OHAL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
OHAL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Aralık 2018 Çarşamba

2018’den Mektup - Arzu KÖK

2018’den Mektup

“Sevgili 2019,

Geçen yıl tam bu vakitler ben de senin gibi büyük bir heyecan ve mutlulukla çıkmıştım yolculuğa. Dünyanın her tarafında tanımı olanaksız sevinç ve şölenlerle karşıladılar beni. Sonrasında ise yılın ilk günleri birer birer geçip giderken yılbaşı gecesinin aslında çok güzel bir serap olduğunu anladım.  Oysa nasıl da umutluydum. 
365 gün boyunca onlara pembe rüyalar gördüremesem de en azından 2017 ‘den daha yaşanılır ve huzurlu bir yıl sunacağıma inanmıştı insanlar.  Ama çok üzgünüm ki ben bunu başaramadım. Hani derler ya ‘gelen gideni aratır’ diye, işte benim görev sürecimde maalesef bu deyim o kadar çok kullanıldı ki anlatamam.  Bugün kendimi takımını küme düşürme hattına indiren bir kulüp başkanı, ya da girdiği her seçimi kaybeden parti lideri gibi hissediyorum. Nasıl böyle hissetmeyeyim ki?  Hemen her günün sabahına acı bir haberle uyanmak kolay mı?

 ‘Yurtta barış, dünyada barış’ ilkesini baş tacı etmemizi  isteyen Atatürk’ün isteğinin tam tersi yapıldı. Hem ülkede hem dünyada barış inşa edilemedi. Komşuların neredeyse hepsi ile ilişkilerimiz kötü durumda. Barış söylemlerinin yerini savaş çığırtkanlığı aldı. Bir de Suriye’deki varlığımız devam ediyor hâlâ. Hatta yeni bir operasyondan bahsediliyor. Umarım sen varken büyük bir savaşın eşiğine gelmez Türkiye. Çünkü durum onu gösteriyor… 

Açıkçası bu yıl gelişen güzel diyebileceğim, göğsümü kabartacak çok bir şey yaşanmadı. Hep üzüntü hep keder… Kısaca sana önce kötü olanları aktarayım istersen:

Üniversiteler büyük oranda bitti… Binlerce akademisyen işten atıldı. Bilim üst sıralardaki yerini, cehalete bırakma yoluna girdi… 

Son açıklanan rakamlara göre asgari ücret, bir ailenin açlık sınırının bile altında kaldı; 1603 TL. İnsanlar açlık ve yoksullukla mücadele verdi. Gerçi senin döneminde 2020 TL olacakmış ama yine de yeterli değil…  

Dolar, euro sürekli yükseldi. Ekonomi giderek kötüleşti. İşsiz sayısı giderek artıyor.
Türkiye ekonomisinin belki de can damarı olan Şeker Fabrikaları özelleştirilmeye başlandı. Binlerce çiftçi ve işçi mağdur edildi…

Tabii bir de Suriyeli göçmenler meselesi var. Türkiye’li gençlik işsiz dolaşırken işverenler sigortasız ve üç kuruşa Suriye’lileri çalıştırır oldu. Bir de sokaklarda dilenleri, kavga çıkaran, suç işleyenleri de cabası…

Yargı çöktü adeta. Halkın yargıya, adalete zerre kadar güveni kalmadı. OHAL devam ediyor hâlâ. FETÖ ile ilgisi olmadığı bilinenler bile FETÖcülükle suçlanır oldu. En büyük suç cumhurbaşkanına hakaret kabul edilir ve en büyük cezalar buna kesilir oldu. Türk sinema ve tiyatrosunun iki duayeni Metin Akpınar ve Müjdat Gezen de bu suçtan tutuklandılar, adli kontrol şartıyla salıverildiler…

Çorlu ve Ankara’da iki tren faciası yaşadık. En güvenli ulaşım kabul edilen trenler riskli duruma gelmiş yazık ki. Onlarca insan yaşamını yitirirken onlarcası yaralandı.
Kadınlar, çocuklar yine bu yıl da artan oranda tecavüze maruz kaldı. Ardından da öldürüldü birçoğu. Yine pek çok kadın cinayeti işlendi. Çocuklar katledildi…
Sadece haber yaptıkları için gazeteciler suçlu sayıldı. Onlarca gazeteci şu an hapis yatıyor. Gazetelere, televizyon kanallarına saldırılar düzenlendi, saldırıyı yapanlar adeta ödüllendirildi. Pek çok televizyon kanalı, gazete, dergi kapatıldı…

Bütün bunların yanında yüz binlerin sevgilisi olmuş Aydın Boysan, Münir Özkul, Yılmaz Onay, Turan Özdemir, Aliye Akkılıç, Nuray Hafiftaş, Tuna Huş, Prof. Dr. Engin Geçtan, Ali Teoman Germaner, Ayten Gülçınar, Nur Subaşı, Ercüment Balakoğlu, Mükerrem Kemertaş, Ülkü Tamer, Dursun Ali Sarıoğlu, Prof.Dr. Sevda Aydan, Cemal Safi, Arda Öziri, Prof. Dr. Semavi Eyice, Hacı Kamil Adıgüzel, Prof. Dr. Fuat Sezgin, Sıtkı Sezgin, Prof. Dr. Tevfik Güngör Uras, Toron Karacaoğlu, Aram Gülyüz, Mahmut Makal, Oytun Şanal, Ferdi Merter, Yakup Yavru, Mehmet Uslu, Kemal İnci, Yıldırım Öcek,  Ara Güler, Yaşar Gaga, Harun Kandemir, Ercan Yazgan, Galip Kayıhan, Refik Durbaş kadar önemli değerleri kaybetmeme ne dersin 2019? Bir de bunlar yetmezmiş sırf eleştiri yaptığı için yargılananlar var.

