Kur'an etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kur'an etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ekim 2020 Çarşamba

Muhalefet - Arzu KÖK

 Muhalefet

Muhalefet, Arapça bir sözcük. Karşı durmak; uymamak anlamlarına geliyor. Sözcükle ilk karşılaştığınızda sizi itiyor. Olumsuz, ara bozucu, çelme takıcı bir duruş hissi veriyor. Ve genellikle de hoşlanılmaz bir fotoğraf çıkıyor önünüze.

Oysa işin özü bu değil. Halef, hilaf, halife, hilafet…aynı kökten türemiş . Muhalefete hayır diyenlerin hilafa da halifeye de hayır demesi gerekmez mi o zaman?

Arapça zengin bir dil ve anlaşılması oldukça zor. Anlaşılması zor olduğu kadar anlatması da zor. Uzman olmadan Arapça üzerinden yorum yapmak tehlikelidir. Belki de tam bu yüzden İslam yönetim modelli devletler ve toplumlar durmadan birbirini boğazlıyor. Yani hem bilmiyorlar hem de keyfe keder yorumluyorlar. Sonrasında da al sana kan gölü…. İslam, Müslümanlığı kabul eden kişinin tanımıdır. Müslümanlık ise çok genel anlamıyla teslim olmak, kabullenmek anlamına gelir.

Kur’an’ı iyice okumadan ve kavramadan ahkam kesmek gibi bir alışkanlığımız vardır. “Kur’an şöyle diyor!” Bu külliyen bir palavra ve Kur’an üzerinden rol çalma uyanıklığıdır. Bir sözcüğü yorumlamak için ayetin bütününü okumak ve kavramak gerekir. Yetmez. Ayetin içinde yer aldığı sureyi bütünsel olarak kavramak gerekir. Cımbızlamayla olmaz…

İslam, muhalefete izin vermemiş olsaydı eğer, halifeye de izin vermezdi. Oysa, halef ve selef İslam’da vazgeçilmez yönetim uygulamalarıdır. Bu yüzden, iktidar kadar muhalefet de İslam’ca kutsaldır. Çünkü, birçok ayet, aklın önemine ve kullanılmasına gönderme yapmaktadır. Aklın kullanımı, yalnızca iktidarı elinde bulunduranlara özgü bir hak nasıl değilse, muhalefet için de aklı ile itiraz İslam’ın ana karakterlerinden biridir.

İslam’a göre yanılmayan tek gerçeklik Allah olduğuna göre, Allah olmayan her canlının yanılma olasılığı vardır. O zaman İslam adına söz söyleyen herkes yanılabilir ve bunu düzeltmek için muhalefetin aklı ve çabası elzemdir. Kur’an, en büyük sapkınlığın “aşırı ben bilirimcilik” olduğunu sıklıkla satır aralarında vurgular. Bunun yanında sıkça da “dinleyin!” emrini verir. Eğer sen her şeyi en iyi biliyorsan, neyi dinleyeceksin değil mi?

Kur’an, bilimin Çin’de de olsa gidilip alınmasını buyurur. Bilim, doğru olandır. Yani “benim dediğim” değildir. Bu nedenledir ki muhalefetten korkulmaz. Zira ondan öğrenecek ve ondan öğrendiklerinizle daha iyi işler yapabilme olanağı doğacaktır sizin için. Oysa ülkemizde muhalefet yok gibidir ve olması da istenmiyor sanırım. Yazıktır ki  Türkiye'de en iyi muhalefeti siyasi partiler değil, mizah dergileri yapıyor. Bu ise bize ülkenin siyasi kalitesinin durumunu gösteriyor.

Bir demokrasi oyununun sürüp gitmesini sağlayan şey iktidardan çok muhalefettir aslında. Bir elektik devresi gibi düşünürsek devrenin tamamlanmasını ve bu sayede akımın yeniden ve yeniden geçmesini sağlayan şey, devreyi kapalı hale getiren işlemsel aygıttır muhalefet. Ve demokrasinin en büyük çatışmalarda bile yapısal bir hasara uğramamasına neden olan şey de aygıta kısa devre yaptırabilecek her türlü gücün muhalif kimliği altında devre elemanlarından biri haline dönüştürülmesi. Demokrasinin asıl aktörleri iktidardakilerden çok sayıları giderek çoğalan ama istekleri birbirinin aynı olan, oy veren insanları kafa karışıklığına düşürmek olan muhalefet partileri.

