10 Kasım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
10 Kasım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Kasım 2018 Cuma

Atatürk’ü Özlemek… - Arzu KÖK

Atatürk’ü Özlemek…

 Kasım genelde insana bir ninenin sararan benzini, aklaşan saçlarını, yılların izini taşıyan buruşuk yüzünü; çilenin, vefasızlığın, ihanetin, nankörlüğün derin acısını yansıtan bakışlarını; çatlaklar dolu nasırlı ellerini hatırlatır… Bahçelerde biriken sarı gazeller arasında canlı kalmaya çalışan, mevsimin yeşilliklerini temsil eden incecik dallı çimler, otlar, sümbüller, kasımpatılar ise geleceği, tabiatın doğurganlığını, doğanın ölümsüzlüğünü hatırlatır…


 On Kasımlarda ise bu algılama farklı bir boyut kazanır; varlığımızı muhtaç olduğumuz Gazi Paşa’nın bakışları üzerimde gezinir adeta… Bakışlarının ışığında sanki bir şeyler söyler gibidir; bir şeyler hatırlatmak istercesine derin derin bakar durur enginlere…
Seslendiğini duyarım en derinlerden:

-“Hey çocuk, bak bu tarafa! Duydum ki bazıları müstemleke muhtarı edasıyla, en büyük mirasım olarak bildiğim Cumhuriyet okullarında ve resmi dairelerde asılı duran resimlerime kafayı takmış; resimlerimin okullardan, devlet dairelerinden indirilmesini istermiş!... Andımızın kaldırılmasını istemiş ve de kaldırılmış. Okullarımızdaki eğitim laiklik çizgisinden uzaklaştırılmış, dini kisveye bürünmüş!... Hani bunların dışarıdan dayatılmasını anlarım da; kuyruk acıları vardır, sömürgeleştirmek istedikleri Anadolu’nun bağrında derslerini aldıkları için kinlerini kusuyorlar, anlarım onları… Fakat kurduğum Cumhuriyet okullarından yetişip bir yerlere gelen, hele Prof. ünvanı almış birilerinin benden, benim eserlerimden gocunmalarını anlayamıyorum… Cumhuriyet bunlara hiç mi bir şey öğretmedi?... Söyle bre çocuk söyle, hiç mi öğretmedi?...”

-“Iııı!...”

-“Peki çocuk!... Anlaşılan cevaplayamıyorsun bu sorunun cevabını… Daha kolay sorayım o zaman; Türk Milletiyle beraber kan akıtarak kurtardığım vatan toprakları üzerinde bu kadar hain nasıl oldu da bir araya geldi? Bu kadar mı haini bol bir millet oldunuz? Sonra, kurduğum laik Cumhuriyetin nimetlerini kullanarak, onun kutsal değerlerini ticaret matahı yaparak gizli ajandalarında yazılı amaçlarını gerçekleştirmek isteyen kadroları nasıl olur da işbaşına getirdiniz?... Söyle bakalım çocuk, söyle nasıl?...”

-“Iııı!...”

-“Hey, çocuk!... Savaş meydanlarında, piyonlarını cepheye süren Batı emperyalizmini yendiğimiz günleri hatırla… Yokluk ve sefalet içinde, hastalıklar içinde kıvranarak; yılların savaş yorgunluğu ve bir tek kişiye ram olma, ümmet olma düşüncesinin egemen olduğu bir ortam içinde; hürriyetini, onurunu, iffetini korumuş olan bu necip millet, her türlü olumsuzluğa rağmen Batı emperyalizmi karşısında diz çökmedi. Türk milleti adına, sözde milli irade adına, çirkin politikacı simsarlarının önüne neden geçmiyorsun? Nasıl oluyor da bu milletin, Batının şamar oğlanı olmasına izin veriyorsun? Sana emanet ettiğim Cumhuriyeti böyle mi koruyacaktın?...”

-“Iııı!...”