Kısacası 2018 yılı içerisinde kapitalizmin kirli, vahşi yüzü daha bir görünür hale geldi. Kapitalizmin çarklarını döndürebilmek için olmazsa olmaz hırsızlıklar, yolsuzluklar, işçi katliamları, doğa talanı, ırkçılık, ayrımcılık, savaş ve şiddet yaşamın her alanında yerini aldı bir şekilde. Bu sistemin insanlık için ne kadar büyük bir tehdit olduğu daha geniş kitlelerce fark edilmeye başlandı. Buna karşılık sistemin uygulayıcısı olan siyasi iktidarlar, kapitalizmin ve kendilerinin kaybolmaya başlayan ideolojik meşruiyetlerini korumak için baskı ve şiddet politikalarına ağırlık verdiler.

Hiç mi iyi şeyler olmadı dersen, bir bakalım: Fatih Akın’ın son filmi "Paramparça/ In The Fade" ile 75. Altın Küre Ödül Töreni’nde "Yabancı Dilde En İyi Film" Altın Küre Ödülü’ne layık görüldü. Dünyanın en prestijli festivallerinden biri olan, bu yıl 32’si düzenlenen Sundance Film Festivali’nde yönetmen Tolga Karaçelik’in yazıp yönettiği Kelebekler filmi, Dünya Sineması Büyük Jüri Özel Ödülü’nü aldı. Türkiye’de bu ödülü kazanan ilk yönetmen. Rusya’nın Sochi kentinde düzenlenen Yıldızlar ve Gençler Avrupa Eskrim Şampiyonası'nda yıldız kadınlar kılıç kategorisinde Deniz Selin Ünlüdağ Avrupa Şampiyonu oldu. Dokuz Eylül Üniversitesi Devlet Konsevatuvarı öğrencisi 14 yaşındaki Arya Nur Güneş, 590 müzisyenin katıldığı II. LUTHIERS CLAR Uluslararası Viyolensel Yarışmasında kendi yaş kategorisinde birinci oldu. Avrupa Engelliler Yüzme Şampiyonasında Sümeyye Boyacı birinci oldu. Gördüğün gibi en az değer verilen sanat ve spor dallarından geldi beni sevindirecek haberler…

Demem o ki iyisiyle, kötüsüyle ben görevimi tamamladım. Artık görevi sana devretme zamanı geldi. Açıkçası sana öyle güzel bir ortam bırakmıyorum. Ama yine de umutsuzlukla görevi devralmanı istemem. Önündeki koskoca 12 ayın benimkinden daha sevimsiz olmayacağını umuyorum. Umarım benim başaramadığımı başarır, tüm insanlığa barış, kardeşlik ve huzur getirirsin. 

Umarım sen: 

Cephaneleri yakıp yerlerine kütüphaneler kurulmasını sağlayabilirsin…

Komşusu aç uyuyanların, uykularından uyanıp, paylaşmanın çoğaltıcı etkisine inanmalarını sağlayabilirsin…

Hangi siyasi görüşten hangi dini inanıştan olursa olsun aynı fikre ve inanışa sahip olmayanlara saygı duymanın gerekliliğini gösterebilir, empati kurdurabilirsin… 

 İnsanların çevrelerinde olup bitenlere duyarlı olmalarını sağlayabilirsin… 

Kadınlara hak ettikleri saygının gösterilmesini, atık tecavüze uğramamalarını ve öldürülmemelerini sağlayabilirsin…

Ve çocuklarınızı daha iyi koruyabilirsin... 

Sorunların kalp kırarak, şiddetle değil tatlı dille halledilmesini sağlayabilirsin… 

Dünyayı ve ülkemizi, sevgiye ve barışa inana insanlarla doldurmayı başarabilirsin…

Farkındayım, çok şey istedim senden. Bunlar aslında benim gelirken hayal ettiklerimdi, başaramadım. Belki bencillik bu yaptığım ama senden istiyorum bu sefer bunları…

Benden bu kadar.  

Hadi bana eyvallah…”

Barış içinde, insanların ölmediği bir yıl dileğiyle… 

Mutlu yıllar…

Arzu KÖK

24 Aralık 2017 Pazar

Bitmeyen Yıl - Arzu KÖK

Bitmeyen Yıl

Her yeni yıl bir öncekine göre sitem yüklü geçegelmiştir.

Gelecek yeni yıl her ne kadar umut barındırıyor gibi algılansa da yine de geleceğe duyulan merakın etkisiyle yıldız fallarına kaçamak bakışlar atılır çoğu zaman… 


 Ülkemizde özellikle son yıllarda artan bu yıldız falı merakına biz de katılalım dedim ve sizler için yıldız falına bir göz atalım dedik:

Geçtiğimiz yılları kolektif protein sağanağı altında geçiren siyasilerin yıldız haritasına baktığımızda hücrelerinde, protein takviyesiyle meydana gelen bir güçlenme görülmekte…

Enerji fazlası, serbest dolaşım ve önüne gelene saldırma hakkı verilen polislerin kol ve bacak kaslarına da ekstra kuvvet olarak yansıyacak...