Bir ülkede gücün dengelenebilmesi için akılcı yaklaşımlarda bulunan, gerektiğinde saldırgan olmayacak şekilde halkı organize edebilen, yapılanlar iyi ise onu takdir edebilme yetisine sahip, kötünün karşısında her türlü tavize rağmen virgül kadar eğilmeyen, samimi oluşum olmalıdır muhalefet. Bunun karşısında elbette ki aynı samimiyete sahip bir iktidar gereklidir. İkisinin olabilmesi için insanların egolarını bastırabilecek temiz bir ruha ihtiyaç var.

Ülkemizin en acil ihtiyacı muhalefettir aslında. Muhalefet sadece iktidar alternatifi değildir, aynı zamanda devletin de sigortasıdır. Bu sebeple sadece muhalefete oy verenler değil, iktidara oy verenlerin bile buna acil ihtiyacı var.

Ülkemizde iktidar yandaşları bile ülkede muhalefet boşluğu var diyorsa, muhaliflerin bir durup düşünmesi, kendilerine çeki düzen vermesi gerekmez mi? Belki de muhalefetin tanımının benim yukarıda yapmaya çalıştığım gibi tanımını yeniden yapmak ve içini doldurmak gerekmektedir.

Tabii bir de muhalefet yokluğundan şikâyet edenler var. O halde madem ülkenin muhalefet boşluğu var vatandaş olarak bu boşluğu doldurmak adına kim ne yapıyor onu da sorgulamak lazım. İşi iktidar ortağı olamamış partilere yıkmak da kolaycılık değil de nedir? ‘Nasıl?’ dediğinizi duyar gibiyim; o tartışılır ama teşhis bence budur.  

Muhalefet oturduğunuz yerden ahkâm kesmek değildir ve artık bunun kavranması ve doğru uygulanmasının zamanı gelmiş ve geçmektedir. Silkinin ve kendinize gelin lütfen…

 

 Arzu KÖK

 

14 Aralık 2018 Cuma

Çocuk ve Şeytan!... - Arzu KÖK

Çocuk ve Şeytan!...

Asla bir araya getirilmemesi gereken iki sözcük ile oluşturdum başlığı. Çünkü geçenlerde Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, "Kur'an okumayan çocuklar şeytanlarla beraberdir" ifadelerini kullandı Mardin’de bir konuşmasında. Oysa çocuk, bizlere verilmiş en büyük nimet ve ihsândır. Her çocuk bir çiçektir. Çocuk melekler kadar masumdur, günahsızdır. Çocuk bir süs, bir ziynettir. Çocuk bir hazine bir güzelliktir. Hatta en güzel tanımlamayı Hz. Muhammet şöyle yapıyor: “Çocuklar yeryüzünde gezen ciğerlerimizdir.”

Geçenlerde elime Orhan Selen’in Barış Kitabevi yayınlarından çıkan “İmansızlar Çocuk Döver” isimli kitabı geçti. (Okumanızı öneririm) Tam kitabı okuyup bitirdim ki Diyanet İşleri Başkanı’nın bu sözlerini duydum ve yazmadan edemedim. 

Hz. Muhammed’in yaşamını hemen herkes bir şekilde okuyup incelemiştir. Eğer dikkatli incelenmiş olsaydı O’nun çocuklara nasıl değer verdiği de görünürdü: Torunlarını sırtında gezdirdiğini, hatta secdeye gittiği anda sırtına çıkan torunu düşmesin diye secdede olduğundan uzun kaldığını, mahalledeki tüm çocukların sevgilisi olduğunu, sesini hiçbir zaman çocuklara karşı yükseltmediğini…

Orhan Selen’in kitabında dediği gibi: “Hz. Muhammed gibi davranmak sünnettir. Bazıları çok Müslüman olduğunu göstermek için şalvar ya da entari giymek, sakal bırakmak ve başa tuhaf bir takke takmak, bunların üzerine de akıllarına estikçe çocuk dövmek, onlara tecavüz etmeye yeltenmek Maun Suresi’ndeki laneti almak için garantili bir yoldur ama iman sahibi olmak için uygun değildir.”

