28 Ocak 2016 Perşembe

Bülbülü Öldürmek!.. - Arzu Kök

Bülbülü Öldürmek!..

Aslında attığım bu başlık Harper Lee’nin bir romanının ismi. Bu romanın kahramanlarından Attikon oğlu Jem’e şöyle bir öğüt veriyor: “ Arka bahçedeki tenekeleri vurmanızı yeğlerim, ama kuşların peşine de düşeceğinizi biliyorum. İstediğiniz kadar karga vurun ama unutmayın ki bülbülü öldürmek günahtır. Bülbüller yalnızca müzik üretirler. Bizi eğlendirmek için bahçeleri yağmalamazlar. Yalnızca şarkı söylerler hem de yüreklerini paralayana dek.” Çok hoşuma gider bu sözler. Zira bize sanatın ve sanatçının önemini ve onlara zarar vermemek gerektiğini, onların el üstünde tutulması gerektiğini anlatır bize farklı bir örnekle. İşte bu yüzden severim bu sözleri.

 - Ülkenin birinde çocuk ölümü endişe yaratacak bir boyuta ulaşmış. Bu nedenle de doktorlara, bilim insanlarına, siyasilere uygulanmak üzere geniş kapsamlı bir anket oluşturulmuş. Toplanan sonuçlar gıda yetersizliği, yaşam şartlarının bozukluğu, sağlığın korunması konusunda hüküm süren bilgisizlik …vb… şeklindeymiş. Aynı anketin soruları isabetli bir düşünce ile bir de sanatçılara sorulmuş. 

Anket sorularının kaç kişiye ve kimlere sorulduğunun bir önemi yok aslında. Önemli olan sanatçıların verdiği cevaptır. Sanatçılar demişler ki: “Çocuk ölümünün bu seviyeye ulaşması yalnız sefalet, bilgisizlik … vb… değil, aynı zamanda sanatçıların ihmalidir. Eğer sanatçılar anne sütünün önemi, koruyuculuğu, besleyiciliği hakkında eserler üretmiş ve insanlara ulaştırabilmiş olsaydı, çocuklar ölmeyebilirdi.”

Doktorların, o ağır bilim adamlarının, siyasilerin bildikleri, söyledikleri yanında sanatçının da bir konu hakkında düşünceleri, söyleyecekleri olması doğal değil midir? Ama doğal gelmez birçok kişiye. Çünkü sanatçı diyince pek çoğunun aklına duygu ve hayal oyuncuları, renk, çizgi, parlak söz ve uyak uzmanları gelir. İşte bu gerçekleri ters-yüz etme hastalığındandır. Toplum içerisinde toplumun halledilmesi gereken, yanıtlanması beklenen yığınla dertleri, sorunları varken sanatçıyı faydasız, hazırdan yiyen, parazit haline getirmek adına ellerinden geleni yaptılar. Ama işin asıl kötü tarafı bunu o kadar ustaca yaptılar ki, sonunda sanatçıyı da faydasızlığa, hazırdan yiyiciliğe, parazitliğe alıştırdılar.

Ressam resim için resim yaparmış da, bu nedenle ressam denilirmiş onlara!.. Şair, şiiri şiir için yazar, yazdığı şiirde de tıpkı kelimeler gibi insanları, insanların yaşadığı sorunları hammadde olarak kullanır; böylece ne kadar çok göz boyar, kulak aldatırsa o kadar büyük şair olurmuş!.. Tiyatrocu, insanlara komiklik yaparak büyük tiyatrocu olurmuş!.. Müzisyen, ezgiler eşliğinde sadece aşk şarkıları üreterek gelirmiş bir yerlere!.. Yaratılan imaj bu yazık ki ve işin en kötü tarafı bazılarının da buna inanır hale gelmiş olması, halkın sorunlarından, yaşanılanları anlatmaktan uzaklaşması. Ne günlere kaldık ey sanat tanrısı Apollon?  İnsanın avazı çıktığı kadar bağırası geliyor.