Yıldız enerjisindeki yükselme ve değişmeler; yürüyüşünü, oturup kalkmasını beğenmedikleri, sakal ve bıyıkları örf ve adetlere aykırı olanlar üzerinde bir baskı yaratacak…

Sert gezegen geçişlerinin etkisinden olsa gerek, yükselen muhalif seslere karşı duyulan tahammülsüzlük bu yıl da coplama, gözaltı ve tutuklamalarla sürecek gibi gözüküyor.

KHK ile işten atılmalar devam edecek…

OHAL tüm hızıyla seyrini sürdürecek…

Akıl tutulmaya, vicdanlar körelmeye, ahlak tükenmeye dönecek yüzünü…

Hukuk yerle bir edilmeyi sürdürecek…

Medyatik çığırtkanlıklar ve karartmalarla gerçeğin avazı kısılmaya devam edilecek…
Kabadayılıklarla diplomatik zarafetin dili yerle bir edilecek…

Tarım arazilerinde binalar yükselmeye devam edecek ve bizler ithal buğdaya, pirince…vb… muhtaç olmaya devam edeceğiz…

Hayvancılık cenneti olan ülkemize dışarıdan et getirtmeyi sürdüreceğiz…

En güzel ormanlarımızı, doğa cenneti olarak isimlendirilecek yerlerimize maden ocakları veya termik santral kurulup yok edilmelerinin önünü açmaya devam edilecek…

Simitle beslenmeye endeksli asgari ücretli yaşam, egemenliğini sürdürecek…

Açlık ve yoksulluk sınırları TV ekranları ve haber sitelerinden halkın inatla gözüne sokularak “Tevekkül Allah” nutukları atılacak. Toplumsal muhalefetin sesini kısmaya odaklanacaklar yine…

Barınma, ulaşım, sağlık ve eğitim haklarında yeni gasplar bekleniyor…

Çatınız her an başınıza yıkılabilir, aile hekiminiz kapsama alanı dışında kalabilir, otobüs güzergâhınız değiştirebilir ve medrese eğitimiyle baş başa kalabilirsiniz…

Yolda yürürken veya işten eve dönerken başınıza bir şey düşebilir ya da bir bombanın kurbanı olabilirsiniz…

Belki içiniz karardı buraya kadar. Ancak yıldız haritasında tek net kalan nokta ise iktidarın ve kapitalist düzenin ortak söyleminin süreceğini gösteriyor ve bizlere yine denilecek ki:

“Konuşma!... 
Çalış!...
Nefes al ama yaşama!..
Sakın ha itiraz etme bir şeye!...”



Yıldız haritası bunları söylerken diyorlar ki bize hafta sonu yeni bir yıla girecekmişiz. Yalan… Vallahi de billahi de yalan… Yıllardır bitmeyen bir yıl yaşamaktayız zaten biz. Bu gidişle daha uzun süre de bitmeyecek bir yıl… Hatta diyorlar ki Türkiye’nin sonu da…

Ahmet Erhan’ın Behçet Necatigil Şiir Ödülü’nü kazandığı derlemesindeki şu mısralar unutulur gibi değil:

“Ülkemin üzerindeki bu alacakaranlık
Bu belirsizlik, bu umarsızlık, bu korku biterse eğer
Halkım bu ufkun nereye uzanacağını bilirse bir gün
Şiirler yazarım o zaman, saf ve belki de
Oyun olsun diye boş, anlamsız…”

Şimdi beyhude geçen bir yılın “bitmeyen kakafoni”si sürerken ufuklar öyle daralmış ve içler öylesine kararmış ki, “saf ve belki de oyun olsun diye boş, anlamsız şiirler”in değil, coşku dolu, anlamlı marşların özlemi dağlıyorken ciğerleri, yıl bitmiş sayılır mı?

Yine de direnç yıldızınızın hiç sönmemesi dileğiyle…

Mutlu yıllar…


Arzu KÖK


10 Mayıs 2017 Çarşamba

Ses Verin!... - Arzu KÖK

Ses Verin!...

Onlar gençtiler. Yarı aç yarı tok, daha güzel bir dünya için taraftılar. Başlarında kavak yelleri esiyordu, insanlara güveniyorlardı. Henüz kimseden kazık yememişlerdi, atmayı da öğrenmemişlerdi. Sözlerini sakınmıyor, kimsenin de önünde eğilmiyorlardı. Gelecek önlerinde uzanan ışıklı ve düz bir yol, ömür dikensiz bir gül, gençlik ise bitmeyecek bir bahardı onlar için. Zamanın çok uzun, yaşamın en büyük öğretmen olduğunu bilmiyorlardı. Haksızlık yenilmesi gereken bir kötülüktü.

 Hayatlarının baharındaydılar daha. Aşırı demokratik ülkemizin kurbanlarından oldular. Eyleme katıldılar, greve gittiler diye başlarına gelmedik kalmadı. İşlerinden atıldılar, hak arama mücadelesine giriştiler, dayak yediler, tutuklandılar ve 64 gündür açlık grevindeler. Ölüm bir şeker olmuş, bir kuşun kanadında onları bekliyor. Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’dan bahsediyorum. İki güzel insan, iki onurlu gençten bahsediyorum. 

