü zor bir süreç başlayacaktır. Lütfen uyanın artık…

 Arzu KÖK

25 Eylül 2020 Cuma

Mahşere Çok Yok… - Arzu KÖK

 Mahşere Çok Yok…

Yokların içinde var olma savaşı vermeye çalışan bir nesil yetişiyor. Çağın gereklerine uygun birer birey olma azmi içindeler, duyurmak istiyorlar seslerini. Bağırıyorlar… Ama duyulmuyor sesleri… Olaylara duyarsız olmadıklarını haykırıyorlar…. “Biz kardeşiz…” çığlığı yükseliyor her birinden ve “Bu anlamsız çatışmaları yaratıp ayırmayın bizi birbirimizden” diyorlar. 

Kişi başı düşen gelirin Türkiye’de bir gecede arttığı haberleri varken bir tarafta diğer tarafta her gün evine aç giden veya gidecek bir evi dahi olmayan insanlarımızın sayısı gün be gün artıyor.

Yürekler atmıyor, vicdanlar suskun. 

Öyle bir coğrafyada yaşıyoruz ki paha biçilmez. Yüzyıllardır toprağında dil, din, ırk ayrımı gözetmeksizin her bireye insan olma hakkını veren hoşgörü kültürünü hep yaşatan ve hep yaşatacak bir coğrafya bizimkisi… Yeter ki yürekleri vicdansız, saflıktan uzak hareketlerinizle daha da fazla kirletilmesin... 

İnsanların en mahremi olan vicdanlarına, kalplerine daha fazla kin tohumları serpmeyin… 

Herkesin ağzında bir taraf olmak söylemi… Taraf olmak… O taraf bu taraf… Ben bu topraktan bu akarsudan, bu ovadan, Anadolu’nun en ücra köşesinde bile sofrasında ki bir dilim ekmeğini pay etmekten kaçmayan Hüseyin amcamdan, Ayşe ninemden, Laz teyzemden, öğrencilik dönemimizde birlikte açlığı paylaştığımız Kürt kardeşimden, Çerkez arkadaşımdan tarafım… 
Ne mutlu Türküm” diyenden tarafım…. 

Çekin elinizi dinimden, çekin elinizi Cumhuriyetimden, tarihimden… Yeter artık… 

Orta Asya’dan Anadolu’ya uzanan uçsuz bucaksız tarihimize baktığımızda bu halk hep haktan, hep doğrudan, hep vicdandan yana olmuş ve öyle de devam etmeli.

Bir tarafta rozet Atatürkçüleri, bir tarafta BOP’ un İslamcıları…

Bu toprağın insanının kimseye ihtiyacı yok. Kendi içinde tüm sorunlarını çözer yeter ki tek yürek, tek bilek olsun. Yürekleri tarafçılık oyunlarıyla kimse bölmesin ne olur; samimiyetleri, vicdanları, saflıkları kirletmeyin daha fazla.

Kur’an-ı Kerim’de ilk ayet “oku” der ama okumak, araştırmak, hayatı sorgulamak bir yana dursun İslam’ın akıl bilgi yönünü bir yana bırakanlar bugün İslam’ın iman yönünü, vicdan yönünü de çoktan unutmuş görünmekteler yazık ki… 

Hangi İslam hangi vicdan yanı başında Ira
k’ta, Filistin'de, Suriye'de binlerce insanın, daha yaşına girmemiş bebeklerin ölümlerine ses çıkarmaz… Ankara'da, Kobane'de, Suruç'ta, Fransa'da, hunharca katledilen insanlara sesini çıkarmaz...  AB ve ABD dayatmalarına boyun eğer... Sebepsiz tutuklamalara göz yumar... Çıkarılan yasalarla vatanın elden gitmesine göz yumar... Sosyal güvenlik yasasıyla halkını daha da ezen bir anlayışın nasıl bir vicdanı var ki?...

Yaptıkları her işte din kurallarından dem vuranlara; vicdanlarda yaşanan dinimizi her anlamda kendi siyasetleri için kullananlara hatırlatmak isterim; elbet herkes bir gün o musalla taşına yatacak ve o kabre konacaktır. 

Mahşer günü orada siyasi güçleri, evleri, villaları, uçakları sorulmayacaktır… Benlerin, bizlerin toplu iğne başı kadar dahi olsa helal etmediğimiz haklarımız sorulacaktır. 

Mahşere çok yok….

Arzu KÖK

 

9 Kasım 2018 Cuma

Atatürk’ü Özlemek… - Arzu KÖK

Atatürk’ü Özlemek…

 Kasım genelde insana bir ninenin sararan benzini, aklaşan saçlarını, yılların izini taşıyan buruşuk yüzünü; çilenin, vefasızlığın, ihanetin, nankörlüğün derin acısını yansıtan bakışlarını; çatlaklar dolu nasırlı ellerini hatırlatır… Bahçelerde biriken sarı gazeller arasında canlı kalmaya çalışan, mevsimin yeşilliklerini temsil eden incecik dallı çimler, otlar, sümbüller, kasımpatılar ise geleceği, tabiatın doğurganlığını, doğanın ölümsüzlüğünü hatırlatır…


 On Kasımlarda ise bu algılama farklı bir boyut kazanır; varlığımızı muhtaç olduğumuz Gazi Paşa’nın bakışları üzerimde gezinir adeta… Bakışlarının ışığında sanki bir şeyler söyler gibidir; bir şeyler hatırlatmak istercesine derin derin bakar durur enginlere…
Seslendiğini duyarım en derinlerden:

-“Hey çocuk, bak bu tarafa! Duydum ki bazıları müstemleke muhtarı edasıyla, en büyük mirasım olarak bildiğim Cumhuriyet okullarında ve resmi dairelerde asılı duran resimlerime kafayı takmış; resimlerimin okullardan, devlet dairelerinden indirilmesini istermiş!... Andımızın kaldırılmasını istemiş ve de kaldırılmış. Okullarımızdaki eğitim laiklik çizgisinden uzaklaştırılmış, dini kisveye bürünmüş!... Hani bunların dışarıdan dayatılmasını anlarım da; kuyruk acıları vardır, sömürgeleştirmek istedikleri Anadolu’nun bağrında derslerini aldıkları için kinlerini kusuyorlar, anlarım onları… Fakat kurduğum Cumhuriyet okullarından yetişip bir yerlere gelen, hele Prof. ünvanı almış birilerinin benden, benim eserlerimden gocunmalarını anlayamıyorum… Cumhuriyet bunlara hiç mi bir şey öğretmedi?... Söyle bre çocuk söyle, hiç mi öğretmedi?...”

-“Iııı!...”

-“Peki çocuk!... Anlaşılan cevaplayamıyorsun bu sorunun cevabını… Daha kolay sorayım o zaman; Türk Milletiyle beraber kan akıtarak kurtardığım vatan toprakları üzerinde bu kadar hain nasıl oldu da bir araya geldi? Bu kadar mı haini bol bir millet oldunuz? Sonra, kurduğum laik Cumhuriyetin nimetlerini kullanarak, onun kutsal değerlerini ticaret matahı yaparak gizli ajandalarında yazılı amaçlarını gerçekleştirmek isteyen kadroları nasıl olur da işbaşına getirdiniz?... Söyle bakalım çocuk, söyle nasıl?...”

-“Iııı!...”