Zor günlerden geçiyoruz ülke olarak; gülmekten, nefes almaktan, eğlenmekten hatta birileri ölürken yaşıyor olmaktan utandığımız günlerden. Belki de hepsi önceden kurgulanmış bir oyundur, böyle yaşamamız hep borçlu, suçlu hissetmemiz içindir, kim bilebilir. Bazen inadına daha çok çalışmak, inadına yaşama bağlanmak, inadına günlük hayata devam etmek isterken bazen de dibe çöküp küsmek, kendimizi kapamak istiyoruz çoğumuz. Domuz gribinden ölenler, dayak yiyen, tecavüze uğrayan, öldürülen kadınlar, hayat pahalılığı, işsizlik, şehirlerin orta yerlerinde patlayan bombalarla ölen yüzlerce masum insan, Güneydoğu’da süren adı konmamış iç savaşta evlerinden olan insanlar, ölen onlarca masum, çocuk ve şehit haberleri… 

Albert Camus’un dediği gibi “Eğer dünya açık, aydınlık olsaydı sanat olmazdı.” Bizim ülkemizde ise her an bir dramla karşı karşıya olmamıza rağmen bir de sanata karşı bir tavır takınılıyor. Sanatçı asıl işlevini unutsun diye her şey yapılıyor adeta. Gerçek anlamda halkı aydınlatma, onlara bir anlamda doğruyu, güzeli estetik anlatımla iletme yükümlülüğü olan sanatçılar, dayakla, hapisle, sürgünle, işsiz kalma tehdidi ile bu işlevlerinden uzaklaşmaya başladılar. Oysa ülkemizin kurtuluşu belki de sanata ve sanatçıya verilecek değerde. 

Ulu önder Atatürk bunun önemini en güzel şekliyle görenlerdendir. Yaşadığı dönemde sanatçıyı el üstünde tutmuştur. Hatta Atatürk nutkunu şu sözlerle bitirir:

“Efendiler! Hepiniz mebus olabilirsiniz, vekil olabilirsiniz, hattâ reisicumhur olabilirsiniz. Fakat sanatçı olamazsınız! Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kesilmiş demektir.”

Bu sözler üzerine heyecanlanan sanatçılar elini öpmek isteyince de şu muhteşem sözü söyler.

“Sanatçı el öpmez, sanatçının eli öpülür”

Ancak bu sözler bugün bazı sanatçılarımız tarafından unutulmuş görünmektedir. Zira baskılara boyun eğmiş, köşelerine çekilmiş, ya da el etek öper konuma gelmişlerdir. “Biz kalabalığız biz ne dersek o olacak” gibi bir baskı var yaşadığımız günlerde. Sürekli hak, hukuk ve adaletten bahsediyorlar ama hep onlara ulaşıncaya kadar. Nalıncı keseri gibi hep kendilerine yontuyorlar. Yazıktır ki şu sıralar ülkemizde dünyanın en korkunç şeyi, faşizm örgütlenmiş durumda.  Amaç, tek tipleştirmek, yok saymak, ötekileştirmek… İşte bu nedenledir sanata ve sanatçıya yapılan saldırılar. Zira sanatın hakim olduğu yerde açlık, hastalık, zulüm, acı, savaş olmaz. Bu ise emperyallerin hoşuna gitmez. Sürekli kontrol altında tutmak isterler sanatı, sanatçıyı. Başaramadıkları yerde de olmadık eziyetler bekler sanatçıları. 

Sanata ve sanatçıya baskı uygulanmaya başlanılmışsa o ülkede gericilik kol geziyor demektir ve bir an önce bunun önüne geçilmelidir. Bülbülleri öldürmeyin artık. Bırakın ötsünler özgürce. Çünkü bülbüller yaşadıkça ve ürettikçe güzelleşecek dünya. 

Arzu Kök

13 Ocak 2016 Çarşamba

Aydın Olmak - Arzu Kök

AYDIN OLMAK


 ‘Aydın olmak nedir?’ Aydın, entelektüel,……….v.b. türünde pek çok kavram var. Peki entelektüelin karşılığı aydın mıdır, yoksa ‘aydın’ a ayrı bir anlam mı yüklenmelidir. Hep ‘entel takılıyor’ ya da ‘entellik etme’ sözleriyle insanlara aşağılayıcı bir tavır edasıyla yaklaşıyoruz da ‘aydın’ denildiğinde durup düşünüyoruz. Örneğin hiç kimseye ‘aydın takılıyor’ demiyoruz. Kimdir bu aydın?


