ABD etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ABD etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Şubat 2021 Pazartesi

Bu Vatan Bizim - Arzu KÖK

 Bu Vatan Bizim

“Adamın biri müslüman mezarlığına ölü bir köpek gömer. Görenler onu, zamanın Kadısına şikâyet ederler. Kadı adamı çağırır ve işin aslını sorar.

Adam:

-‘Doğrudur, öyle yaptım, çünkü köpeğin bana vasiyeti böyleydi, onun vasiyetini yerine getirdim.’ der.

Kadı:

-‘Sen bizim aklımızla alay mı ediyorsun efendi?’ diye çıkışır.

Adam:

-‘Hayır efendim, aynı zamanda Kadıya da 10.000 dirhem vermemi vasiyet etti.’ der.

Bunu duyan Kadı hemen:

-‘Rahmetli köpeğin ölümü bizi ziyâdesiyle üzdü.’ der.

İnsanlar, kadının değişen bu tavrına hayret ederler.

Kadı onlara der ki:

-‘Bu durum sizi hayrete düşürmesin, bu köpeğin geçmişini araştırdım, Ashab-ı Kehf köpeği Kıtmir’in soyundan geldiğini keşfettim.’

 Fatih Sultan Mehmet’in de dediği gibi “Kadıyı satın aldığın gün adalet ölür, adaleti öldürdüğün gün devlet ölür.”

Adalete güvenin neredeyse tükendiği günümüzde, üstelik bu dünyanın en önemli hikâyelerinden biri olan Türkiye Cumhuriyeti’nde diyorlar ki “Yeniden Kuruluş Anayasası” yapacağız. Açıkçası ben “Yeniden Kuruluş” sözünü anlamadım. Zira kurmak için yıkmak gerekir. Ülkemizde neredeyse 20 yıldır iktidarda olanlar ülkeyi yıktıklarını itiraf ediyorlar ve bunun yerine yenisini kuruyoruz mu diyorlar? Ne demek bu? Cidden anlayamıyorum.

Şu sıralar yürürlükte olan anayasamız 1982 yılında yapıldı ama bu anayasanın neredeyse ilk dört maddesi hariç oynanmayan yeri kalmadı. Oysa Anayasa Maddeleri, yoruma yer vermeyecek biçimde kesinlik taşımalı derler. Ama ülkemizde öyle olmadı yazık ki. Önce “Bir kere delinmekle bir şey olmaz” dediler, ardından birileri “Ben Anayasa tanımam” dedi. Oynadıkça oynadılar…

 Şimdi de diyorlar ki yeni bir anayasa lazım. Evet, yeni bir anayasa lazım ama adalete güvenin kalmadığı bir yerde bu nasıl olacak? Her olay hakkında, laik bir ülkede diyanet fetva vermeye başlamışsa nasıl olacak? Tüm Türk ulusunun, hukukçuların, sivil toplum örgütlerinin katılımıyla yapılabilinecek mi bu anayasa? Demokrasi, adalet, laiklik kavramları sonuna kadar korunabilecek mi? Anayasanın ilk dört maddesi aynen korunacak mı?

Tüm bu soruların yanıtı verilmeli önce. Zira birlik ve bütünlük sağlanmadan yapılacak bir anayasa, demokrasiden uzak, laiklik ilkesini barındırmayan, hak ve özgürlüklerin daha da çok kısıtlanacağı bir anayasa olacaktır.

Yıllar önce ABD Başkanı Richard Nixon “Müslüman ülkelerde demokrasi ve laiklik olmasına izin vermeyeceğiz. Eğitim sisteminin ve ülke idaresinin din temelleri üzerine kurulması gerekiyor. Başındakini ele geçirince ülkeyi biz yönetiriz. Bu doğrultuda tedbirler almak zorundayız” diyordu bir zamanlar. Laik tek bir ülke kalmıştı, onu da şimdi yeni anayasa bahanesiyle yok etmeyi mi planlıyorlar acaba? Amaçlarına ulaşmalarına ramak mı kaldı ne?

Yine yıllar önce Namık Kemal:

“İnsan vatanını sever çünkü vücudunun maddesi, vatanın bir parçasıdır.

İnsan vatanını sever çünkü hürriyeti, rahatı, hakkı, menfaati vatan sayesinde kaimdir.

İnsan vatanını sever çünkü vücuduna sebep olan ecdadının sakin mezarları ve hayatın sonucu olarak evladının yaşayacağı yer vatandır.

İnsan vatanını sever çünkü vatan, öyle bir galibin bir kılıcı veya bir kâtibin kalemiyle çizilen uydurma hatlardan ibaret değil, millet, hürriyet, menfaat, kardeşlik, hakimiyet, ecdada hürmet; aileye muhabbet, gençlik hatırası gibi birçok ulvi hislerin toplanılmasından hasıl olmuş bir mukaddes fikirdir…

Bu oturduğumuz yerin her taşı için cevher-i can verdik. Her avuç toprağımız, nazarımızda, o yola feda olmuş bir kahramanın vücudundan yadigardır.

Biz vatanı daima nefsimizden ziyade sever, nefsimizi uğruna feda ederiz.” demiştir.

Ne güzel demiş değil mi? Bizler bu vatanı çok seviyoruz ve vatanımızın üzerinde kirli emelleri olanların amaçlarına ulaşmalarını istemiyoruz. Bu nedenledir ki bu ülkenin artık kendi iradesini ortaya koyması, oyunu onların kurallarına göre değil, kendi kurallarına göre oynaması gerekmektedir.

Başta da söylediğim gibi dünyanın en güzel hikâyesidir ülkemiz, hâlâ tüm dünya tarafından gıptayla bakılan, bu yüzden de bitirilmek istenen bir hikâye. Nixon çizgiyi koymuş yıllar öncesinden ve bugün ülkemizde yeni anayasa ile laiklik ilkesinden, demokrasiden vazgeçileceği söyleniyor. Yazık ki biz hâlâ onların kurallarına göre hareket ediyoruz. Bu yüzden de çok endişeliyim.

Namık Kemal’in dediği gibi ben vatanımı seviyorum ve bu ülkenin tek karış toprağına zarar gelsin istemiyorum. Ne olur iyi düşünün. Bu vatan bizim…

Arzu KÖK

8 Kasım 2020 Pazar

Atatürk’ü Anlamak… - Arzu KÖK

 Atatürk’ü Anlamak…

 “Beni görmek demek, mutlaka yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu yeterlidir. “ ( 1929)

                                                                                                    Mustafa Kemal  ATATÜRK      

Türk Ulusu ne kadar anladı Atatürk’ü? Günümüze baktığımızda hiç denecek kadar az olduğunu gözlemliyorum ve içim acıyor. Günümüzde açıkça ortaya çıkan ve pervasızlığı marifet sanan karanlık odaklar tarafından Atatürk düşüncesine yeni düşmanlıklar üretilmekte, hedefler saptırılmaktadır ve ne acıdır ki Türk Ulusu da sessiz kalmaktadır tüm bu olup bitenlere.

Çağdaşlığa karşı geliştirilen düşmanca karşı devrim girişimleri, demokrasinin nimetleri de kullanılarak zaman içinde gelişmiş, devlet kurumlarında kökleşmeye başlamış ve artık cumhuriyet kazanımlarını hedef almaya başlamıştır. Kendi kafa çemberi dışında düşünce ve görüş kabul etmeyen, fakat çok ustaca bir maskeleme yoluyla takiyye yapan kadrolar, rejimi hedef alan yapılanma içinde olmayı sürdürmektedirler.

Farklı düşünce ve inançta olmanın zenginliği esasına dayanan çağdaş toplum olmanın gerekleri belli noktalarda yoğunlaşmaktadır. Bunların başında da laiklik gelmektedir. Toplumsal değerlerin çatışmadan bir arada yaşamasını sağlayan değer yargısı olan lâikliğin önemi işte burada ortaya çıkmaktadır. Bugünü ve geçmişi kıyaslamak gerek… Hem lâik hem de Müslüman olunabileceğini Atatürk, Cumhuriyet rejimi ile göstermiştir. Ancak bunu hazmedemeyenler sürekli Atatürk düşmanlığını teşvik etmiş ve desteklemişlerdir.

