PKK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
PKK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Mayıs 2017 Pazartesi

Daha Bitmedi - Arzu KÖK

Daha Bitmedi

Anayasa değişikliği için yapılan referandum sonucunda  oy kullananların %51.4’ü “EVET”; %48.6’sı “HAYIR” dedi(!). Sonuç itibariyle Anayasa Değişikliğine “EVET” diyenlerin sayısı daha fazla olduğundan anayasa değişikliği kabul edilmiş oluyor. Ancak hukuken salt çoğunluğun yarıdan bir fazla olduğu dikkate alındığında, sonuç net ve açık. Peki bu yeterli mi?


Anayasa bizlere hep toplumsal uzlaşı metinleri olarak tanımlandı. Oysa karşımıza çıkan tablo oldukça kritik bir seviyede. Diğer bir deyişle; ortalama olarak her iki kişiden birinin hayır dediği bir referandum sonucu ile bir ülkenin yönetim sistemini değiştirmek  ne derece doğrudur sizce? Burada toplumun anlamlı ve ciddi bir değişiklik talebinden bahsetmek mümkün mü?

Sürekli 1982 anayasasının bir darbe anayasası olduğu ve değiştirilmesi gerektiği, bu nedenle bu girişimde bulunulduğu söylendi. Peki değiştirilmesi istenen darbe anayasası, getirilmek istenen de toplumsal uzlaşı ile hazırlanan bir anayasa ise; yaklaşık olarak her iki kişiden birinin hayır dediği bir sistemde uzlaşıdan bahsedebilir miyiz?

Hayır diyenler bunun mücadelesini veriyor şimdi. Doğrusu da bu. Yalnız bilinmesi gereken bir şey var ki bu bir sonuç değil, başlangıçtır. Çünkü ortada bir zafer varsa, o da “hayır”ın zaferidir.
Zafer tek bir sonucu olan, tek yönlü değerlendirilebilecek bir olgu değildir. Türkiye için hayati bir önem taşıyan –demokratik olmayan bir yönetim sistemini değiştirmek için oylanmış bir anayasadan öte- toplum olarak geleceğimizle ilgili çok önemli bir karar oylandı.

Dolayısıyla herhangi bir kazanımdan söz edeceksek; sonucu basit bir matematik hesabı gibi görmekten öte, ona çok yönlü ve kapsamlı bir değerlendirme olarak yaklaşmak gerekir. Kimin kazandığı bu değerlendirme sonucunda ortaya çıkacaktır ve kazanımın durağan bir olgu olmadığını düşünürsek süreklileşebilmesi de bu değerlendirmeye oldukça bağlıdır.

“Hayır, biz kazandık” söylemini basit bir ajitatif söylemin ötesine taşımak istiyorsak eğer; 'Hayır’ın bu referandumdan nasıl kazanımla çıktığı, neler kazandığı, kazanımlarını nereye ve nasıl taşıması gerektiği ile ilgili soruların cevaplarını aramakla başlayabiliriz.

Asıl mücadele şimdi başlıyor. 

Referanduma OHAL koşullarında gidildi. Devletin bütün imkânları elinde olan “evet”çiler ile iki eli, iki ayağı ve bir de ağzı olan “hayır”cılar arasındaki “eşitlik” asla yoktu. ‘Hayır’cıların elinde neşe, inat, irade ve umuttan başka bir şey yoktu. Diğerlerinin elinde ise ordu, polis, medya, devlet hazinesi vardı. Tüm bu imkânsızlıklara rağmen “hayır” çalışmaları yapanlar, devletin baskısı ve devletin yoğun bir manipülasyonuyla karşı karşıya kaldı. Ancak gördüler ki; her türlü imkânsızlığa rağmen, bu kadar saldırıya ve baskıya rağmen giderek ‘hayır’ meşrulaşmaya ve kitleselleşmeye başladı. Bu sefer de ülkenin dört bir yanında “huzur operasyonları” adı altında “hayır” mücadelesi veren örgütlü, örgütsüz yüzlerce insanı; ev ve kurum baskınları, gözaltılar ve tutuklamalarla yıldırmaya çalıştılar. Yetmedi, terör örgütü suçlamaları, “PKK, DAEŞ ‘hayır’ diyor” açıklamaları, “Bunun bir de ahireti var” söylemleri… Böylece ‘evet’i savunmak yerine ‘hayır’ı şeytanlaştırdılar. 