-“Hey, çocuk!... Savaş meydanlarında, piyonlarını cepheye süren Batı emperyalizmini yendiğimiz günleri hatırla… Yokluk ve sefalet içinde, hastalıklar içinde kıvranarak; yılların savaş yorgunluğu ve bir tek kişiye ram olma, ümmet olma düşüncesinin egemen olduğu bir ortam içinde; hürriyetini, onurunu, iffetini korumuş olan bu necip millet, her türlü olumsuzluğa rağmen Batı emperyalizmi karşısında diz çökmedi. Türk milleti adına, sözde milli irade adına, çirkin politikacı simsarlarının önüne neden geçmiyorsun? Nasıl oluyor da bu milletin, Batının şamar oğlanı olmasına izin veriyorsun? Sana emanet ettiğim Cumhuriyeti böyle mi koruyacaktın?...”

-“Iııı!...”

-“Hey çocuk!... Kırk yıldır kapısında bekletilen AB kuzulkurdasının varlığının yarın devam edeceğinden kim emin olabilir ki? Adam gibi adam, insan gibi insan olduğun zaman başkaları sana gelecektir… Bunu başaramadığın için başkalarının kapısında bekletiliyorsun! İstenmeyen yere neden illa da misafir olmak istiyorsun, söyle bakalım evlat? Senin sahip olduğun kudretin, yapay AB oluşumunda olmadığını ne zaman fark edeceksin ki?...”

“Sana karşı hırçınlığı, seni hakir görmeleri, aşağılamaları, komiserleri tarafından azarlanmalarının sebebi budur, bunu ne zaman anlayacaksın sen çocuk? Ne zaman kendi değerlerine, benliğine, öz varlığına dönüş yapıp, silkineceksin ve kendine geleceksin, ne zaman?...”

“Hiç mi kurtuluş mücadelemizi okumadın; hiç mi geçmişine dönüp bakmadın; hiç mi atanı-dedeni, ecdadını tanımadın? Ataların düşmanları, yani dünün düşmanları bugün de farklı şekillerde senin düşmanların; sadece çizmeli değiller, kravatlılar… Mütareke yıllarında, biz cephede savaşırken iç düşmanların varlığını, arkadan hançerlemelerini kimse anlatmadı mı?”

-“ Peki çocuk, Yırtık fotin, yalın ayak, yamalı esbap, çakaralmaz tüfekle savaşarak bu vatanı, Anadolu’yu düşmanın esaretinden kurtaran Mehmetçiğin çektiği sefaletin, açlığın, yokluğun, acının farkına hiç vardın mı?”

-“Sadece vatan ve bayrak diye tutuşan bir ruh, çarpan bir yürek, vatan için şehit olmaya yeminli, senin yarı yaşındaki o taze fidan gençlerin hikâyesini hiç okudun mu, okuttular mı sana?”

-“Hiç bahsettiler mi Çanakkale’de şehit olan 250 bin gencin hikâyesini?”

-“Kınalı kuzuların hikâyesini anlattılar mı sana; sizleri, onların eseri olarak tanımladığım öğretmenlerin anlattı mı?”

-“…???!!!...”

-“Tabii ki okutmadılar… Anlattırmadılar… İşlerine gelmez, onları bilmen…”

-“Bilirsen uyanırsın, vatan toprağına sahip çıkarsın…”

-“Uyutulman gerek… “

-“Dünyanın nefsanî zevklerini öne çıkarıp, bir vurdumduymazlık içine sokulduğun için bunlardan haberin olmuyor… “

-“Yurdunun her noktası farklı amaçlar için adeta işgal edilmiş; ister yerli uşaklar, ister yabancı ortaklar aracıyla olsun…”

 -“Anadolu’nun yeniden kurtuluşu gerek, çocuk… Farkında mısın?...”

-“Sana niye emanet ettim ben bu ülkeyi?...”

-“Uyuyasın diye mi?...”

-“Har vurup harman savurasın diye mi?...”

-“Uyan, çocuk uyan!... Yarın çok geç olabilir…”

-“…???!!!!....”

Hele ki 10 Kasımlarda hep bunlar gelir kulağıma. Utanırım. “Affet beni Gazi Paşam, affet…” diye haykırasım gelir…

İçinde olduğumuz ve birilerinin refah ufkuna doğru yol aldığını sandığı geminin çok hızla su almakta olduğunu, yakında bir karaya ya da sivri kayalara bindirme tehlikesinin varlığını görebiliyor muyuz?…

Bu toplumun uyuyakalmasını söyleyerek onu uyutmaya çalışanlar yazık ki, gizli ajandalarını gerçekleştirme yolunda hayli mesafe aldılar…

Umuyorum ki uykuda olanlar bir an önce uyanır ve üzerindeki rehaveti atar ve silkelenip kendine gelir…

Ülkenin kaderine el koyar, vatan topraklarına sahip çıkar…
Umalım ve bekleyelim...

Bakalım bu 10 Kasım’da Gazi Paşanın uyarıları sonuç verecek mi?...


Arzu KÖK

9 Ekim 2018 Salı

AF!... - Arzu KÖK

AF!...

Geçenlerde MHP’nin sunduğu af teklifi TBMM’ye geldi. Meclis de açıldığına göre, hakkında ilk karar verilecek tekliflerden biri olacağı da kesin. Teklif “af” olarak anılıyor fakat bu bir genel af değil, bir nevi özel af. Mayıs 2018 öncesi bir kısım suçlar için cezadan beş yıl indirim yapılmasını öngörüyor. Genel af ilanı için Anayasa gereği Meclis’in 5’te 3 çoğunluğunun onayı gerektiğinden teklif infaz yasası değişikliği olarak getirilmiş ki bu yasa çoğunluğa ihtiyaç duyulmaksızın yasalaşabilsin. Son günlerin nedense en önemli sorunu gibi lanse ediliyor. Ne yazık!...

 Af, barış, el sıkışma vb. terimlerin altında yasaların kişilere ve zamana göre esnetilmesi, gerekçesi ne olursa olsun yanlıştır. Aydınlanma devriminin önde gelen düşünürlerinden Jean Jacques Rousseau da bu şekilde düşünenlerden. 1762 tarihinde basılmış olan “Toplum Sözleşmesi” kitabında, “Genel istem, gerçekten genel olabilmek için, özünde olduğu kadar konusunda da genel olmalı; herkese uygulanmak üzere herkesten çıkmalıdır… genel istem kişisel ve belirli bir konuya yönelirse, elbette doğruluğunu yitirir” diye yazarak, niçin böyle düşündüğünü açıklamaya çalışan Jean Jacques Rousseau’ya göre, toplumun ortak yararı üzerine kurulu olması gereken anayasa/yasalar, şu ya da bu gerekçeyle özel konuların/çıkarların aracı haline geldiğinde yani kurallar kişilere, zamana ve zemine göre değiştirilip esnetildiğinde, bırakın doğru olmamayı, toplumsal yapıyı/devleti bütünüyle parçalayacak kadar tehlikeli bir nitelik kazanırlar.