OHAL kapsamında çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) ihraç edilen Konya Selçuk Üniversitesi’nde öğretim görevlisi Nuriye Gülmen ve sınıf öğretmeni Semih Özakça oturma eyleminde 183, açlık grevinde ise 64. günü doldurdu. Nuriye Gülmen ve Semih Özakça'da Wernicke-Korsakoff Sendromu’nun öncü belirtilerinin görülmeye başlanmış. Ancak vicdanlar kör, kulaklar sağır. Seslerini hala kimse duymuyor. KHK’lar ile işten atılan binlerce işçinin onur mücadelesini veriyorlar ama onlar gibi işten atılanlardan da bir ses yok. Sadece eylemi sonlandırma adına ikna çalışmaları yapılıyor bol bol. Haklarını geri almanın yolunu açmaktan kimsenin bahsettiği yok. 


Göz göre göre ölüme gidiyor Nuriye Gülmen ve Semih Özakça. Sivil toplum örgütleri suskun, devlet suskun. İşlerine, öğrencilerine kavuşabilme hayaliyle ölüme gidiyorlar gözlerini kırpmadan. Haksız yere işten atıldıklarını, haklarını istediklerini haykırıyorlar ama onları işten atanlar suskun. Hiç mi vicdan kalmamış diye soruyoruz, ama anlaşılıyor ki yok. 

Onlar arkadaşlar. Fırtınalara ve tufanlara karşı çatısı uçmayan dirençleriyle, kendilerini adadıkları hak mücadelesini her gün yeniden doğurdular, yoğurdular, yücelttiler. 

Onlar arkadaşlar. Bıçak sırtında gezinen bir hak arayışının kahramanı onlar. Onurlu mücadelerinin önünde saygıyla eğiliyor ve haykırıyoruz: 

SES VERİN…

Arzu KÖK

8 Mayıs 2017 Pazartesi

Daha Bitmedi - Arzu KÖK

Daha Bitmedi

Anayasa değişikliği için yapılan referandum sonucunda  oy kullananların %51.4’ü “EVET”; %48.6’sı “HAYIR” dedi(!). Sonuç itibariyle Anayasa Değişikliğine “EVET” diyenlerin sayısı daha fazla olduğundan anayasa değişikliği kabul edilmiş oluyor. Ancak hukuken salt çoğunluğun yarıdan bir fazla olduğu dikkate alındığında, sonuç net ve açık. Peki bu yeterli mi?


Anayasa bizlere hep toplumsal uzlaşı metinleri olarak tanımlandı. Oysa karşımıza çıkan tablo oldukça kritik bir seviyede. Diğer bir deyişle; ortalama olarak her iki kişiden birinin hayır dediği bir referandum sonucu ile bir ülkenin yönetim sistemini değiştirmek  ne derece doğrudur sizce? Burada toplumun anlamlı ve ciddi bir değişiklik talebinden bahsetmek mümkün mü?

Sürekli 1982 anayasasının bir darbe anayasası olduğu ve değiştirilmesi gerektiği, bu nedenle bu girişimde bulunulduğu söylendi. Peki değiştirilmesi istenen darbe anayasası, getirilmek istenen de toplumsal uzlaşı ile hazırlanan bir anayasa ise; yaklaşık olarak her iki kişiden birinin hayır dediği bir sistemde uzlaşıdan bahsedebilir miyiz?

Hayır diyenler bunun mücadelesini veriyor şimdi. Doğrusu da bu. Yalnız bilinmesi gereken bir şey var ki bu bir sonuç değil, başlangıçtır. Çünkü ortada bir zafer varsa, o da “hayır”ın zaferidir.
Zafer tek bir sonucu olan, tek yönlü değerlendirilebilecek bir olgu değildir. Türkiye için hayati bir önem taşıyan –demokratik olmayan bir yönetim sistemini değiştirmek için oylanmış bir anayasadan öte- toplum olarak geleceğimizle ilgili çok önemli bir karar oylandı.

Dolayısıyla herhangi bir kazanımdan söz edeceksek; sonucu basit bir matematik hesabı gibi görmekten öte, ona çok yönlü ve kapsamlı bir değerlendirme olarak yaklaşmak gerekir. Kimin kazandığı bu değerlendirme sonucunda ortaya çıkacaktır ve kazanımın durağan bir olgu olmadığını düşünürsek süreklileşebilmesi de bu değerlendirmeye oldukça bağlıdır.

“Hayır, biz kazandık” söylemini basit bir ajitatif söylemin ötesine taşımak istiyorsak eğer; 'Hayır’ın bu referandumdan nasıl kazanımla çıktığı, neler kazandığı, kazanımlarını nereye ve nasıl taşıması gerektiği ile ilgili soruların cevaplarını aramakla başlayabiliriz.

Asıl mücadele şimdi başlıyor. 

Referanduma OHAL koşullarında gidildi. Devletin bütün imkânları elinde olan “evet”çiler ile iki eli, iki ayağı ve bir de ağzı olan “hayır”cılar arasındaki “eşitlik” asla yoktu. ‘Hayır’cıların elinde neşe, inat, irade ve umuttan başka bir şey yoktu. Diğerlerinin elinde ise ordu, polis, medya, devlet hazinesi vardı. Tüm bu imkânsızlıklara rağmen “hayır” çalışmaları yapanlar, devletin baskısı ve devletin yoğun bir manipülasyonuyla karşı karşıya kaldı. Ancak gördüler ki; her türlü imkânsızlığa rağmen, bu kadar saldırıya ve baskıya rağmen giderek ‘hayır’ meşrulaşmaya ve kitleselleşmeye başladı. Bu sefer de ülkenin dört bir yanında “huzur operasyonları” adı altında “hayır” mücadelesi veren örgütlü, örgütsüz yüzlerce insanı; ev ve kurum baskınları, gözaltılar ve tutuklamalarla yıldırmaya çalıştılar. Yetmedi, terör örgütü suçlamaları, “PKK, DAEŞ ‘hayır’ diyor” açıklamaları, “Bunun bir de ahireti var” söylemleri… Böylece ‘evet’i savunmak yerine ‘hayır’ı şeytanlaştırdılar. 

