Hz. Muhammet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hz. Muhammet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Aralık 2018 Cuma

Çocuk ve Şeytan!... - Arzu KÖK

Çocuk ve Şeytan!...

Asla bir araya getirilmemesi gereken iki sözcük ile oluşturdum başlığı. Çünkü geçenlerde Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, "Kur'an okumayan çocuklar şeytanlarla beraberdir" ifadelerini kullandı Mardin’de bir konuşmasında. Oysa çocuk, bizlere verilmiş en büyük nimet ve ihsândır. Her çocuk bir çiçektir. Çocuk melekler kadar masumdur, günahsızdır. Çocuk bir süs, bir ziynettir. Çocuk bir hazine bir güzelliktir. Hatta en güzel tanımlamayı Hz. Muhammet şöyle yapıyor: “Çocuklar yeryüzünde gezen ciğerlerimizdir.”

Geçenlerde elime Orhan Selen’in Barış Kitabevi yayınlarından çıkan “İmansızlar Çocuk Döver” isimli kitabı geçti. (Okumanızı öneririm) Tam kitabı okuyup bitirdim ki Diyanet İşleri Başkanı’nın bu sözlerini duydum ve yazmadan edemedim. 

Hz. Muhammed’in yaşamını hemen herkes bir şekilde okuyup incelemiştir. Eğer dikkatli incelenmiş olsaydı O’nun çocuklara nasıl değer verdiği de görünürdü: Torunlarını sırtında gezdirdiğini, hatta secdeye gittiği anda sırtına çıkan torunu düşmesin diye secdede olduğundan uzun kaldığını, mahalledeki tüm çocukların sevgilisi olduğunu, sesini hiçbir zaman çocuklara karşı yükseltmediğini…

Orhan Selen’in kitabında dediği gibi: “Hz. Muhammed gibi davranmak sünnettir. Bazıları çok Müslüman olduğunu göstermek için şalvar ya da entari giymek, sakal bırakmak ve başa tuhaf bir takke takmak, bunların üzerine de akıllarına estikçe çocuk dövmek, onlara tecavüz etmeye yeltenmek Maun Suresi’ndeki laneti almak için garantili bir yoldur ama iman sahibi olmak için uygun değildir.”

Diyanet İşleri Başkanı, çocuklarımız yeterli gıda alabiliyor mu, beslenebiliyor mu, acaba bu soğuklarda ayakkabısı botu olmayan evladımız var mı, mont alamayan çocuğumuz var mı diye önce bunları değerlendirip sorgulasaydı ve bunların üstesinden gelmeye çalışsaydı daha güzel bir iş yapmış olacaktı. İşte o zaman herkesin gözünde gerçek bir din adamı gibi davranmış olurdu.

Peki, 8-9 yaşında daha ilk defa regl olmuş kız çocuklarını gerdeğe atıp koynuna sokanlar için fetva yayınlamak, bu işi onaylamak şeytan işi değil de helal ve sünnet, ama çocukların ellerine Kuran almamaları şeytan işi... Çok merak ediyorum bunca mesele varken bunu bu şekilde lanse ettiği için kendi gönlü, vicdanı rahat mı?

Türkiye’de Kur’an kurslarında onlarca çocuk tecavüze uğrarken, tarikat yurtlarında can verirken, Irak’ta 1 milyon, Suriye'de 8. yılına giren savaşta 106 bini sivil, 350 bin kişi, Yemen'de 5 yaş altı 85 bin çocuk açlıktan ölürken sizin kalbinizdeki aydınlık neredeydi, etkileşim mi kesikti yoksa Kuran mı okumuyordu? Neden bunlara ses etmedi?

Kimin şeytanlarla iş birliği içinde bulunduğunu Kur’an birçok yerde yazar: Bunlardan biri de kralın isteğine uygun fetva veren din alimleri için söylenenlerdir. ‘A’raf suresi 175-176’ya bir baksınlar isterlerse.  