 Düşünce ve beyin çabası gösteren, zihinsel bir işle iştigal eden ya da  kafasıyla, fikirleriyle aydınlatma işlevini görev edinen midir? Yaygın tanım ‘aydın düşünce emekçisidir’ der. Peki tanım buysa bunun içerisine çok geniş bir kesim girmez mi? Mesela bilim, felsefe, edebiyat ve sanat yaratıcıları ve de tüm beyaz gömlekliler girer (bürokrat, mühendis, teknisyen, memur). Peki bunlar düşünce üretenler mi, yoksa üretilen düşüncenin yönetici ve yayıcıları mıdırlar? İkincisi demek daha uygun olacaktır. Zira bence aydın; düşüncelerini kendisi üretebildiği gibi, onları insanları aydınlatmak uğruna kullanan ve savaşandır. Tanımı böyle yaparsak ta bahsettiğimiz kesim daralır, küçülür. Bu durumda da aydın, kafası ve düşünceleriyle toplumu değiştirmeye çalışan insan olarak tanımlanacaktır. Yani ‘yenilikçi’ ve ‘aydınlatıcı’..

Barış ve insanlık düşmanı güçlerin sevinç çığlıkları attıkları bir dönemde, insanlığın geleceğine sahip çıkma sorumluluğunu üstlenen, onurlu, inatçı ve özverili bir insandır aydın. Ancak yaşamla mücadele ederken, bunu güç araçlarıyla değil, tartışarak yapar. Onun silahları; kişisel bilgileri, yetisi ve inançlarıdır. Aydın bütüne ait bir parça olmaya güçlükle razı olur ve bunu yaparken de hevesinden değil, sadece ve sadece zorunluluktan yapar. Disiplin gereğini yalnızca kitleler için kabul eder, seçkin kafalar için değil. Ve kuşkusuz kendisini de bunlar arasına koyar… Olması gerekendir bu bir bakıma. Zira aydın, olayları ve düşüncelerini açıkça yazabilmek isteyendir, bu yolda mücadele verendir. ’Aydınlatma’ görevi onlara ayrı bir misyon yükler. Bu nedenle de siyasi iktidarların disiplin adı altında düşüncelerine sansür uygulamalarından hoşlanmazlar. Çünkü böyle bir durumda halka ulaşacak olanın, ’aydınlatma’ işlevinden uzak, siyasi iktidarın öğretilerinin dikte edilmesi olacağının bilincindedir. Bu nedenle disipline karşı çıkar, kişisel inançları için bunlara savaş açarlar. Sansüre uymaz, üzerlerindeki misyon gereği düşüncelerini olduğu gibi ifade ederler. Sonuç mu? Hapisler, gözaltılar….. 


Peki bunlardan sonra pes mi etmelidir aydın? Hayırrrr!...... Gerçek aydın, misyonuna duyduğu inançla bunlara boyun eğmemelidir. Ne olursa olsun… Aksi halde misyonunun yüklediği sorumlulukları yerine getirmeyen aydınlara gün gelecek halk cezasını en ağır şekilde verecektir.
         
‘Kah sevecen, kah korkunç maskelerle 
Raksa çıkılan bir karnaval fikir hayatımız
Tanımıyoruz…
Nereden geliyorlar? Bilen yok
Firavunlara benziyorlar
Kalabalığa çehrelerini göstermeyen firavunlara
Ve aydınlarımız…
O meçhul için ehramlara taş taşıyan birer köle

Tarihse hep firavunlardan bahseder
Taşları taşıyanlar onlarmış gibi….’




 ARZU  KÖK

3 Ocak 2016 Pazar

GÜLMEK YAŞAMAKSA!.. - Arzu Kök

GÜLMEK YAŞAMAKSA!.. 

            Bir keşiş araştırma yapmak için bir köye gitmişti. Önce köyün mezarlığına girdi. Çünkü kültürlerin, yaşam felsefesinin böyle yerlerde gizli olduğuna inanıyordu. Gözleri birden mezar taşlarının üzerindeki sayılara takıldı. Mezar taşlarında 5, 867, 900, 20003, 4979, 7, 421 gibi birbiriyle hiçbir bağlantısı olmayan sayılar yazıyordu. Uzun uzun düşündü, fakat bu sayıların anlamını bir türlü çözemedi. Köyün en bilge kişisine gitti, sordu; “Nedir bu sayıların sırrı Allah aşkına?” dedi. “Bu sayıların gösterdikleri ay mıdır, yıl mıdır, saat midir?”

