Nobel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nobel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Nisan 2018 Salı

Akkuyu!... - Arzu KÖK

Akkuyu!...

Akla, mantığa, izana, hukuka, insana, doğaya aykırı bir tesis neden kurulur? Ve neden ikna çalışmaları için servet harcanır? Cevap belli değil mi? ‘Politik ve ekonomik çıkarların bir gereği’ olduğu için… 

 Bir de Nobel’li bilim adamımız da bu ikna çalışmalarında yerini almış. Çok şaşırdım reklamı ilk gördüğümde. Dediğine göre “Nükleer enerji de temizmiş?” Kim demiş; Aziz Sancar demiş. Güç diyor, geleceğe sahip çıkmak diyor. Aslında açıkça söylüyor ki; “Şirketler güç sahibi olsun ki geleceğimiz maddi açıdan garanti altına girsin.” Daha ne desin ki? Ancak umarım Nükleer atıkları bahçesine gömmezler de ‘gelişmiş nükleer tıp’ onu kurtarmak zorunda kalmaz.

Çernobil felaketinin yirmi dokuzuncu, Fukuşima felaketinin dördüncü yılında Türkiye nükleer santrallere sahip olmak adına geçen gün temel atma töreni gerçekleştirdi. Fukuşima Tanığı Japon gazeteci Toshiya Morita: “Biz nükleer santralı hiç istemedik, fakat söz hakkını siyasetçilere bıraktık. İşte bu yüzden bütün bu sorunları yaşadık. Ama artık kendi kaderimizi kendimiz tayin etmek istiyoruz.” Bir felakete tanık olduktan sonra söylenen bu sözleri henüz geç kalmadan bizlerin de yapması gerektiğini, kaderimizi kendimiz tayin etmemizi söylemiyor mu bizlere?

Başkaları nükleerden çıkmanın çarelerini ararken, Türkiye’nin böyle bir maceraya girişmesi son derecede anlamsız ve rahatsız edici yazık ki. 

Şimdi gelelim aklımızı kurcalayan, aklımıza yatmayan yanlarına:

1- Mersin Akkuyu, bir fay hattı üzerinde bulunmaktadır. Evet belki küçük küçük ama sürekli hareketli bir bölgedir orası.

Deprembilim araştırmalarında çok ilerlemiş Japonya’da dahi 11 Mart 2011 yılında okyanus tabanındaki 9,0 büyüklüğündeki deprem ve yarattığı devasa tsunami, santralın güvenlik tasarımındaki hatalar ve öngörü eksiklikleri nedeniyle kıyıdaki Fukushima Daiichi Nükleer Güç Santralinde elektrikleri kesmiş, radyoaktif madde barındıran reaktörün soğutma sistemlerini devre dışı bırakmış ve nükleer sızıntıya neden olmuştur. 


       2- Santrali yapan şirket Çernobil’in sorumlu şirketi: Rosatom. 

       3- ÇED (Çevre Etki Değerlendirme) Raporu sahte imzayla sunuldu, kısa sürede okunmadan kabul   edildi.

       4- Santralin Rus payı %51’nin altına düşmeyecek. Yani hiçbir zaman Türkiye’nin santrali olamayacak.

       5- Dünyada her zaman en ucuz teklifi veren alır, bu ise “Yap İşlet Sahiplen” modeliyle kurulacak ve alanında ilk. Doğal olarak da işletim sırasında maliyetten de kısılacak. Dünyada daha önce denenmemiş bir reaktör modeli kullanılıyor.


       6- Türkiye’nin, işin doğru yapılıp yapılmadığını, kalite kriterlerini ortaya koyacak yetişmiş elemanı olmadığından Rusların insafına kalıyor iş. Denetleme şansı olmayan Türkiye, “en güvenlisi olacak” açıklaması yapabiliyor?...

       7- Ruslara 15 yıl boyunca, 12.5 cent’ten 15 yıl (yani 70-80 milyar dolar) alım garantisi verilmiş. Doların her geçen gün nasıl artığını göremiyorlar sanırım.

