yoksul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yoksul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Haziran 2016 Pazartesi

Nereye - Arzu Kök

Nereye?

Eksiklikler, rahatsızlıklar, aldatmalar, verimsizlik, akıl dışılık hüküm sürmekte ülkemde son zamanlarda. Yazık ki bunların hepsi de güzel ülkemde doğal sayılır oldu artık. Dünyanın pek çok yerinde yok bunlar. Bizde ise adeta bir kural olmuş gibi…

Belirli kalıplar ve anlayışların bezdirdiği, tehditleriyle korkuttuğu insanlar sayesinde de varlığını sürdürmeye devam ediyor. Gölgesinden çekinen insanlar, söz söylemekten korkanlar sisteme can katıyor, değişmezliğin, gericiliğin garantisi oluyorlar. Düne baktığımızda toplumumuz belki az daha ileri, ama olması gerektiğinden çok çok daha geri…

 Olması gereken; konuşan, istekleri olan, isteklerinin gereğini yapan, hakkını arayan, haksızlığa isyan eden, ne kendisine ne de başkasına haksızlık yapılmasına izin vermeyen insanlar ve onlardan oluşan bir toplum. Çağı paylaşan bir toplum… 

Biz ise çok çok uzağındayız bunun… Ancak aklımızla, bilimle, emeğimizle, yüreğimizle ulaşabileceğimiz yerlere ulaşamıyoruz. Aksine küçük hesaplarla ve onu çıkmaz sokaklara götürmeye çalışanlara toplumun büyük bir kesiminin kulak vermesi ile zaman kaybediyor, hatta kendimizi bile kaybederek yok oluyoruz…

Gerçekten herkesin yakındığı ama kimsenin bir şey yapmadığı, yakınmakla yetinip, yakınmakla tatmin olduğu bir duruma geldik. Olabileceğinin en azıyla yetinmenin ortamı… 

Nereden geliyor bu özellik? Tarih boyunca ‘tebaa’ olarak kalmış olmaktan mı? Sorgulamanın, hak aramanın uzun süre engellenmiş olmasından mı, geleneklerden mi? Demokrasiye hala alışamamış olmamızdan mı?

Bunlar ve daha yaşadığımız onca soruna çözüm bulamayışımız, onların çözümsüz olmasından mıdır? Yoksa onları çözmek için bir çabamız olmayışından mıdır? Çözümsüzlüğün nedeni; Türkiye’nin kaynak darlığı, ekonomik halsizliği midir? Çözüm getirecek yüreğin, hassasiyetin, ahlakın, siyasal iradenin eksikliğinden midir?

Bu sorunlarla dünyada karşılaşan ilk ülke biz miyiz? Yeni çözümler keşfetmek için mucizevi formüllere mi ihtiyacımız var? Yoksa çoğu, başka ülkelerde de yaşanmış ve büyük ölçüde çözümlenmiş sorunların deneyimlerine gözlerimiz mi kapalı? 

Gerçekten Türkiye ve Türk halkı sorunlarını çözmek istiyor mu? Yoksa ‘bu sorunların çözümü yok’ demenin tembelliğine, bazı durumlarda kararlılığına mı kendini kaptırıyor? Olaylara, sorunlara bakıyor ama göremiyor, eliyle dokunup yüreğiyle hissedemiyor mu?

Şu güzelim, yalnız ülkemi izlerken düşünmeden edemiyorum. Acaba toplum olarak biz mi çok safız, yoksa bizi yönetenler mi çok akıllı? Ya biri ya öteki…

Her biri dörtten az çocuk yapmayan ve ardından devlet kapılarını ‘iş isteriz’ diye aşındıran çaresiz insanlar… Bir de ‘işsiz sayımız her geçen gün artıyor’ diye yakınıp, iş yaratmaya yönelik hiçbir projesi, düşüncesi olmayan bakanlar, başbakanlar…

Devlet bankalarını, kendi özel kasaları gibi kullananlar… Sonra dünyanın en yüksek oranda vergi ödeyen yoksul işçileri… Tüm dünyanın en yüksek emeklilik taksitlerini ödeyip, emekli maaşı kuyruklarına sabahın altısında girerek alan ve aldığı para market ihtiyacına bile yetmeyen, çile dolduranlar… Tüm dünyanın en yüksek sigorta primini ödeyip, eczaneden ilaç alamayan sigortalılar…

Hükümette kalabilmek uğruna, dün söylediğini bugün unutan ya da tam aksini söyleyen ‘ciddi ve sorumlu’ liderler!…

Gerçekten bizler ülke olarak, bunalımlara, çapsızlığa, kalitesizliğe mahkûm muyuz? Yoksa kendi zihnimizde, kendi bilinçaltımızda mı mahkûm ettik kendimizi?

Devlete, toplumun varlığını böylesine hor, akıl ve ahlak dışı kullanması bir görev olarak mı verildi? Yatırımlar yerine, verimsizliği finanse etmek, kutsal kitaplarda yazıyor da haberimiz mi yok? 

Bu gidişle nereye varılacak? Bileniniz var mı?