Gülümsedi bilge kişi; “Bizler bebeklerimiz doğduğu zaman, bellerine bir ip bağlarız. Yaşamı boyunca her güldüğü an, o ipe bir düğüm atarız. Öldükten sonra o düğümleri sayar, düğümün sayısını yazarız mezar taşına.” Bilge kişi karşısındakinin hiçbir şey anlamadığını görünce açıklamasını sürdürdü; “Böylece onun ne kadar yaşamış olduğunu anlarız.”


Bu kısa yaşanmış öyküyü duyduğumda bir an durup düşündüm. Acaba böyle bir gelenek bizim yaşadığımız topraklarda olsaydı mezar taşlarına yazılan sayılar ne olurdu diye. Sonra kendim cevapladım soruyu yine. Çünkü bu topraklarda gözlerini dünyaya açanlarının çoğunun kaderi hemen hemen birbirine benzerdi ve çoğu bir kere bile doyasıya gülemeden çekip gidiyordu bu dünyadan.

Yoksulluk, hele de beyin yoksulluğu, acı, zevksizlik, kendi anadilini bile doğru dürüst yazıp çizememek, ezilmek, horlanmak, kandırılmak girdabında gelip geçer ömürlerimiz bu topraklarda. Çoğu güzellikleri yaşayamadan göçüp gideriz.


Milyonlarca insanımız hayatı boyunca bir kitap bile okumadan, farklı bir yaşamı tanımadan teslim ediyor ruhunu. Korkusuzca, içten gelen kahkahaları atamadan veriyor son nefesini. Devletin karşısında tümüyle savunmasız, yarınından endişelidir çoğu insanımız.

Şöyle bir akşam vakti hareketli bir caddede, deniz kenarında, salaş bir meyhanede sevdikleriyle hayatı ve kendilerini konuşmadan konuşamadan göçüp giderler. Yoksulluk bir gölge gibi sürekli takip eder onları, gittikleri her yerde adım adım. Çaresizlik diz boyudur bu topraklarda. Hükümetler de çare olmaz, belki de olmak istemez bu topraklarda.

Beyin yoksulu olarak yaşamak zorunda bırakılan milyonlar, sırtlarını dönerler sanata, sanatçıya. Bir şeyi yaratmanın nasıl bir süreç olduğunu bilmez bizim insanımız. Milyonlarca anne, baba asla anlayamaz çocuğunun neden ressam, edebiyatçı, müzisyen olmak istediğini. Çünkü bu ülkede sanata tükürenler vardır.

Daha çok küçük yaşlarda yalan hayatın bir gerçeği olarak sokulur maalesef çocukların hayatına. Ve hayat yalansız yaşanamaz hale gelirler büyüdükçe çocuklar. Kadın erkeği elinde tutabilmek için hileye, erkek kadını elinde tutabilmek için güce ve paranın kudretine başvurur. Böylece birliktelikler bile adi birer şirkete dönüşür bu ülkede.

Kendisini tanıma zahmetine katlanamayan insanımız, zamanla ustalaşır tanımadığı başkalarının hayatını karartma sanatında. Beyin zenginliği, ruh güzelliği ve kendine güvenin yerini markalar ve para alır bu topraklarda.

Yeteneklerinin geliştirilmesine izin verilmeyen milyonlar, akılları yerine daha çok dürtüleriyle olaylara tavır alıp sayısız dramların kahramanı olup çıkıverirler. Hayatın nasıl yaşanması gerektiği öğretilmediği için, ölüm korkusuyla geçer yaşamları. Bu korku yüzünden de hata üstüne hata yaparlar.

Durum böyle olunca da birkaç akıllıya kalır meydan. Ortamı nasıl kullanabileceğini bilenlere kalır. Ve o insanlar milyonları yoksulluğa mahkum ederler bu topraklarda. Böylece de milyonlar sefalet içinde bir kere bile gülemeden sonlandırırlar yaşamlarını. Yani o köyün bilgesinin deyimiyle hiç yaşamadan ölürler. Yani gülmek yaşamaksa bu ülkede milyonlar yaşamadan ölürler.

ARZU KÖK

28 Aralık 2015 Pazartesi

2015’ten Mektup - Arzu Kök

2015’ten Mektup

“Sevgili 2016,

Geçen yıl tam bu vakitler ben de senin gibi büyük bir heyecan ve mutlulukla çıkmıştım yolculuğa. Dünyanın her tarafında tanımı olanaksız sevinç ve şölenlerle karşıladılar beni. Sonrasında ise yılın ilk günleri birer birer geçip giderken yılbaşı gecesinin aslında çok güzel bir serap olduğunu anladım.  Oysa nasıl da umutluydum. 