Dini motifler her toplumun bireyleri arasında harç niteliğindedir ve bunu inkâr etmek yanlış olur. Ancak, dini motifleri kullanarak insanlar üzerinde, toplum üzerinde baskı unsuru kurmak isteyen siyasi iradeler birinci derecede demokrasi ve Atatürk düşüncesinin düşmanlarıdırlar. Hacı esansı kokulu yerel yönetimler tarafından uygulanmaya konulan ve yöresel olarak belli alanlarda oluşturulmaya başlanan yasaklar, aslında kişilerin yaşam biçimlerini gösteren yeme-içme alışkanlıklarını sınırlamak değil, kişilerin özgürlükler bütünlüğünün bozma, bozulma hedefinden başka bir şey değildir.

Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarken söylediği su ifade son derece önemlidir; “Cumhuriyetin kuruluşu ne bir soy ne bir ideoloji ne de bir din üzerine kurulmuştur; cumhuriyeti kültür üzerine kurduk.”

Kemalist düşüncenin temeli de bu ifadelerde saklıdır. Bu nedenledir ki, bunlardan, cumhuriyetten asla ödün verilmemelidir. Atatürk’ü anlamak için cumhuriyet kazanımlarını, özgür yaşamanın derinliğini, ibadetini zevk ve huşu içinde yapmanın huzurunu anlamak gerek.

Atatürk’ün, cumhuriyetin temelini dayandırdığı kültür üzerindeki vurgusunu milletimiz, başta aydınlarımız anladı mı? Biraz şüpheli!... Çünkü Atatürk düşüncesini istismar edenler de O’na düşman olanlar da, O’nun ticaretini yapanlar da, O’nun ardına sığınıp takiyye yapanlar da, esans marka ideolojilerini gerçekleştirmek için cumhuriyet kazanımlarını araç olarak kullananlar da, aydın geçinen diplomalı aydıncıklardır ne yazık ki. Vatandaş Ahmet, Mehmet bundan zaten haberdar değil.

Atatürk diyor ki; “Aydınlarımız içinde çok iyi düşünenler vardır. Fakat genel olarak şu hatamız vardır ki, inceleme ve araştırmalarımızı yaparken temel olarak çoğunlukla kendi ülkemizi, kendi tarihimizi kendi geleneklerimizi, kendi özelliklerimizi ve ihtiyaçlarımızı dikkate almayız. Aydınlarımız belki bütün dünyayı, diğer milletleri tanır, ama kendimiz kendimizi bilmeyiz.”

Kurtuluş Savaşı verilirken Atatürk’ün çevresindeki en yakın dostları O’na Amerikan mandası veya İngiliz mandası fikrini önerirken O, “Ya istiklâl ya ölüm” demiş ve uygulamıştır. Günümüzde de tıpkı Atatürk döneminde olduğu gibi, ABD ve AB mandacılığının ötesinde uşaklık yapmaya hazır, idealsiz, ruhsuz insanların öttürdüğü köşe başı isteriz çığlıklarına bakıldığında, o günün zor şartlarında mandacı olarak adlandırılanların, bugünkü uşak ruhlulardan çok daha vatansever oldukları açıktır.

Atatürk’ün Türk Milletine en büyük hediyesi cumhuriyettir. Etrafınıza bakınız; bugüne kadar Ortadoğu’nun sefalet çamurunda debelenmeyen bir Türkiye var olabildiyse bu, Atatürk ve Cumhuriyet rejimi sayesinde olmuştur. Bugün o bataklığın içerisinde olmamız ise Atatürk ve Cumhuriyet değerlerinden uzaklaşmanın bir sonucudur.

Dikkatli olmak, sıkı durmak, yere sağlam basmak gerek. Ülkemin ve de ulusumun hem dışarıda hem de içeride düşmanı çoktur. Tarih boyunca kendine en fazla düşman yetiştiren bir ulus olduk.

Atatürk’ün ifade ettiği bu hedef anlamında bir tarih bilinci eksiğimiz var ne yazık ki. Toplumuzda eksik bazı değerler, anlamalar, algılamalar sorunu var. Geçmiş tarihe, toplumsal algılama ve değerlere sahip çıkma sorunu var…

Atatürk’e göre bir ulusu ulus yapan değerlerin başında tarih gelir. Uygulamalarında tarihin yerini ayrı olduğunu belirtir. Çünkü tarih, ulusların hayatını ve sürekliliğini göstermektir. Tarihi olmayan uluslar sürekli olamamışlardır. Medeniyetler kuran ulusların sürekliliğini sağlayan tarih ve dil birliğidir. Tarih ve dil yaratamamış olan ulusların hiçbir şekilde iz bırakamadıkları bilinen bir gerçektir. Günümüzde ise bizler tarihimizden uzaklaştırılıyoruz.

Atatürk’ü anlamak demek; ideallerini görmek, yaşama geçirdiği fikirleri görmek, fikirleri duygulara dönüştürmek demektir… Bunlar başarılmadıkça cumhuriyetin ve demokratik yaşamın kazanımları yaşanmadan silinir gider.

Hiçbir şeyi günümüzdekiler gibi kendisi için, kendi egosunu tatmin etmek için yapmamış, her şeyi ulusu için yapmıştır. Fani dünyadan çekip gittiğinde de milletinin kalbinde silinmeyen bir iz bırakmıştır. Bir insan için bundan daha büyük bir varlık, değer, miras olabilir mi?

Fi tarihinde öğretmen sınıfta öğrencilerine bir kompozisyon yazdırmak ister; Atatürk ile ilgili olarak bir konu verir; kompozisyon konusu; “Atatürk Türk Ulusu için neler yaptı?” Verilen sayfalar dolusu cevapları inceleyen öğretmenin dikkatini tek cümle içeren bir sınav kâğıdı çeker; “Atatürk ne yapmadı ki?”

Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet rejimini yıkmak isteyenler de demokrasi merkezli Cumhuriyet idaresinde varlıklarını sürdürmekteler. Bu yıkıcı ve yok ediciler de varlıklarını Atatürk’e borçlular… Ulusun manevi değerlerini işportacı malzemesi yapan, karanlık kafalar da varlıklarını Atatürk’e borçlu…

Atatürk ve arkadaşlarının önderliğinde, Türk Ulusu ile birlikte, kurdukları Türkiye Cumhuriyeti Devletinin temel kurumlarına kurşun sıkan zihniyetlerin oluşup gelişmesi de yine bu Cumhuriyet sayesinde olmuştur. Cumhuriyete düşman yetiştirilen karanlık kadrolar da, Atatürk’ün kurduğu rejim sayesinde devlet idaresinde söz sahibi olmuşlardır…

Tüm bu yaşanılacakları önceden görebilmiş olan Atatürk, geleceği gençlere emanet etmiştir. Geleceği gençlere emanet etmenin temelinde, sürekli ilerleme ve gelişme ruhu ve azminin yaşamasını, yaşatılmasını sağlama amacı vardır… Neden yaşlılara, orta yaşlılara değil de gençlere emanet ediyor Cumhuriyeti? Çünkü onlar gelecek demektir.

 Atatürk’ün “Gençliğe Hitabesi” bir şiir değildir… Geleceğe yönelik mesajdır, yol göstericidir. Gelecekte, nasıl özgür kalabileceğimizi anlatan bir söylemdir. Kullandığımız tüm özgürlükler bu söylemde saklıdır... Geleceğimize yönelik tehlike ve düşmanlara işaret ediyor, tehlikelere karşı korumaya çağırıyor...

Birlikte bir şeyleri yükseltebilmek, yurt sevgisine sahip olmak, değerler bütünü kültüre sahip olmak demektir Atatürk’ü anlamak…

Bir coğrafyaya, vatan toprağına, bir dile âşık olmanın sorumluluğu ile hep birlikte güzel bir şeyler yapabilme özlemidir Atatürk’ü anlamak…

Kırmadan, dökmeden, çatışmadan birlikte yapabilmek; varlığı da yokluğu da paylaşabilmektir Atatürk’ü anlamak…

Atatürk bizleri tek bir kişinin, padişahın kulu olmaktan değil aynı zamanda emperyalizmin esaretinden kurtarmış, esaret çemberini kırmış, vatandaşlığa gelmemizi sağlamıştır.  Birey olmamızı sağlamıştır. Kutsal kabul edilen tüm değerlerin yok olmasına, aşınmasına karşı durmuş; istiklâl demiş, vatan demiş, ulus demiş, bayrak demiş…

Bugün yine tek kişinin ve dolayısıyla emperyalizmin esaretine özlem duyup o yönde çalışanlar var… Bizler bu kazanımları korumalı ve Atatürk’ün işaret ettiği muasır medeniyetler seviyesinin üzerine çıkma çabası göstermeliyiz.