-“Hey çocuk!... Kırk yıldır kapısında bekletilen AB kuzulkurdasının varlığının yarın devam edeceğinden kim emin olabilir ki? Adam gibi adam, insan gibi insan olduğun zaman başkaları sana gelecektir… Bunu başaramadığın için başkalarının kapısında bekletiliyorsun! İstenmeyen yere neden illa da misafir olmak istiyorsun, söyle bakalım evlat? Senin sahip olduğun kudretin, yapay AB oluşumunda olmadığını ne zaman fark edeceksin ki?...”

“Sana karşı hırçınlığı, seni hakir görmeleri, aşağılamaları, komiserleri tarafından azarlanmalarının sebebi budur, bunu ne zaman anlayacaksın sen çocuk? Ne zaman kendi değerlerine, benliğine, öz varlığına dönüş yapıp, silkineceksin ve kendine geleceksin, ne zaman?...”

“Hiç mi kurtuluş mücadelemizi okumadın; hiç mi geçmişine dönüp bakmadın; hiç mi atanı-dedeni, ecdadını tanımadın? Ataların düşmanları, yani dünün düşmanları bugün de farklı şekillerde senin düşmanların; sadece çizmeli değiller, kravatlılar… Mütareke yıllarında, biz cephede savaşırken iç düşmanların varlığını, arkadan hançerlemelerini kimse anlatmadı mı?”

-“ Peki çocuk, Yırtık fotin, yalın ayak, yamalı esbap, çakaralmaz tüfekle savaşarak bu vatanı, Anadolu’yu düşmanın esaretinden kurtaran Mehmetçiğin çektiği sefaletin, açlığın, yokluğun, acının farkına hiç vardın mı?”

-“Sadece vatan ve bayrak diye tutuşan bir ruh, çarpan bir yürek, vatan için şehit olmaya yeminli, senin yarı yaşındaki o taze fidan gençlerin hikâyesini hiç okudun mu, okuttular mı sana?”

-“Hiç bahsettiler mi Çanakkale’de şehit olan 250 bin gencin hikâyesini?”

-“Kınalı kuzuların hikâyesini anlattılar mı sana; sizleri, onların eseri olarak tanımladığım öğretmenlerin anlattı mı?”

-“…???!!!...”

-“Tabii ki okutmadılar… Anlattırmadılar… İşlerine gelmez, onları bilmen…”

-“Bilirsen uyanırsın, vatan toprağına sahip çıkarsın…”

-“Uyutulman gerek… “

-“Dünyanın nefsanî zevklerini öne çıkarıp, bir vurdumduymazlık içine sokulduğun için bunlardan haberin olmuyor… “

-“Yurdunun her noktası farklı amaçlar için adeta işgal edilmiş; ister yerli uşaklar, ister yabancı ortaklar aracıyla olsun…”

 -“Anadolu’nun yeniden kurtuluşu gerek, çocuk… Farkında mısın?...”

-“Sana niye emanet ettim ben bu ülkeyi?...”

-“Uyuyasın diye mi?...”

-“Har vurup harman savurasın diye mi?...”

-“Uyan, çocuk uyan!... Yarın çok geç olabilir…”

-“…???!!!!....”

Hele ki 10 Kasımlarda hep bunlar gelir kulağıma. Utanırım. “Affet beni Gazi Paşam, affet…” diye haykırasım gelir…

İçinde olduğumuz ve birilerinin refah ufkuna doğru yol aldığını sandığı geminin çok hızla su almakta olduğunu, yakında bir karaya ya da sivri kayalara bindirme tehlikesinin varlığını görebiliyor muyuz?…

Bu toplumun uyuyakalmasını söyleyerek onu uyutmaya çalışanlar yazık ki, gizli ajandalarını gerçekleştirme yolunda hayli mesafe aldılar…

Umuyorum ki uykuda olanlar bir an önce uyanır ve üzerindeki rehaveti atar ve silkelenip kendine gelir…

Ülkenin kaderine el koyar, vatan topraklarına sahip çıkar…
Umalım ve bekleyelim...

Bakalım bu 10 Kasım’da Gazi Paşanın uyarıları sonuç verecek mi?...


