Irak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Irak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Aralık 2018 Cuma

Çocuk ve Şeytan!... - Arzu KÖK

Çocuk ve Şeytan!...

Asla bir araya getirilmemesi gereken iki sözcük ile oluşturdum başlığı. Çünkü geçenlerde Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, "Kur'an okumayan çocuklar şeytanlarla beraberdir" ifadelerini kullandı Mardin’de bir konuşmasında. Oysa çocuk, bizlere verilmiş en büyük nimet ve ihsândır. Her çocuk bir çiçektir. Çocuk melekler kadar masumdur, günahsızdır. Çocuk bir süs, bir ziynettir. Çocuk bir hazine bir güzelliktir. Hatta en güzel tanımlamayı Hz. Muhammet şöyle yapıyor: “Çocuklar yeryüzünde gezen ciğerlerimizdir.”

Geçenlerde elime Orhan Selen’in Barış Kitabevi yayınlarından çıkan “İmansızlar Çocuk Döver” isimli kitabı geçti. (Okumanızı öneririm) Tam kitabı okuyup bitirdim ki Diyanet İşleri Başkanı’nın bu sözlerini duydum ve yazmadan edemedim. 

Hz. Muhammed’in yaşamını hemen herkes bir şekilde okuyup incelemiştir. Eğer dikkatli incelenmiş olsaydı O’nun çocuklara nasıl değer verdiği de görünürdü: Torunlarını sırtında gezdirdiğini, hatta secdeye gittiği anda sırtına çıkan torunu düşmesin diye secdede olduğundan uzun kaldığını, mahalledeki tüm çocukların sevgilisi olduğunu, sesini hiçbir zaman çocuklara karşı yükseltmediğini…

Orhan Selen’in kitabında dediği gibi: “Hz. Muhammed gibi davranmak sünnettir. Bazıları çok Müslüman olduğunu göstermek için şalvar ya da entari giymek, sakal bırakmak ve başa tuhaf bir takke takmak, bunların üzerine de akıllarına estikçe çocuk dövmek, onlara tecavüz etmeye yeltenmek Maun Suresi’ndeki laneti almak için garantili bir yoldur ama iman sahibi olmak için uygun değildir.”

Diyanet İşleri Başkanı, çocuklarımız yeterli gıda alabiliyor mu, beslenebiliyor mu, acaba bu soğuklarda ayakkabısı botu olmayan evladımız var mı, mont alamayan çocuğumuz var mı diye önce bunları değerlendirip sorgulasaydı ve bunların üstesinden gelmeye çalışsaydı daha güzel bir iş yapmış olacaktı. İşte o zaman herkesin gözünde gerçek bir din adamı gibi davranmış olurdu.

Peki, 8-9 yaşında daha ilk defa regl olmuş kız çocuklarını gerdeğe atıp koynuna sokanlar için fetva yayınlamak, bu işi onaylamak şeytan işi değil de helal ve sünnet, ama çocukların ellerine Kuran almamaları şeytan işi... Çok merak ediyorum bunca mesele varken bunu bu şekilde lanse ettiği için kendi gönlü, vicdanı rahat mı?

Türkiye’de Kur’an kurslarında onlarca çocuk tecavüze uğrarken, tarikat yurtlarında can verirken, Irak’ta 1 milyon, Suriye'de 8. yılına giren savaşta 106 bini sivil, 350 bin kişi, Yemen'de 5 yaş altı 85 bin çocuk açlıktan ölürken sizin kalbinizdeki aydınlık neredeydi, etkileşim mi kesikti yoksa Kuran mı okumuyordu? Neden bunlara ses etmedi?

Kimin şeytanlarla iş birliği içinde bulunduğunu Kur’an birçok yerde yazar: Bunlardan biri de kralın isteğine uygun fetva veren din alimleri için söylenenlerdir. ‘A’raf suresi 175-176’ya bir baksınlar isterlerse.  