Buna karşılık ‘hayır’ cephesi; kadınların, işçilerin, inançların, direnen halkların, gençlerin neşesiyle Türkiye’nin dört bir yanına yayıldı. Bazen bir şarkı dizesinde, bazen duvara yazılmış bir “hayır” sözüyle, bazen de “orantısız zeka” örneği dediğimiz komik görseller ve videolarla… 

Neşeli ve mutluydu “hayır”ı örgütleyenler; onlar gergin, tehditkâr ve panik halindeydiler. Neşeyi örgütleme pratiği her zaman başarıyı getirmemiş midir?

Öncelikle, referandum “resmi” sonuçları ne derse desin, bu sonuçlara devletin bütün imkânlarını kullanarak hile karıştırdıklarını, “hayır”ın resmi olmayan ama gerçek sonuçlara göre kesinlikle kazandığını unutmayalım. Ancak eğer sadece bu kazanımın farkında olur, arka planda yarattığımız atmosferin asıl kazanımlarını görmezden gelirsek, hata yaparız.

Cüret etmeyi öğrendiğimiz gerçekliği gibi. Evet, milyonlarca insan onlarca tehdide rağmen iktidarın karşısına dikilmeye cüret etti ve devam ediyor. Sandığa gidip oy kullanmayan, çoğu zaman oyunun ne olduğunu bile söylemekten çekinen bir halk; bunu söylemeyi bir kenara bırakın, örgütlenmeyi öğrendi. Devletin zora dayalı aygıtlarına karşın bir korku eşiği aşıldı. Düşünün, her gün haberlerde kendinize yapılan hakaretleri ve tehditleri dinlediniz ama vız geldi tırıs geçti.

Bir arada durulabildiği zaman nelerin başarılabileceğini; farklılıkların bizleri ayıran değil mücadeleyi renklendiren dinamikler olabileceğini öğrenmiş olduk. Sokağa çıkıldığı an binlerce, milyonlarca insan olduğumuzu ve asla yalnız olmadığımızı gördük. Başka bir dünyanın var olabileceğini ve inatla mücadele etmeye ve direnmeye devam ettiğimizde bunun kazanılabileceğini gördük. Kısacası çok fazla şey öğrendik.

Şimdi yapılması gereken öncelikle bizi çekmeye çalıştığı normalleştirme tuzağına düşmeden; yapılan bütün hile ve usulsüzlük yöntemlerinin hesabı, hukuk kuralları dışına çıkılmadan hesap sorulmalıdır. “Hayır”ın kazandığı gerçekliğini her yerde savunmalı ve asla referandumun hileli “evet” sonucunu kabul etmemeliyiz. Onların yalanlarından bile kızarmayan suratlarına; bütün hilelerini açığa çıkararak bunu yüzlerine vurmalıyız.

Bunun için gereken bütün hukuki yöntemleri kullandığımız gibi; referandum öncesi ve sonrası yaptığımız ve en önemli silahımız olan neşemizi ve orantısız zekâyı kullanmayı bırakmamalıyız. Bu mücadelenin daha uzun soluklu olması için unutulmamalıdır ki bu yola artık yeniden bir nefes alabileceğimiz Türkiye gerçekliği yaratmak adına çıktığımızdır.

Bu anlamda bugün kurulmaya başlanılan “Hayır Meclisleri” doğru bir şekilde kapsayıcılığı ve kolektif duruşunu devam ettirip bir dönemin ‘Kuva-i Milliye’si benzeri “Halk Meclisleri” haline neden gelmesin? Tabii bu Halk Meclisleri; demokratik devrim dinamiklerini kapsayan, bu dinamiklerin kendi gücünü açığa çıkaran, o gücü doğru zamanda doğru hedefe yönlendirebilen karar mekanizmaları olmalıdır.

Böylece bu meclisler yaygınlaşarak, her mahallede, ilçede ve ilde örgütlenerek bir güç alanı oluşturacak, son referandumda ortaya çıkan kent ile kırsal arasındaki uçurumu ortadan kaldıracak ve bu güç alanı kendisini iktidara taşıyabilecek bir düzeye sıçrayacaktır.

Nasıl ki bir dönem Kuva-i Milliye, normal zamanda bir araya gelemeyecek yüzlerce farklı nitelikte insanı bir araya getirebilmiş, ortak hedefe kilitleyebilmiş ve o hedef doğrultusunda organize edebilmiş ise “Hayır Meclis”lerinin bunu yeniden yapma ve başarma şansı doğmuştur. 

Gerçekliğin içerisindeki imkânları bulup açığa çıkarmak, gerçekliğin sınırlarına bunu taşıyarak o sınırları genişletmenin ne demek olduğunu aslında bu süreçte öğrendik diye düşünüyorum. 