Atatürk’ü doğru anlamalı ve özellikle gençlerimize anlatmalıyız. Kemalizm’i, Kemalist düşünceyi şekilcilikte değil, dimağda, kafada özümlemeli ve aktarmalıyız gelecek kuşaklara.

Bilgide, bilimde, çağdaşlıkta Atatürk’ü anlamak gerekmektedir. En büyük görev de bu bilince sahip aydınlarımızdadır.

Varlık sebebimiz, Milli Mücadele Ruhu ve kazanılmış istiklâldir. Bundan vazgeçtiğimiz an sonumuz gelmiş demektir. Yazıktır ki haini bol bir toplumun parçasıyız. Bu anlamda aydınlarımız bir kat değil, yüz kat daha çok çalışmalıdır…

 Arzu KÖK

25 Eylül 2020 Cuma

Mahşere Çok Yok… - Arzu KÖK

 Mahşere Çok Yok…

Yokların içinde var olma savaşı vermeye çalışan bir nesil yetişiyor. Çağın gereklerine uygun birer birey olma azmi içindeler, duyurmak istiyorlar seslerini. Bağırıyorlar… Ama duyulmuyor sesleri… Olaylara duyarsız olmadıklarını haykırıyorlar…. “Biz kardeşiz…” çığlığı yükseliyor her birinden ve “Bu anlamsız çatışmaları yaratıp ayırmayın bizi birbirimizden” diyorlar. 

Kişi başı düşen gelirin Türkiye’de bir gecede arttığı haberleri varken bir tarafta diğer tarafta her gün evine aç giden veya gidecek bir evi dahi olmayan insanlarımızın sayısı gün be gün artıyor.

Yürekler atmıyor, vicdanlar suskun. 

Öyle bir coğrafyada yaşıyoruz ki paha biçilmez. Yüzyıllardır toprağında dil, din, ırk ayrımı gözetmeksizin her bireye insan olma hakkını veren hoşgörü kültürünü hep yaşatan ve hep yaşatacak bir coğrafya bizimkisi… Yeter ki yürekleri vicdansız, saflıktan uzak hareketlerinizle daha da fazla kirletilmesin... 

İnsanların en mahremi olan vicdanlarına, kalplerine daha fazla kin tohumları serpmeyin… 

Herkesin ağzında bir taraf olmak söylemi… Taraf olmak… O taraf bu taraf… Ben bu topraktan bu akarsudan, bu ovadan, Anadolu’nun en ücra köşesinde bile sofrasında ki bir dilim ekmeğini pay etmekten kaçmayan Hüseyin amcamdan, Ayşe ninemden, Laz teyzemden, öğrencilik dönemimizde birlikte açlığı paylaştığımız Kürt kardeşimden, Çerkez arkadaşımdan tarafım… “
Ne mutlu Türküm” diyenden tarafım…. 

Çekin elinizi dinimden, çekin elinizi Cumhuriyetimden, tarihimden… Yeter artık… 

Orta Asya’dan Anadolu’ya uzanan uçsuz bucaksız tarihimize baktığımızda bu halk hep haktan, hep doğrudan, hep vicdandan yana olmuş ve öyle de devam etmeli.

Bir tarafta rozet Atatürkçüleri, bir tarafta BOP’ un İslamcıları…

Bu toprağın insanının kimseye ihtiyacı yok. Kendi içinde tüm sorunlarını çözer yeter ki tek yürek, tek bilek olsun. Yürekleri tarafçılık oyunlarıyla kimse bölmesin ne olur; samimiyetleri, vicdanları, saflıkları kirletmeyin daha fazla.

Kur’an-ı Kerim’de ilk ayet “oku” der ama okumak, araştırmak, hayatı sorgulamak bir yana dursun İslam’ın akıl bilgi yönünü bir yana bırakanlar bugün İslam’ın iman yönünü, vicdan yönünü de çoktan unutmuş görünmekteler yazık ki… 

Hangi İslam hangi vicdan yanı başında Ira
k’ta, Filistin'de, Suriye'de binlerce insanın, daha yaşına girmemiş bebeklerin ölümlerine ses çıkarmaz… Ankara'da, Kobane'de, Suruç'ta, Fransa'da, hunharca katledilen insanlara sesini çıkarmaz...  AB ve ABD dayatmalarına boyun eğer... Sebepsiz tutuklamalara göz yumar... Çıkarılan yasalarla vatanın elden gitmesine göz yumar... Sosyal güvenlik yasasıyla halkını daha da ezen bir anlayışın nasıl bir vicdanı var ki?...

Yaptıkları her işte din kurallarından dem vuranlara; vicdanlarda yaşanan dinimizi her anlamda kendi siyasetleri için kullananlara hatırlatmak isterim; elbet herkes bir gün o musalla taşına yatacak ve o kabre konacaktır. 

Mahşer günü orada siyasi güçleri, evleri, villaları, uçakları sorulmayacaktır… Benlerin, bizlerin toplu iğne başı kadar dahi olsa helal etmediğimiz haklarımız sorulacaktır. 

Mahşere çok yok….

Arzu KÖK

 

2 Mayıs 2020 Cumartesi

Evdeyiz!... - Arzu KÖK


Evdeyiz!...

“Çocuklar inanın inanın çocuklar
Güzel günler göreceğiz güneşli günler
Motorları maviliklere süreceğiz
Güzel günler göreceğiz güneşli günler”


Şu sıralar karamsarlık kaplamış olsa da dört bir yanımızı, adım gibi eminim bundan. Ama bütün bunlar için, şimdi, şu anda, fiziki olarak olmasa da uzaktan uzağa olsa da el ele olacağız. Başka yolu yok bunun. Zira bugünden başlamayanın yarını olmaz!
Evdeyiz bu aralar. Oturuyoruz, çalışıyoruz oturduğumuz yerden. Bir arada olmanın tadı yok ama çalışıyoruz, yazıp çiziyoruz. İnsan çalıştığı dönemlerde hep özenir evde vakit geçirmeye ama öğrendik bu süreçte evde oturmanın değil de çalışmanın kıymetini.

Evdeyiz bu aralar. Daha ne kadar sürecek bilmiyoruz. Önünü görememekten ötürü de mutsuzuz ve güvensiziz. 1990’larda psikiyatrlar ve hastaların çıkardığı ‘Şizofrengi!’ adında efsane bir edebiyat dergisi vardı, logosunun altında “Bütünüyle kuşkudayız!” yazardı, aynen öyle. Hekimler dışında kimseye güvenmiyoruz artık. Her akşam bir selâ müezzini gibi televizyon ekranlarına çıkıp o günkü ölümlerin sayısını açıklıyorlar. Yetmiyor, üstüne bir de öğüt veriyorlar. 

Evdeyiz bu aralar. Hani kırk yatıra kırk mum yakıp kırk çaput bağlansa da olmayacak olan şey gerçekleşti şimdilerde: Sokaklar bomboş! Bir de yetmezmiş gibi sihirli olduğu söylenen bir söz dolanıyor ortalıkta: “Sosyal izolasyon!”  Bütün iktidarların en sevdiği laf!

Evdeyiz bu aralar ve bu süreç bana çok şey öğretti. Neler mi? Sıralayalım kısaca:

1- Kan bağım olan yakınlarıma kıyasla, gerçek dostların bana milyar kilometrelerce daha yakın olduğunu fark ettim. Bir gönül dostu komşunun, bir hazine olduğun anladım. Yan komşum her gün sıcak yemek, ıhlamur çayı gibi desteklerini kapımın önüne kibarca bırakıyor.

2- Beyni siyasi iktidara veya daha acısı muhalefete angaje olmuş kör saldırgan propaganda ve yayınların, artık bana hiçbir şey ifade etmediği net fark ettim.