Aslında tüm bunların, bu söylemlerin nedenini biliyoruz aslında: "Çocuklarınızın eğitilmesini istemiyorlar. Düşünen, düşünecek nesil istemiyorlar.” Bu yüzden ülkemiz gün geçtikçe eğlenceyle, medyayla, televizyon programlarıyla, lunaparklarla, uyuşturucuyla, alkolle ve aktivitelerin her çeşidiyle dolu hale geldi. İnsanların zihnini meşgul tutmak istiyorlar çünkü. Kafalar meşgul olsun ki insanlar düşünmesin, düşünemesin. Zira bu işlerine gelmiyor. Hayatımız birileri tarafından yönlendiriliyor ne yazık ki. Şimdi de bizleri bıraktılar, çocuklarımıza göz koydular. Çünkü çocuklarımız bilinçlenir, bilimsel düşünme yetisine ulaşırsa bu onların isteyeceği son şey olacaktır. Bu nedenledir ki sürekli olarak düzmece bir yaşam; din, medya ve eğitim yoluyla bizlere sunuluyor. İlgi dağıtmak ve herkesi her şeyden habersiz bırakmak istiyorlar. Ve gerçekten de bu işi iyi yapıyorlar…

Yıllardır ‘Dindar nesil yetiştireceğiz’ diyorlar. Ama şöyle bir baktığımızda son on yılda: fuhuş % 800, cinsel taciz % 450, çocuk cinsel istismarı %400, uyuşturucu % 700, adam öldürme % 260 artmış. Bu da bizlere gösteriyor ki mesele dindar olmak da değil. Mesele ‘insan’ olabilmekte. İnsan olmanın gerektirdiği gibi bilim ve çağdaşlıktan yana olmakla çözülebilir.

Bir çocuğu şeytanla, öcüyle, canavarla korkutmak, vicdanını suçluluk duygusuyla doldurmak, onu otoritenin sınırları içinde tutmanın yoludur aslında. Aksi halde devlete, iktidara itaat eden, düşünmeyen, sadece verilen komutları yerine getiren robotlardan farksız bir nesil yetiştirmek mümkün olmaz. Ancak hiç kimsenin politik hedefleri, ona çocuklarımızı tehdit etme, onları “şeytanla olan ve olmayan” diye bölme, kalplerine korku ve vicdan azabı sokma hakkı vermez!.. Üstelik bu hakka çocuğun anne ve babası bile sahip değilken… 

Hele ki devletin “din otoritesinin” bu ayrımcı sözleri söyledikten sonra hiçbir şey olmamış gibi görevine devam etmesini kabullenmek, bu sözlerden dolayı özür dilemesini istememek, çocuklara karşı ebeveyn-devletin iş birliği yaptığı ve ebeveynlerin de bunu kabul ettiği anlamına gelir ki bu daha da acı veren nokta olmuştur. 

Oysa çocuk, her milletin geleceğidir, yarınların güvencesidir. Şimdi siz söyleyin bakalım, çocukları böyle yetiştirilmeye çalışılan bir toplumun geleceği ne kadar aydınlık olabilir ki? Toplum ve sivil toplum örgütleri bu ülkenin geleceğini ilgilendiren konularda bile bu şekilde sessiz kalıyorsa bizi güzel günler beklemiyor demektir ve bu acı veriyor…


Arzu KÖK

17 Temmuz 2018 Salı

Beter Olsunlar!... - Arzu KÖK

Beter Olsunlar!...

Son zamanlarda herkesin dilinde “sonuçlardan razı olanlar beter olsunlar” sözcükleri dolanıyor. Sonra arkasından da ekliyorlar “Her toplum layık olduğu şekilde yönetilir” sözünü. Bu söz kuvvetler ayırımı esasını ortaya atan, yazdığı kitapta yasama, yürütme ve yargı erklerinin birbirlerinden ayrılmasının önemini belirten Fransız politik düşünür Montesquieu’ ye ait. 

Günümüzden 329 yıl önce doğan bir filozofun söylediği sözün bugün de geçerliliğini sürdürmesi ve hâlâ kullanılıyor olması neyi çağrıştırıyor sizlere? Ulusu oluşturan bireylerin niteliği ile o ulusun yönetenlerin arasında bir korelasyon (biri olmadan öteki düşünülemeyen iki şey arasındaki ilişki) olduğunu vurgulayan bu cümle Atatürk’e, İnönü’ye, Bismarck’a, Churchill’e, Hz. Muhammed’e… vb.. mal edilerek de söylenegelmiştir. 