Cumhuriyet’i kuran kadroların düşüncesi de bu yöndeydi. Kuralların zamana, zemine ve tabii ki kişiye göre esnetilip değiştirilmesinin toplumsal bütünlüğü bozacağının, cumhuriyetin üzerine inşa edildiği toplumsal değerleri yok edeceğinin, devlet yapısını çürüteceğinin farkında olarak bu konuda son derece özenli davrandılar. Tam da bu yüzden, kendilerine ayrıcalıklı davranılmasına alışmış toprak ağaları, aşiret reisleri, ticaret burjuvazisi, din tüccarları yani çıkar gurupları tarafından çok da fazla sevilmedi, benimsenmediler. Sadece kendileri benimsememekle de kalmadı, Cumhuriyet’i kuran kadroların, Atatürk’ün ölümü sonrasında, devrimlere sahip çıkma ve devrimleri sürdürme konusundaki isteksizliğinin/cesaretsizliğinin de etkisiyle, kural tanımazlığı “demokrasi” olarak lanse edip yüceltirken, kurala uymayı, cumhuriyet değerlerini savunmayı demokrasi karşıtlığı olarak sunarak toplumun gözünde değersizleştirmeye çalıştılar.

Turgut Özal’ın “Anayasayı bir kez delmekten bir şey olmaz” sözleriyle tanımlayabileceğimiz, günümüzde siyasi parti ayrımı olmaksızın çok geniş kesimlerce benimsendiğini düşündüğüm bu “demokrasi anlayışının”, içinde bulunduğumuz an itibarıyla ülkeyi ekonomik ve siyasi olarak getirdiği noktayı herkes net olarak görebiliyor sanırım.

Aslında bir organize suç liderinin adını söylemek istemesek de teklif “Çakıcı Affı” olarak adlandırıldı. Kendisi ise büyük bir meziyetle “Şahsım hariç tutulsun ama af çıksın” deyip durmaktaydı, sanki koskoca yasada bir tek Çakıcı ayrı tutulabilirmiş gibi. Artık nasıl bir kendini önemseme ya da bir suç liderinin nasıl birilerince önemsenmesiyse, siz düşünün. 

Bildiğimiz kadarıyla Çakıcı eşini öldürmekten yargılandı ve 19 yıl ceza aldı. Yani kadın cinayeti işlemiş biri. Bir affın kadın cinayeti işlemiş birinin adıyla anılması dahi tek başına sansasyonel. Tevekkeli değil, af kapsamındaki suçların nitelikli dolandırıcılık, sahtecilik, hırsızlık, organize suçlar vs. olduğunu düşününce anlamı daha çok anlaşılıyor. Bu suçların hepsi topluma karşı işlenmiş adi suçlar. Erdoğan vakti zamanında “Devlet ancak kendisine karşı işlenmiş suçları affedebilir” demişse de şu an MHP’nin teklifini değerlendirmek zorunda.

Teklif devlete karşı işlenen suçları kapsam dışı tutuyor. Kendini milliyetçi olarak tanımlayan, milliyetçilik ülküsü çatısında birleşen bir partinin topluma karşı işlenmiş suçları durduk yere affetmeye çalışmasını tutarlı bulmak mümkün değil açıkçası. Neticede devlet toplum için var olan bir mekanizma. Devleti koruyalım korumasına da toplumu koruyamadıktan sonra devleti korumak ne derece anlamlı, üzerine düşünmek gerekir. Biz acaba toplumun canını yakmış herkesi affederek cezasızlık algısı mı yaratıyoruz, acaba yalnızca pisliği halının altına mı süpürüyoruz, suçun kökünü kazımak bir yana suç oranının artmasına mı vesile oluyoruz, diye bir sormak gerekir.
Bu yasanın çıkarılması için üç gerekçe ileri sürülmüş: FETÖ Savcısı ve yargısı tarafından mağdur olan insanların mağduriyetlerinin giderilmesi, cezaevlerinin doluluğu ve ıslah. İlk gerekçe ile yasa arasında bağlantı kurmak pek mümkün değil, zira devlete karşı işlenen suçların neredeyse tamamı kapsam dışı. İkinci gerekçe gerçeklik payı olan bir gerekçe olmasına rağmen doluluğun çözümüne bakış yanlış. Af bu konuda kısa süreli bir çözüm. Eğer suçun kökünü kazıyacak önlemler almazsanız bir ay sonra cezaevleri tekrar dolar. 


Suçun kökünü kazımak ise uzun vadeli bir düşünme biçimini gerekli kılar ki bu da insan haklarının oturtulması demektir. Ancak bu da iktidarın intiharı anlamı taşır. Bu nedenle de yapamazlar. Kaldı ki, illa doluluk problemi ise söz konu olan öncelikle suçsuz yere tutuklananları, aylardır bir iddianamesi dahi olmayanları, ne için tutuklandığını bilmeyenleri, bebeği olanları, çok hasta olanları ve daha nicesini salıvermiyorsunuz?  Üçüncü gerekçe ise gülünç. Islah, kimin ıslahı? Bu şekilde sadece ‘bazılarının’ ıslahı mı? Madem ıslahı bu derece önemsiyordunuz, niçin idam çığırtkanlığı yaptınız/yapıyorsunuz? İdam tartışmalarında “ceza hukukunun amacı suçluyu topluma kazandırmaktır” diyenler neden taşlandı?

Geçenlerde çocuğuna pantolon alamadığı için utancından kendi hayatına son veren bir baba …

Kaçırılan, kirletilen ve belli bir zaman sonra cesedi bulunan 'minik kızlar' ve mezarları başında feryat eden anneler…

Yüksek puanlar aldığı halde -torpili olmadığı için- bir kuruma yerleştirilmeyen 'psikolojisi bozuk' gençler…

Sokak başlarında, kendilerine ulaştırılacak esrar ve uyuşturucuları 'baygın gözler, kararmış yüzler, kemiğe dönüşmüş cansız bedenleriyle' bekleyenler…

Başını sokacak bir evi olmadığı için sokaklarda, parklarda, köprü altlarında sabahlayan vatandaşlar…

Harama el uzatmama ve kimseye köpek olmamak adına -alın teriyle- sokaklarda bir şeyler satarak geçimini sağlayanlar…

Ülkemizde bu bir sürü acının içinde yaşamak zorunda yüzlerce insan var. Ancak yazıktır ki bunların hiçbirisi cezaevinde tutuklu bulunan bir mafya lideri kadar önemli değil. 

Hele ki onu serbest bırakmak adına yukarıda saydığım pek çok acıya sebep olan; Zehir tacirleri, hırsızlar, arsızlar, katiller ve sapıklar için de 'AF' çıkacak.

Ne diyeyim ben şimdi?... Yazıklar olsun sessiz kalanlara!…  

Arzu KÖK

2 Haziran 2017 Cuma

Zeytin!... - Arzu KÖK

Zeytin!...

Kurtuluş Savaşı kazanılmış, Cumhuriyetin ilk yılları… İzmir İktisat Kongresi toplanmış ve Atatürk diyor ki:


 “Arkadaşlar, kılıç ile fütuhat yapanlar, sabanla fûtuhat yapanlara mağlûp olmaya ve binnetice terki mevki etmeye mecburdurlar. Nitekim Osmanlı saltanatı da böyle olmuştur. Bulgarlar, Sırplar, Macarlar, Romenler sabanlarına yapışmışlar, muhafaza-i mevcudiyet etmişler, kuvvetlenmişler; bizim milletimiz de böyle Fatihler tarafından diyar diyar gezdirilmiş ve kendi anayurdunda çalışamamış olmasından dolayı bir gün onlara mağlûp olmuştur. Bu bir hakikattir ki, tarihin her devrinde ve cihanın her yerinde aynen vakii olmuştur. Meselâ Fransızlar Kanada’da kılıç sallarken oraya İngiliz çiftçisi girmiştir. Bu medeni sabanla kılıç mücadelesinde nihayet muzaffer olan sabandır. Ve Kanada’ya sahip oldu. Efendiler kılıç kullanan kol yorulur, nihayet kılıcı kınına koyar ve belki kılıç o kında küflenmeye, paslanmaya mahkûm olur. Lâkin saban kullanan kol gün geçtikçe daha ziyade kuvvetlenir ve daha çok kuvvetlendikçe daha çok toprağa malik ve sahip olur”(Türkiye İktisat Kongresi 1923-İzmir, Haberler-Belgeler-Yorumlar 1981: 246-247).