Arzu KÖK

9 Kasım 2017 Perşembe

Çıkmaz Sokak - Arzu KÖK

Çıkmaz Sokak

Adına Batı denilen iki yönlü sürecin bir yanı uygarlığın tanımı olarak kullanılırken diğer yönü özellikle de Türkiye için barbarlığı anlatıyor ne yazık ki. Uygarlık yönü sadece kendilerine ilişkin üretilen süreçlerden oluşuyor nedense... 

Kendilerinden saydıkları bireylerin, özgürlükler ve güvence adına sahip oldukları düzey evrensel bazda diğerlerinin önünde olduğu yadsınamaz: Bireye ilişkin sağlık, eğitim, iş güvencesi, sosyal güvenlik, sanat, gezi, tatil ve benzeri konulara bakıldığında belki de özenilecek boyutlardadırlar. Ancak Türkiye ve Türklere ilişkin yönleri gerçekten oldukça barbardır. Binlerce yıllık hazımsızlık gereği olsa gerek, kine varan önyargıyla davranmaktadırlar bizlere. Kendileri için hak olarak gördüklerini Türkiye ve Türkler için asla ve asla görmemektedirler.

Batı’ya göre, yayılmacı ve köle kültürünün temsilcisi Roma bir uygarlıktır ama at kültürünü öğrendikleri Türkler barbardır. Amerika’nın keşfinin ardından binlerce yıllık üç kültürü; Maya, Aztek, İnka kültürlerini yok eden Avrupa uygardır ama Orta Avrupa’yı ve Kuzey Afrika’yı egemenlik altına alan Türkler barbardır. Fırınlarda daha dün Yahudi yakan Almanya uygardır ama Türkler, Ermeni olayları nedeniyle barbardır. ABD Vietnam’a, Kore’ye, Afganistan’a, Irak’a girerken demokrattır ama Türkler Kıbrıs Barış Harekâtı nedeniyle barbardır.

Türk yurdunu işgal eden Fransızlar, İngilizler, Yunanlılar, İtalyanlar uygardır. Sevr ise onlara göre bir uygarlık ürünüdür. Ama Lozan yerden yere vurulacak bir şeydir. Ne yazık ki bu yerden yere vuruş yalnız dışarıdakiler tarafından yapılmaz. Bol dolarlarla satın alınmış içerdekiler de yaparlar bunu. Lozan’ı benimsemek barbarlık, Sevr’i savunmak entellik olarak sunulur olmuş günümüzde. Bunu savunan sözde aydıncıklar aynı zamanda: “Atatürkçülük dönemini tamamlamıştır. Türkler, Atatürk’ü ve onun ilkelerini bırakmalıdır artık. Üniter devlet anlayışı bitmiştir. Ulus devletler tarihe gömülmüştür…” gibisinden kimi ülkelerin uyguladıkları Türkiye projesinin savunduğu görüşleri dillendirir olmuşlardır. Bu politikaların amacı tabii ki yeniden Sevr’e dönmektir. Hatta sınırlarımız içine çizdikleri altı parçalı haritalar bile dolaşmaya başlamıştır ortalıklarda.


Aslına bakarsanız Türkiye’nin yeni bir sorunu yoktur. Sorun, Sevr’deki hesapların Lozan’a takılması sonrasında planlarının ertelenmesinden başka bir şey değildir: Kürt sorunu, Kıbrıs sorunu, Ege sorunu…

Atatürk, kendine özgü düşünce sistemi ve eylemliliğiyle bu ülkenin birleştirici adresi olmuştur, olmaya da devam edecektir. Atatürk’ün birleştirici yönü ise Sevr’e giden yolun önündeki en büyük engeldir. Sevr savunucularının amaçlarına ulaşmaları için toplumun çözülmesi; etnik ya da dinsel parçalara ayrılması, yeni merkezler oluşturulması gerekmektedir. Bu nedenledir ki birleştirici yapıya, Atatürk’e, üniter yapıya saldırı had safhadadır. Saldırının konusu aslında ne laiklik, ne devletçilik ne de ulusçuluktur. Zira ekonomisinden devletini bütünüyle uzaklaştırmış hiç bir Avrupa devleti yoktur. Ulusçu olmayanı yoktur. Laiklikten vazgeçeni yoktur. Kendileri içlerinde yaşayan tüm azınlıkları asimile etmekte tereddüt etmezken, Türkiye’de yaratılan yapay azınlık sorunundan ellerini bir türlü çekmezler.