 365 gün boyunca onlara pembe rüyalar gördüremesem de en azından 2014 ‘ten daha yaşanılır ve huzurlu bir yıl sunacağıma inanmıştı insanlar.  Ama çok üzgünüm ki ben bunu başaramadım. Hani derler ya ‘gelen gideni aratır’ diye, işte benim görev sürecimde maalesef bu deyim o kadar çok kullanıldı ki anlatamam.  Bugün kendimi takımını küme düşürme hattına indiren bir kulüp başkanı, ya da girdiği her seçimi kaybeden parti lideri gibi hissediyorum. Nasıl böyle hissetmeyeyim ki?  Hemen her günün sabahına bomba sesleri ve şiddet çığlıklarıyla uyanmak kolay mı?

‘Yurtta barış, dünyada barış’ ilkesini baş tacı etmemizi  isteyen Atatürk’ün isteğinin tam tersi yapıldı. Hem ülkede hem dünyada barış inşa edilemedi. Komşuların neredeyse hepsi ile ilişkilerimiz kötü durumda. Ülkede adı konmamış bir iç savaş var, yüzlerce sivil ve asker ölüyor. Bombalar, silahlar susmuyor. Oysa barış vardı Haziran’a kadar. Sonra birden ne oldu bilmiyorum ama barış söylemlerinin yerini savaş çığırtkanlığı aldı. 


Ankara büyük bir patlamaya sahne oldu benim yılımda. Yüzün üzerinde insan yaşamını yitirdi. Eylem yapmak, hakkını savunmak, greve gitmek gibi haklar rafa kaldırıldı. Suruç’ta çocuklara oyuncak götürmek isteyen bir grup öğrenci yine bomba ile katledildi. Bitti denilen faili meçhuller yeniden gündeme oturdu.

Sadece haber yaptıkları için gazeteciler suçlu sayıldı. Bir gazeteci tekme tokat dövüldü. Onlarca gazeteci şuan hapis yatıyor. Gazetelere, televizyon kanallarına saldırılar düzenlendi, saldırıyı yapanlar adeta ödüllendirildi. 

Bütün bunların yanında yüz binlerin sevgilisi olmuş Yaşar Kemal, Levent Kırca, Kayahan Açar, Müzeyyen Senar, Zeki Alaysa, Memduh Ün, Sennur Sezer, Gülten Akın’a kadar önemli değerleri kaybetmeme ne dersin 2016?

Ha bütün bunların yanında güzel şeyler de yaşadım elbette.  A Milli Futbol Takımımızın Fransa’da yapılacak EURO 2016’ya direkt katılması, Prof.Dr. Aziz Sancar’ın hepimizi gurura boğan Nobel zaferinin beni, nasıl mutlu kıldığını da itiraf edeyim.

Ama bir profesörümüz Nobel ödülü alırken, bu ülkede bilim ve sanattan uzaklaşılması da bir o kadar üzdü beni. Örneğin Türkiye’nin en önemli üniversitesi ODTÜ’ye saldırılar benim dönemimde oldu. Önce arazisi talan edildi. Şimdi de bir yalan çerçevesinde üniversite bilim yuvası olmaktan çıkarılmaya çalışılıyor.

Demem o ki iyisiyle, kötüsüyle ben görevimi tamamladım. Artık görevi sana devretme zamanı geldi. Açıkçası sana öyle güzel bir ortam bırakmıyorum. Ama yine de umutsuzlukla görevi devralmanı istemem. Önündeki koskoca 12 ayın benimkinden daha sevimsiz olmayacağını umuyorum. Umarım benim başaramadığımı başarır, tüm insanlığa barış, kardeşlik ve huzur getirirsin. 

Benden bu kadar.  

Hadi bana eyvallah…”

Barış içinde, insanların ölmediği bir yıl dileğiyle… 

Mutlu yıllar…

Arzu Kök

1 Aralık 2015 Salı

Kadın ve Anayasa - Arzu Kök

 KADIN VE ANAYASA

Yasalar her zaman soyut kavramlar üretirler. Yasa dili ‘herkes’ der, ‘her kim’ der, ‘kişi’, ‘birey’ der. Ancak biliyoruz ki aslında kastedilen kavramlar somut olarak varsıl, beyaz yakalı ve erkek olanı tanımlar. Yoksulsanız, azınlık iseniz, farklı cinsel yöneliminiz varsa, hasta ya da sakatsanız, yaşlı iseniz, kadınsanız yasalardaki ‘herkes’ olamazsınız.