İşte tam da bu  nedenle öncelik tarımsal kalkınmaya verilmiştir Cumhuriyetin ilk yıllarında. Neler mi yapılmış?

- Köylüden ağır vergiler kaldırıldı.
- Köye para ve kredi sağlandı.
- Köylünün ürününü geliştirme ve koruma tedbirleri alındı.
- Köylünün bilgi ve görüşünün yükseltilmesi çalışmaları yapıldı.
- Toprağı olmayan çiftçilere toprak dağıtıldı.
- Tarım Kredi Kooperatifleri kuruldu.
- Köylülere pulluk, traktör dağıtıldı.
- Ziraî Donatım Kurumu çiftçinin tarım aleti, makine ve kimyasal ihtiyaçlarını karşıladı.
- Tohum Üretme Çiftlikleri kuruldu.
- Toprak Mahsulleri Ofisi kurularak üretilen buğdayın alımı gerçekleşti.
- Ankara’da  Gazi Orman Çiftliği, Silifke’de Tekir, Yalova’da Baltacı, Tarsus’ta Piloğlu,     Dörtyol’da Karabasamak çiftlikleri ve Ankara’da Bira Fabrikası kuruldu. 1937 yılının Haziran ayında Atatürk tarafından devlete bağışladı.
- Ankara, Eskişehir, Erzurum ve Yeşilköy’de hububat ıslah istasyonları; Adana ve Nazilli’de pamuk ıslah istasyonları; Adapazarı’nda patates ve mısır ıslah istasyonu; Bursa, Antalya, Diyarbakır, Edirne ve Denizli’de ipek böcekçiliği istasyonu, Kayseri’de yonca istasyonu, Antalya’da sıcak iklim nebatları ıslah istasyonu kuruldu. Tarım aletleri, makineleri ve ilaçlarının satın alınarak halka tanıtılması amacıyla 1937 yılında Zirai Kombinalar İdaresi kuruldu.
- Cumhuriyetin ilk on yılında köylüye 1.077.526 dönüm arazi dağıtılmış. Toprak sahibi olan köylünün toprak, tohumluk, tarım araçları borçlarının 20 yılda ödenmesi sağlanmıştır. 
- Bağlar ve zeytinliklerden belirli bir süre için vergi alınmamıştır.


Tüm bu yapılanlar sonucunda ülkemizde tarım gelişti, kısa zamanda kendi kendine yeten, hatta dışsatım yapan bir ülke konumuna geldik. Sonra ne mi oldu? Önce Marshall yardımı kabul edildi. Ardından Cumhuriyetin ilk yıllarındaki kazanımlarımız bire birer çeşitli dönemlerde elimizden alındı. Burada sadece tarım alanındaki kayıplarımızdan söz etmek istiyorum.

- Öncelikle Tohum Üretme Çiftlikleri kapatıldı. Günümüzde tohumlarımız dışarıdan alınır hale geldi.
- Dünyada Haşhaş üretiminde dünya sıralamasında ilk üçte idik ama 12 Mart döneminde Amerika’nın baskıları sonucu ekimi belirli kurallara bağlandı, büyük oranda yasaklandı.
- Şeker pancarı üretiminde yine dünya sıralamasında ilk üçte idik ama şeker pancarı üretimine kota getirildi ve yavaş yavaş tamamıyla bitirilmek üzere. Hatta Şeker Fabrikalarımız birer birer kapanır oldu. ABD’li Cargill şirketi içinse durum farklı… Şimdi şekeri dışarıdan alıyoruz…
- Tarımsal KİT’lerin neredeyse tamamı özelleşmiş durumda.
- Tarım Satış Kooperatiflerinin özerkleştirilmesi ile birlikte onun görevi Dünya Bankası tarafından yürütülen ARIP projesiyle sağlanıyor. Bu da tarım politikamızla istendiği gibi oynama hakkı veriyor onlara.
- Tütün üretiminde de dünya sıralamasında en üstlerde yer alırken şimdilerde tütün üretimi üst üste getirilen kotalarla neredeyse bitme noktasına geldi. TEKEL kapatıldı.
- Buğday üretiminde dünya sıralamasında en üst seviyelerde iken şimdi dışarıdan alır hale geldik.

Yukarıda anlattıklarım sadece ilk anda aklıma gelenler. Hele ki artık buğdayı bile dışarıdan alır hale geldiğimize göre başka bir şeye dokunamazlar derken, şimdi de gözlerini zeytine diktiler. Zeytin ağaçlarının katline ve arazilerine el konulmasına dair bir ferman çıkarılıyor meclisten. 

Yatırımların önündeki engelleri kaldırma iddiası ile hükümetin 7 Mayıs’ta TBMM’ye sunduğu “Sanayinin Geliştirilmesi ve Üretimin Desteklenmesi Amacıyla Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı” içinde zeytinlik alanların yasal statüsünü değiştiren çeşitli hükümler barındırıyor. Tasarıda 1939 yılından bu yana yürürlükte olan ve zeytinliklerin yasal statüsünü düzenleyen 3573 Sayılı “Zeytinciliğin Islahı ve Yabanilerinin Aşılattırılması Hakkında Kanun”da değişiklik yapılması öngörülüyor. Bu yasa tasarısı daha önce de tam altı defa değiştirilmek istenmiş ama tepkiler nedeniyle geri çekilmişti. Şimdi ise OHAL fırsat bilinerek yedinci defa meclise getirildi.  Bu yasa değişikliği ile beraber zeytinlik alanlarımızı talan ve yağmadan koruyacak hiçbir hukuki dayanak kalmayacak. 

Zeytinliklerle süslü Ege kıyılarını gezerken yorulup gölgesine oturduğu bir zeytin ağacının Homeros’un kulağına şöyle fısıldadığı rivayet olunur: “Herkese aitim ve kimseye ait değilim, siz gelmeden öncede buradaydım, siz gittikten sonrada burada olacağım.” Zeytin ağacının Homeros’a söyledikleri aslında bitkisel hayatın tamamı için geçerlidir. Yeryüzündeki hayatın en asli unsuru olan bitkileri anlatmak için bundan daha iyi bir cümle kurulamazdı ki zaten dünya bir bitki gezegenidir. 

Zeytinliklerin harap edilmesine yol açacak bu yasa değişikliği zaman içinde en büyük zararı insanlara verecek. Zira bitkisel hayatı yok etmek insan hayatını yok etmek anlamına gelir. Bir bağımlılık ilişkisi varsa bu insanın (hayvanların) bitkilere olan bağımlılığıdır.

Unutulmamalıdır ki kaybolacak olan zeytin değil, insan olacaktır. İlişkiler, gelenekler bir toplumu ayakta tutan değerler bütünüdür yok olacak olan. Zeytin ağacı kalıcılığın, yerleşikliğin simgesidir çünkü. Zeytin ağaçları biz gelmeden önce de buradaydı, biz gittikten sonra da burada olacak.