Tüm bu çabalara rağmen Atatürk dün olduğu gibi yarın da birleştirici özelliğini sürdürecektir. Çünkü Atatürk düşüncesi ve eylemi ezilenlerden yanadır. Emperyalizm, insanları kanlarının son damlasına kadar emmek istedikçe aslında Atatürkçü düşünce sistemini ve gerçek Atatürkçüleri beslemektedir. Türkiye ve Türklerle ilgili hep yanılgı içinde olan Batı, bu alışkanlığını Atatürk konusunda da sürdürmektedir. Zira onlar Atatürk ve Atatürkçülük üzerine gittikçe karşılarında her zaman daha güçlü bir Atatürkçü anlayış çıkacaktır, farkında değiller.

Bu nedenledir ki, emperyalist beklentilere ve bu beklentilerin işbirliğine boğazına kadar batmış olanların mazlumu görme, anlama, tanıma olanağı olmayacaktır. O hırs, onları kendi bataklarında yavaş yavaş tüketecektir.

Balkanlarda, Irak’ta ortaya çıkan sonuçlar ile Suriye, İran, Tunus, Libya, Mısır, Kıbrıs, Ege Denizi üzerinde hesaplanarak beklenen sonuçların Türkiye’den bağımsız olabileceğini hiç aklınız alıyor mu?

Bu nedenle Türkiye’de Atatürk düşüncesine uzak bireylerin yetiştirilmesi ve hatta onları iktidara taşımak Sevr meraklılarının ekmeğine yağ sürmekten başka bir şey değildir. Ancak bunlar, kendilerinin ulusun geleceğine ilişkin çirkin bir planın parçası olduklarını fark etmezlerse eğer, tarih karşısındaki durumları Damat Ferit Paşa’dan hiç de farklı olmayacaktır.

Ben şahsen bu ulusa Atatürk’ün güvendiği kadar çok güveniyorum. Çünkü bu ulus, yine ve yeniden savaşarak bağımsızlığını ele alır. Sonra da ulusun bağrından çıkacak İstiklâl Mahkemeleri dökülen kanların hesabını usulüne göre sorar, soracaktır. Ancak yitirdiklerimiz kalacaktır geriye yitirilmiş olarak…

Özellikle cumhuriyetimizi korumasız bırakma çabaları söz konusudur. Bunun yolu da cumhuriyetin emanet edildiği gençleri bu görevinden uzaklaştırmak, duyarsızlaştırmak, etkisiz hale getirmektir. Bu yolda eğitim alanı dahil gözle görülen sonuçlar da ne yazık ki yok değildir. Sevr’de yürümeye başlayanlar amaçlarına ulaşmalarına az kaldığı düşüncesiyle sevinedursalar da yolun sonu çıkmaz sokaktır, haberleri yok…

Atatürk öyle bir ışık salmıştır ki bu milletin üzerine kim ne yaparsa yapsın bu ateşi söndüremeyecektir. Özellikle artık her gün Gençliğe Hitabe tekrar tekrar okunmalı, okutulmalı ve emperyalistlerin amaçlarına ulaşmalarının yolu kesilmelidir. Atatürk bedenen 10 Kasım günü aramızdan ayrılmış olsa da onun düşünceleri ve ilkeleri her daim yolumuzu aydınlatacak ve gitmemiz gereken en doğru yolu gösterecektir. 

Işıklar içinde ol ATAM. Kim ne yaparsa yapsın bu ulus seni çok seviyor. Şu sıralar gösterdiğin yoldan sapanlar, emperyalistlerin ekmeğine yağ sürmeye çalışanlar olsa da gün gelecek ve gösterdiğin yolun her zaman doğru yol olduğu herkesçe kabul edilecektir. İşte o zaman hayal ettiğin Türkiye çıkacak ortaya… İşte o zaman gururla geleceğiz yanına... 

Arzu KÖK