3- Hayvanların Hayvanat Bahçesinde neler hissettiğini anladım.

4- Kişisel sağlığın, her türlü inanç, ideoloji, felsefe veya kültürden daha önde geldiğini, daha önemli olduğunu, bu yüzden işinde usta bir emekçi doktorun hep gevezelik yapan bir filozoftan veya sükseli bir yazardan daha hayati öneme sahip olduğunu gördüm.

5- Güneş, ay, bulutlar, ağaçlar, deniz, çiçekler, tüm kozmos ne kadar şahane görüntülermiş. Yeni fark ettim. Dünya insan olmadığında çok daha hızlı kendini toparlıyormuş…

6- Silahın değil de eğitim ve sağlık alanına yapılacak yatırımların ne anlama geldiğini gördük.

7- Bir diktaya karşı olmanın, ona karşı direnmenin tek yolunun görsel medyada kaçak güreşerek cazgırlık yapmak değil, ülkenin tüm insanlarını kucaklayacak bir devrim projesi üzerinde çalışmak ve sevgili halkımıza zorla değil, kibarca buna inandırmak olduğunu anladım.

8- ABD’nin artık dünyanın önde gelen ülkesi olmadığını öğrendik. Bu arada Çin’in tek bir mermi harcamadan, tek füze atmadan 3. Dünya Savaşı kazandığını anladık.

9- Emperyalizmin çirkin yüzünü bir kere daha tespit ettim. Avrupa Birliği gibi bir boş hayalin ne tür Avrupalı milliyetçilikleri içinde barındırdığını maske gaspı konusunda net gördük. Kimse artık bana AB palavraları sıkmasın. Atatürk’ün dediği gibi “Hedefimiz çağdaş uygarlık ama batılı haydutlara kölelik değil...”

…

Evdeyiz bu aralar. Şimdiyi yaşıyoruz, buradayız. Berbat bir dünyanın bir köşesinde, felaketten ticaret çıkarmak isteyen bir ekibin eline kaderimizi, yakınlarımızın hayatını teslim etmemeye çalışıyoruz. Üstüne bir de kıytırık gelecek teorisyenlerinin zulmüne maruz kalıyoruz. Sürekli dikte edilen berbat bir distopya ya atmasyon bir ütopya ile karşı karşıyayız. İnsanın “Kapat şu televizyonu!” diye bağırası geliyor.

Şimdi tüm çıkarımları bir araya getirmeli ve yıllar önce Eugene Pottier’ın da söylediği gibi “Bizleri kurtaracak olan kendi kollarımızdır!” gerçeğini göz ardı etmemeliyiz.

“Ne zaman görebiliriz güzel günleri
Barış kardeşlik gerçeğinde
Emeğin yüce değer bilinci eşliğinde
İnsanlar
Yaşama güvenlik sevilme güdülerinin kazanımında
Bir statüye sahip olup
Kendini özgürce ifade edebildiği gün
Güzel günler başlayacaktır canlarım
İşte o zaman çocuklarımız
Yaşamak ne güzel ya diye haykıracaklar
Ben bunun uğraşısındayım canlarım
Özgür emek özgürlük demektir
Özgür emek peşine takılalım diye
Yalvarıp duruşum bundandır işte
Gelin bugün yine Nazım babayı dinleyelim
Güzel günleri hayal edelim
Çünkü hayaller olmazsa gerçekler gelmez
Buyurun”

Arzu KÖK








23 Şubat 2020 Pazar

Suriye Çıkmazı - Arzu KÖK


Suriye Çıkmazı

Suriye iç savaşı dokuz yılı aşkın bir süredir küresel siyasetin merkezinde ve ne yazık ki tüm yaşanan acılara rağmen henüz siyasi çözüm ufukta görünmüyor. Farklı hesaplar ve stratejik hedefler doğrultusunda çıkarlarını gerçekleştirmek isteyen aktörler mücadele alanı olarak Suriye’yi seçmiş durumda. Gerek küresel gerekse de bölgesel aktörler kapasitelerinin yettiği düzeyde meseleye dahil olarak çatışma sonrası siyasi düzenden en fazla şekilde yararlanmayı planlıyor. Her yeni günde farklı ittifak oluşumlarının ve alternatif senaryoların ortaya çıkması mücadelenin ne denli karmaşık ve çetrefil olduğunu gösteriyor. Karşımızda sadece bir ulus devletin iç savaş sorunu değil, küresel siyasetin Suriye sahasına aksettirdiği içinden çıkılmaz bir hesaplaşma var.

“Savaş, mızraklı, trompetli bir bayram değildir… Onun manzarası kandır, ölümdür…” diyor ya Tolstoy. Gerçekten de öyledir. Akdeniz’de hayati bazı devlet çıkarlarımız üzerine planlar yapılırken buradaki kaynaklar paylaşılıp Türkiye dışlanırken biz enerjimizin büyük bölümünü İdlib’e Suriye’ye harcıyoruz. Enerjimizi ve maddi gücümüzü harcamakla kalmıyor ardı ardına şehit haberleri geliyor o topraklardan.

Endişe içindeyiz. Zira Kuveyt işgali nasıl ki Saddam'ın sonu ve Irak'ın bölünmesiyle sonuçlandıysa, Suriye meselesi de buna benzer emareleri fazlasıyla taşıyor. Ne yazık ki daha da fazlasıyla. Çünkü; Kuveyt işgalinde baş ve belirleyici aktör Amerika Birleşik Devletleri olmasına rağmen, Suriye meselesinde durum daha farklı. Rusya ve diğer güçlü devletler de meselenin içine girince doğal olarak işin ciddiyeti daha bir artıyor. Churchill’in o ünlü; “İngiltere’nin hiçbir zaman ezeli dostları ya da düşmanları yoktur, daimi çıkarları vardır.” sözü geliyor usuma. Zira tüm ülkeler çıkarları doğrultusunda bu işin içinde.

Suriye meselesinde Türkiye'nin izlediği politikayı, açıkçası kafasını kuma gömüp, hiç bir tarafının görünmediğini sanan devekuşuna benzetiyoruz. Soçi ve Astana süreçlerinde, Suriye'nin toprak bütünlüğünü savunur görünen Türkiye'den; Suriye'yi gerçek sahipleri olan çeteci muhaliflere teslim etmek ve nihayetinde Esad rejimini devirmeye evrildi. Bir devletin izlediği dış politika nasıl bu kadar düşüncesiz olabilir sorusunun cevabını vermek gerçekten çok zor. En başından beri bölge doğru okunamamış, yanlış beklentilerin peşinden koşulmuş ve ülke, “kırk katır mı, kırk satır mı” misali, bir sorunlar yumağının içine hapsedilmiştir.

Rusya ve ABD; bir müddet için Türkiye'nin kendi kendine gelin güvey olduğu "emperyal devlet" olma rolüne kıs kıs güldüler. Bırak çocuk kendisini biraz avutsun, egosunu tatmin etsin, daha sonra icabına bakarız dediler. Bugün gelinen aşama, o rolün kullanma tarihinin dolduğuna işaret ediyor.

Ukrayna gezisinde Kırım'ın ilhakı konusunda Rusya'ya; Uygur Türklerinin sorunu için. Çin'e; Keşmir sorunu konusunda Hindistan'a; Libya sorununda tüm Arap devletlerini ve Rusya'yı; Doğu Akdeniz'de İsrail, Yunanistan ve Fransa'yı; Suriye ve Irak'ta başta Kürtler olmak üzere, tüm Ortadoğu'yu karşısına alan bir devletin, sağlıklı bir yaklaşım içinde olduğu düşünülemez. Yani bir devlet ancak bu kadar özel bir çaba harcar gibi tüm dünya ülkelerini karşısına alabilir.

Bütün bu sorunlar içinde bizi şimdilik en çok komşumuz Suriye politikası meşgul etmekte ve zora sokmaktadır. Dünün büyük dostu Rusya ile kapıştırılmak için özel ABD pohpohlamasını göremeyecek kadar siyasi körlük ile hareket eden bir çılgın politika ile karşı karşıyayız. “Yarın bir gün Suriye'de doğrudan Suriye ama gerçekte Rusya ile olası bir kapışmada ABD ( NATO) ne kadar arkanda duracak?” sorusunu sormak gerekiyor.