       8- Yakıtta ise Rusya’ya bağımlı olacağız. Bizde zaten sınırlı olan uranyum kullanılmayacak. Doğalgaz bağımlılığı yetmiyormuş gibi bir de uranyum bağımlılığı başlayacak.

       9- Atıkları bertaraf etmeyi dünyada hiçbir ülke başaramadı.

      10- Atıklar 100.000’lerce yıl boyunca deprem bölgesi olan Akkuyu su depolarında hasar görmeden korunmak zorunda. Rusya atıkları ülkesine almayacak.


      11- Olası bir kaza durumunda 500.000.000.000 (500 milyar) dolarlık hasarın sadece binde birinden Rusya sorumlu olacak. Tüm masraflar Türkiye’nin cebinden çıkacak.

      12- Uranyum yakıt çubuklarının sürekli olarak su ile soğutulması gerekiyor. 

Soğutma elektrik kesintisi gibi bir sebeple duracak olursa kısa sürede Fukuşima ve Çernobil gibi kazalar meydana geliyor. Yazık ki Türkiye, tüm ülkeyi kapsayan elektrik kesintisinin sebebini bir hafta boyunca bulamamış bir ülke...

     13- Türkiye’nin santrali olmadığı halde 3. seviyeden nükleer kaza yaşayan tek ülke olduğu gerçeğini de unutmamak gerekmez mi?.

      14. Santralin hidrolik sistem ihalesini “Milletin a… koyacağız” diyen adamın şirketi kazandı. Unutmadan Soma faciasında madenlere sahip olan şirket de  bu projenin altyapısında yer alıyor.

      15- Santral kazasız çalışırken bile, çevreye radyoaktif toz saçacağı için Mersin’de yetişen çilek, muz gibi gıdalara “radyoaktif atık içerir” etiketi getirilecek. Bu ise o bölgede tarımın bitmesi anlamı taşıyacak…

      16- Anlaşma teknoloji transferini öngörmediği için Ruslar bu teknolojiyi bize öğretmeyecek. Hani bazıları silah üretiriz diye plan yapıyor ya, kimse ümitlenmesin…

      17- Akkuyu Nükleer santralinin 4800 MW güç ile Türkiye’nin elektrik ihtiyacının %10’unu karşılayacağı söyleniyor. Ama sorun enerji ihtiyacındaki payı değil. Çünkü zaten bugün 85 bin MW kurulu güç var ve 50 bin megawatt saati aşmayan bir tüketim var. Yani bugün Akkuyu faaliyete geçse, 2017’de atıl olan 35 bin MW’dan fazla kapasiteye 4 bin 800 MW daha eklemiş olacağız. Doğru olan enerji ihtiyacımızın %10’unu karşılaması değil, atıl kapasitemizi %10 arttırması…

      18- Akkuyu bir ihtiyaç gibi değil, daha çok siyasi bir tercih gibi karşımızda duruyor. Sadece altyapı şirketlerine gelir kapısı yaratma ve Rusya’nın desteğini alma amacıyla yapılıyor...


Bir kelebeğin kanat çırpışının kilometrelerce ötede fırtınaya neden olabileceğine dair teoremler var bildiğiniz gibi. Bu yazdıklarım bir farkındalık oluşturur mu bilmiyorum ama ben en azından bir kanat çırptım….

Lütfen düşünün: “Ya bir gün patlarsa?...”

Arzu KÖK

28 Aralık 2015 Pazartesi

2015’ten Mektup - Arzu Kök

2015’ten Mektup

“Sevgili 2016,

Geçen yıl tam bu vakitler ben de senin gibi büyük bir heyecan ve mutlulukla çıkmıştım yolculuğa. Dünyanın her tarafında tanımı olanaksız sevinç ve şölenlerle karşıladılar beni. Sonrasında ise yılın ilk günleri birer birer geçip giderken yılbaşı gecesinin aslında çok güzel bir serap olduğunu anladım.  Oysa nasıl da umutluydum. 