Arzu KÖK

3 Ocak 2016 Pazar

GÜLMEK YAŞAMAKSA!.. - Arzu Kök

GÜLMEK YAŞAMAKSA!.. 

            Bir keşiş araştırma yapmak için bir köye gitmişti. Önce köyün mezarlığına girdi. Çünkü kültürlerin, yaşam felsefesinin böyle yerlerde gizli olduğuna inanıyordu. Gözleri birden mezar taşlarının üzerindeki sayılara takıldı. Mezar taşlarında 5, 867, 900, 20003, 4979, 7, 421 gibi birbiriyle hiçbir bağlantısı olmayan sayılar yazıyordu. Uzun uzun düşündü, fakat bu sayıların anlamını bir türlü çözemedi. Köyün en bilge kişisine gitti, sordu; “Nedir bu sayıların sırrı Allah aşkına?” dedi. “Bu sayıların gösterdikleri ay mıdır, yıl mıdır, saat midir?”

Gülümsedi bilge kişi; “Bizler bebeklerimiz doğduğu zaman, bellerine bir ip bağlarız. Yaşamı boyunca her güldüğü an, o ipe bir düğüm atarız. Öldükten sonra o düğümleri sayar, düğümün sayısını yazarız mezar taşına.” Bilge kişi karşısındakinin hiçbir şey anlamadığını görünce açıklamasını sürdürdü; “Böylece onun ne kadar yaşamış olduğunu anlarız.”


Bu kısa yaşanmış öyküyü duyduğumda bir an durup düşündüm. Acaba böyle bir gelenek bizim yaşadığımız topraklarda olsaydı mezar taşlarına yazılan sayılar ne olurdu diye. Sonra kendim cevapladım soruyu yine. Çünkü bu topraklarda gözlerini dünyaya açanlarının çoğunun kaderi hemen hemen birbirine benzerdi ve çoğu bir kere bile doyasıya gülemeden çekip gidiyordu bu dünyadan.

Yoksulluk, hele de beyin yoksulluğu, acı, zevksizlik, kendi anadilini bile doğru dürüst yazıp çizememek, ezilmek, horlanmak, kandırılmak girdabında gelip geçer ömürlerimiz bu topraklarda. Çoğu güzellikleri yaşayamadan göçüp gideriz.


Milyonlarca insanımız hayatı boyunca bir kitap bile okumadan, farklı bir yaşamı tanımadan teslim ediyor ruhunu. Korkusuzca, içten gelen kahkahaları atamadan veriyor son nefesini. Devletin karşısında tümüyle savunmasız, yarınından endişelidir çoğu insanımız.

Şöyle bir akşam vakti hareketli bir caddede, deniz kenarında, salaş bir meyhanede sevdikleriyle hayatı ve kendilerini konuşmadan konuşamadan göçüp giderler. Yoksulluk bir gölge gibi sürekli takip eder onları, gittikleri her yerde adım adım. Çaresizlik diz boyudur bu topraklarda. Hükümetler de çare olmaz, belki de olmak istemez bu topraklarda.

Beyin yoksulu olarak yaşamak zorunda bırakılan milyonlar, sırtlarını dönerler sanata, sanatçıya. Bir şeyi yaratmanın nasıl bir süreç olduğunu bilmez bizim insanımız. Milyonlarca anne, baba asla anlayamaz çocuğunun neden ressam, edebiyatçı, müzisyen olmak istediğini. Çünkü bu ülkede sanata tükürenler vardır.

Daha çok küçük yaşlarda yalan hayatın bir gerçeği olarak sokulur maalesef çocukların hayatına. Ve hayat yalansız yaşanamaz hale gelirler büyüdükçe çocuklar. Kadın erkeği elinde tutabilmek için hileye, erkek kadını elinde tutabilmek için güce ve paranın kudretine başvurur. Böylece birliktelikler bile adi birer şirkete dönüşür bu ülkede.

Kendisini tanıma zahmetine katlanamayan insanımız, zamanla ustalaşır tanımadığı başkalarının hayatını karartma sanatında. Beyin zenginliği, ruh güzelliği ve kendine güvenin yerini markalar ve para alır bu topraklarda.

Yeteneklerinin geliştirilmesine izin verilmeyen milyonlar, akılları yerine daha çok dürtüleriyle olaylara tavır alıp sayısız dramların kahramanı olup çıkıverirler. Hayatın nasıl yaşanması gerektiği öğretilmediği için, ölüm korkusuyla geçer yaşamları. Bu korku yüzünden de hata üstüne hata yaparlar.

Durum böyle olunca da birkaç akıllıya kalır meydan. Ortamı nasıl kullanabileceğini bilenlere kalır. Ve o insanlar milyonları yoksulluğa mahkum ederler bu topraklarda. Böylece de milyonlar sefalet içinde bir kere bile gülemeden sonlandırırlar yaşamlarını. Yani o köyün bilgesinin deyimiyle hiç yaşamadan ölürler. Yani gülmek yaşamaksa bu ülkede milyonlar yaşamadan ölürler.

ARZU KÖK