Aslında tüm bunların, bu söylemlerin nedenini biliyoruz aslında: "Çocuklarınızın eğitilmesini istemiyorlar. Düşünen, düşünecek nesil istemiyorlar.” Bu yüzden ülkemiz gün geçtikçe eğlenceyle, medyayla, televizyon programlarıyla, lunaparklarla, uyuşturucuyla, alkolle ve aktivitelerin her çeşidiyle dolu hale geldi. İnsanların zihnini meşgul tutmak istiyorlar çünkü. Kafalar meşgul olsun ki insanlar düşünmesin, düşünemesin. Zira bu işlerine gelmiyor. Hayatımız birileri tarafından yönlendiriliyor ne yazık ki. Şimdi de bizleri bıraktılar, çocuklarımıza göz koydular. Çünkü çocuklarımız bilinçlenir, bilimsel düşünme yetisine ulaşırsa bu onların isteyeceği son şey olacaktır. Bu nedenledir ki sürekli olarak düzmece bir yaşam; din, medya ve eğitim yoluyla bizlere sunuluyor. İlgi dağıtmak ve herkesi her şeyden habersiz bırakmak istiyorlar. Ve gerçekten de bu işi iyi yapıyorlar…

Yıllardır ‘Dindar nesil yetiştireceğiz’ diyorlar. Ama şöyle bir baktığımızda son on yılda: fuhuş % 800, cinsel taciz % 450, çocuk cinsel istismarı %400, uyuşturucu % 700, adam öldürme % 260 artmış. Bu da bizlere gösteriyor ki mesele dindar olmak da değil. Mesele ‘insan’ olabilmekte. İnsan olmanın gerektirdiği gibi bilim ve çağdaşlıktan yana olmakla çözülebilir.

Bir çocuğu şeytanla, öcüyle, canavarla korkutmak, vicdanını suçluluk duygusuyla doldurmak, onu otoritenin sınırları içinde tutmanın yoludur aslında. Aksi halde devlete, iktidara itaat eden, düşünmeyen, sadece verilen komutları yerine getiren robotlardan farksız bir nesil yetiştirmek mümkün olmaz. Ancak hiç kimsenin politik hedefleri, ona çocuklarımızı tehdit etme, onları “şeytanla olan ve olmayan” diye bölme, kalplerine korku ve vicdan azabı sokma hakkı vermez!.. Üstelik bu hakka çocuğun anne ve babası bile sahip değilken… 

Hele ki devletin “din otoritesinin” bu ayrımcı sözleri söyledikten sonra hiçbir şey olmamış gibi görevine devam etmesini kabullenmek, bu sözlerden dolayı özür dilemesini istememek, çocuklara karşı ebeveyn-devletin iş birliği yaptığı ve ebeveynlerin de bunu kabul ettiği anlamına gelir ki bu daha da acı veren nokta olmuştur. 

Oysa çocuk, her milletin geleceğidir, yarınların güvencesidir. Şimdi siz söyleyin bakalım, çocukları böyle yetiştirilmeye çalışılan bir toplumun geleceği ne kadar aydınlık olabilir ki? Toplum ve sivil toplum örgütleri bu ülkenin geleceğini ilgilendiren konularda bile bu şekilde sessiz kalıyorsa bizi güzel günler beklemiyor demektir ve bu acı veriyor…


Arzu KÖK

30 Temmuz 2018 Pazartesi

Çocukluğum ve Şimdi - Arzu KÖK

Çocukluğum ve Şimdi

Çocuktum… Türkiye üretimde kendi kendine yeten 7 ülkeden biri diye konuşuluyordu o zamanlar. Yerli Malı Haftasında tüm çocuklar evden çeşitli yiyecekler götürerek bir taraftan iştahla bunları ağız şapırdatarak yer, sebepsiz yere gülerek oyunlar oynardık. Tüm büyüklerimiz bu toprakların nasıl verimli olduğunu anlatır, “toprağa bakarsan seni doyurur” derlerdi. 

Çocuktuk ve hayata sevdalıydık…

Çeşitli oyunlarla günü geçirirken oyunlardan oyun beğenirdik. Sonra devletlerin o sosyal yanları, gelen hükümetlerce törpülenirken, kâr en büyük ve ulvi değerler arasına giriverdi. Kapitalist sistem çarpık bir şekilde gelişmeye çalışırken, arada insanlar heder olup gitmeye başladı. Ezilen sınıfların elinden alınan kapital hızla egemenlerin elinde misli misli artarak çoğalınca toprak, ev ve üretim hızla el değiştirmiş, insanlar zor geçinmeye, işsiz kalmaya başladı. Tam da gençliğimize denk gelen dönemde gençler hızla siyasallaşmaya başlamış, dernekler, örgütler ve sendikalar bünyesinde toplanarak sisteme karşı durmaya çalışmıştı… Gençlikler yaşanamadan egemen sınıfların baskısı altında bir sınıf savaşı verilmeye başlanmıştı. Bu arada egemen sınıfta boş durmamış hükümetler eliyle mücadele eden kitle üzerinde çeşitli baskılar uygulayarak, yasalarla bu duruma dur demiş ve gençlik çeşitli gerekçelerle içeri tıkılıp, işkencelere tabi tutulmuştu.