 Yeni Anayasa söylemleri başladı yeniden. Bir önceki Anayasa taslağında ‘eşitlik’ kavramı ‘Herkesin…. Ayrım gözetmeden kanun önünde eşitliği….’  olarak tanımlanmış. Ardından da ‘kadınlar, çocuklar, yaşlılar ve engelliler gibi özel surette korumayı gerektiren kesimler için alınması gereken tedbirler, eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz’ deniliyordu.

Böylelikle ‘eşitlik’ kavramına biçimsel yaklaşılıyor, eşit konumda olmayanlar için gerçek eşitliğin söz konusu dahi olamayacağının altı çiziliyor. Bu yasaların uygulanabilirliği bir yana aslında yapılan ‘insan onurunun zedelenmesidir.’ Kadınları hiçe saymak, bir kesimi kollayan, içinden konuşan tedbirlerle toplumu hukuksuz bırakmaktır bu. Merak ediyorum doğrusu: “Aydınlığa mı, karanlığa mı tedbir gerekiyor?” Kadınları tek tek  evlere kapatıp başlarını kapatmak yetmedi, şimdi toplu olarak bir merkeze kapatıp başlarını kapatacak, seslerini kısacaklar anlaşılan.

Hangi tedbirin kadınların yararına olacağına, hangisinin olmayacağına yine erkekler mi karar verecek? Kadınlar seslerini çıkarmayacaklar mı? Ama öncelikle kadın kendini bir tanımalıdır. Nedir kadın, gerçekte var mıdır? Kadın olmak bir doğuş yazgısı mıdır, yoksa sonrasında toplumsal mıdır? Günümüzde yaşatılan kadın imgesi gerçek kadın kimliğiyle ne ölçüde uyum sağlıyor? Çoklu cinsiyetlerin kaderiyle nasıl bir bağlantı kurulabilir?

1982 Anayasası ve sonrası yapılan tüm değişikliklerde kadın-erkek ilişkisi erkek egemen düzenin bakış açısına göre düzenlenmiştir. Anayasada olan ‘kadın-erkek eşit haklara sahiptir’ hükmü sözde kalmaktan ileri gidememiştir. Kurallar eril olduğundan, onların bakış açısıyla bir kadın yaratılır ve onların gereksinimlerini güya karşılayan anlamlarla yorumlanır. Böylece de kadın kendi varoluş özellikleriyle çelişir. Anayasada kadın, kendisi olarak değil, ataerkil  toplumun imajına uygun olarak, ’eş’, ’anne’ sıfatlarıyla temsil edilir.

Anayasanın sivil olması, yapıcı organının sivil olmasından öte anayasanın özünün demokratik olması demektir. Bu Cumhurbaşkanı yemininde değinildiği gibi ‘herkesi insan haklarından, temel özgürlüklerden yararlandırmayı’ olanaklı kılmasıyla mümkün olacaktır.

Kadının temel hak ve özgürlüklerinin içeriği açısından, anayasayı bağlayan metin Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Kaldırılması Sözleşmesidir. (CEDAV) Bu belgede kadın hakları başka yasalardan farklı olarak, kadının toplumsal durumunun açmazı açısından ifade edilir. Belge, kadının insan haklarından tam yararlanamadığı tanısını koyar ve haklara ulaşmak için karşılaşacağı olumsuzlukları gidermenin altını çizerek temel hak ve özgürlükler bağlamında, kadına karşı ayırımı cinsiyete bağlı olarak yapılan bir ayrımı dışlama ve sınırlama olarak tanımlar.

Yasa, kadın da insandır, cinsiyet farkı nedeniyle hakları yok edilmemeli, önündeki toplumsal engeller kaldırılmalıdır der. Ancak bunu tüm dünyada başarabilen tek ülke dahi yoktur. Çünkü eril dünyada kadının kendisi yoktur, kendisine yabancıdır. Kadın erkeklerin tasarımına göre istenilen kadın olmaya çalışırken kendi benliğini, yitirmiştir. İnsan gibi yaşama, yaşayabilme hayalleri çökmüştür.