Montesquieu’den bir buçuk asır sonra doğmuş olan başka bir düşünür Nietzsche: “Cahil bir toplum, özgür bırakılıp kendine seçim hakkı verilse dahi, hiçbir zaman özgür bir seçim yapamaz. Sadece seçim yaptığını zanneder. Cahil toplumla seçim yapmak, okuma yazma bilmeyen adama hangi kitabı okuyacağını sormak kadar ahmaklıktır! Böyle bir seçimle iktidara gelenler, düzenledikleri tiyatro ile halkın egemenliğini çalan zalim ve madrabaz hainlerdir!” diyor. Bazılarının kızdığını görür gibiyim ama bu sözü söyleyen ben değilim… Katılıp katılmamak da size kalmış…

"Beter Olsunlar!" diyenlere aslında Yakup Kadri, YABAN romanındaki şu paragrafıyla sesleniyor: "Anadolu halkının bir ruhu vardı; nüfuz edemedin. Bir kafası vardı; aydınlatamadın. Bir vücudu vardı; besleyemedin. Üstünde yaşadığı bir toprak vardı; işletemedin. Onu, hayvani duyguların, cehaletin, yoksulluğun ve kıtlığın elinde bıraktın. O, katı toprakla kuru göğün arasında bir yabani ot gibi bitti. Şimdi elinde orak, buraya hasada gelmişsin! Ne ektin ki, ne biçeceksin."

Şimdi biz de soruyoruz o lafı kullananlara ve diyoruz ki ne ektiniz de ne biçmeyi bekliyorsunuz?

Türk Devrimi, Atatürk’ün kendi anımsatmasıyla, “Yalnız Türk ulusu için değil, bütün uygar insanlık için üzerinde dikkatle durulmaya değer bir hareket” olmasına karşın, evrensel ölçekte yol gösterici niteliği ulus, yurt ve devletimizin hizmetinden uzak tutulageldi yıllardır. 

Bu baltalama yazıktır ki 1960’lardan başlayarak özellikle sol ve sağ doktriner bakışlı örgütlü saldırılar eşliğinde ve belki de sistemli bir şekilde yapıldı. Ancak Atatürk’ü önyargısız ve toplumbilimsel içeriğiyle incelemesini bilenler O’nun demokrasi uygarlığına yaptığı bu büyük ve kalıcı katkıyı görebiliyorlardı. Görmeyenler ise onun altını oymak adına yıllarca mücadele edip bugünlere getirdiler ülkemizi. O nedenle şimdi kimsenin şikâyet hakkı kalmamıştır.

Atatürk’ten sonra yalnız demokratik devletçi ekonomi ve özellikle sanayi ve demiryolu atılımı ile toprak reformu değil, demokratik-halkçı eğitim devrimi de ters yüz edilmeğe, örneğin Köy Enstitüleri kapatılmaya başlandı. Okullarda demokratik düzenin bilgileri, kurum, ilke ve ölçüleri, değerleri öğretilmez oldu. Atatürk’ün özel olarak bu konuları işlemek üzere kendi eliyle yazdığı ve herkesçe özgürce irdelenip eleştirilerek okunması için Prof. Afet İnan’ın adıyla yayınlanmasını uygun gördüğü YURTTAŞ İÇİN MEDENİ BİLGİLER adlı kitap bile 1939’dan sonra okullarda okutulmaz oldu!...
Bunlar sayabileceklerimiz sadece bir kısmı… 

Şimdi çıkmış diyorlar ki: “ Biz müteahhitleri bir yerlere taşıma aracı değiliz. Biz kimseye kul olmayacağız, biz özgür bireyiz. Bize liderlik yapacakların, liderlik vasıflarına göre ve bilgi birikimine göre onları kabulleniriz. Biz toplumun din, mezhep ve ırk temelinde ayrıştırılmasının sakıncalarının bilincindeyiz. Biz bu tür ayrıştırmalara şiddetle karşıyız...” Ne güzel de diyorlar değil mi? Ama söylediklerinin tam tersini yapıp sadece kolay olanı seçim bugüne kadar gelişmesine tek katkı vermedikleri toplumu suçlayıp “Beter Olsunlar!” diyerek çekiyorlar kendilerini bir kenara. 

Aslında söylenecek söz çok ama… 

Sadece yine Montesqueiu’nin bir geliyor aklıma yine: “Bir ülkede yalakalığın getirisi, dürüstlüğün getirisinden daha fazla ise o ülke batar”

İstediğiniz bu mu?

Arzu KÖK