Halkın üzerinde ne inanılmaz oyunlar oynandığının azıcık okuyup yazan her insan farkında olmaya başladı... Ancak asıl üzerlerinde çeşitli oyunlar oynanan, cahil kitle nasıl sömürüldüğünün farkına bile varmadan yok olup gidiyordu. Genç olan nüfusumuzla övünüyor: “Üç çocuk, beş çocuk yapın” diyorlardı. Nasıl demesinler ki üzerinde oyun oynanacakların sayısı artacaktı. Sonrasında da yetişen her nesil egemenlerin elinde köle statüsünde değer kazanıyor, yeni yeni gençlikle sömürü düzeni devam ediyordu. Aynı sosyal sınıfa mensup insanların bir kısmının muhafazakâr milliyetçi, diğerlerininse devrimci olmaları yaman bir çelişki ama o da oldu…


Birileri genç nüfusumuzla övünüp dururken, genç ölümlerimizin de nasıl çoğaldığı kaçıyor gözlerden… Hükümet eden egemenler halkın elindekileri gözünü kırpmadan alıverdiğinde gençlerin elinde isyandan başka bir çare kalmadığında ne yazık ki genç ölümler de çoğalıyordu. Bu bazen muhafazakârlardan, bazen de devrimcilerden ya da Kürt, Ermeni, Süryani, Laz, Çerkez, Gürcü, Alevi gibi diğer ezilen halklardan olabiliyordu. Özündeyse hep aynı sınıfın insanları eksiliyordu... Toprağa ekin, meyve, çiçek yerine gençler ekiliyor, mezar taşları ekiliyordu…

Bu sadece ülkemize ait bir durum da değil üstelik... Etrafımızdaki diğer ülkelerin halkları da bu durumdan nasibini alıyor. Bakın etrafınıza, Irak, Mısır, Cezayir, Libya, Tunus, Suriye gibi halklarda egemen sınıf ve hükümetlerin emperyalist devletlerle yaptığı çıkar antlaşmalarıyla çeşitli biçimlerde katlediliyorlar...

Şimdilerde çocuklarımız katlediliyor. Çocuklarımız çocukluklarını yaşayamadan hiçliğe, toprağın koynuna giriveriyorlar... Ne çoklar... Toprağa ekin, tohum yerine çocuklar, gençler, töre kadınları, genç kızlar ekiliyor...

Türkiye’de bir çimento cenneti yaratıldı. Toprağa beton ekiliyor, demir filizleri ekiliyor. Ne çok üretim!.. Çimento üretiminde ilk ondaymışız. Bir betondur gidiyor. Kişi başına çimento tüketimi 500 kilograma çıkmış durumda… Japonya, Mısır, Vietnam, Rusya gibi ülkelerden daha fazla çimento üretip haliyle de tüketiyoruz. Çimento yeniyor muydu?... Özü toprak da olsa katkı maddeleriyle dışa bağımlı bir üretim yapıyoruz. Sonra da şu kadar ağaç diktik, şu kadar lale diktik diye övünüyoruz. Oysa ormanlarımız gün gün azalıyor yok oluyor. Organik tarım verileri gittikçe azalıyor, tohumluklarımız azalıyor. 

Her gün çıkıp ekonominin ne kadar iyi olduğunu anlatıyorlar güya... Şu kadar yol yaptık, şu kadar metro, şu kadar viyadük, otoyol ve Avm çarşıları... Peki, bunca yıldır bu ülkeyi yöneten siz de dâhil hangi hükümetler üretimi arttırdı? Üretim artışına paralel olarak hanginiz Anadolu’dan göçü durdurdu? Yıllık buğday, meyve, pamuk, fındık ve hayvancılık adına büyük ve küçükbaş hayvan üretimi ne kadar arttırıldı? Hayır, bunları anlatmak yok. Zaten kimse de sormuyor. Soranlar mı? Anında derdest ediliyor. Beton yenmiyor dostlar, halkın çoğunluğu açlık sınırında neredeyse...