Referanduma giderken kazanılanların kaybedilmemesi, özgür demokratik bir ülke olabilmek için yola çıkmıştık. Ve aslında kazandık da. Ancak artık elde ettiğimiz kazanımların süreklileşmesi ve hedeflerin büyümesi, büyütülmesi gerekmektedir. Kadınların, gençlerin, inançların demokratik iktidarını yeniden kurmak için, özgürlük, barış ve emeğin iktidarını kurmak için artık bir karar verilmeli ve başlanmalı, değil mi? Daha ne duruyorsunuz?...


Arzu KÖK


1 Mayıs 2017 Pazartesi

1 Mayıs!... - Arzu KÖK

1 Mayıs!…

Bugün 1 Mayıs!.. Bugün, İşçi Sınıfının Uluslararası Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü!... Bugün dünyanın her ülkesinde ırk, dil, din, milliyet, siyasi görüş farkı gözetmeksizin işçiler, emekçiler, işçi sınıfının bu tek ve büyük bayramını kutlayacak.


Ama;

Elleri nasırlı olmayanlar, alın terinin, göz nurunun ne demek olduğunu bilmeyenler bilmezler 1 Mayıs’ı… 

Ter dökmeyenler, ekmek parası uğruna çalışırken terleri ayak topuğuna inmeyenler bilmezler 1Mayıs’ı…

Avanta ile geçinenler bilmezler 1 Mayıs’ı…

Gemicik sahipleri bilmezler 1 Mayıs’ı…

Mısır ithal edenler, pastörize yumurta satanlar, arazileri talan edenler, borsada kara para aklayanlar, doğayı katledenler bilmezler 1 Mayıs’ı…

Vatandaşın dini duygularını sömürenler, bu yolla insanları kandırıp paralarını alanlar, bunları holdinglere aktaranlar, kendi Tv kanallarını kuranlar bilmezler 1 Mayıs’ı…

Kadını siyasi rant gibi görenler, üç eş sahibi olanlar bilmezler 1 Mayıs’ı…

Çocuklarını sahte raporlarla askerlik görevinden kaçıranlar, yurtdışında besleyip büyütenler, aşı ekmeği kolay yollardan kazananlar bilmezler 1 Mayıs’ı… 

1 Mayıs, Herhangi bir işyerinde iş güvenliği olmadığından can veren, sakat kalan işçinin hakkını savunmaktır…

1 Mayıs, çocukluğunu yaşayamadan ufacık bedenleri ile çalışmak zorunda kalan çocukların ekmeğini, alın terini savunmaktır… 

1 Mayıs, üretime katkı yapan, emekçi kadınların haksızlığa, sömürüye karşı haykırışı demektir…

1 Mayıs, bedenen ve ruhen yaşanılan yorgunluk ve alın terinin, hak edilenlerin taçlandırılması demektir… 

1 Mayıs, demir cevheri önünde aşırı sıcaktan göz pınarları kuruyan emekçinin hakkını savunmaktır…

1 Mayıs, yerin metrelerce altında çalışmak durumundaki maden işçisinin alın terini savunmaktır…

1 Mayıs, burjuvanın ucuz işçi çalıştırarak, emekçi sırtından zengin olanlara karşı
karnavallarda, yedi yıldızlı lüks, jakuzili otellerde, sevgilileri ile gününü gün edenlere
boyun eğmeme mücadelesi demektir…

1 Mayıs, emekçinin alın terini değerlendirme bayramıdır…

İşte tüm bu nedenlerden ötürüdür ki kimse öküz altında buzağı aramasın. Kutlanmasının önüne geçmek adına engeller koymaya çalışmasın, mazeret aramasın. 

Seçimlerde işçilere yapmadıkları vaat kalmayanlar, işleri yoluna girdiği an önce işçileri unutuyorlar. Oysa işçi, ekmeğine ve alın terine bağlıdır. İşinde hile hurda olmaz. Adam gibi çalışır, ekmeğinin karşılığını da ister doğal olarak. Vergisini kaçırdığı da bugüne kadar görülmemiştir. Hakkını arayan işçinin sağı, solu, önü arkası olmaz. Tek istediği hakkını alabilmektir:

“1991 Zonguldak’tan başlayan büyük madenci yürüyüşünde sendika başkanı Şemsi Denizer başkanlığında Ankara’ya yürüyen madenciler Mengen devlet yolunu kapattıklarında tutuklanan maden işçisini sorgulayanlar şu soruyu sormuşlar; ‘Komünist misin, Marks’ı, Lenin’i tanıyor musun?’ Şöyle yanıtlamış maden işçisi; ‘Valla efendim, bizim köyde böyle birini tanımıyom, hiç görmedim, şart olsun hiç görmedim böyle birini’ olmuş…

Yine bugün Türkiye’de her din-mezhep ve milletten işçiler İstanbul, Ankara, İzmir başta olmak üzere bütün ülke genelinde pek çok meydanda toplanarak, sokaklara çıkarak taleplerini haykıracaklar; dünyanın her yanındaki sınıf kardeşleriyle, 1 Mayıs’ın birlik, dayanışma ve mücadele değerleri üstünden aynı sınıfın parçası olduklarını duyumsayacaklar. 

