başbakan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
başbakan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Nisan 2016 Pazartesi

Terörü Kanıksamak - Arzu Kök

Terörü Kanıksamak

20 Temmuz 2015 Suruç 
10 Ekim 2015 Ankara 
12 Ocak 2016 Sultanahmet 
17 Şubat 2016 Ankara  
13 Mart 2016 Ankara
19 Mart 2016 İstanbul

Devam edecek mi bilmiyoruz hiçbirimiz. Bir yanda endişe diğer yanda acaba alıştırılıyor muyuz sorusu… Tabii bunların yanında doğuda devam eden adı konmamış bir iç savaş ve her gün gelen şehit haberleri… Hani o kadar çok şey yaşıyoruz ki son yıllarda düşünmeden edemiyoruz: Acaba bunların hepsi psikolojik bir operasyonun parçası mı? Bu sorunun ardından çoğu kimse bunu bir komplo teorisi olarak algılayacak belki de. Ama bir baksanıza çevrenize, toplumsal duyarlılık ne kadar zayıfladı, hatta yok olma noktasına geldi. 

 Toplumların bakış açılarını, algılarını, alışkanlıklarını, duyarlılıklarını değiştirmenin psikoloji biliminin incelediği birçok yolu vardır. Bunlardan en önemlisi ise medyadır. Günümüzde hem yaşanılan olaylar hem de yaşanılan olayların medyada bilinçsizce (ya da bilinçli olarak bilmiyorum) yansıtılması, toplumun duygularının, algılarının gün be gün giderek zayıflamasına yol açıyor.

Terörle mücadele, sadece askerin veya polisin görevi olarak görülüyor. Oysa öyle değildir. Aynı zamanda psikolojik ve sosyolojik bir mücadeledir bu. Günümüzde terörün haberler içerisinde yer almaya başlaması ve toplumun buna sessiz kalıyor olması aslında o toplumun yok olmaya başladığının göstergesidir. Yazık ki ülkemizde psikolojik bir operasyon vardır ve bu operasyonlar terör olaylarını olgunlaştırmaya ve terörün sıradanlığını kabul ettirmeye zemin hazırlamak değil de nedir?

Türkiye’de yaşanan bu duyarsızlaştırma sürecini daha iyi anlamak için uzağa değil, çevremizdeki Afganistan, Irak ve son olarak da Suriye’de yaşananlara bakmak yeterli değil midir? Örneğin, neredeyse her gün adı geçen bu ülkelerde yaşanan terör saldırıları ve iç savaş neticesinde insanların hayatını kaybettiği haberleri sıradan ve arka sıralarda okunan olağan haberler haline gelmedi mi? Türkiye önce çevresindeki bu ülkelerdeki terör ve savaş neticesinde hayatını kaybeden onlarca insanın haberini kanıksadı. Şimdi de kendi ülkesinde yaşananları kanıksamaya başladı. 


Türkiye’de de şehit haberlerinin, terörün ve patlamaların artık manşetlerden ara haberlere doğru indiği bir süreçteyiz. Bu aslında terörün ana amaçlarından olan yıldırma, sindirme, tepkisizleştirme ve kanıksatmayı da beraberinde getirmektedir. 

Duygusal yaşamda tekrar tekrar karşılaşılan uyarıcıların bir süre sonra algılanmaması durumu, duyarsızlaşma olarak tanımlanmıştır. Örneğin; annesi tarafından sürekli azarlanan bir çocuk bir süre sonra annesinin azarlamalarına karşı duyarsızlaşabilir. Duyarsızlaşmayla sık sık karıştırılan alışma ise, duyu organlarında meydana gelir. Örneğin; sürekli hissedilen bir kokunun bir süre sonra duyulmaması alışmadır. Toplum olarak, daha önce büyük tepkiler verdiğimiz olaylara karşı bir süre sonra sessiz kalmamız, duygularımızın eskisi kadar harekete geçmemesi alışma değil duyarsızlaşmadır.