Felaket tellallığı yapmak istemiyorum. Lakin şurası çok açık ve nettir ki; şayet biz, Suriye ile bir savaşa girecek olursak bu, ülkenin sonu demektir. Ülkemizin parçalanmasına yol açacak kadar ciddi bir durum ile yüz yüze kalınmasına neden olacaktır. Tüm veriler bunu göstermektedir ne yazık ki. Umarız bu hataya devam edilmez…

Tüm bu gerçekler doğrultusunda, umarız ki bir an önce ülke güvenliğini önceliğe alarak diplomatik dilimizi ivedilikle yumuşatır,  hamasetten uzak, her türlü ihtimalin ülke çıkarları doğrultusunda değerlendirildiği,  sağduyulu ve öngörülü bir dış politika izler hale geliriz. Yine söylüyorum ki yoksa sonumuz felaket olacaktır. 

Arzu KÖK


5 Mart 2019 Salı

Elden Ayaktan Kesilmek!… - Arzu KÖK

Elden Ayaktan Kesilmek!…

Cumhurbaşkanı 31 Mart seçimleri kapsamında seçim çalışmalarına devam ediyor. Ardahan'da konuşan Cumhurbaşkanı,  65 yaş üstüne sağlanan ücretsiz ulaşım hakkına ilişkin, “Biz 65 yaş üstüne bedava yaptık. 65 yaş üstündeki vatandaşım elden ayaktan neredeyse kesiliyor. Onlar bedava kullanıyorlar. Ve bunlar sırtında küfe yok.” dedi.

 Açıkçası bu haberi gördüğümde inanamadım. Birileri bir şaka yapıyor sandım. Zira daha kaç gün önce Cumhurbaşkanı da 65 yaşına basmamış mıydı diye düşündüm. Hani kendi bulunduğu yaş kuşağını nasıl bu şekilde anlamlandırır dedim kendi kendime. Sonra baktım ki haber doğru. Bu doğruluk kesinleşince de aklıma bin bir soru geldi?

Mesela madem 65 yaş elden ayaktan düşme yaşı ise neden emeklilik için o yaş sınır olarak kondu? 65 yaşında elden ayaktan düşmüş insan gençlik yıllarında sarf ettiği emeğin tadını ne zaman çıkaracak? Bu insanlara o zaman siz hiç yaşama, yaşamdan zevk alma hakkı tanımıyorsunuz demektir. Ya da elden ayaktan düşme yaşına geldiği halde çalıştırdığınız o insanların ekonomiye ne katkısı olacak? Onca genç açıktayken?

TÜİK verilerine göre Türkiye'de 65 yaş üstü nüfusun çalışma oranı yüzde 17 arttı. İyi bir şey mi bu? Hadi Polyannacılık yapalım ve diyelim ki Türkiye insanının genç ruhunun yansıması diyelim de değil. Yazık ki arkasında büyük bir dram gizli. Çalışmak tabii ki her yaşta güzel. Ancak mecburiyet işin içine girdiği zaman, hayat drama dönüşüyor. Gençlik yıllarında sarf ettiğiniz emek, yaşlılığınızı taşıyamıyor. Yaşlılıkta iş yükünü kaldıramıyor. Bu çıkmazda hayatınızı hiç mola vermeden çalışarak yaşamanıza sebep oluyor. 

Oysa pek kişi emeklilik sonrası için hayal kurar bu ülkede. Ancak tüm o, emeklilik sonrası yerleşilecek olan sahil kasabası, huzurlu bir yaşam hayal olarak kaldı. Oğlanın okul masrafları, kızın düğünü derken yetmedi gene gençliğimizin emekleri, iş kaldı yaşlılığa. Oysa ki çoktan hak edilmiş olmalıydı gençlik yıllarında kurulan hayaller. Kimi torun büyütmeliydi, kimi bahçesini ekip biçmeliydi. Yıllar yılı iş hayatında yıpranan ruhunu dinlendirmeliydi. Yabancı emeklilerin yaptığı gibi dünyayı gezebilmeliydi belki de. Ama hayat şartları gene izin vermedi. Yılların yorgunluğunu taşıyan bedenler; gene iş başında. Gene ay başı, ay sonu hesapları, çarşı pazar telaşı… Geçmiş yıllarda da böyle değil miydi zaten? Gene ay sonu zor getirildi. Yıllar geçti, şartlar değişmedi. Hayalller mi? Onlar orada bir yerde duruyor öylesine…


İstenilen, maddi endişelerin olmadığı bir yaşlılık geçirmek aslında. Ancak ülke verilerine göre artan bir endişe söz konusu. Her yaştaki insanı geçim derdi sarmış. Çalışan genç nüfus istiyoruz biz. İşsiz gençler değil, yorgun yaşlılar değil. Bir de emeklerimizin güvencesinde olsun istiyoruz yaşlılığımız. Fazla bir şey değil aslında. Bizim de gülen, mutlu yaşlılarımız olsun. Hayata endişeyle değil, güvenle bakabilen. 
ABD’de yapılan bir araştırmaya göre, insanların hayatındaki en mutlu dönem 50. yaştan sonra başlıyor. New York’taki Stony Brook Üniversitesi tarafından 340 bin kişiyle yapılan ankette, katılımcılara “neşe, mutluluk, stres, endişe, öfke ve üzüntü” hislerini ne oranda hissettikleri soruldu. Ankette, stres ve öfke hissinin 20’li yaşlardan sonra azaldığı ve insanların 50 yaşlarından sonra daha az endişe duymaya başladığı belirlendi. Bu yaştan sonra da sabit kalan tek olumsuz duygunun üzüntü olduğu bulundu. Stony Brook Üniversitesi’nden Psikolog Dr. Arthur Stone, “İnsanlar, kronik hastalıkların baş göstermesiyle hayatın kötüye gideceğini düşünür ancak böyle olmuyor. Çünkü 50 yaşından sonra insanlar aile ve arkadaşlar gibi iyi şeylere odaklanıyor” dedi.

Bu araştırmayı okuduğumda açıkçası gülümsedim. Dedim keşke bu araştırma Türkiye’de yapılsaydı diye düşündüm. Zira eğer burada yapılmış olsaydı bu araştırma çıkan sonuç bunun tam tersi olurdu. Zira Türkiye’de yaşlılar ve emekliler mutsuz. Mutsuz oldukları içinde sevdikleri şeyleri yapamıyorlar, hayata tutunamıyorlar, sürekli bir endişe duygusu içerisinde yaşıyorlar. Bu nedenle de üretemiyorlar. 

Dünyaya baktığımızda yaşlılıktan, emeklilik sonrası ne cevherler çıkmış ortaya… Mesela:

- Harry Bernstein, 2007'de 96 yaşındayken çıkan anı kitabı The Invisible Wall: A Love Story That Broke Barriers ile şöhrete kavuştu.
- Anna Mary Robertson Moses, bilinen ismiyle Büyükanne Moses, resim kariyerine 78 yaşında başladı. 2006 yılında resimlerinden biri tam 1.2 milyon dolara satıldı.
- Harland Sanders, bilinen adıyla ise Colonel Sanders, 1952'de KFC'yi kurduğunda 62 yaşındaydı.
- Laura Ingalls Wilder, 1932'de ilk kitabı Little House'u çıkardığında 65 yaşındaydı. Sonrasında ise çocuk edebiyatı klasikleri arasına girmeyi başardı.
- Marina Abramovic, dünya çapında üne kavuştuğunda 64 yaşındaydı.

Bunlar sadece birer örnek. Araştırmaya dönersek, tuzu kuru ülkelerde ‘Mutluluk 50 yaşından sonra başlar’ sözünü kullanmak doğrudur. Adamlar, düzenlerini kurmuşlar, güvencelerini sağlamışlar, hastalık ve ölüm olaylarını en arkalara atmışlar, 90’lı yaşları yaşamayı garantilemişler. Ektiğini biçerken, armut ağacının altında uzanıp armutları toplayıp yerken elbette mutluluk orada fazla olur. Türkiye’de 50’li yaşlardan sonra sıkıntılı bir dönem başlar. 50’li yaşlardan sonra her anlamıyla dış dünya size kapalı olur. El monoton hayat! Geçim derdi büker öncelikle belleri. Çocuklar evlenmek ister, sizde para yok, pul yok bir sürü masraf var. Kredi kartlarının borçlarını emekli maaşıyla ödemeye çalışırsınız. Yani Türkiye’de “50 yaşımdan sonra mutluyum, mutluluğu bu yaştan sonra yakaladım” diyen yüzde 10 oranında bile çıkmaz.