Tüm bunlara dur diyen gençler, çocuklarsa birer birer katlediliyorlar. Bu ülke artık tarım ve hayvancılık ülkesi sayılan sosyal devlet değil... Sorunlarsa birer buz dağı görünümünde; alttan alttan yok ediyor insanları...

Üstelik bu din sorunu değil dostlar... Birçok hoşnutsuz dindar vatandaş da var... Ekonomide istikrarsızlık hepimizi birden vuruyor. 

Ağaçlar azalıp betonlar çoğalıyor... 
Mezarlıklar çoğalıyor... 
Emrediyorlar; bize köle lazım, çoğalın!... 
Sonra da bir safari avındaki gibi sağa sola ateş edip katlediyorlar...
Ne olacak bunun sonu?... 
Var mı bir bilen?...

Arzu KÖK

19 Kasım 2016 Cumartesi

Tecavüz - Arzu KÖK

Tecavüz…

- Doğu'da, Irak ve Suriye'de savaş hali var...
- Dolar 3.40'ı aşmış...
- 'Başkanlık gelmezse batarız!' feryatları ediliyor...
- Adaletin, demokrasinin, barışın, insan haklarının lafı bile edilmiyor...
- Devlet kurumları tamamen iflas halinde...
- Ekonomi çökme noktasına gelmiş... 
- ... v.b


İşte tüm bu keşmekeşin içinde hem gündem değiştirmek hem de itiraz gelmezse amaca biraz daha yaklaşmak adına gündeme geldi bu tasarı.  'Sinir uçlarına dokunması olası olmayan' bu kanun tasarısının aniden ortaya çıkıvermesi, bir tesadüf müdür sizce?... Açıkçası pek öyle gelmedi bana.

Aslında güzel ülkemiz son kırk-elli yılda tarihinde hiç olmadığı kadar İslamileşti. Zaten son 14 yıldır da İslamcı parti tarafından yönetiliyor. Mesai saatleri bile artık namaza göre düzenleniyor oldu. Eğitim öğretim İslamileşti, okullarda Cuma namazına göre ders yapılmasına ilişkin genelge bile yayımlandı. Evet, Türkiye tarihinde hiç olmadığı kadar İslamileşti ama ahlakını ve aklını bugünkü kadar yitirdiği bir dönem görmedim ben açıkçası. Göreniniz var mı bilmem…

Güzel ülkemiz yazık ki hırsızlık, yolsuzluk ve ahlaksızlık pençesinde kıvranıyor. Anasının çıplak dizinden, öptüğü kız evladından bile tahrik olduğundan dem vuran yaratıklar, din-iman edebiyatıyla çocukların üzerinde tepiniyor, yetmiyor,  ensestin,  livatanın iğrenç dehlizlerinde dolanıyorlar. “Güzel ahlak dini” İslam’ın bekçisi olması gereken Diyanet ise akıl almaz fetvalarıyla(En azından bugüne kadar gazetelere yansıyanlara bakmak yeterli) ahlaksızlığa çanak tutuyor. Bir kızın erkek arkadaşıyla yan yana oturmasını günah sayanlar, 13 yaşında evlenmesini uygun görüyor. Şimdi bu yasa tasarısı ile de desteklenir hale geliyor.

Unutulmamalıdır ki tecavüz bir namus meselesi değildir. Tecavüz edilenin namusu kirlenmez, zarar görmez. Güveni, ruhu, bedeni zarar görür... “Namusunu temizledi, namusu kirlendi, ne giymişti, orada ne arıyordu?” bakış açılarının değişmesi gerekir artık. Zira böyle yapılarak her seferinde tecavüzcü ile empati kurulur. Bu ise en büyük sakıncadır. Bir varlık tecavüze uğradığında, dayak yemiştir, işkenceye maruz kalmıştır, fiziksel ve ruhsal şiddete uğramıştır, sessiz kalıyorsa tehdit ediliyordur, sessiz kalıyorsa bu toplumun rezil bakış açısından dolayı kendinde bir suç görüyordur. Kadına, çocuğa, hayvana yapılan tecavüze sebep bulmak, şakasını yapmak bir yerde tecavüzcünün kendisini haklı görüp, yaptığının doğru olduğuna inandırmaktır. Şimdi ise bu yasa, adeta tecavüzcüye hediye niteliği taşıyor. 