Diyanet İşleri Başkanı, çocuklarımız yeterli gıda alabiliyor mu, beslenebiliyor mu, acaba bu soğuklarda ayakkabısı botu olmayan evladımız var mı, mont alamayan çocuğumuz var mı diye önce bunları değerlendirip sorgulasaydı ve bunların üstesinden gelmeye çalışsaydı daha güzel bir iş yapmış olacaktı. İşte o zaman herkesin gözünde gerçek bir din adamı gibi davranmış olurdu.

Peki, 8-9 yaşında daha ilk defa regl olmuş kız çocuklarını gerdeğe atıp koynuna sokanlar için fetva yayınlamak, bu işi onaylamak şeytan işi değil de helal ve sünnet, ama çocukların ellerine Kuran almamaları şeytan işi... Çok merak ediyorum bunca mesele varken bunu bu şekilde lanse ettiği için kendi gönlü, vicdanı rahat mı?

Türkiye’de Kur’an kurslarında onlarca çocuk tecavüze uğrarken, tarikat yurtlarında can verirken, Irak’ta 1 milyon, Suriye'de 8. yılına giren savaşta 106 bini sivil, 350 bin kişi, Yemen'de 5 yaş altı 85 bin çocuk açlıktan ölürken sizin kalbinizdeki aydınlık neredeydi, etkileşim mi kesikti yoksa Kuran mı okumuyordu? Neden bunlara ses etmedi?

Kimin şeytanlarla iş birliği içinde bulunduğunu Kur’an birçok yerde yazar: Bunlardan biri de kralın isteğine uygun fetva veren din alimleri için söylenenlerdir. ‘A’raf suresi 175-176’ya bir baksınlar isterlerse.  

Aslında tüm bunların, bu söylemlerin nedenini biliyoruz aslında: "Çocuklarınızın eğitilmesini istemiyorlar. Düşünen, düşünecek nesil istemiyorlar.” Bu yüzden ülkemiz gün geçtikçe eğlenceyle, medyayla, televizyon programlarıyla, lunaparklarla, uyuşturucuyla, alkolle ve aktivitelerin her çeşidiyle dolu hale geldi. İnsanların zihnini meşgul tutmak istiyorlar çünkü. Kafalar meşgul olsun ki insanlar düşünmesin, düşünemesin. Zira bu işlerine gelmiyor. Hayatımız birileri tarafından yönlendiriliyor ne yazık ki. Şimdi de bizleri bıraktılar, çocuklarımıza göz koydular. Çünkü çocuklarımız bilinçlenir, bilimsel düşünme yetisine ulaşırsa bu onların isteyeceği son şey olacaktır. Bu nedenledir ki sürekli olarak düzmece bir yaşam; din, medya ve eğitim yoluyla bizlere sunuluyor. İlgi dağıtmak ve herkesi her şeyden habersiz bırakmak istiyorlar. Ve gerçekten de bu işi iyi yapıyorlar…

Yıllardır ‘Dindar nesil yetiştireceğiz’ diyorlar. Ama şöyle bir baktığımızda son on yılda: fuhuş % 800, cinsel taciz % 450, çocuk cinsel istismarı %400, uyuşturucu % 700, adam öldürme % 260 artmış. Bu da bizlere gösteriyor ki mesele dindar olmak da değil. Mesele ‘insan’ olabilmekte. İnsan olmanın gerektirdiği gibi bilim ve çağdaşlıktan yana olmakla çözülebilir.

Bir çocuğu şeytanla, öcüyle, canavarla korkutmak, vicdanını suçluluk duygusuyla doldurmak, onu otoritenin sınırları içinde tutmanın yoludur aslında. Aksi halde devlete, iktidara itaat eden, düşünmeyen, sadece verilen komutları yerine getiren robotlardan farksız bir nesil yetiştirmek mümkün olmaz. Ancak hiç kimsenin politik hedefleri, ona çocuklarımızı tehdit etme, onları “şeytanla olan ve olmayan” diye bölme, kalplerine korku ve vicdan azabı sokma hakkı vermez!.. Üstelik bu hakka çocuğun anne ve babası bile sahip değilken… 

Hele ki devletin “din otoritesinin” bu ayrımcı sözleri söyledikten sonra hiçbir şey olmamış gibi görevine devam etmesini kabullenmek, bu sözlerden dolayı özür dilemesini istememek, çocuklara karşı ebeveyn-devletin iş birliği yaptığı ve ebeveynlerin de bunu kabul ettiği anlamına gelir ki bu daha da acı veren nokta olmuştur. 