Yabancı ülkelerde 50’li yaşlardan sonra düzenlerini kurmuş oluyorlar, emekli maaşları da iyi oluyor, dünya turuna çıkıyorlar. Sağlık güvenceleri de var, tabii ki mutlu olacaklar ayrıca bütün kapılar onlara açık oluyor. Yabancı ülkelerle bizim ülkemiz asla kıyaslanmaz. Bizim ülkemiz kendine özel dertleriyle, aydınlığa kavuşma savaşı verirken nedense aydınlık yolunda meşale taşıyanlara çelme takılıyor. Mutlu olacağınız varsa bu nedenle olamıyorsunuz. 

Tüm bunlar yetmezmiş gibi Cumhurbaşkanı sizi elden ayaktan düşmüş yaşlılar olarak niteliyor ki gelin ki mutlu olun… İşin ilginç tarafı ise kimse de sormuyor: “Bizi sefalete mahkûm eden düzeni değiştirseydiniz bugün bu halde olmazdık.” demek…

Arzu KÖK

16 Eylül 2018 Pazar

Havalimanı… - Arzu KÖK

Havalimanı…

Henüz yapım aşamasında olan 3. Havalimanı'nda eylem var bu günlerde. İşçiler yemeklerin sağlıklı koşullar altında yapılmasını, maaşların ödenmesini, servis sorunun çözülmesini, yatakhane ve banyoların temizlenmesini, tahtakurusu probleminin çözülmesini talep ediyor. Ne kadar insani talepler değil mi? Ama gözaltılar bitmiyor. Şartları düzeltmek yerine işçilere gözdağı verilme çabası söz konusu. Ne acı değil mi? Oysa istedikleri sadece insani şartlar altında çalışmak, çalışabilmek.

Unutmayın ki bu insanlar katil değil, hırsız değil, ülkeyi yandaşlara peşkeş çekmediler… Fabrikaları, kamu mallarını, yaylaları, akarsuları, kentleri talan etmediler… Köle gibi çalıştırılmaya itiraz edip haklarını istiyorlar. İnsanca yaşamak istiyorlar sadece. Sessiz kalmayın!...

 Gerçi bu havalimanı projesi ilk kararın alındığı günden beri tartışma konusu oldu. Zira İstanbul’un nefesi bilinen Kuzey Ormanları seçilmişti havalimanı yeri için. O günden bugüne binlerce ağaç katledildi, belki daha da katledilecek.

Şimdi bir de havalimanının bitimine az bir süre kalınca isim konusu geldi gündeme. Akıllarında bir isim var. Bizler kapanacak olan Atatürk Havalimanı’nın adının verilmesini istiyoruz ama düşünüldüğü söylenilen isim Abdülhamit Han… Şimdi size tarihten iki olay anlatayım da siz ne düşüneceksiniz görelim. İlk olay Abdülhamit döneminde diğeri Atatürk döneminde yaşanan…

1- 113 yıl önce birkaç Rus savaş gemisi, Karadeniz'de karasularımıza tecavüz ederek Terkos açıklarına demirledi! Ruslar İstanbul'u tehdit ediyor ve Halim'in asılmasını istiyordu.

Bu savaş ilanı sayılırdı. Osmanlı'nın cevabı, ÇİÇEK ile karşılamak oldu Rusları!

Halim Sivaslıydı. Manastır'da askerdi. Askeri karakol önünde nöbet tutarken tanımadığı sivil biri gelip "niye selam vermedin?" diye çıkışmıştı. Bu kişi Manastır Rus konsolosu Rostkovski idi. Osmanlı askerlerine, yabancı konsolosları selamlamak zorunluluğu getirilmişti

Rus konsolos haddini aşan tavırlarıyla bilinen, Türk ahali ve askerlerine kötü davranışlarına defalarca şahit olunmuş biriydi. Konsolos hiddetlendi, Halim'e hakaret ederek kamçısıyla vurmaya başladı. Halim silahına davrandı.

İşte bu olay sonrası Rus gemileri Sivaslı Halim'in cezalandırılması için İstanbul'a dayandı! 

Ruslar çiçeklerle karşılandıktan sonra Manastır'da mahkeme kuruldu: Sadece Halim değil yanındaki nöbetçi dahi idama mahkûm edildi! Oysa kendisine hakaret eden, vuran konsolosu öldürdükten sonra silahını Enver Bey’e teslim etmiştir. Olayın şahidi Enver Bey mahkemeyi de takip etmiş, idam kararını engellemeye çalışmış ise de başaramamıştır. 

Beklenti, karara rağmen idamların saray tarafından hapse çevrilmesi yönündeydi. Zira Rus konsolosun haddini aştığı herkes tarafından bilinmekteydi. Ayrıca Osmanlı askeri "üniformalı konsoloslara" selam vermekle yükümlüydü. Oysa o gün konsolos sivildi ve Halim'in onu tanımaması normaldi. Ve bir gün, beklentilerin aksine Halim ve Abbas asıldı! Olayla hiç alakası olmayan, Türk askerler lehinde tanıklık eden ya da bu haksızlığa itiraz eden birçok subay azledildi, hapse atıldı.

O gün Türk askerlerinin idam edilmesi için baskı yapmak amacıyla karasularımızı işgal eden Rus savaş gemisini çiçekle karşılattığı bölgenin kıyısında yapılıyor 3. Havalimanı.

Manastır'da hakaret edip kırbaçladığı Osmanlı askeri Sivaslı Halim tarafından vurulan Rus konsolos, bugün hala anılıyor. Ancak Sivaslı Halim ve sadece orada bulunduğu için asılan Abbas'ın mezarı bile belli değil.

2- 1934 yılının Temmuz ayı... İngiltere’nin Akdeniz filosu, Akdeniz’de (Aynen günümüz ABD’nin 6. Filosu gibi) dolanıp durmaktadır. Bu filo, Adalar Denizi’nde (Ege’de) Sisam Adası yakınına gelir. Birkaç İngiliz askeri tekneyle Kuşadası’nın Dipburun yöresindeki Kanapiçe Koyu kıyısına yaklaşır. Denizciler karaya çıkar. 

Tam o sırada Dipburun Karakol erleri “Dur! Teslim ol!”  diye uyarır. İngiliz askerleri Mehmetçiğin bu uyarısını dinlemeyip, teknelerine doğru kaçarlarken, Balıkesirli Er Musa şaşmaz tüfeğinin tetiğini arka arkaya çeker. İngiliz subaylarından birisi ölü olarak denize düşer, diğerleri ise ağır biçimde yaralanır. Kuşadası Kaymakamı Dilaver Argun Ankara’yı bilgilendirir. 

İngilizler öfkelidir: Dün kurulan zayıf bir devletin askeri, nasıl olur da İngiliz askerini öldürür! Bu olacak şey değildir. Türkiye toprağı ne demekmiş? Her İngiliz, izinsiz olarak her devletin toprağına ayak basabilir! Bu öfke selinde görüşmeler başlar. İngilizler “Er Musa’nın kesinlikle cezalandırılmasını” isterler... Ve çok geçmeden daha büyük bir donanma ile Kuşadası kıyılarına yanaşmak için harekete geçerler. Hükümet bu gelişmeleri, Bolu’yu ziyaret etmekte olan Atatürk’e 18 Temmuz akşamı telgrafla bildirir. 


Olayı öğrenen Atatürk ne yapar dersiniz? Atatürk, ‘Atatürk gibi’ iş yapar! O an Cevat Abbas’a Ankara’ya iletilmek üzere “Türk askeri, kendisine düşen vazifeyi yapmıştır” der ve Bolu’dan ayrılır. Hükümet ise Kaymakam Dilaver Ergun’a bir takdirname ve para ödülü gönderir. Bu arada, Ege bölgesindeki birlikler kısmi seferberlik durumuna geçirilir. İzmir Müstahkem Mevki Komutanlığı birlikleri, Balıkesir’den 2. Kolordu ile Afyon’daki 1. Kolordu bölgeye doğru yola çıkar! Karar kesindir: Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yöneten iktidar, “Er Musa için” dünyanın ‘kabadayısı’ İngiltere ile gerekirse savaşacaktır! 