Tekke ve zaviyeler neden kapatılmıştı biliyor musunuz? Çünkü o günlerde de, sübyancılık ve haşhaşilik had safhaya ulaşmıştı. Günümüzde ise vakıflar aracılığıyla tekke ve zaviye çalışmaları tüm hızıyla devam ediyor. “Hilafeti getireceğiz!” diyenlerin, tarikatlara sivil toplum örgütü diyenlerin neleri amaçladığı artık anlaşılıyor mu acaba?

Din yoluyla insanın ruhunu, iç dünyasını ele geçirip, her türlü insani hak ve özgürlüğünü elinden alıp -yaşama hakkı dahil- köleleştirirsin. Düşünemeyen bir robot haline getirdiğin, zihnini kontrol ettiğin zavallılardan canlı bombalar yetiştirmen hiç de zor değildir.

Tecavüze uğrayan ve karşı koyacak gücü olmayan mağdurların, zorba ile aralarında efendi-köle ilişkisinden daha ağır, asalak bir bağ oluşur, tıpkı sırtına yapışan keneye bir şey yapamayan hayvan gibi çaresizce kabullenirler. Aralarındaki bu kirli sır, kurtulamadıkları parazitler gibi dışarı atılamaz, “öğrenilmiş çaresizlik” tam anlamıyla budur ve geneleve mahkûm edilmiş sermaye gibi ortamdan kaçıp kurtulamazlar. ‘Depremle yaşamaya alışmalıyız’ diyen sivri akıllıları biliyorsunuz. Tecavüzle yaşamaya alışmış mağdurlara verilen vaatler vardır; “Eline fırsat geçtiğinde sen de aynısını bir başka zayıfa yaparsın, bu devran böyle döner oğlum”.

Tecavüz meşrulaştırılmaya çalışılıyor. Oysa tecavüzden belini doğrultamayan bir toplum isyan edemez. Böylesi bir toplum, işgal ordularının yaptıklarını birbirine yapar, toplama kamplarını kendi iradesiyle kurup, kendi çocuklarına tecavüzü organize eder. İşte istenilen ümmet türü. Bundan âlâ ümmet mi olur?

İşte bu nedenle analara seslenmek istiyorum. Uyanın artık... Sizler de bu ülkenin erkek vatandaşlarıyla aynı haklara sahipsiniz. Aslında daha daha fazlasınız. Anasınız, ablasınız, bacı, kardeş, eş ve çocuksunuz. Hatırlayın, sizler Ulusal Kurtuluş Savaşımızı nasır tutan elleriniz ve sevgi dolu yüreğinizle kazanmadınız mı? Kurtuluş Savaşında eli silah tutan Fatma Bacım gibi, ülkesini savunmada kahramanlık destanı yazan Nene Hatun gibi, adı bu ülkemizin topraklarına karışan binlerce anamız bacımız gibi direnelim ve bu yasaya karşı çıkalım. Cinsel istismara uğrayan çocuklarımız bu yamyamların eline bırakılamayacak kadar değerlidir. 

Lenin’in dediği gibi: “Dokunulmazlığı olan tek sınıf çocuklardır.” Kimsenin çocuklarınıza, çocuklarımıza dokunmasına izin vermeyelim.


Arzu KÖK

4 Nisan 2016 Pazartesi

Terörü Kanıksamak - Arzu Kök

Terörü Kanıksamak

20 Temmuz 2015 Suruç 
10 Ekim 2015 Ankara 
12 Ocak 2016 Sultanahmet 
17 Şubat 2016 Ankara  
13 Mart 2016 Ankara
19 Mart 2016 İstanbul

Devam edecek mi bilmiyoruz hiçbirimiz. Bir yanda endişe diğer yanda acaba alıştırılıyor muyuz sorusu… Tabii bunların yanında doğuda devam eden adı konmamış bir iç savaş ve her gün gelen şehit haberleri… Hani o kadar çok şey yaşıyoruz ki son yıllarda düşünmeden edemiyoruz: Acaba bunların hepsi psikolojik bir operasyonun parçası mı? Bu sorunun ardından çoğu kimse bunu bir komplo teorisi olarak algılayacak belki de. Ama bir baksanıza çevrenize, toplumsal duyarlılık ne kadar zayıfladı, hatta yok olma noktasına geldi. 