Ancak Türkiye’de işçiler dünyanın diğer ülkelerindekinden daha ağır koşullarda gidiyorlar meydanlara. Zira ülke uzunca bir zamandan beri KHK’ler ve OHAL Yasası’yla yönetilmektedir. Ülke “tek parti tek adam” rejimine sürüklenmiştir. Bu nedenledir ki Türkiye işçileri için mücadele sadece sınıfsal bilincin getirdiği mücadele değil, aynı zamanda ülke sınırları içinde hayatta kalabilme mücadelesidir. Bir de bu yıl toplu sözleşme yılıdır. Kıdem tazminatının fona devredilmesi konuşulmaktadır. Kısacası bu güne kazanılmış sınıfsal haklarının kaybedilme yılı olma handikabı söz konusudur. 

Tüm bu sorunlarla karşı karşıya olan işçiler bu haklarını savunmak adına mücadele ederlerken, sendikal bürokrasinin işçileri, onları 1 Mayıs değerlerinden ve kutlamalarından uzak tutmak adına büyük gayret sarf ediyorlar. Tabii bir de bugünün 1 Mayıs olduğunu, tatil olduğunu bilmeden çalışmaya devam edecek ve belki bugün meydana gelecek iş kazalarında hayatını kaybetmek durumunda kalacak işçiler var. Sendika bürokrasisi ise işçilere karşı değil egemenlere karşı görevlerini yapmanın rahatlığı içinde mutlu olacaklar…

Evet; bugün 1 Mayıs ve 1 Mayıs’ı bütün dünyanın işçileri gibi Türkiye’nin işçileri de alanlara çıkarak kutlayacak. Ama mücadele yarından itibaren, işyerinde ve hayatın her alanında  sürmeye devam edecek. Aslında 1 Mayıs, mücadelenin nasıl olacağını, sınıfsal taleplerin nasıl şekilleneceğini, kolektif bilincin öneminin sergilemesi açısından da çok önemlidir. Ancak ülkemizde durum bu değildir. Aksine işçileri sınıf bilincinden uzaklaştırma çalışmaları son hız devam etmekte ve sendikalar da buna alet olmaktadır.

Bugün, “iş, ekmek, özgürlük” için, “kazanılmış haklarını kaybetmemek” için, “savaş politikalarına karşı olduklarını haykırmak” için, “içeride ve dışarıda savaşa hayır” demek için, “halkların kardeş olduğu bir Türkiye” demek adına meydanlarda olacaklar. 

1 Mayıs kutlu olsun…


Arzu KÖK

1 Şubat 2017 Çarşamba

Kadınlar!...- Arzu KÖK

Kadınlar!...


Şimdi OHAL’li, savaşlı, bombalı ve krizli bir ortamda referanduma gidecekmişiz. Bizden egemenliğimizi oylamamızı istiyorlar. Meclisteki itaatkâr vekiller sayesinde geliyor önümüze bu oylama. Ne acı. 

 CHP bu karar çıkmasın diye mecliste çok bağırdı. Ama başaramadı. Başaramazdı da. Zira taktik yanlıştı. Çünkü CHP’nin,  AKP tabanına hitap ederek, onları gerçek çıkarları konusunda bilgilendirerek AKP’den koparma politikası hep başarısız oldu, olmaya da mahkûmdur. Çünkü AKP tabanı, Siyasal İslam’ın hegemonyası altındaki kesim, AKP’ye oy verirken ne yaptığını biliyor!... O nedenle anlamını yitirmiş bir mecliste sert konuşmalar yapmak, çoktan rafa kalkmış demokrasi varsayımını ölçü alarak eleştirmek, kapı kapı dolaşarak anlatmak, bir hegemonyanın ifadesi olan bu bilme durumunu değiştiremez. Önce hegemonyayı sarsmak, karşısında bir başka gücün olduğunu pratikte göstermek gerekir. Bu ise çok zor gibi görünse de aslında bugün hâlâ başarılabilinir. Zaten siyasal İslam, bu olasılıktan korktuğu için, OHAL’e dayanıyor, totaliter bir rejim arzuluyor. Şili duvarlarına; Pinochet'in yaptıklarına ve ona dur demek adına 1986 tarihinde “Şimdi mücadele zamanı! Yarınlar bizim!” yazısı yazılmamış mıydı? 

Yine o yıllarda Şili diktatörü Pinochet'e karşı referandumda "HAYIR" diyen kadınların bir şarkısı vardı (Isabel, Javiera, Tita Parra. Penna, Echeñique - No lo quiero No, No. Plebiscito 1988):


No me gusta no

No es anillo que brilla en la mano/no es príncipe pa’ los gitanos/no es la espada para el mosquetero/no es enigma para el hechicero./No no no/no me gusta no…/Me hace mal verlo todos los días/me molesta su sonrisa fría/me incomoda su literatura/me deprime su mini cultura/No no no/no me gusta no…/No prospera su teje y maneje/no convence su cara de jefe/no produce versos emotivos/no provoca tenaces gemidos/No no no/no me gusta no…/No se crea que es indispensable/no se piense eterno y durable/no me agobien con tanta lesera/no me agrada de ni una manera./No no no/no me gusta no…/No hay palabras para definirlo/no hay espacio para describirlo/no hay versión para justificarlo/no hay salud para clasificarlo./No no no/no me gusta no…/No intervengan los enamorados/no molesten los apasionados/no descarten ni una coincidencia/no sugieran la menor paciencia./No me gusta no/No lo quiero no