Aslında gerçek anlamda kadınlığın ne demek olduğunu bilen ve insan gibi yaşamak isteyen kadınlarımız için bu süreç belki de bir dönüm noktası olacaktır. Yeni bir anayasa gündemde. Bu anayasaya bir şekilde tüm kadın örgütleri müdahale etmeli ve özellikle CEDAV incelenerek cinsiyetlerinin değil, insan oldukları gerçeğinin altı çizilmelidir.

Laiklik adına meydanları dolduran kadınlarımıza sesleniyoruz: Şimdi kendi haklarınız için. İnsanlık onurunuz için savaşma vaktidir. Kendinizi daha önceki yıllarda olduğu gibi erkeklerin hazırlayacağı ve sizleri hiçe sayan kanunlardan kurtarmak sizlerin elindedir. Mücadele edin ve kazanın. Zira Türk Kadını’nın tüm dünya kadınlarından daha cesur ve yürekli olduğu kanıtlanmış bir gerçektir. O halde bu gücünüzü kendi haklarımızı alırken de kullanmalıyız.

Arzu Kök


17 Kasım 2015 Salı

Mahşere Çok Yok... - Arzu Kök

MAHŞERE ÇOK YOK…

Yokların içinde var olma savaşı vermeye çalışan bir nesil yetişiyor. Çağın gereklerine uygun birer birey olma azmi içindeler, duyurmak istiyorlar seslerini. Bağırıyorlar… Ama duyulmuyor sesleri… Olaylara duyarsız olmadıklarını haykırıyorlar…. “Biz kardeşiz…” çığlığı yükseliyor her birinden ve “Bu anlamsız çatışmaları yaratıp ayırmayın bizi birbirimizden” diyorlar. 

Kişi başı düşen gelirin Türkiye’de bir gecede arttığı haberleri varken bir tarafta diğer tarafta her gün evine aç giden veya gidecek bir evi dahi olmayan insanlarımızın sayısı gün be gün artıyor.

Yürekler atmıyor, vicdanlar suskun. 

Öyle bir coğrafyada yaşıyoruz ki paha biçilmez. Yüzyıllardır toprağında dil, din, ırk ayrımı gözetmeksizin her bireye insan olma hakkını veren hoşgörü kültürünü hep yaşatan ve hep yaşatacak bir coğrafya bizimkisi… Yeter ki yürekleri vicdansız, saflıktan uzak hareketlerinizle daha da fazla kirletilmesin... 

İnsanların en mahremi olan vicdanlarına, kalplerine daha fazla kin tohumları serpmeyin… 

Herkesin ağzında bir taraf olmak söylemi… Taraf olmak… O taraf bu taraf… Ben bu topraktan bu akarsudan, bu ovadan, Anadolu’nun en ücra köşesinde bile sofrasında ki bir dilim ekmeğini pay etmekten kaçmayan Hüseyin amcamdan, Ayşe ninemden, Laz teyzemden, öğrencilik dönemizde birlikte açlığı paylaştığımız Kürt kardeşimden, Çerkez arkadaşımdan tarafım… “Ne mutlu Türküm” diyenden tarafım…. 


Çekin elinizi dinimden, çekin elinizi Cumhuriyetimden, tarihimden… Yeter artık… 

Orta Asya’dan Anadolu’ya uzanan uçsuz bucaksız tarihimize baktığımızda bu halk hep haktan, hep doğrudan, hep vicdandan yana olmuş ve öyle de devam etmeli.

Bir tarafta rozet Atatürkçüleri, bir tarafta BOP’ un İslamcıları…

Bu toprağın insanının kimseye ihtiyacı yok. Kendi içinde tüm sorunlarını çözer yeter ki tek yürek, tek bilek olsun. Yürekleri tarafçılık oyunlarıyla kimse bölmesin ne olur; samimiyetleri, vicdanları, saflıkları kirletmeyin daha fazla.

Kur’an-ı Kerim’de ilk ayet “oku” der ama okumak, araştırmak, hayatı sorgulamak bir yana dursun İslam’ın akıl bilgi yönünü bir yana bırakanlar bugün İslam’ın iman yönünü, vicdan yönünü de çoktan unutmuş görünmekteler yazık ki… 

Hangi İslam hangi vicdan yanı başında Irak’ta, Filistin'de, Suriye'de binlerce insanın, daha yaşına girmemiş bebeklerin ölümlerine ses çıkarmaz… Ankara'da, Kobane'de, Suruç'ta, Fransa'da, hunharca katledilen insanlara sesini çıkarmaz...  AB ve ABD dayatmalarına boyun eğer. Çıkarılan yasalarla vatanın elden gitmesine göz yumar. Sosyal güvenlik yasasıyla halkını daha da ezen bir anlayışın nasıl bir vicdanı var ki?...