Bu kararlılık karşısında İngiliz elçisi, Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ı ziyaret etmek zorunda kalır. Atatürk’ün Bakanı, Atatürk’ten aldığı talimat üzerine Elçi’yi hiç konuşturmadan, “İngiliz askerlerinin bağımsız bir devletin topraklarında ne işi vardır?” gibi seri sorularla bunaltır... Tehdit için gelen Elçi, sonunda özür diler ve sorun böylece kapanır.

Şimdi ben tarihte yaşanmış, iki olayı sundum ve sizlere soruyorum: 3. Havalimanına,  1933'te Kanapiçe Koyu'nda görevi gereği bir İngiliz subayı vurup diğerini yaralayan Balıkesirli er Musa için İngiltere ile savaşı göze alan Atatürk'ün ismi mi, Sivaslı Halim ve Abbas'ı Ruslar istedi diye asan Abdülhamit Han'ın ismi mi daha çok yakışır?  

Arzu KÖK

3 Nisan 2018 Salı

Simgeler Üzerinden Siyaset… - Arzu KÖK


Simgeler Üzerinden Siyaset…
              
          Andımız kaldırıldı okullarımızdan...
          T.C ifadesi kaldırıldı pek çok yerden…
          Atatürk heykellerine saldırılar başladı…
          Atatürk’e alenen hakaret edenler ceza almaz duruma geldi…
          Atatürk Orman Çiftliği arazisi, hadi Saray’ı geçtik ABD’ye elçilik yeri olarak        satıldı…           
          Okullarımızın müfredatından neredeyse Atatürk tamamen çıkarıldı…

          Okullarda artık Atatürk’ü kötülemek adına ödevler dahi verilir oldu…
          Bir anda Anıtkabir çevresinin imara açılması gündeme geldi…
          Millî mücadeledeki en değerli yapılar kaderine terk edildi…
          Adında Atatürk geçen yapılar, kurumlar tek tek yok ediliyor…
          Adında ‘Türk’ sözcüğü geçen toplumsal kuruluşların adından çıkarılmaya  çalışılıyor... 
          Şimdi de İstiklâl Marşı’nın bestesine kafayı takmış, hatta değiştirmek istiyorlar…

Aslında çok merak ediyorum bu ülkenin var olmasının en büyük nedenlerinden biri olan Atatürk ve onun yaptığı her şeyi yok görme, yerine bir şeyler koyma çabasının nedeni nedir? Nüfusun büyük bir bölümü için manevi değeri olan bu kavramlara, Atatürk’e ve İstiklâl Marşı’na bu kadar laf etmek ne demek?… Artık tüm bunlar Kemalizm ile hesaplaşmayı da geçti, ulusun tüm değerlerini yerinden oynatma, bir ulusu ulus olmaktan çıkarma noktasına geldi ve bu çok çok acı veriyor…

Siyasetin bu ulusun ortak simgeleri üzerinden yapılması maalesef ülkemizde çok yaygın. Anlamlı ya da anlamsız, tarihsel ya da güncel, genellikle dinsel ama zaman zaman da seküler sorunlar üzerinden toplumu ayrışma siyasetinin adıdır oysa bu. Özgürlükçü ve birleştirici olmak dururken ne gerek var ki bunlara? Bu toplumun simgelerini yok etmeye çalışırken yerine başka simgeler koymaya çalışmaları da aslına bakarsanız çok trajikomik bir durum. Ancak farkında değiller ki güya yerine koydukları şeylerin hiçbiri milli mücadelemiz ve Atatürk’ün yerini dolduramaz.

Evet bu ulusun simgeleri vardır. Bu konuda kimsenin sakin kalabildiğini görmedim açıkçası. Örneğin uluslararası spor yarışmalarında ya da Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının başka ülke vatandaşlarıyla yan yana/karşı karşıya geldiği ve kendilerini tanımlama ihtiyacı duyduğu bütün durumlarda ve tabii ulusal bayramlarda ay yıldızlı al bayrağımıza ve de İstiklâl Marşı’mıza yer var diye düşünüyorum. Ancak günümüzde bayrağımız herkes için aynı şeyi ifade ediyor olmasına rağmen artık insanımız birbirine kılıç çeker gibi bayrak çekiyor.  Bugün birçok durumda bayrak, “bu ülkeyi siz değil biz temsil ediyoruz!” anlamında kullanılıyor; tıpkı 80 milyonluk Türkiye nüfusunun 50 milyona inmesi gibi!… Bakın bu simge; etrafında birleşmek dururken, bölmeyi pekiştirmek adına kullanılıyor ki bu da büyük bir uçurumdan aşağı düşer gibi yuvarlandığımız felâketi daha da büyütüyor, hızlandırıyor…

Diğer bir simgemiz de İstiklâl marşımızdır. O bir milli mutabakat menidir ve “Allah bir daha bu millete İstiklal Marşı yazdırmasın.”  O düşmanı topraklarımızdan kovmaktır… O özgürlüktür… O vatandır… O yarınlarımızdır… O Türkiye’dir… Bu niteliğini de ne tek başına sözlerinden alır ne de müziğinden. Bütünlüğünden alır. O sözler ve müzik birlikte güzeldir. Evet yıllardır müzik ile bestenin uyumsuz olduğu tartışmaları yapılır ama bu topluma mal olmuş, bu şekliyle benimsenmiş bu marşı bundan sonra ısrarla değiştirmek istemenin anlamı nedir, anlamıyorum bir türlü. Cumhurbaşkanı bestecileri göreve çağırdı bu hususta ve her gün yeni bir versiyon çıkıyor ortaya. Emin olun ki hiçbiri bizim İstiklâl Marşı’mızın tırnağı bile olamaz. Hiçbiri onun verdiği coşkuyu ve umudu vermiyor, vermeyecek de… Bizler marşımız ile çok çok mutluyuz, kimse değiştirmeye kalkmasın lütfen…

Bir de şu vardır ki marşımız sözleri veya müziği bakımından değişikliğe uğratıldığında ya da bütünüyle değiştirildiğinde de evet ortada resmi bir milli marş olacaktır ama bu yeni marş, herhangi bir şeyin varlığına delalet eden bir alamet ve insanları belirli bir şekilde davranma konusunda ikaz eden bir işaret olmanın ötesine geçip de bir toplumsal simge işlevini yitirecektir.  Zira toplumsal simgeler, sadece bir şeylerin varlığına işaret etmekle kalmayıp, insanları, varlığına delalet ettikleri şeyle bütünleşmek suretiyle kendi aralarında birliktelik oluşturmaya çağırır. İnsanları böyle bir varlığa katılmaya çağıran ve insanların kendilerini söz konusu birlikteliğin bir parçası olarak hissetmelerine köprülük eden şeylerdir. Bu simgelere dokunulması da bir anlamda bu ulusu bitirme çabalarının bir sonucu değil de nedir?

Unutulmamalıdır ki toplumsal simgeler, fiziken birbirlerinden ayrı ve farklı bireysel özneleri birleştirici bir özne halinde süreklileştiren bir çimento veya harç işlevi görür. Bu simgelere saldırmak, onların altını boşaltmak ise bu çimentonun tutmaması ve yıkımın kolaylaşması anlamı taşıyacaktır. Bu simgelere saldırılması ülkenin sokulmak istendiği cenderenin bir göstergesidir. Bir totaliterlik inşası adına toplumu derinden parçalamaya kalkmak, bu yolda her türlü cepheleşmenin önünü açmak ülkeyi bir felakete sürükleyecektir ki, en son ihtiyacımız olan da budur.