Zeytin ağaçlarını kesmek günahların en büyüğü olarak değerlendirilir. Bu günahın bedeli ise çok ağır olacaktır. Barış, sevgi, dostluk, sağlık, zafer, ölümsüzlük, bilgelik, akıl, başarı ve adalet simgesi olan bu ağaç yittiğinde bunlar da yitip gidecektir bizden. Bu ise bir felakettir.

Bereketli topraklarımız üzerinde oynanan oyunların son kurbanı olma yolundaki zeytinliklerimizin mahvına hep birlikte karşı durmalıyız. Gerçi bir ağaca baktıklarında sadece odun gören, kamu yararı adına kamuyu ortadan kaldıranlara bütün bunlar nasıl anlatılır bilmiyorum?


Arzu KÖK

15 Mayıs 2017 Pazartesi

Bugün 19 Mayıs - Arzu KÖK

Bugün 19 Mayıs

Bir gemi yola çıkmış İstanbul’dan Samsun’a doğru. Adı Bandırma. Yol alıyor Karadeniz sularında. Eski, çürük bir gemi bu. Ha battı ha batacak. Ama direniyor Karadeniz’in hırçın dalgalarına. Bir güneş taşıyor çünkü içinde: Direnmeli.

 Yükü Samsun’da doğacak bir güneş. Yurduna ışık saçacak, karanlıkları boğacak, vatanını düşman istilasından kurtaracak bir güneş. Nasıl dayanmasın bu dalgalara Bandırma, nasıl?
Anadolu bölünmüş. Kan ağlıyor ülkemiz. Padişah teslim etmiş ülkeyi düşmana ve halk düşman çizmesi altında eziliyor. Uygulanan işkenceler diz boyu. Irmaklardan su değil kan akıyor. Halkımın kanı akıtılıyor. 

BUGÜN 19 Mayıs... Mustafa Kemal'in Anadolu'da ihtilalin ateşini yaktığı gün… Eşsiz bir Kurtuluş ve Bağımsızlık Savaşı'nın başladığı günün 98'inci yıldönümü. 

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Büyük Nutuk'ta, ülkenin içinde bulunduğu durumu anlatırken sözlerine, ''Millet yorgun ve fakir bir halde... Ordunun elinden esliha (silahlar) ve cephanesi alınmış ve alınmakta...'' diyerek başladığı dönemin simge günü. 

Aradan 98 yıl geçtikten sonra geriye dönüp, bu dönemin Cumhuriyet'le başlayan ilk 27 yılında yapılanlarla sonraki süreçte yapılanlara bakınca insan, o ilk dönemin kıymetini ve o dönemde ülkeyi yönetenlerin büyüklüğünü çok daha iyi anlayabiliyor doğrusu. Tabii iyi niyetli bir kişiyse ve hem Atatürk'e, hem de devrimlerine karşı ön yargılı bir fikre sahip değilse. 

İyi niyetten yoksun ve ön yargılı olanlara bazı gerçekleri göstermek mümkün değildir. Örneğin Atatürk devrimlerinin hepsi de Türkiye'nin bugünkü ihtiyaçları ile tam bir uyumluluk göstermektedir. Nitekim Avrupa Birliği'ne girmek isteyen Türkiye'den istenenlerin birçoğu o devrimlerle, örneğin hukuk devrimi, kıyafet devrimi, harf devrimi, dil devrimi vb. ile hiçbir noktada çelişmemektedir. Ama bunun önemini kalkıp da o insanlara anlatamazsınız. Hele ki Türkiye bugün o devrimlerin gösterdiği yönde yeterince ilerlemediği -veya ilerlemesi kendi içindeki yobaz, ahlaksız ve hırsız sürüsü tarafından- engellendiği için sıkıntı çekmekte olduğunu anlatmanız ise daha da imkânsızdır.

Yıllardır iktidara gelenler güya liberalliğe, özgürlükçülüğe soyundular. Fakat nedense bir türlü Türkiye’nin kuruluş döneminin gerçeklerini görmek istemediler. Yeri geldi Atatürk’e karşı olduklarını dillendirdiler bile. Ancak çoğu zaman sessiz kaldılarsa bu uyandıkları ve Atatürk’ün büyüklüğünü anladıkları için değil, onun eserleri ve yaptıkları karşısında duydukları kompleks yüzündendir. O’nun tırnağı dahi olamayacaklarını bildikleri içindir.

O nedenledir ki Atatürk'e karşıtlıklarını açıkça dile getirmek yerine, Adnan Menderes gibi, Atatürk devrimlerini ‘‘millete mal olanlar, olmayanlar’’ diye ayıran, oy alabilmek uğruna Said Nursi'nin elini öpmeye giden, öpen; Alparslan Türkeş gibi, Atatürk'ü ‘‘pasif bir dış politika izleyerek Asya'daki Türkleri kaderlerine terk etmekle’’ suçlayan; Turgut Özal gibi, Atatürk'ün tüm yaptıklarını yıkmayı misyon edinmiş kişilere duydukları hayranlığı dile getirerek ortaya koymaya çalışırlar. Günümüzde en kötü örneklerini gördüğümüz gibi…

Zihinlerinde ön yargılarla ve de bu ön yargıları destekleyecek kendilerine uygun şahitlerin kitaplarından aktarılmış cümlelerle desteklemeye çalışan bir güruh Türkiye için yazık ki acı bir son hazırlama girişimindedir. Yazıktır ki aradan 98 yıl geçmesinin ardından Türkiye yeniden Nutuk’ta dile getirilen ülkenin durumu ile paralellik göstermektedir. Bu gidişe bir dur demek gerekmektedir.

Bizi, önümüzdeki 19 Mayıs'ları, ilk 19 Mayıs'ın ruhuna uygun bir anlayışla kutlamak ve değerlendirmek en ileri noktaya götürecektir. Bu nedenle de Türkiye’nin kuruluş dönemi gerçeklerini görmek ve Atatürk ilkeleri doğrultusunda hareket etmek esas olmalıdır. 

Uyan Türkiye. Günümüzde Atatürk’e yapılan her türlü hakarete sessiz kalanlara inat, bu 19 Mayıs’ı sana yaraşır şekilde kutla ve mücadele et; ülken ve kendi geleceğin için… 

Arzu KÖK

31 Aralık 2016 Cumartesi

MIHLI DEĞİLMİŞ!... - Arzu KÖK

MIHLI DEĞİLMİŞ!...

Yeni bir yıla girdik ama umutlarla girmemizin önüne yılın son iş gününde bir ket vuruldu. Belki birilerine armağandı bu ama bizler için umutsuzluk kaynağı idi. Cumhuriyeti yok etme yolunda hazırlanan içeriği olmayacak şeylerle dolu Anayasa taslağı komisyondan geçti. Şimdi meclise gelecek, ardından da görünen o ki referanduma gidilecek. 

 Cumhuriyet bu ülkenin temeliydi. Bu ulus cumhuriyetine sonuna kadar sahip çıkar, yıkılmasına, rejimin değişmesine asla izin vermez diyorduk oysa. Bu ulus var oldukça kimse onu yerinden oynatamaz sanıyorduk. Oysa “Mıhlı değilmiş!” Böyle düşünürken aklıma Ömer Seyfettin’in “Keramet” öyküsü geldi. Kısaca özetleyeyim, belki ne demek istediğimi anlarsınız:

“Fakir bir mahallede yangın çıkar. Tulumbacılar yangını söndürmeye çalışır; ama halk yangının uzun sürmeyeceği konusunda hemfikirdir. Çünkü mahallede önemli bir zatın türbesi bulunur. Yangın devam ederken eşyaların yağmalanmaması için polis mahalleyi ablukaya alır. Çiroz Ahmet isimli bir külhanbeyi de etrafı kolaçan eder. Çünkü yangın onun için vurgun demektir, ama  mahallenin fakir olduğunu bilir. Ahali türbenin önünde toplanmıştır. Çiroz Ahmet de türbeye sokulur ve içeri bakar. Gözüne şamdan el yazması kitaplar ve seccadeler ilişir. 