Oysa çocuk, her milletin geleceğidir, yarınların güvencesidir. Şimdi siz söyleyin bakalım, çocukları böyle yetiştirilmeye çalışılan bir toplumun geleceği ne kadar aydınlık olabilir ki? Toplum ve sivil toplum örgütleri bu ülkenin geleceğini ilgilendiren konularda bile bu şekilde sessiz kalıyorsa bizi güzel günler beklemiyor demektir ve bu acı veriyor…


Arzu KÖK

7 Haziran 2017 Çarşamba

Satın Bu Cenneti!... - Arzu KÖK

Satın Bu Cenneti!...

İnsanlarımıza cenneti vaad ediyorlar her gün. Ama cennetten farksız olan güzel ülkem yok ediliyor, satılıyor parsel parsel. Kimlere mi, rant sağlayıcılara tabii ki. Maden şirketlerine, termik santral açmak isteyenlere, nükleer santrallere,  inşaat sektörüne… vb…


 Mavi ile yeşilin iç içe geçtiği, Anadolu uygarlıklarının derin izlerini taşıyan bir ülke oysaki ülkemiz. İşte bu canım ülkem yazıktır ki bir bina yığınına dönüştürülüyor her geçen gün. Sonra orman yangınları sayesinde peyzajı bozuluyor. Arılara bal yaptıran envai çeşit bitki örtüsü yok edilip doğanın ekolojik dengesi bozuluyor. Yangınlarda yanan ağaçlar sanki öç alır gibi yağmurlarla beraber köklerinde bulunan verimli toprakları yağmur sularıyla beraber denize yolluyor. Bir bakıma kızgınlıklarını suyla söndürme çabasına girmiş gibi görünüyorlar. Doğal olarak zaman içerisinde bunlar deniz kıyısında küçük adacıklar olarak çıkacaklar karşımıza. Tıpkı Dalyan Kaunos, Selçuk Efes limanlarında olduğu gibi… Kurulan balık çiftlikleriyle denizlerimizin de doğal dengesi bozulma yoluna girmiştir. 

Her alanda yaratılan kirlilik doğal çevrenin de olumsuz yönde etkilenmesine, kâr hırsı ve yağma politikaları insan yaşamının çekilmez hale gelmesine neden olmaktadır. Doğal felaket diye adlandırılan sel ve depremler ciddi kayıplara neden olurken, ozon tabakasının tahribatı küresel ısınma ve iklim değişikliklerini, yoğun bir şekilde devam eden erozyon tarım alanlarının ortadan kalkmasını, hava ve su kirliliği beraberinde bitki ve canlı türlerinin her geçen gün tükenmesine işaret etmektedir.

Emekçilerin insani taleplerini duymazlıktan gelenler, ulus ötesi sermayenin istediği güvenceleri hızla yasallaştırmakta ve ulusal hukukun denetimi ortadan kaldırılmaktadır. Özellikle son yıllarda, çevrenin korunmasına dönük uluslararası ve ulusal çevre mevzuatıyla ilgili yasaları ihlal etmek alışkanlık haline getirilmiştir. Yaşanabilir doğal çevrenin korunmasıyla ilgili yasalar ya uygulanmamakta ya da komik cezalarla geçiştirilerek çevrenin katledilmesine göz yumulmaktadır. Ne yazık ki toplumda olması gereken çevre bilinci ise, konu ciddiye alınmadığı için hobi olarak kalmaktadır.


Tüm bunlara göz yuman ya da bu kararlara imza atanlara sormak istiyorum: Çocuklarınızı nasıl bir havayı solutarak büyüteceksiniz? Nükleerden, termikten kirlenen gıdalarla beslenmelerine nasıl göz yumacaksınız? İçtiği suyun doğal olduğu konusunda net olabilecek misiniz? 