Hiçbirimiz dünyaya Türk, Kürt, Sünni, Alevi veya Katolik olarak gelmeyiz. Bunlar bize öğretilen değerler, bir başka deyişle şartlı reflekslerdir. Eğer pekiştirilmezlerse zamanla sönerler. Ağır travmalar ise şartlı refleksleri ortadan kaldıran bir etkendir. Bir yandan her gün Güneydoğu şehitleri için “kanları yerde kalmayacak” denmesine rağmen kanların sürekli yerde kalması, bir yandan araba yakıp polise taş atarak gelişen etnik kalkışmalar, diğer yanda artık şehir merkezlerinde patlayan canlı bombalar, temel güvenlik duygusunu ortadan kaldırmakta ve şartlı reflekslerimizi kırmaktadır.

Emperyalistler sinsi savaşlarında en çok psikoloji bilimini kullanırlar. Burada izlenen yol, ABD’nin tehdit olarak gördüğü ulusların ulusal bilinçlerinin, tarihlerinin ve benliklerinin sorgulanması, aşındırılmasıdır. Kısacası, milli duygunun yok edilmesidir. Bu ise etnik psikiyatrinin görevidir. Bir ulusun ulusal bilincini, ulusal duygusunu ve reflekslerini nasıl yok edersiniz? Önce o ulusun tarihsel varlığını sorgulamaya açarsınız. Yani o ulusun tarihini yeniden tartışırsınız. Mesela, Türkler kendilerini kahraman bir ulus olarak mı görüyorlar? Onlara ne kadar korkak bir ulus olduklarını göstermek gerekir. Ya da Türkler Atatürk’ü çok mu yüceltiyorlar? Onlara Atatürk’ün ne kadar sıradan biri olduğunu göstermelisiniz. Bu sürecin sonunda ulusal gururu ve hassasiyetleri yüksek insanlar bile acaba demeye başlar. Ulusal benlikte kırılma yaşanır. İşte böylece psikolojik savaş başlatılır.

Türkiye’nin terörle mücadelesi yıllardır devam etmektedir. PKK emperyalist ülkelerin bölgesel çıkarları nedeniyle bu ülkeler tarafından da desteklenmekte ve varlığını korumaktadır. PKK’nın varlığını sürdürebilmesi aynı zamanda Türkiye’nin askeri, politik veya sosyolojik hatalarından veya eksikliklerinden de kaynaklanmaktadır. Örneğin; terör örgütü ile müzakere masasına oturursanız veya terör örgütü mensuplarının Habur’dan şaşalı gösterilerle karşılanmasına tepki vermezseniz bu terör örgütünün hanesine başarı olarak yansır ve terör örgütü psiko-politik üstünlük sağlar.

Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı henüz Başbakan iken “Terörle yaşamaya alışacaksınız” dememiş miydi? Şimdi ise bakanlar çıkıp aynı şeyi söylüyorlar bizlere. “Alışın” diyorlar ısrarla. Ki zaten büyük oranda alışma da sağlanmış gibi. Örneğin; şehit sayılarının son yıllardaki artışıyla toplumun tepkisinin de artması beklenirken bunun tam tersi bir durum gerçekleşmektedir. Genel olarak bakıldığında toplumda ölümlere karşı genel bir duyarsızlaşmanın yerleşmeye başladığı, terör sonucu hayatını kaybeden şehitlerimizin de bu genel duyarsızlaşma ve kanıksama içerisinde fazlaca tepki verilmeyen olaylar gibi sıradanlaştığı görülmektedir. Bunun sonu ise bir felakettir.