Buna karşılık ‘hayır’ cephesi; kadınların, işçilerin, inançların, direnen halkların, gençlerin neşesiyle Türkiye’nin dört bir yanına yayıldı. Bazen bir şarkı dizesinde, bazen duvara yazılmış bir “hayır” sözüyle, bazen de “orantısız zeka” örneği dediğimiz komik görseller ve videolarla… 

Neşeli ve mutluydu “hayır”ı örgütleyenler; onlar gergin, tehditkâr ve panik halindeydiler. Neşeyi örgütleme pratiği her zaman başarıyı getirmemiş midir?

Öncelikle, referandum “resmi” sonuçları ne derse desin, bu sonuçlara devletin bütün imkânlarını kullanarak hile karıştırdıklarını, “hayır”ın resmi olmayan ama gerçek sonuçlara göre kesinlikle kazandığını unutmayalım. Ancak eğer sadece bu kazanımın farkında olur, arka planda yarattığımız atmosferin asıl kazanımlarını görmezden gelirsek, hata yaparız.

Cüret etmeyi öğrendiğimiz gerçekliği gibi. Evet, milyonlarca insan onlarca tehdide rağmen iktidarın karşısına dikilmeye cüret etti ve devam ediyor. Sandığa gidip oy kullanmayan, çoğu zaman oyunun ne olduğunu bile söylemekten çekinen bir halk; bunu söylemeyi bir kenara bırakın, örgütlenmeyi öğrendi. Devletin zora dayalı aygıtlarına karşın bir korku eşiği aşıldı. Düşünün, her gün haberlerde kendinize yapılan hakaretleri ve tehditleri dinlediniz ama vız geldi tırıs geçti.

Bir arada durulabildiği zaman nelerin başarılabileceğini; farklılıkların bizleri ayıran değil mücadeleyi renklendiren dinamikler olabileceğini öğrenmiş olduk. Sokağa çıkıldığı an binlerce, milyonlarca insan olduğumuzu ve asla yalnız olmadığımızı gördük. Başka bir dünyanın var olabileceğini ve inatla mücadele etmeye ve direnmeye devam ettiğimizde bunun kazanılabileceğini gördük. Kısacası çok fazla şey öğrendik.

Şimdi yapılması gereken öncelikle bizi çekmeye çalıştığı normalleştirme tuzağına düşmeden; yapılan bütün hile ve usulsüzlük yöntemlerinin hesabı, hukuk kuralları dışına çıkılmadan hesap sorulmalıdır. “Hayır”ın kazandığı gerçekliğini her yerde savunmalı ve asla referandumun hileli “evet” sonucunu kabul etmemeliyiz. Onların yalanlarından bile kızarmayan suratlarına; bütün hilelerini açığa çıkararak bunu yüzlerine vurmalıyız.

Bunun için gereken bütün hukuki yöntemleri kullandığımız gibi; referandum öncesi ve sonrası yaptığımız ve en önemli silahımız olan neşemizi ve orantısız zekâyı kullanmayı bırakmamalıyız. Bu mücadelenin daha uzun soluklu olması için unutulmamalıdır ki bu yola artık yeniden bir nefes alabileceğimiz Türkiye gerçekliği yaratmak adına çıktığımızdır.

Bu anlamda bugün kurulmaya başlanılan “Hayır Meclisleri” doğru bir şekilde kapsayıcılığı ve kolektif duruşunu devam ettirip bir dönemin ‘Kuva-i Milliye’si benzeri “Halk Meclisleri” haline neden gelmesin? Tabii bu Halk Meclisleri; demokratik devrim dinamiklerini kapsayan, bu dinamiklerin kendi gücünü açığa çıkaran, o gücü doğru zamanda doğru hedefe yönlendirebilen karar mekanizmaları olmalıdır.

Böylece bu meclisler yaygınlaşarak, her mahallede, ilçede ve ilde örgütlenerek bir güç alanı oluşturacak, son referandumda ortaya çıkan kent ile kırsal arasındaki uçurumu ortadan kaldıracak ve bu güç alanı kendisini iktidara taşıyabilecek bir düzeye sıçrayacaktır.

Nasıl ki bir dönem Kuva-i Milliye, normal zamanda bir araya gelemeyecek yüzlerce farklı nitelikte insanı bir araya getirebilmiş, ortak hedefe kilitleyebilmiş ve o hedef doğrultusunda organize edebilmiş ise “Hayır Meclis”lerinin bunu yeniden yapma ve başarma şansı doğmuştur. 

Gerçekliğin içerisindeki imkânları bulup açığa çıkarmak, gerçekliğin sınırlarına bunu taşıyarak o sınırları genişletmenin ne demek olduğunu aslında bu süreçte öğrendik diye düşünüyorum. 