Meydanlarda vatan, millet, toprak diye bas bas bağırıyorsunuz ama iş ranta geldiğinde en değerli kamusal varlıklarımızı bile satışa çıkarıyorsunuz. Yazıktır ki hiçbir değer, hiçbir mantık, hiçbir itiraz durduramıyor sizleri. Zeytinlikler, mera ve kıyılarla ilgili Meclis’e sunulan şu son yasa tasarısı tam da böyle bir örnek. Tepkiler üzerine değişiklik yapıldı, buna göre güya zeytinliklerin imara açılması yasaklandı, ama maden sahası ve sanayi tesisi için sonuna kadar izin veriliyor. 

Sayısız örnekte gördüğümüz gibi, madene, sanayiye izin vermek zaten bir bölgenin dokusunu, ekolojisini mahvedecek hareketler değil midir? Peşi sıra bir torba yasa daha çıkarılarak imara da, başka faaliyetlere de açılmayacağının bir garantisi var mı? 

Turizm artık resmen yerlerde geziyor. Turizmciler kan ağlıyor, Batılı turist ayağını kesti. Kıyılara tatile gelen yok. Ama ne gam değil mi? Kıyıları da açarız imara olur biter… Madencilik öyle değil nasılsa; maşallah altın yumurtlayan tavuk mübarek. 117 milyon zeytin ağacı tehdit altında mıymış, kimin umurunda? Bütün kıyıları kele çevir, imara aç, patronlara ihaleleri dağıt; kazansın garibanlar. Nasılsa yakında Tunus’tan, Yunanistan’dan ithal ederiz zeytini de. Buğdayı, balı, pamuğu, samanı…vb… olduğu gibi. O da sorun mu yani? Maden sektörü kadar kazandıran başka ne var ki?

Lütfen cevap verin: “Çocuklarınız maden yiyerek mi beslenecek?”

Gezegeni, suyu, toprağı, hayvanı, insanı sırf kâr sağlamak üzerinden değerlendiren bir anlayış, sadece bilimsel gerçeklerden, akıl ve mantıktan yoksun değil, maneviyattan da nasibini almamış sayılır oysa. Hadi maneviyatı geçelim… Kur'an’daki doğa sevgisi ve önemini anlatan ayetlerden, İslam âlimlerinin bu konudaki sözlerinden örnekler verecektim ama vazgeçtim. Çünkü biliyorum ki bunları defalarca da yazsam bir faydası olmayacak.

Boş verin ya!… Siz en iyisi ülkenin tamamını maden sahasına çevirin, satılmayan son toprağı, suyu, ağacı da satın.

Satın bu cennet ülkeyi!… Ülkenin her dönümünü satın!

Yalnız sonra kimseler sızlanmasın: ‘Hava çok kirli, çocuklarımız nasıl nefes alacak?’ diye. Ekolojik yıkımın yarattığı tahribatlardan dolayı siz ve çocuklarınız kim bilir hangi hastalıklara yakalanacak, düşündünüz mü?

Gerçi bende ki de soru değil mi? Tepedekiler olarak kendi çocuklarınız için nasılsa bir yaşam alanı düşünmüşsünüzdür. Ne mutlu size… Hayırlı işler…

Nasılsa gariban halk kimin umurunda… Nasılsa halk geçin kavgasında günü kurtarma çabası içerisinde; size itiraz da etmezler… 

Aydınlar mı? Onu göreceğiz işte…


Arzu KÖK

3 Aralık 2016 Cumartesi

Yangın Ülkesinin Yanan Çocukları - Arzu KÖK

Yangın Ülkesinin Yanan Çocukları…


"Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız, o ülkede insanların nasıl öldüğüne bakın" diyor Albert Camus. Gerçekten de öyle. Bir ülkede insanlar yıllarca mutlu mesut yaşayıp yaşlandığında ölüyorsa, depremde, madende, iş kazasında, masumca otururken yanarak ya da üzerlerine bomba atılarak ölmüyorsa gelişmiş ülkedir o. Aksi durumda ise çok kötü bir yerdedir o ülke. Türkiye nerede peki?