Terörün artık psikolojik ve sosyolojik açıdan da savaş verdiği, önüne geçilemez bir gerçektir. Türk toplumunun değerlerine uzaklaşmaya başlaması, devletin terörle mücadelede bu gerçeği göz ardı etmesinin en önemli ve en acı sonuçlarından biridir. İçi boşaltılan milli kavramlar, orduya duyulan güvenin günden güne sarsılması, önemli devlet adamlarının sıradanlaştırılmaya çalışılması, medyanın bilinçsiz yayınları, verilen psikolojik savaşın ve duyarsız bir toplum yaratılmak istendiğinin göstergesidir.

Türkiye’de her geçen gün terör saldırıları hızını ve şiddetini artırırken, bu artan saldırılara paralel olarak, daha fazla şehit verdiğimiz günlerden geçmekteyiz. Neredeyse her gün şehit haberleri gelmesine rağmen toplumda bu haberlere olan tepkisizlik, duyarsızlık ve şehit haberlerinin kanıksandığı bir aşamaya gelindiğini göstermektedir. Öyle ki; ateş kendi çevresine düşmeden acıyı sahiplenmeyen bir milletin var olduğu ya da var edilmeye çalışıldığı bir toplum mühendisliği çalışması ile karşı karşıya olduğumuz kanısındayım.

Değerler, sorgulanmaya başladığında ve tartışmaya açıldığında aşınırlar. Türkiye’de de milli değerleri tartışmaya açıp sıradanlaştırmaya çalışan psikolojik bir savaş yürütüldüğü artık açıkça ortadadır. Türk toplumunun duyarsızlaştığı, terörle mücadelede sonuç alınamadığını görüp sürekli tekrarlanan olaylar nedeniyle milli refleksin kırıldığı, yaşanan travmaların artık ülkece değil de şehit ailelerince yaşanması süreci Irak, Afganistan ve şimdilerde de Suriye’deki ölümlere karşı yaşanan kanıksamayla benzeşmektedir. Bu ise ülkemiz adına bir felaketin çanlarını çalmaktadır. Sağır kulaklar duyar umarım…

Arzu Kök

16 Şubat 2015 Pazartesi

Ülkemizde Kadınlar - Arzu Kök

Ülkemizde Kadınlar

* 2006 yılında AKP Çankırı Milletvekili Hikmet Özdemir TBMM’de “Kadınların cehennemlik” olduğunu anlatan dini bir kitap dağıttı. Tüm AKP Kadın milletvekilleri sessiz kaldı.
* 2009’da Bakan Veysel Eroğlu seçim gezisinde kendisinden iş isteyen kadınlara “Evdeki işler yetmiyor mu?” diye karşılık verdi. AKP’li vekiller yine sustular.
* 2011 yılında AKP Ünye Tanıtım ve Medya Başkanı sosyal medya üzerinden başı açık kadınlar için “ Örtüsüz kadın perdesiz eve benzer. Perdesiz ev ya satılıktır ya da kiralıktır” diye yazdı. O dönemde hepsi de başı açık olan AKP’li kadın vekiller sessiz kaldı, hiçbir açıklama yapmadılar.
* 2012 yılında Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç CHP’li Aylin Nazlıkaya’ya TBMM kürsüsünden “Bir evli, çocuklu olan milletvekili kendisiyle ilgili cinsel organını nasıl böyle açıkça konuşabilir, yüzü kızarmaz” diye konuştu. AKP’li kadın vekiller yine sustu.
 * Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan başbakanlık yaptığı dönem boyunca her fırsatta kadınlardan önce 3, sonra 5 çocuk doğurmalarını istedi. Kürtaj konusuyla kadınların bedenleri üzerinden siyaset yaptı. Ancak AKP’li kadın vekiller Erdoğan’ı savunan demeçler vermekle yetindiler. Kadınların vücudunun bir siyasi malzeme yapılamayacağını haykıramadılar bir türlü. 
* 2013 yılında daha yeni, AKP Tokat milletvekili Zeyid Aslan’ın güya kadın bakanı savunmak için Kamer Genç’in annesi üzerine kurduğu küfürlü cümlelere sesleri çıkmadı bir türlü. Üstelik savunması da hayli trajikomik iken; “Kamer Genç’in annesinin ölmüş olduğunu bilmiyordum.”  Yani Zeyid Aslan diyor ki, “Annesi sağ olsaydı söyleme hakkım olurdu.” Ama AKP’li vekiller çıkıp da “ Hiçbir şart ve koşulda bir anaya söz söylemek kimsenin harcı değildir” çıkışı yapamadılar.
* TRT’de canlı yayınlanan iftar saati programında "Hamilelerin sokağa çıkması terbiyesizliktir" diyen Avukat Ömer Tuğrul İnançer’e AKP kadın vekilleri ses etmedi.