Referanduma giderken kazanılanların kaybedilmemesi, özgür demokratik bir ülke olabilmek için yola çıkmıştık. Ve aslında kazandık da. Ancak artık elde ettiğimiz kazanımların süreklileşmesi ve hedeflerin büyümesi, büyütülmesi gerekmektedir. Kadınların, gençlerin, inançların demokratik iktidarını yeniden kurmak için, özgürlük, barış ve emeğin iktidarını kurmak için artık bir karar verilmeli ve başlanmalı, değil mi? Daha ne duruyorsunuz?...


Arzu KÖK


27 Ekim 2015 Salı

Timsah Gözyaşları - Arzu Kök

Timsah Gözyaşları

Zor günlerden geçiyoruz… Çok çok zor günlerden… Bitmiş bir siyaset, Her geçen gün bozulan ekonomi, artık ayakta bile durmakta zorlanan vatandaş, bir de tüm bunlar yetmezmiş gibi terör… Üstelik tam barış geldi, geliyor derken 8 Haziran seçimlerinden sonra adeta istenilip de alınamayan 400 vekilin diyeti gibi yüzlerce asker, polis ve sivil vatandaş… Gerilim, çözülme, şiddet, kan, ölüm… Her an yanıbaşımızda, her yerde… 

 Siyasal ve sosyal çöküntünün çözümü aslında her alanda köklü demokratik dönüşümün sağlanması ile olacaktır… Bugünün siyasal çöküntüsünün temelinin, siyasetin toplumsal dayanaklarından ve demokrasiden uzak alanda yürütülüyor olmasına dayandığını anlamak istemiyor bazı kesimler. Neredeyse tüm partiler toplumun tüm kesimlerini siyasetin içine doğrudan davet eden bir yaklaşımın hayata geçirilmesinden adeta kaçıyorlar. Ülkemizin ekonomik hayatının yapısal sorununu görmezden geliyorlar. Eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik alanlarında yaşanan tahribatı gidererek, sosyal alanda yaşanan yıkımı telafi edecek önlemleri alabileceklerini söyleyemiyorlar. “Eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik alanları kamusal bir bakışla yeniden yapılandırılmalıdır” diyemiyorlar.

Giderek büyüyen zenginler ile yoksullar arasındaki açığın kapatılması için, sosyal destekleme programlarının hayata geçirilmesi gerektiğini ağızlarına alamıyorlar. Çalışma yaşamındaki esnek, güvencesiz, sigortasız istihdam uygulamalarına, son verilmesi gerektiğini söyleyemiyorlar.  İmam Hatiplerle, zorunlu din eğitimiyle, Kuran kurslarıyla, “Türkiye laiktir, laik kalacak” sloganları arasındaki pastanın en büyük dilimini götüren Diyanetiyle, Türk İslam sentezi politikalarla ırkçı-şoven bir anlayışı destekliyorlar. 

İnsanları birbirine düşman ediyorlar. Komplo teorileri üretiyor, beyinleri sabunlu sularla yıkıyor, terörü tırmandırtıyor, Türkiye’yi etnik olarak bölüyorlar. Türk-Kürt ayrımını şişiriyor, Alevi-Sünni farklılığını ortaya atıyorlar. Yıllardır süren ve artık keskin kılıç olan, toplumdaki kültürel bölünmeden türeyen iki farklı yaşam biçiminin giderek birbirlerine daha da fazla düşman olmalarını uzaktan timsah gözyaşları dökerek seyrediyorlar. 

Zevkleri, inanışları birbirinden kopmuş insanların meydanlarda kapışmasını istiyorlar. Kendileri ne mi yapıyorlar? Keyiflerine bakıyorlar, kazanımları aynen kalsın istiyorlar. Koltuklarına yapışmış, kalkmamak için olayları tetiklemeye devam ediyorlar. Bir de o koltukları selameti için duygu sömürüsü niteliğinde gözyaşı döküyorlar.

Derler ki “Timsah avını yerken ağlar” mış.  İşte bizimkilerin yaptıkları da tam olarak budur. Ülkeyi getirdikleri durumun farkında oldukları halde her fırsatta timsah gözyaşlarını akıtmaktan geri durmuyorlar. 'Timsah Gözyaşları' düşüncesizliğin, aptallığın, öngörüsüzlüğün, şayet şuurlu ve bilinçli gerçekleştiyse riyakarlığın, namertliğin ifadesidir!...


Tüm bu yaşananların sebebi hep başka şeylere bağlanıyor. Hele ki 2002’den beri iktidarda olan parti bunun en güzel örneği;

Sanki yıllardır iktidar onlarda değilmiş gibi. 

Sanki isteseler tüm sorunları çözemezmişler gibi. 

Gözlerinin önünde silah yığınağı yapılırken sessiz duranlar onlar değilmiş gibi. 

PKK elemanlarının sınırda neredeyse devlet töreniyle, bir düğün güzelliğinde karşılanmasına müsaade eden onlar değilmiş gibi. 