Halk yangınla meşguldür. Çiroz Ahmet son derece kuvvetlidir; hani o yalnız külhanbeylerine mahsus, bahusus, idmansız, sporsuz, gizli, harikulade kuvvet... Dayandıkça kapı çatırdamaya başlar. Nihayet küt edip açılır. Çirozun içeriye girince ilk işi kör kandili üflemek olur. Fakat alacağı şeyler her ne kadar pahada ağır ise de yükte öyle pek hafif değildir. Zihni hemen bir vurgun planı tertibine başlar. Plan zihninde teşekkül ettikçe, Çiroz “neticeyi” beklemez, ayrıntısını uygular. Şamdanların mumlarını yere atar. Rahlelerdeki kitapları alıp belinden çıkardığı Trablus kuşağına sarar. Sonra biraz durur. Yavaşçacık seccadeleri toplar; bunları beygirin üzerine çul vurur gibi, sandukanın üzerine örter. Şimdi kapıdan çıkmak lazımdır. Ama dışarısı dolu.. Sandukaya dayanır. Biraz düşünür. Kavuk da bırakılacak bir şey değildir. Üzerinde sırmalı bir çevre vardı. Sanduka birden bire kayar. Çiroz Ahmet düşmemek için toplanır. Acaba evliya diriliyor muydu? Durur, bakar, gülümser. “Vay canına, yere mıhlı değilmiş be!” der. Eğilip, altına bakmak için sandukayı kaldırır. Bu gayet hafiftir. İnce tahtadan yapılmış, üstüne yeşil çuha kaplanmış. Zihnideki çıkış planı tamamlanır böylece. Kitaplarla şamdanları kucaklar, sandukanın altına girer. Yavaş yavaş yürür. Sandukanın altından elini çıkarıp yavaşça kapıyı açar. Çiroz Ahmet, sandukanın altında uzun müddet düşünmez. Paldır küldür kapıdan çıkar. Gürültüye başını çeviren halk şaşırır. Herkes olduğu yerde kalır. İşte evliya kalkmış yürüyordu. Tulumbalar durur, şiddetle esen rüzgâr birden bire durur. İtfaiye askerleri korkularından ellerindeki baltaları, kancaları, hortumları düşürür. Sanduka yangına doğru yürür. İki tarafa açılıp yol veren ahali korkudan titreyerek bu kerâmet karşısında ne yapacağını şaşırmış bir haldedir. Sanduka, korkunç manevi bir heybetle sallana sallana aralarından geçer, karanlıkta kaybolur…”


Ülke yangın yerine dönmüş durumda. Birileri cumhuriyeti yok etmeye kararlı. Gerçekten de cumhuriyetimizin kökleri hemen yıkılacak kadar sağlam değil mi? İnanmak istemiyorum. Hâlâ içimde bir umut taşımak istiyorum. “Türk ulusu buna izin vermez” demek istiyorum her şeye rağmen.

Yoksa gerçekten mıhlı değil mi?

Arzu KÖK

7 Kasım 2016 Pazartesi

Atatürk'ü Anlamak - Arzu KÖK

Atatürk’ü Anlamak…

“Beni görmek demek, mutlaka yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu yeterlidir. “ ( 1929) 
                                                                                    Mustafa Kemal  ATATÜRK      

Peki Türk Ulusu ne kadar anladı Atatürk’ü? Günümüze baktığımızda hiç denecek kadar az olduğunu gözlemliyorum ve içim acıyor. Günümüzde açıkça ortaya çıkan ve pervasızlığı marifet sanan karanlık odaklar tarafından Atatürk düşüncesine yeni düşmanlıklar üretilmekte, hedefler saptırılmaktadır ve ne acıdır ki Türk Ulusu da sessiz kalmaktadır tüm bu olup bitenlere.

 Çağdaşlığa karşı geliştirilen düşmanca karşı devrim girişimleri, demokrasinin nimetleri de kullanılarak zaman içinde gelişmiş, devlet kurumlarında kökleşmeye başlamış ve artık cumhuriyet kazanımlarını hedef almaya başlamıştır. Kendi kafa çemberi dışında düşünce ve görüş kabul etmeyen, fakat çok ustaca bir maskeleme yoluyla takiyye yapan kadrolar, rejimi hedef alan yapılanma içinde olmayı sürdürmektedirler.

Farklı düşünce ve inançta olmanın zenginliği esasına dayanan çağdaş toplum olmanın gerekleri belli noktalarda yoğunlaşmaktadır. Bunların başında da laiklik gelmektedir. Toplumsal değerlerin çatışmadan bir arada yaşamasını sağlayan değer yargısı olan lâikliğin önemi işte burada ortaya çıkmaktadır. Bugünü ve geçmişi kıyaslamak gerek… Hem lâik hem de Müslüman olunabileceğini Atatürk, Cumhuriyet rejimi ile göstermiştir. Ancak bunu hazmedemeyenler sürekli Atatürk düşmanlığını teşvik etmiş ve desteklemişlerdir.

Dini motifler her toplumun bireyleri arasında  harç niteliğindedir ve bunu inkâr etmek yanlış olur. Ancak, dini motifleri kullanarak insanlar üzerinde, toplum üzerinde baskı unsuru kurmak isteyen siyasi iradeler birinci derecede demokrasi ve Atatürk düşüncesinin düşmanlarıdırlar. Hacı esansı kokulu yerel yönetimler tarafından uygulanmaya konulan ve yöresel olarak belli alanlarda oluşturulmaya başlanan yasaklar, aslında kişilerin yaşam biçimlerini gösteren yeme-içme alışkanlıklarını sınırlamak değil, kişilerin özgürlükler bütünlüğünün bozma, bozulma hedefinden başka bir şey değildir.

Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyetini kurarken söylediği su ifade son derece önemlidir; “Cumhuriyetin kuruluşu ne bir soy, ne bir ideoloji ne de bir din üzerine kurulmuştur; cumhuriyeti kültür üzerine kurduk.”

Kemalist düşüncenin temeli de bu ifadelerde saklıdır. Bu nedenledir ki, bunlardan, cumhuriyetten asla ödün verilmemelidir. Atatürk’ü anlamak için cumhuriyet kazanımlarını, özgür yaşamanın derinliğini, ibadetini zevk ve huşu içinde yapmanın huzurunu anlamak gerek.

Atatürk’ün, cumhuriyetin temelini dayandırdığı kültür üzerindeki vurgusunu milletimiz, başta aydınlarımız anladı mı? Biraz şüpheli!... Çünkü Atatürk düşüncesini istismar edenler de, O’na düşman olanlar da, O’nun ticaretini yapanlar da, O’nun ardına sığınıp takiyye yapanlar da, esans marka ideolojilerini gerçekleştirmek için cumhuriyet kazanımlarını araç  olarak kullananlar da, aydın geçinen diplomalı aydıncıklardır ne yazık ki. Vatandaş Ahmet, Mehmet bundan zaten haberdar değil. 