 Toplumların bakış açılarını, algılarını, alışkanlıklarını, duyarlılıklarını değiştirmenin psikoloji biliminin incelediği birçok yolu vardır. Bunlardan en önemlisi ise medyadır. Günümüzde hem yaşanılan olaylar hem de yaşanılan olayların medyada bilinçsizce (ya da bilinçli olarak bilmiyorum) yansıtılması, toplumun duygularının, algılarının gün be gün giderek zayıflamasına yol açıyor.

Terörle mücadele, sadece askerin veya polisin görevi olarak görülüyor. Oysa öyle değildir. Aynı zamanda psikolojik ve sosyolojik bir mücadeledir bu. Günümüzde terörün haberler içerisinde yer almaya başlaması ve toplumun buna sessiz kalıyor olması aslında o toplumun yok olmaya başladığının göstergesidir. Yazık ki ülkemizde psikolojik bir operasyon vardır ve bu operasyonlar terör olaylarını olgunlaştırmaya ve terörün sıradanlığını kabul ettirmeye zemin hazırlamak değil de nedir?

Türkiye’de yaşanan bu duyarsızlaştırma sürecini daha iyi anlamak için uzağa değil, çevremizdeki Afganistan, Irak ve son olarak da Suriye’de yaşananlara bakmak yeterli değil midir? Örneğin, neredeyse her gün adı geçen bu ülkelerde yaşanan terör saldırıları ve iç savaş neticesinde insanların hayatını kaybettiği haberleri sıradan ve arka sıralarda okunan olağan haberler haline gelmedi mi? Türkiye önce çevresindeki bu ülkelerdeki terör ve savaş neticesinde hayatını kaybeden onlarca insanın haberini kanıksadı. Şimdi de kendi ülkesinde yaşananları kanıksamaya başladı. 


Türkiye’de de şehit haberlerinin, terörün ve patlamaların artık manşetlerden ara haberlere doğru indiği bir süreçteyiz. Bu aslında terörün ana amaçlarından olan yıldırma, sindirme, tepkisizleştirme ve kanıksatmayı da beraberinde getirmektedir. 

Duygusal yaşamda tekrar tekrar karşılaşılan uyarıcıların bir süre sonra algılanmaması durumu, duyarsızlaşma olarak tanımlanmıştır. Örneğin; annesi tarafından sürekli azarlanan bir çocuk bir süre sonra annesinin azarlamalarına karşı duyarsızlaşabilir. Duyarsızlaşmayla sık sık karıştırılan alışma ise, duyu organlarında meydana gelir. Örneğin; sürekli hissedilen bir kokunun bir süre sonra duyulmaması alışmadır. Toplum olarak, daha önce büyük tepkiler verdiğimiz olaylara karşı bir süre sonra sessiz kalmamız, duygularımızın eskisi kadar harekete geçmemesi alışma değil duyarsızlaşmadır.

Hiçbirimiz dünyaya Türk, Kürt, Sünni, Alevi veya Katolik olarak gelmeyiz. Bunlar bize öğretilen değerler, bir başka deyişle şartlı reflekslerdir. Eğer pekiştirilmezlerse zamanla sönerler. Ağır travmalar ise şartlı refleksleri ortadan kaldıran bir etkendir. Bir yandan her gün Güneydoğu şehitleri için “kanları yerde kalmayacak” denmesine rağmen kanların sürekli yerde kalması, bir yandan araba yakıp polise taş atarak gelişen etnik kalkışmalar, diğer yanda artık şehir merkezlerinde patlayan canlı bombalar, temel güvenlik duygusunu ortadan kaldırmakta ve şartlı reflekslerimizi kırmaktadır.