 İnsan canı, hayatı çok ucuzladı yazıktır ki ülkemizde. Hem de çok çok ucuzladı. Hatta öyle ki, sudan, ekmekten, benzinden, ulaşımdan, her şeyden ucuz. Cebinde parası olmayanlar için her şeyden ucuz insanın değeri. Üstelik yaşlı, genç, kadın, erkek, çocuk fark etmeden… İstikrarlı bir şekilde kaybediyoruz canlarımızı. Kimimiz patlayarak, kimimiz hain pusuda, kimimiz yanarak, kimimiz hız meraklısı bir zengin eliyle, kimimiz denetimsiz asansörün yere çakılmasıyla, kimimiz madende göçük altında, kimimiz depremde, kimimiz selde ölüyoruz. Bir de bunların yanında eğer kadın ya da çocuksanız tecavüzle gelen bir ölüm var, bir de töre…

Ölüm Allah’ın emri ama bizdeki ölümler daha çok kul eliyle… Her şeyden ucuz bizde ölmek. Hatta öyle ki hiçbir can bir koltuk etmiyor. Yüzlerce can gidiyor bir koltuk gitmiyor. Çok değil, daha birkaç gün önce on iki can gitti. On bir çocuk, bir kadın görevli ama yine de gitmez tek bir koltuk gitmeyecek. Yayın yasağı destekli tepkisizlik başladı hiç gecikmeden. Yine bulunacak birkaç günah keçisi, olay kadere bağlanacak, yeni ölümlere kadar sessizliğe gömülecek herkes… 

Yangınlar ülkesinin yanan çocukları olduk adeta.” Ateş sadece düştüğü yeri yakar” derler de öyle mi olmalı? Hepimizi yakıyor aslında. Sustukça da daha çok yanıyoruz. Ya tek tek ya da çok çok.. Sustuğumuz yangınlar kadar yangın çıkarılıyor yeniden, yeniden… Nazım HİKMET “Kız Çocuğu” isimli şiirinde;  “Saçlarım tutuştu önce, gözlerim yandı kavruldu, bir avuç kül oluverdim, külüm havaya savruldu” diyordu. Şimdi benim ülkem yangın yeri olmuş, külleri savruluyor yüzümüze yüzümüze… Nasıl Hasan Hüseyin’in dediği gibi bal eyleyelim acıyı?


Önlenmesi olası nedenlerden ötürü çocuklar devletin koruması altında birer birer, onar onar ölüyor. Ancak önlenemiyor bir türlü. Ardından kavuşturulan kollar ile “KADER” diyerek celladın can almasının yolunu kesmek yerine sırtını sıvazlıyorlar… Böyle bir durumda umutlar yeserir mi? Ağıtları duydukça güler mi yüzü insanların? 

- 1993’te Sivas’ta bir otelde çocuklar dahil otuz beş insan ise “Tekbir” eşliğinde yakılmıştı. 

- 2015’de, Kulp’ta altı çocuk, “Tekbir” getirmeyi öğrenirken yandı. 

- 2008’de Konya’da on dokuz kızımız, ellerinde Kuran ile namaz kılarken kül oldu. 

- Şimdi Aladağ’da on bir kız çocuğu ve bir eğitmen bir cemaat yurdunun kilitlenmiş kapılarının ardında yandılar. Koca bir kora dönüştü yangın vicdanlarda. O gün kızlarımıza cehennemi yaşatanlar şimdi onun için “mekânın cennet olsun” diyor. Ne acı değil mi?

Oyuna duran masum çocuklarımız, devletin oyunlarında kül olup savruluyor. Yangın yerinde, tuzak gibi oyunlar kuruluyor çocuklarımıza. Çocuk yaşamlarına kurulan oyunların ölümlerine neden oluyor. Kim koruyacak peki bu çocukları? 

Çocuklar, Aladağ’da cemaatlere ait bir yurtta yanarak öldü. Hepsi çevre köylerden yoksul aile çocuklarıydı ve öldüler yangınlar ülkesinde. Daha önceki yangınlardaki gibi, yanmış canlarının kokusu sardı bizi. Diller lâl oldu, “Kaza değil, cinayettir“ diyemedi hiç kimse.  Oysa “Özel Yurtlar Yönetmenliği”nde deniliyor ki; “Yurtlar sadece Lise ve Yüksek Öğretim öğrencileri için açılabilir!” Oysa Aladağ’da yanan çocuklarımız ortaokul öğrencisiydi. 