Atatürk diyor ki; “Aydınlarımız içinde çok iyi düşünenler vardır. Fakat genel olarak şu hatamız vardır ki, inceleme ve araştırmalarımızı yaparken temel olarak çoğunlukla kendi ülkemizi, kendi tarihimizi kendi geleneklerimizi, kendi özelliklerimizi ve ihtiyaçlarımızı dikkate almayız. Aydınlarımız belki bütün dünyayı, diğer milletleri tanır, ama kendimiz kendimizi bilmeyiz.”

Kurtuluş Savaşı verilirken Atatürk’ün çevresindeki en yakın dostları O’na Amerikan mandası veya İngiliz mandası fikrini önerirken O, “Ya istiklâl ya ölüm” demiş ve uygulamıştır. Günümüzde de, tıpkı Atatürk döneminde olduğu gibi, ABD ve AB mandacılığının ötesinde uşaklık yapmaya hazır, idealsiz, ruhsuz insanların öttürdüğü köşe başı  isteriz çığlıklarına bakıldığında, o günün zor şartlarında mandacı olarak adlandırılanların, bugünkü uşak ruhlulardan çok daha vatansever oldukları açıktır.

Atatürk’ün Türk Milletine en büyük hediyesi cumhuriyettir. Etrafınıza bakınız; bugüne kadar Ortadoğu’nun sefalet çamurunda debelenmeyen bir Türkiye var olabildiyse bu, Atatürk ve Cumhuriyet rejimi sayesinde olmuştur. Bugün o bataklığın içerisinde olmamız ise Atatürk ve Cumhuriyet değerlerinden uzaklaşmanın bir sonucudur. 

Dikkatli olmak, sıkı durmak, yere sağlam basmak gerek. Ülkemin ve de ulusumun hem dışarıda hem de içeride düşmanı çoktur. Tarih boyunca kendine en fazla düşman yetiştiren bir ulus olduk.

Atatürk’ün ifade ettiği bu hedef anlamında bir tarih bilinci eksiğimiz var ne yazık ki. Toplumuzda eksik bazı değerler, anlamalar, algılamalar sorunu var. Geçmiş tarihe, toplumsal algılama ve değerlere sahip çıkma sorunu var…

Atatürk’e göre bir ulusu ulus yapan değerlerin başında tarih gelir. Uygulamalarında tarihin yerini ayrı olduğunu belirtir. Çünkü tarih, ulusların hayatını ve sürekliliğini göstermektir. Tarihi olmayan uluslar sürekli olamamışlardır. Medeniyetler kuran ulusların sürekliliğini sağlayan tarih ve dil birliğidir. Tarih ve dil yaratamamış olan ulusların hiçbir şekilde iz bırakamadıkları bilinen bir gerçektir. Günümüzde ise bizler tarihimizden uzaklaştırılıyoruz.

Atatürk’ü anlamak demek; ideallerini görmek, yaşama geçirdiği fikirleri görmek, fikirleri duygulara dönüştürmek demektir… Bunlar başarılmadıkça cumhuriyetin ve demokratik yaşamın kazanımları yaşanmadan silinir gider.

Hiçbir şeyi günümüzdekiler gibi kendisi için, kendi egosunu tatmin etmek için yapmamış, her şeyi ulusu için yapmıştır. Fani dünyadan çekip gittiğinde de milletinin kalbinde silinmeyen bir iz bırakmıştır. Bir insan için bundan daha büyük bir varlık, değer, miras olabilir mi? 

Fi tarihinde öğretmen sınıfta öğrencilerine bir kompozisyon yazdırmak ister; Atatürk ile ilgili olarak bir konu verir; kompozisyon konusu; “Atatürk Türk Ulusu için neler yaptı?” Verilen sayfalar dolusu cevapları inceleyen öğretmenin dikkatini tek cümle içeren bir sınav kâğıdı çeker; “Atatürk ne yapmadı ki?”

Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet rejimini yıkmak isteyenler de demokrasi merkezli Cumhuriyet idaresinde varlıklarını sürdürmekteler. Bu yıkıcı ve yok ediciler de varlıklarını Atatürk’e borçlular… Ulusun manevi değerlerini işportacı malzemesi yapan, karanlık kafalar da varlıklarını Atatürk’e borçlu…

Atatürk ve arkadaşlarının önderliğinde, Türk Ulusu ile birlikte, kurdukları Türkiye Cumhuriyeti Devletinin temel kurumlarına kurşun sıkan zihniyetlerin oluşup gelişmesi de yine bu Cumhuriyet sayesinde olmuştur. Cumhuriyete düşman yetiştirilen karanlık kadrolar da, Atatürk’ün kurduğu rejim sayesinde devlet idaresinde söz sahibi olmuşlardır…

Tüm bu yaşanılacakları önceden görebilmiş olan Atatürk, geleceği gençlere emanet etmiştir. Geleceği gençlere emanet etmenin temelinde, sürekli ilerleme ve gelişme ruhu ve azminin yaşamasını, yaşatılmasını sağlama amacı vardır… Neden yaşlılara, orta yaşlılara değil de gençlere emanet ediyor Cumhuriyeti? Çünkü onlar gelecek demektir.

 Atatürk’ün “Gençliğe Hitabesi” bir şiir değildir… Geleceğe yönelik mesajdır, yol göstericidir. Gelecekte, nasıl özgür kalabileceğimizi anlatan bir söylemdir. Kullandığımız tüm özgürlükler bu söylemde saklıdır... Geleceğimize yönelik tehlike ve düşmanlara işaret ediyor, tehlikelere karşı korumaya çağırıyor...

Birlikte bir şeyleri yükseltebilmek,  yurt sevgisine sahip olmak, değerler bütünü kültüre sahip olmak demektir Atatürk’ü anlamak…

Bir coğrafyaya, vatan toprağına, bir dile âşık olmanın sorumluluğu ile hep birlikte güzel bir şeyler yapabilme özlemidir Atatürk’ü anlamak… 

Kırmadan, dökmeden, çatışmadan birlikte yapabilmek; varlığı da yokluğu da paylaşabilmektir Atatürk’ü anlamak…

Atatürk bizleri tek bir kişinin, padişahın kulu olmaktan değil aynı zamanda emperyalizmin esaretinden kurtarmış, esaret çemberini kırmış, vatandaşlığa gelmemizi sağlamıştır.  Birey olmamızı sağlamıştır. Kutsal kabul edilen tüm değerlerin yok olmasına, aşınmasına karşı durmuş; istiklâl demiş, vatan demiş, ulus demiş, bayrak demiş…

Bugün yine tek kişinin ve dolayısıyla emperyalizmin esaretine özlem duyup o yönde çalışanlar var… Bizler bu kazanımları korumalı ve Atatürk’ün işaret ettiği muasır medeniyetler seviyesinin üzerine çıkma çabası göstermeliyiz. 

Atatürk’ü doğru anlamalı ve özellikle gençlerimize anlatmalıyız. Kemalizm’i, Kemalist düşünceyi şekilcilikte değil, dimağda, kafada özümlemeli ve aktarmalıyız gelecek kuşaklara.

Bilgide, bilimde, çağdaşlıkta Atatürk’ü anlamak gerekmektedir. En büyük görev de bu bilince sahip aydınlarımızdadır.