"Elinde parlayan bir yüzük değil/Çingene prensi değil/Şövalyenin kılıcı değil
Büyücünün sırrı değil/Hayır Hayır sevmiyorum/Hayır Hayır/İstemiyorum Hayır Hayır/Onu her gün görmek deli ediyor beni/Gülümsemesi donduruyor içimi/
Sevmiyorum yaptığı edebiyatı/Sığ kültürü çok sıkıcı/Hayır Hayır sevmiyorum/ 
Hayır Hayır/İstemiyorum Hayır Hayır/Sözlerinin bir hayrı yok/Duygularıma hitap etmiyor/Hiç de ilgimi çekmiyor/Hayır Hayır sevmiyorum/Hayır Hayır/İstemiyorum Hayır Hayır /Vazgeçilmez zannetmeyin/Ölümsüz olduğunu düşünmeyin/Bu saçmalıklarla doldurmayın kafamı/Sevmiyorum işte bu adamı”


Kadınlar bu şarkı eşliğinde yaptılar eylemlerini. Kendileri ve çocuklarının geleceği adına mücadele ettiler ve kazandılar: Pinochet gitti. 

Kadınların gücü ortadaydı. İşte bu nedenledir ki asıl kadınlar “HAYIR” demesini bilmelidir. Tarih bize kadınların mücadelesinin en kritik zamanlarda, toplumun gitmekte olduğu yönü belirleyebildiğini çoğu zaman göstermiştir.  En basiti bizler Kurtuluş Savaşımızı cephelerde savaşan erkekler kadar, onlara silah taşıyan kadınlarımız sayesinde kazanmadık mı? Tecavüzcüsüyle evlenmeyi öneren yasa tasarısı yine kadınlarımızın itirazları sonucu geri çekilmedi mi? Bunun gibi dünyada pek çok örnek bulup saymak olasıdır. Rosa Lüksemburg, “önce hareket var” diyordu. 

Gücünü yadsınamayacak biçimde ortaya koyabilen bir hareketlilik yaratmadan, hegemonyanın etki alanındakilere nüfuz etmek kolay olacak gibi görünmüyor. İşte bu nedenle herkesten önce kadınlar harekete geçmelidir. Kadın dernekleri bu konuda ne düşünüyor açıkçası bilmiyorum ama asıl mücadele etmesi gerekenler onlardır. Zira gelecek bizlerden çok uğurlarında canlarımızı seve seve vereceğimiz evlatlarımıza aittir ve evlatlarımızın geleceğinin karartılmasına izin verme hakkımız yoktur.

Kadınlar unutmasın ki bu referandumda; kadın erkek eşitliğine asla inanmayan ve fıtratta eşit olmayanların kadın mı kız mı olduğuna eskiden beri pek meraklı olanlarla ilgili anayasa oylamasında, kadınların birinci sınıf insan olup olmadığı da oylanacak! 2010 Anayasa referandumunda kadınlara “Pozitif ayrımcılık” vaat edilip sonra şiddet, cinayet, taciz, tecavüz cehenneminin kapılarını sonuna kadar açılmadı mı? “Pozitif ayrımcılık” vaadinin aslı astarı erkek egemen korumacılık kılıflı negatif ayrımcılıktan ibaretti ve o zamandan bu yana binlerce kadının öldürülmesine, cinsel şiddetin apaçık biçimlerde yaygınlaşmasına ve çocukların bedenlerine kadar uzanmasına neden oldu. Medeni kanun, eğitim müfredatı, miras hakları, boşanma hakları, ceza yasası, okullar, fetvalar, meydanlar, işyerleri ve sokaklar; kadınları erkeklerin ve ailenin malı sayan; dağılan erkek egemenliğini dinsel kurallarla yeniden meşrulaştırmaya çalışan “Pozitif ayrımcılığın” kadınlara saldırısının başlıca alanlarına ve araçlarına dönüştü. Şimdi bu ülkenin kadınlarına bir de bu görüşün meşrulaştırılmış, geri dönüşü imkânsız hali dayatılacak. Ama kadınlar “HAYIR” dediğinde bu hiç de kolay olmayacak!...

Çünkü biz kadınlar, yediden yetmişe, sağcıdan solcuya, kürtaj yasası ile bedenlerimizi nasıl zapt etmek istediğinizi gördük; beden demişken, Özgecan’ın nasıl katledildiğini ve sizin ağzınızdan dökülen fıtrat sözlerinin nasıl kadın kırımlarını kışkırttığını; Ensar Vakfı’nda çocuklara nasıl tecavüz edildiğini ve sizin onları nasıl bağrınıza bastığınızı… Aladağ’da yanan kız çocuklarını gördük; önce öne sürüp sonra yanlış hesap kadınlardan dönünce geri çektirdiğiniz tecavüzü aklama yasanızı… Şimdi bizi her şeyin tek bir adamın ağzından çıkan söze bağlı olduğu, kimsenin bu tek adamı denetleyemediği, hatta kimsenin bu adama soru bile soramadığı bir “itaat” dünyasına hapsedebileceğinizi mi düşünüyorsunuz? İşte tüm bunlar için kadınlar birleşip güçlü bir şekilde “HAYIR” demelidir. 

Aristofanes’in Lizistrata’sından bu yana biliyoruz ki, kadın “HAYIR” derse, fallus kırılır, yaşam durur. İşte bu nedenle kadınlar bu gidişe dur diyecek ve her şeyi değiştirip tarih yazacaklardır. İnanmak istiyorum…

Arzu KÖK