Ulusun ortak simgelerine kimse dokunmasın artık… Zira kenarında olduğumuz uçurum yutacak bizleri… Toplum olarak aklımızı başımızı almalı, Atatürk ve Kemalizm altında birleşmeliyiz… Yoksa…

Arzu KÖK



9 Kasım 2017 Perşembe

Çıkmaz Sokak - Arzu KÖK

Çıkmaz Sokak

Adına Batı denilen iki yönlü sürecin bir yanı uygarlığın tanımı olarak kullanılırken diğer yönü özellikle de Türkiye için barbarlığı anlatıyor ne yazık ki. Uygarlık yönü sadece kendilerine ilişkin üretilen süreçlerden oluşuyor nedense... 

Kendilerinden saydıkları bireylerin, özgürlükler ve güvence adına sahip oldukları düzey evrensel bazda diğerlerinin önünde olduğu yadsınamaz: Bireye ilişkin sağlık, eğitim, iş güvencesi, sosyal güvenlik, sanat, gezi, tatil ve benzeri konulara bakıldığında belki de özenilecek boyutlardadırlar. Ancak Türkiye ve Türklere ilişkin yönleri gerçekten oldukça barbardır. Binlerce yıllık hazımsızlık gereği olsa gerek, kine varan önyargıyla davranmaktadırlar bizlere. Kendileri için hak olarak gördüklerini Türkiye ve Türkler için asla ve asla görmemektedirler.

Batı’ya göre, yayılmacı ve köle kültürünün temsilcisi Roma bir uygarlıktır ama at kültürünü öğrendikleri Türkler barbardır. Amerika’nın keşfinin ardından binlerce yıllık üç kültürü; Maya, Aztek, İnka kültürlerini yok eden Avrupa uygardır ama Orta Avrupa’yı ve Kuzey Afrika’yı egemenlik altına alan Türkler barbardır. Fırınlarda daha dün Yahudi yakan Almanya uygardır ama Türkler, Ermeni olayları nedeniyle barbardır. ABD Vietnam’a, Kore’ye, Afganistan’a, Irak’a girerken demokrattır ama Türkler Kıbrıs Barış Harekâtı nedeniyle barbardır.

Türk yurdunu işgal eden Fransızlar, İngilizler, Yunanlılar, İtalyanlar uygardır. Sevr ise onlara göre bir uygarlık ürünüdür. Ama Lozan yerden yere vurulacak bir şeydir. Ne yazık ki bu yerden yere vuruş yalnız dışarıdakiler tarafından yapılmaz. Bol dolarlarla satın alınmış içerdekiler de yaparlar bunu. Lozan’ı benimsemek barbarlık, Sevr’i savunmak entellik olarak sunulur olmuş günümüzde. Bunu savunan sözde aydıncıklar aynı zamanda: “Atatürkçülük dönemini tamamlamıştır. Türkler, Atatürk’ü ve onun ilkelerini bırakmalıdır artık. Üniter devlet anlayışı bitmiştir. Ulus devletler tarihe gömülmüştür…” gibisinden kimi ülkelerin uyguladıkları Türkiye projesinin savunduğu görüşleri dillendirir olmuşlardır. Bu politikaların amacı tabii ki yeniden Sevr’e dönmektir. Hatta sınırlarımız içine çizdikleri altı parçalı haritalar bile dolaşmaya başlamıştır ortalıklarda.


Aslına bakarsanız Türkiye’nin yeni bir sorunu yoktur. Sorun, Sevr’deki hesapların Lozan’a takılması sonrasında planlarının ertelenmesinden başka bir şey değildir: Kürt sorunu, Kıbrıs sorunu, Ege sorunu…

Atatürk, kendine özgü düşünce sistemi ve eylemliliğiyle bu ülkenin birleştirici adresi olmuştur, olmaya da devam edecektir. Atatürk’ün birleştirici yönü ise Sevr’e giden yolun önündeki en büyük engeldir. Sevr savunucularının amaçlarına ulaşmaları için toplumun çözülmesi; etnik ya da dinsel parçalara ayrılması, yeni merkezler oluşturulması gerekmektedir. Bu nedenledir ki birleştirici yapıya, Atatürk’e, üniter yapıya saldırı had safhadadır. Saldırının konusu aslında ne laiklik, ne devletçilik ne de ulusçuluktur. Zira ekonomisinden devletini bütünüyle uzaklaştırmış hiç bir Avrupa devleti yoktur. Ulusçu olmayanı yoktur. Laiklikten vazgeçeni yoktur. Kendileri içlerinde yaşayan tüm azınlıkları asimile etmekte tereddüt etmezken, Türkiye’de yaratılan yapay azınlık sorunundan ellerini bir türlü çekmezler.

Tüm bu çabalara rağmen Atatürk dün olduğu gibi yarın da birleştirici özelliğini sürdürecektir. Çünkü Atatürk düşüncesi ve eylemi ezilenlerden yanadır. Emperyalizm, insanları kanlarının son damlasına kadar emmek istedikçe aslında Atatürkçü düşünce sistemini ve gerçek Atatürkçüleri beslemektedir. Türkiye ve Türklerle ilgili hep yanılgı içinde olan Batı, bu alışkanlığını Atatürk konusunda da sürdürmektedir. Zira onlar Atatürk ve Atatürkçülük üzerine gittikçe karşılarında her zaman daha güçlü bir Atatürkçü anlayış çıkacaktır, farkında değiller.

Bu nedenledir ki, emperyalist beklentilere ve bu beklentilerin işbirliğine boğazına kadar batmış olanların mazlumu görme, anlama, tanıma olanağı olmayacaktır. O hırs, onları kendi bataklarında yavaş yavaş tüketecektir.

Balkanlarda, Irak’ta ortaya çıkan sonuçlar ile Suriye, İran, Tunus, Libya, Mısır, Kıbrıs, Ege Denizi üzerinde hesaplanarak beklenen sonuçların Türkiye’den bağımsız olabileceğini hiç aklınız alıyor mu?

Bu nedenle Türkiye’de Atatürk düşüncesine uzak bireylerin yetiştirilmesi ve hatta onları iktidara taşımak Sevr meraklılarının ekmeğine yağ sürmekten başka bir şey değildir. Ancak bunlar, kendilerinin ulusun geleceğine ilişkin çirkin bir planın parçası olduklarını fark etmezlerse eğer, tarih karşısındaki durumları Damat Ferit Paşa’dan hiç de farklı olmayacaktır.

Ben şahsen bu ulusa Atatürk’ün güvendiği kadar çok güveniyorum. Çünkü bu ulus, yine ve yeniden savaşarak bağımsızlığını ele alır. Sonra da ulusun bağrından çıkacak İstiklâl Mahkemeleri dökülen kanların hesabını usulüne göre sorar, soracaktır. Ancak yitirdiklerimiz kalacaktır geriye yitirilmiş olarak…

Özellikle cumhuriyetimizi korumasız bırakma çabaları söz konusudur. Bunun yolu da cumhuriyetin emanet edildiği gençleri bu görevinden uzaklaştırmak, duyarsızlaştırmak, etkisiz hale getirmektir. Bu yolda eğitim alanı dahil gözle görülen sonuçlar da ne yazık ki yok değildir. Sevr’de yürümeye başlayanlar amaçlarına ulaşmalarına az kaldığı düşüncesiyle sevinedursalar da yolun sonu çıkmaz sokaktır, haberleri yok…

Atatürk öyle bir ışık salmıştır ki bu milletin üzerine kim ne yaparsa yapsın bu ateşi söndüremeyecektir. Özellikle artık her gün Gençliğe Hitabe tekrar tekrar okunmalı, okutulmalı ve emperyalistlerin amaçlarına ulaşmalarının yolu kesilmelidir. Atatürk bedenen 10 Kasım günü aramızdan ayrılmış olsa da onun düşünceleri ve ilkeleri her daim yolumuzu aydınlatacak ve gitmemiz gereken en doğru yolu gösterecektir. 

Işıklar içinde ol ATAM. Kim ne yaparsa yapsın bu ulus seni çok seviyor. Şu sıralar gösterdiğin yoldan sapanlar, emperyalistlerin ekmeğine yağ sürmeye çalışanlar olsa da gün gelecek ve gösterdiğin yolun her zaman doğru yol olduğu herkesçe kabul edilecektir. İşte o zaman hayal ettiğin Türkiye çıkacak ortaya… İşte o zaman gururla geleceğiz yanına... 

Arzu KÖK