Dünyada cinsiyet eşitliği sıralamasında 135 ülke arasında 124. sırada olan, konuyla ilgili tek Bakanlığın adından “Kadın”ı çıkaran, “Kadın Erkek Fırsat Eşitliği” Komsiyonunu Meclis Başkanı eliyle işlevsiz hale getiren, kadınların yaşam ve özgürlük hakkıyla ilgili düzenlemeleri “aile” üstbaşlığında birleştirenler değil midir bunlar? Bülent Arınç örneğinde olduğu gibi, “kadın” kelimesi bile aşağılama amaçlı kullanılırken meclis alkıştan yıkılıyor. Daha ötesi, bir kadın milletvekilinin erkek milletvekiline soru sorarken bakması bile, “göz zinası”, “flört” gibi yansıtılabiliyor. Ana/avrat küfür etmek, “leşini sererim” diye tehdit etmek, erkekliğin şanından sayılıyor. Kadın vekillerimiz sessiz kalıyor tüm bunlara. Kadın cinayetleri alıp yürüyor bu arada.

Artık nasıl bir ülkede yaşıyoruz diye hayretler içerisinde kalıyorum her geçen gün. Zira bu ülkede din adına hareket ettiğini iddia eden bazı insanların, kendilerinden biraz farklı olan insanlara karşı duyduğu kin, gerçekten aklın ve hayal gücünün sınırlarının ötesine çıkmış durumda. Bir öğretim görevlisinin yaptığı bir araştırma bizlere Anadolu’da hoşgörü diye bir şeyin kalmadığını, dini taassuptan kaynaklanan mahalle baskısının farklı olan her şeyi ve herkesi sindirmeye çalıştığını gösterir nitelikte çıktı karşımıza. Pek çok kişi bu araştırma sonuçlarının yanlış olduğunu, gerçeklerden uzak olduğunu iddia etti. Ama yaşadığımız pek çok olay bunu doğrular nitelikte. Mesela geçen gün sözüm ona bir ‘aydın’ (Selçuk Üniversitesi İlahiyat Bölüm Başkanı Prof. Orhan Çeker), “Dekolte kıyafet tacize yol açar, dekolte giyen kadına tecavüz edilirse, erkek kadar kadın da suçludur” türünden bir konuşmayı gayet rahat yapabildi ve bütün televizyonlarda defalarca haber olabildi. Bu şahsın görüşüne göre, “sorunun odağında kadın var. Sen tahrik edici giyinirsen adam da tahrik olur; bu tür çirkinliklerle karşılaşman da sürpriz sayılmaz. Tahrik ettikten sonra sonucundan şikâyet etmen makul değil.”