Varlık sebebimiz, Milli Mücadele Ruhu ve kazanılmış istiklâldir. Bundan vazgeçtiğimiz an sonumuz gelmiş demektir. Yazıktır ki haini bol bir toplumun parçasıyız. Bu anlamda aydınlarımız bir kat değil, yüz kat daha çok çalışmalıdır…


Arzu KÖK


31 Ekim 2016 Pazartesi

Basın Özgürlüğü- Arzu KÖK

Basın Özgürlüğü…

Karartılan her TV kanalı, susturulan her radyo, kapısına kilit vurulan her ajans, gazete; çevresinde ve içerisinde onlarca olayla kaynayan ülkemin ve toplumsal yaşamının sesini de kısıyor, bastırıyor. Bu olayların ardından açık olan TV kanallarının ekranlarında haberleri izleyenler, bir yaşanılanlara bakıyor bir de kendilerine aktarılanlara… Çok trajikomik bir sahne karşınızda. Gazetecilik yele veya sele karışmış da kurtaran yok gibi…

 Gazetecilik, bilim ve sanat… Görüneni ve arkasındaki gerçek neden, ilişki ve çıkarları göstermek üzere bilgi üreten üç güçlü sistemdir. Bilim, doğa ve toplumun; sanat, insan ve ilişkilerinin; gazetecilik de sosyal ve siyasal yaşantının gizlerini çözen ve en genelde bilgi üreten alanlardır. Bu anlamda “her görünen şey gerçek olsaydı bilime gerek kalmazdı” sözünde adı geçen bilimin yanına sanatı ve gazeteciliği de eklemek olasıdır.

Bu üç üretim de toplumsal karşılığı olan ve toplumsal yaşamın iyileşmesi için verilen çabaların ürünüdür.  Gerçek anlamda bir gazetecilik uğraşıyla üretilen bilgi, üretildiği andan başlayarak toplumsallaşmaya, halkın siyasal tepkileri ve tercihlerini doğrudan etkilemeye başlar. Bilim ve sanat, biraz daha dolaylı ve uzun vadede de olsa, bu tercihleri yetkinleştirip derinleştirme görevini üstlenir. Dolayısıyla her üç bilginin üretimi de varoluşları itibariyle egemenlere ve egemenlik sistemlerine karşıdırlar ve öyle de olmak zorundadırlar. Egemenlerin elinde ve onların hizmetinde kullanıldığı örnekler tabii ki vardır, ancak bu örnekler bile bu üç bilgi üretiminin kendi tarihi açısından bir ihanet olarak algılanır.

Günümüz medyasının büyük kesimi de bu ihanet içerisinde yazık ki. Sermayenin medyası doğal olarak üç maymun oyunuyla sahne alıyor yaşantımızda. Geleceğimizi ilgilendiren konular bir dönem olduğu gibi penguen belgeseliyle perdeleniyor. Halkın görmesinin, duymasının önüne set çekiliyor. Çok merak ediyorum; öznesi ve nesnesi bu ülkenin insanları olan ve hız kesmek nedir bilmeyen olaylar nereye gitti? Nasıl yok hükmüne büründürüldü, büründürülüyor? Sürekli haberlerde işlenen açlığı, işsizliği bir yana bırakalım da gün be gün artan şiddetli baskılar arasındaki kan ve gözyaşının düştüğü Türkiye neden işlenmiyor? Yoksa bu güzel ülkemiz bu dünyada değil de uzayda bilinmeyen bir yerde mi?  Gerçekleri görmezlikten gelmek, gazeteciliğin, haberciliğin hangi ilkesiyle örtüşüyor acaba?

Fethullah’ın darbe girişimini adeta “Allah'ın bir lütfu” olarak görenler, bu girişimin karşılığında bir darbe çıkarıyor sanki. Daha bir olayı konuşur haldeyken bir diğeri çıkıyor ve bir öncekini etkisiz kılıyor. Ve gelinen aşamada “faşizm budur” demeye gerek kalmıyor. Artık faşizm, bu ve bundan önceki süreçleriyle birlikte yoğunlaşıp yurtseverleri, demokratları, devrimcileri siyasal arenadan silme çalışmalarının sürgit adı oluyor. Geriye faşizmin sesi, suskunluğun, örgütsüzlüğün rengi bir ses kalıyor ki o da gerçek habercilikten elini eteğini çekmiş olan merkez akım da denilen sermayenin, iktidarın medyası oluyor.

Tün bu yaşanılanların ardından bir yetkilinin söylediği “Geleceğin Türkiye’sinde sola yer yok” sözü düşüyor usuma. Bu durumda da aslında FETÖ adının verildiği bir ekiple kavga edildiğine bakmamak ve asıl amacı görmek gerekir diye düşünüyorum. Asıl amaç,  gelecekte yer yok dedikleri sol yanı yok edip, toplumu tek yanlı davranmaya, tek yönlü düşünmeye alıştırmak. İçinde yerel basının da olduğu haber merkezleri teker teker değil bir kararname ile listelenerek kapatılıyor. Dolayısıyla hayatın sesleri, renkleri, üstelik fokur fokur kaynayan bir ülke kazanının içindeyken kesiliyor ve kayboluyor. Son olarak da Cumhuriyet Gazetesi’ne de beklenen baskın yapılıyor. 

Gazetecilik mesleğinin karakteri gereği ürettiği bilgi, devletin sorgulanması için kullanılır ve bu bilginin halk lehine sonuçlar üretmesi beklenir. 15 Temmuz’dan bu yana kapatılan yayın kuruluşlarının ardından Cumhuriyet gazetesine karşı başlatılan operasyon, hem zamanlaması hem de mesajları itibariyle kritik bir anlam ifade ediyor. Ülkede Cumhuriyet gazetesinde simgelenmiş laik, sosyal hukuk devletinden yana, aydınlanmacı ve ilerici bir karakter vardır. Bu karakter ise hem onların hem halkın elinden alınmaya çalışılıyor maalesef.

Gazetecilik, yalnızca bilgi üretmekle kalmaz, bu yolla halkın siyasal ve sosyal yaşama katılımını da sağlar. Halk, gazetecilik yoluyla hem temsil edilir hem de devlet ve bürokrasiyle iletişim kurar. Bu iletişim karşılıklı bilgi alışverişi ve isteklerin iletilmesini de sağlar. Bu nedenledir ki gazetecilik, bütün siyaset ve toplumsal varoluş araçları ellerinden alınan halk için yalnızca haber alma hakkının değil, var olma hakkının da kullanıldığı bir alandır. Böylesi bir işlev gören gazetecilik kurumlarına saldırmak, halkın toplumsal yaşama katılımına ve buradaki varlığına saldırmaktır.

Gazetecilik, halkın kendisini ifade ettiği, başka yerlerde de kendisi gibi olanların varlığını öğrendiği, devlet işleyişi hakkında bilgi aldığı ve ona isteklerini ilettiği, özetle sosyal ve siyasal olarak yaşama katıldığı alanlardan biridir. Bu ellerinden alındığında ise varoluşları da tehlike altına girmiş olur ki bu bir ülke için felaket demektir. 

Yazık ki günümüzde ‘basın özgürlüğü’ kavramı ‘basma özgürlüğü’ olarak algılanıyor. Bu durumda da saldırıların alanı bilgi üretiminden haberleşmeye ve oradan da varoluşa kadar genişleyebiliyor. Cumhuriyet’in yıldönümünde yapılan simgesel ataklar, bizlere cumhuriyet için, onu gerçek yerine oturtabilmek adına kurucu bir iradeye sahip olmamız gerektiğini ve bunu hep birlikte omuzlamamızın önemini hatırlatıyor bize… Tabii anlayana…

Arzu KÖK