 365 gün boyunca onlara pembe rüyalar gördüremesem de en azından 2014 ‘ten daha yaşanılır ve huzurlu bir yıl sunacağıma inanmıştı insanlar.  Ama çok üzgünüm ki ben bunu başaramadım. Hani derler ya ‘gelen gideni aratır’ diye, işte benim görev sürecimde maalesef bu deyim o kadar çok kullanıldı ki anlatamam.  Bugün kendimi takımını küme düşürme hattına indiren bir kulüp başkanı, ya da girdiği her seçimi kaybeden parti lideri gibi hissediyorum. Nasıl böyle hissetmeyeyim ki?  Hemen her günün sabahına bomba sesleri ve şiddet çığlıklarıyla uyanmak kolay mı?

‘Yurtta barış, dünyada barış’ ilkesini baş tacı etmemizi  isteyen Atatürk’ün isteğinin tam tersi yapıldı. Hem ülkede hem dünyada barış inşa edilemedi. Komşuların neredeyse hepsi ile ilişkilerimiz kötü durumda. Ülkede adı konmamış bir iç savaş var, yüzlerce sivil ve asker ölüyor. Bombalar, silahlar susmuyor. Oysa barış vardı Haziran’a kadar. Sonra birden ne oldu bilmiyorum ama barış söylemlerinin yerini savaş çığırtkanlığı aldı. 


Ankara büyük bir patlamaya sahne oldu benim yılımda. Yüzün üzerinde insan yaşamını yitirdi. Eylem yapmak, hakkını savunmak, greve gitmek gibi haklar rafa kaldırıldı. Suruç’ta çocuklara oyuncak götürmek isteyen bir grup öğrenci yine bomba ile katledildi. Bitti denilen faili meçhuller yeniden gündeme oturdu.

Sadece haber yaptıkları için gazeteciler suçlu sayıldı. Bir gazeteci tekme tokat dövüldü. Onlarca gazeteci şuan hapis yatıyor. Gazetelere, televizyon kanallarına saldırılar düzenlendi, saldırıyı yapanlar adeta ödüllendirildi. 

Bütün bunların yanında yüz binlerin sevgilisi olmuş Yaşar Kemal, Levent Kırca, Kayahan Açar, Müzeyyen Senar, Zeki Alaysa, Memduh Ün, Sennur Sezer, Gülten Akın’a kadar önemli değerleri kaybetmeme ne dersin 2016?

Ha bütün bunların yanında güzel şeyler de yaşadım elbette.  A Milli Futbol Takımımızın Fransa’da yapılacak EURO 2016’ya direkt katılması, Prof.Dr. Aziz Sancar’ın hepimizi gurura boğan Nobel zaferinin beni, nasıl mutlu kıldığını da itiraf edeyim.

Ama bir profesörümüz Nobel ödülü alırken, bu ülkede bilim ve sanattan uzaklaşılması da bir o kadar üzdü beni. Örneğin Türkiye’nin en önemli üniversitesi ODTÜ’ye saldırılar benim dönemimde oldu. Önce arazisi talan edildi. Şimdi de bir yalan çerçevesinde üniversite bilim yuvası olmaktan çıkarılmaya çalışılıyor.

Demem o ki iyisiyle, kötüsüyle ben görevimi tamamladım. Artık görevi sana devretme zamanı geldi. Açıkçası sana öyle güzel bir ortam bırakmıyorum. Ama yine de umutsuzlukla görevi devralmanı istemem. Önündeki koskoca 12 ayın benimkinden daha sevimsiz olmayacağını umuyorum. Umarım benim başaramadığımı başarır, tüm insanlığa barış, kardeşlik ve huzur getirirsin. 

Benden bu kadar.  

Hadi bana eyvallah…”

Barış içinde, insanların ölmediği bir yıl dileğiyle… 

Mutlu yıllar…

Arzu Kök