Son 7 yılda kadın cinayetlerindeki artış yüzde 1400 artmış. 2002 yılında cinayete kurban giden sayısı 66 iken günümüzde 1500’lere dayanmış. Yazıktır ki Türkiye’de kadınların yüzde 41.9 u fiziksel ve cinsel şiddete maruz kalıyor. Tecavüze uğruyor, dövülüyor, öldürülüyor. Ve aslına bakarsanız bu tecavüzleri ve bu yolda ölümlerin sonunu hazırlayan, bu ülkedeki toplumsal cinsiyet politikaları, erkek egemen iktidarın ta kendisi. Bu sadece iktidarın bir tecavüzcü olarak vücut bulması… Bugün bağırıp duruyorlar ‘Kadına şiddete son’ diyerek. Çünkü Özgecan canice katledildi. Çünkü Özgecan namusunu korumak adına yakılarak öldürüldü. Üstelik Özgecan onların istediği gibi kapalı değildi ama namusunu korumuştu. Dumura uğradılar, şaşırdılar. Özgecan onların yarattığı ortamın sonucunda katledildi ama hala farkında değiller, idrak edemiyorlar.
Aile içi şiddetin meşru sayıldığı, kadının karakola kocasını şikayet etmek için gittiğinde tıpış tıpış polis tarafından evine gönderildiği, ailesi tarafından “kocandır, döver de, sever de” diye geri yollanıp kocası tarafından öldürüldüğü kadınların ülkesi burası. Sokakta gündüz vakti fiziksel ve cinsel tacize maruz kalan kadınların ülkesi burası.

Bu coğrafya, amcasının oğlu tarafından tecavüze uğramış, bunun sonucunda da hamile kaldığında ağabeyleri tarafından öldürülen kadınların ülkesi. Başbakan’ının kadınlar gününde her kadının üç çocuk yapmasını öğütlediği, kadının eve kapatılma politikalarıyla, yeni sosyal güvenlik yasalarıyla kıstırıldığı, annelik ve karılık kavramlarıyla kutsandığı, namus kavramıyla da boğazlandıkları bir coğrafya.

Bu coğrafya, yılbaşında kameralar önünde, turist kadınları ulu orta taciz eden erkekleri beş kuruş karşılığında serbest bırakan yetkililerin yaşadığı bir coğrafya. Ülke sevgisini “ya sev ya terk et”, aşklarını tehdit, şiddet, mülkiyet ilişkileri üzerinden ifade eden, bebeklerden katil, tecavüzcü, işkenceci yaratan bir karanlığın olduğu bir coğrafya.
Erkekliğin ise ispatı güçtür. Hem mecaz hem de gerçek anlamda. İspat etmek güç olunca da bunu cebirle ilan yoluna gidiyor. Sonuç düz bir vahşet, kuru gürültü ve suçluluk. Bu ise telafisi olmayan bir durum. Bu anlamda yazık ki dişe dokunur bir çalışma da yok. O öğretim görevlisi işine devam eder, kocası tarafından dövülüp, ölümle tehdit edilen kadın kocasına iade edilir “Al rahat rahat öldür” denircesine. Bu durumda da karşımıza çıkan manzara bu. Her seferinde kadına verdiği değerden bahseden Başbakan, Cumhurbaşkanı hiç düşündü mü acaba “Neden iktidara geldiklerinden bu yana kadın cinayetleri sayısının yüzde 1400 arttığını.

Özgecan’ı yakan cani yalnız onu değil vicdan sahibi tüm ülke insanlarının yüreğini yaktı. Umarım iktidar biraz olsun bazı şeylerin bilincine varır ve bu konuda gerekli tedbirleri alır. “Umutlu musun?” derseniz değilim. Çünkü geri adım atılmayacağını Özgecan cinayetine tepki olarak yapılan eylemlerde kadın eylemcilere yapılan uygulamaları gördüm. Umutlu değilim çünkü kadına bakış açılarının değişmediğini görüyorum. Yine de belki diyorum. Belki bu olay biraz olsun vicdanlarını sızlatır da çözüm arayışlarına girerler diyorum.

Özgecan yok artık. Ama başka ölümler olmasın artık. Başka Özgecan’lar taciz edilmesin. Namuslarını korudukları için katledilmesin. Öldürülmesin, yakılmasın. Acımız büyük, çok büyük… Bir kez daha öğrendik ki bu ülkede kadın olmak zor zanaat…

                                                                                  Arzu Kök