Yaptıkları her işte din kurallarından dem vuranlara; vicdanlarda yaşanan dinimizi her anlamda kendi siyasetleri için kullananlara hatırlatmak isterim; elbet herkes bir gün o musalla taşına yatacak ve o kabre konacaktır. 

Mahşer günü orada siyasi güçleri, evleri, villaları, uçakları sorulmayacaktır… Benlerin, bizlerin toplu iğne başı kadar dahi olsa helal etmediğimiz haklarımız sorulacaktır. 

Mahşere çok yok….

Arzu Kök

9 Kasım 2015 Pazartesi

Bir Çocuk ve Atatürk - Arzu Kök

Bir Çocuk ve Atatürk


Bir ilköğretim öğrencisi okuldaki duvar gazetesi için bir yazı yazmış. Çok hoşuma gitti doğrusu. Bu nedenle de sizlerle paylaşmak istiyorum. Farklı bir bakış açısı, ancak çok güzel olmuş doğrusu.

 ‘’Bu ülkede yaşayan her insanın bağımsızlığını ve demokrasisini borçlu olduğu insan, ATATÜRK…
Gençliğinde kot pantolon giyememiş…

Sevgilisinin elinden tutup, hasılat rekorları kıran bir sinema filmine gidememiş…

Padişah ona Trablusgarp Cephesi’nde görev verdiğinde, lüks uçak şirketinin, first class koltuğunda viskisini yudumlayarak görev yerine gidememiş…

Halkına bağımsızlık fikirlerini anlatabilmek için, kortej eşliğinde mercedeslerde gezememiş Anadolu’yu…

Kurtuluş hareketini başlatmak için 19 Mayıs’ta Samsun’a ayak basarken ayağında spor ayakkabıları ya da kovboy çizmeleri yokmuş…

Kazandığı her savaştan sonra savaş sahasına fırlayıp moral veren, mini etekli ponpon kızlar da yokmuş…

Tarih kitaplarına bakılırsa, Yunanlıları İzmir’de denize döktükten sonra timsah yürüyüşü de yapmamışlar…

Ülkesinde yapacağı devrimleri unutmamak için not alabileceği bir cep bilgisayarı olmadığı gibi kendisine yapılacak suikastı haber alabileceği bir cep telefonu bile yokmuş…

Atatürk için üzülüyorum doğrusu. Dağ gibi adam, bir radyo programına faks çekemeden, İsmet Paşa için Safiye Ayla’dan bir istek parçası isteyemeden gitti…

Lozan Zaferinden sonra veya Cumhuriyet’in ilanından sonra arabaya atlayıp sabahlara kadar korna çalıp, elinde bayraklarla sokaklarda tur atamadı…

Evinin balkonuna çıkıp bir şarjör mermiyi havaya sıkamadı…

Çılgın diskolara gitmek, sabahlara kadar içip rock yapmak, babasının mercedesini alıp şöyle bir Emirgan turu yapmak dururken….

Bunları yapmadı ATATÜRK…

Keyif çatmadı…

Tüm hayatını ülkesinin kurtuluşuna adadı…


İşte onun için büyük adamdı ATATÜRK…


Ülkesi tehlikedeyken ‘Beni ne ilgilendirir ya ülkenin başındakiler düşünsün. Ben rahatıma bakarım. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.’ da diyebilirdi. Ama o böyle demedi. Ülkesi ve insanı için ne gerekiyorsa yaptı ve çok da başarılı oldu. Ona minnettarız.”

Ancak günümüz Türk Gençliği’nin de artık uyanması ve olan bitenlere dur demesi gerekmektedir. Zira Atatürk onlara emanet etmiştir geleceği. O halde yapılması gereken mücadele etmek ve emaneti kanımızın son damlasına kadar müdafaa etmektir. Atatürk’ün aramızdan ayrılışının 77. yılında ona verdiğimiz sözleri yeniden hatırlamalı ve o doğrultuda çalışmalıyız…

Arzu Kök