Şivan Perver ve İbrahim Tatlıses konserini en önden gözyaşlarıyla izleyenler onlar değilmiş gibi. 

Bugün tüm bu yaptıklarını unutmuş, 'Şehitlerimizin kemikleri sızlıyor, AKP'yi seçmeyenler yüzünden PKK mecliste!' edebiyatıyla seçmenleri yeniden kandırma ve bir kez daha timsah gözyaşları dökmeye hazırlanıyorlar. Diğer taraftan da bugüne kadar yoksullaştırdıkları halkı bundan sonra mutlu(!) edeceklerine dair ekonomik vaatlerde bulunuyorlar. 

Bu sefer de timsah gözyaşlarına kanılacak mı? Merak ediyorum…

                                                                     Arzu Kök

9 Ekim 2015 Cuma

Susmak!.. - Arzu Kök

Susmak!..

Önce Cumhuriyet’e dil uzattılar, sustunuz…

Atatürk büstlerini parçaladılar, sustunuz…

‘Ne mutlu Türküm diyene’ sözünü yasakladılar, sustunuz…

Hukukun canına okudular, sustunuz…

Asker köşesine çekildi, generaller yargılandı hem de terörist olarak, sustunuz…

Bu suçun şahitleri olarak PKK mensupları kullanıldı, sustunuz…

Hırsızlıklara sustunuz…

Yolsuzluklara sustunuz…

Sizi soydular, “çalıyorlar ama çalışıyorlar” dediniz, sustunuz…

Zaten kısıtlı olan özgürlüğümüz daha da kısıtlandı, sustunuz…

Roboski’de 33 can katledildi, sustunuz…

Asgari ücret açlık sınırının altına düştü, sustunuz…

İşsizlik had safhaya ulaştı, sustunuz…

Toplam nüfusun %40’ı muhtaç durumuna düşürüldü, sustunuz…

Gazeteciler terörist diye tutuklandı, sustunuz…

Gazeteciler işten atıldı, sustunuz…

Soma’da 301 can katledildi, sustunuz…

Suruç’ta 34 genç, çocuklara oyuncak götürdükleri için katledildi, sustunuz…

Cizre’de halk 9 gün aç, sefil bırakıldı, sustunuz…

Cizre’de aileler ölülerini gömemedikleri için buzdolaplarında, derin dondurucularda saklamak durumunda kaldı, sustunuz…

7 Haziran’da oy verdiniz, iradenizi ortaya koydunuz ama yok sayıldı, sustunuz…

Askerler, polisler, gariban halk öldü, sustunuz…

7 bilemediniz 8 yaşında çocuklar yok yere öldürüldü, sustunuz…

Sırf Kürtçe konuşuyor diye bir sürü insan darp edildi, işyerleri yağmalandı, sustunuz… Oysa üç gün sonra şehit ailesi oldular…

Gençler, çocuklar, kadınlar katledildi, sustunuz…

Doğa katledildi, sustunuz…

Rant uğruna binlerce yıllık ağaçlara kıyıldı, sustunuz…

Kaz dağlarının canına okudular, sustunuz…

İstanbul’un kalbi, nefesi Kuzey Ormanları yağmalandı, sustunuz…

Özgür basın saldırıya uğradı, sustunuz…

İstanbul’un ortasında gazeteci saldırıya uğradı, sustunuz…

Başkentte bir otobüs, durakta bekleyenleri biçti, sustunuz…

Çevrenizde olup bitenlere karşı sessiz kaldınız hep. ‘Bana dokunmayan yılan bin yaşasın’ dediniz. Ancak o yılanın gün gelip size de zarar vereceği gerçeğini unuttunuz. Vicdanınız bile sustu, kaldı öylece…

Büyükler kazanmak hırsıyla savaş yaparken, onların ayaklarının altında devrildi yaşamlarınız, fark etmediniz… Suçu neydi çocukların? 

Açıktır ki susmak unutmayı, unutmak ise onaylamayı beraberinde getirir. Savaşın, vahşetin karşısında suskun kalmak büyük bir sorundur. Bu nedenle barışa dair salt insani reflekslerimizi değil, yasal haklarımızı da devreye sokmalıyız. Sesimizi duyurmalıyız. Vicdanımızın sesini dinleyip haksızlıklara karşı haykırmalıyız. 

‘Sessiz kalmak suça ortak olmaktır’ derler. Daha ne kadar susacaksınız? Çocuklarınız için bırakın susmayı… Çünkü sürdükçe suskunluk, karanlık boğacak çocuklarımızı… Unutmayın, suçu yok çocukların…

                                                                      Arzu Kök