Aslında her ölüm vicdanlara bir uyarı, yüreklere bir sızı, akıllara iz, adalete göz olarak var. Ateşte yananların umuda dönüşmesi gereken ağıtları söylensin, ölümlerin sayısı azalsın, hatta bitsin diye var. İşte o nedenle hasıraltı edilmemeli bu sosyal cinayetler. Aklanmamalıdır sorumlular. Bu yurtlar kapatılmalıdır. Bu sosyal olayların avukatı vicdanlar olmalı ve savunmalı önlenebilecek cinayetlerden ölümleri. Yangın yerine dönen ülkemizde ölmesin diye çocuklarımız adaletin ve vicdanın savunması okunmalı en yüksek perdeden ki, sağırlaşmış vicdanların kulakları açılsın, perdelenmiş gözler açılsın diye…

Aslında o gün çocukların bedenini saran ateş, yangının değil, devletin ateşiydi. Kimi elindeki kalemle, kimi çantasıyla, kimi Kuran’ı ile yandı. Kimi yazı yazarken, kimi şarkılar söylerken, kimi resim yaparken yandı. Biri semah dönerken, diğeri namaz kılarken yanıyor. Yangın yerine dönüşmüş ülkemizde çocuklarımız ölüyor… Peki ya öldürenler?


Yakın zamana dek çocuklarına bayram armağan eden ülke olmak en büyük övünç  kaynağımızdı! Şimdilerde evlatlarını yakan ülke olmanın utancı içindeyiz... 

Yangın ülkesinde yaşıyoruz artık. Bulutlar kararmış… Utanarak, nefessiz kucakladı toprak; o yanmış, masum yavrularımızı. Yeter olsun bu acılar. Bu sessizce vedalaşmalar bitsin artık. Toprağı bir daha utandırmamak adına kör, sağır, dilsiz, korkak olmamalı vicdanlar ki sıra onlara ve çocuklarına gelmesin… Ucuz olmasın artık insan hayatı…



Arzu KÖK

2 Şubat 2016 Salı

OKU!.. - Arzu Kök

OKU!..

Yaratan’ın ilk emridir ‘İKRA = Oku!..’

“Bilgi edin… Bilgilen… Bilgili ol… Bilimle ilgilen, ondan uzaklaşma…” denilmek isteniyor bu sözle.

Peki Yaratan’ın ilk emrini yerine getiriyor muyuz?

Okuyanlar, Kur’an’ı ne kadar anlayarak okuyor? 




 Aslına bakarsanız işin püf noktası da burası. Anlaşılmadan okunan hiçbir şeyin bir faydası yoktur. Kur’an’ı Türkçe okumak neredeyse günah kabul ediliyor. Hadi din adamları bunun eğitimini alıyorlar, onlar okusun. Ama sıradan insanlara ne demeli? Neden onlara Türkçe olarak okutulmuyor? Bu sorunun yanıtını herkes kendisi versin isterim.

İlk inen ayettir “OKU!..” Devamında “Yaratan Rabbinin adıyla oku” ifadesi gelir. Bu sözcükler, kutsal kitabımızın ilk emri, yani Yaratan’ın ilk emri… Peygambere verilen bu ilk emir insanlığa da verilen ilk emir olmaz mı?

Peki neden ilk emir ‘Oku!..’ olarak başlar? Çünkü Yaratan işe önce bilgi ile başlanması gerektiğini söylüyor. Bilgisiz ve bilimsiz insanların oluşturduğu toplum her zaman bataklıkta çırpınacaktır. İlk insan olan Adem’e tüm meleklerin secde etmesi istenir. Çünkü Adem bilgi ile donatılmış ilk canlıdır. Onun algılama merkezi, yani bir beyni vardır ve beyin gücünün kullanımı, bilginin algılanmasını sağlar. 