Emperyalistler sinsi savaşlarında en çok psikoloji bilimini kullanırlar. Burada izlenen yol, ABD’nin tehdit olarak gördüğü ulusların ulusal bilinçlerinin, tarihlerinin ve benliklerinin sorgulanması, aşındırılmasıdır. Kısacası, milli duygunun yok edilmesidir. Bu ise etnik psikiyatrinin görevidir. Bir ulusun ulusal bilincini, ulusal duygusunu ve reflekslerini nasıl yok edersiniz? Önce o ulusun tarihsel varlığını sorgulamaya açarsınız. Yani o ulusun tarihini yeniden tartışırsınız. Mesela, Türkler kendilerini kahraman bir ulus olarak mı görüyorlar? Onlara ne kadar korkak bir ulus olduklarını göstermek gerekir. Ya da Türkler Atatürk’ü çok mu yüceltiyorlar? Onlara Atatürk’ün ne kadar sıradan biri olduğunu göstermelisiniz. Bu sürecin sonunda ulusal gururu ve hassasiyetleri yüksek insanlar bile acaba demeye başlar. Ulusal benlikte kırılma yaşanır. İşte böylece psikolojik savaş başlatılır.

Türkiye’nin terörle mücadelesi yıllardır devam etmektedir. PKK emperyalist ülkelerin bölgesel çıkarları nedeniyle bu ülkeler tarafından da desteklenmekte ve varlığını korumaktadır. PKK’nın varlığını sürdürebilmesi aynı zamanda Türkiye’nin askeri, politik veya sosyolojik hatalarından veya eksikliklerinden de kaynaklanmaktadır. Örneğin; terör örgütü ile müzakere masasına oturursanız veya terör örgütü mensuplarının Habur’dan şaşalı gösterilerle karşılanmasına tepki vermezseniz bu terör örgütünün hanesine başarı olarak yansır ve terör örgütü psiko-politik üstünlük sağlar.

Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı henüz Başbakan iken “Terörle yaşamaya alışacaksınız” dememiş miydi? Şimdi ise bakanlar çıkıp aynı şeyi söylüyorlar bizlere. “Alışın” diyorlar ısrarla. Ki zaten büyük oranda alışma da sağlanmış gibi. Örneğin; şehit sayılarının son yıllardaki artışıyla toplumun tepkisinin de artması beklenirken bunun tam tersi bir durum gerçekleşmektedir. Genel olarak bakıldığında toplumda ölümlere karşı genel bir duyarsızlaşmanın yerleşmeye başladığı, terör sonucu hayatını kaybeden şehitlerimizin de bu genel duyarsızlaşma ve kanıksama içerisinde fazlaca tepki verilmeyen olaylar gibi sıradanlaştığı görülmektedir. Bunun sonu ise bir felakettir.

Terörün artık psikolojik ve sosyolojik açıdan da savaş verdiği, önüne geçilemez bir gerçektir. Türk toplumunun değerlerine uzaklaşmaya başlaması, devletin terörle mücadelede bu gerçeği göz ardı etmesinin en önemli ve en acı sonuçlarından biridir. İçi boşaltılan milli kavramlar, orduya duyulan güvenin günden güne sarsılması, önemli devlet adamlarının sıradanlaştırılmaya çalışılması, medyanın bilinçsiz yayınları, verilen psikolojik savaşın ve duyarsız bir toplum yaratılmak istendiğinin göstergesidir.

Türkiye’de her geçen gün terör saldırıları hızını ve şiddetini artırırken, bu artan saldırılara paralel olarak, daha fazla şehit verdiğimiz günlerden geçmekteyiz. Neredeyse her gün şehit haberleri gelmesine rağmen toplumda bu haberlere olan tepkisizlik, duyarsızlık ve şehit haberlerinin kanıksandığı bir aşamaya gelindiğini göstermektedir. Öyle ki; ateş kendi çevresine düşmeden acıyı sahiplenmeyen bir milletin var olduğu ya da var edilmeye çalışıldığı bir toplum mühendisliği çalışması ile karşı karşıya olduğumuz kanısındayım.

Değerler, sorgulanmaya başladığında ve tartışmaya açıldığında aşınırlar. Türkiye’de de milli değerleri tartışmaya açıp sıradanlaştırmaya çalışan psikolojik bir savaş yürütüldüğü artık açıkça ortadadır. Türk toplumunun duyarsızlaştığı, terörle mücadelede sonuç alınamadığını görüp sürekli tekrarlanan olaylar nedeniyle milli refleksin kırıldığı, yaşanan travmaların artık ülkece değil de şehit ailelerince yaşanması süreci Irak, Afganistan ve şimdilerde de Suriye’deki ölümlere karşı yaşanan kanıksamayla benzeşmektedir. Bu ise ülkemiz adına bir felaketin çanlarını çalmaktadır. Sağır kulaklar duyar umarım…

Arzu Kök