Yaratan’ın en önemli mesajı; insanlara “Aklını kullan” demesi değil midir? Çünkü bilgiyi algılayan beyin, o bilgiyi kullanan akıldır, saklayıp gerektiğinde hatırlayan ve hatırlatan zihindir, pratiğe uygulamayı sağlayan zekâdır… Bu nedenledir ki Yaratan algılamayı ateşleyecek kaynağı, okumayı ilk emir olarak gönderiyor.

Yaratan akıl kullanımı için pek çok mesaj veriyor; “Geceyi gündüzü, Güneş’i, Ay’ı sizin istifadenize vermiştir. Yıldızlar da O’nun emrine boyun eğmiştir. Bunlarda, akıl edenler için dersler vardır.” (Nahl 12) Diğer bir ayette; “Kur’anı öğüt almak için kolaylaştırdık. Düşünüp öğüt alan yok mu?” (Kamer 17). Kur’an ayetleri okunduğunda bunlar gibi ‘Aklını kullanmak’, ‘Düşünüp öğüt almak’ sözleri o kadar çok geçer ki anlatamam. Ama anlayarak okuyanlar görmüştür bunu. Aklını kullanmanın en önemli çekirdeği ise ilk ayetle verilmiştir bizlere

Okumak tabiki yeterli değildir. Bunun yanında okuduğunu anlamak ve kıyaslama yapmak gerekir. Sentez yapmak, analiz etmek gerekir. Ezberletilerek okunan, okutulan hiçbir şey insana bir kazanım edindirmez. Aksine beyni uyuşturur, bir süre sonra da kullanılmaz hale getirir.  

Birey olarak bu görevi, yani ‘Yaratanın verdiği ilk emri ne kadar yerine getiriyoruz?’ sorusuna çok olumlu cevapların verileceğini hiç sanmıyorum. Birey olarak herkes bu soruyu önce kendisine sormalıdır… 

Ne zaman ki bu sorunun yanıtını olumlu yanıtlarsak; o zaman Kur’an’ın yazdıklarını yüreğimizde hisseder, beynimizde değerlendirir, beyazlara dökülmüş harflerin dansıyla yüreklere ses veren cümleler halinde ürüne dönüştürürüz; yetmez, bu bilgiyle beynimizde insanlık için nasıl yararlı işler yapacağımızı düşünmüş oluruz...

Düşünmeyen beyne siz ne kadar bilgi yüklerseniz yükleyin anlamı olmaz. Sadece kopyalama yapmış olursunuz. Kopyalanan bilgiler ise beyne yük olur, beyin taş taşıyormuş gibi olur. Beyin düşünmedikçe kopyaladığı bilgiler taş olur, ağır ve yararsız kalır.

Biat kültürünün esiri olmuş toplumlar, tembel beyinli toplumlar da bireyler de şu kanı yaygındır; ‘O benim yerime düşünüyor’ ya da ‘büyüklerimiz iyisini bilir.’ Başkalarının kendileri yerine düşündüğü algısı onları düşünmekten alıkoyar. Hatta kendisine hacet olmadığı fikri yaygınlaşır… Böylece kullanılmayan, beyin tembeli, düşünme fukarası bir toplum oluşur...

Ne bildiğini ne de ne bilmediğini bilmeyen ama çok da bilgiç geçinen cahillerin yaygın olarak toplumda itibar gördüğü bu dönemde, doğruyu bilip söylemek adeta suç mertebesinde yergi görmeye başlar. Bu durum ise bizleri felakete doğru sürüklemektedir.

Yazık ki toplum ilk emir olan ‘Oku’ emrini unutmuştur. Okumadığı için de düşünemez olmuştur. Sorgulayamaz olmuş, biat kültürünün bir parçası olmuştur. Böylesi toplumlar sanat ve bilimde ilerleyemez, diğer toplumların kölesi olur, kuklası olur. 

Peki böylesi boş beyinler kitap okusa ne olur, Kur’an okusa ne olur? Okursa da küfür okur, beddua okur, yalan okur. En başarılı okuma sanatı ise, yalanla-dolanla, hile-hurda ile milletten onay alıp milletin canına okumak haline gelir.

Ne zamana kadar mı?

Kimse bilmiyor. Ama belki “Yaratan’ın ilk emrini yerine getiriyor muyuz?” sorusuna verilecek yanıtlara göre değişir birşeyler… Bakacağız…


Arzu Kök