tecavüz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tecavüz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Nisan 2019 Cumartesi

Gelecek Önünde Ayağa Kalkmak…- Arzu KÖK

Gelecek Önünde Ayağa Kalkmak…

Bir gün işten çıkmış, yorgun bir halde, eve gidebilmek adına metroya bindim. Akşam saatiydi, iş çıkışı ve dershane öğrencilerinin dağılma saatiydi. Doğal olarak ayakta gitmek durumundaydım. Karşıda yaşı seksenin üzerinde olduğu belli olan bir bayan oturuyordu. Her haliyle aydın bir insan olduğu görülüyordu, etkilemişti beni. Oturuşu, duruşu, insanlara sevgiyle bakan gözleri… Elimde olmadan sıcak bir tebessüm eşliğinde başımla selam verdim, karşılık verdi hemen ardından. 

 İlk durağa kadar sorunsuz gittikten sonra o durakta büyük olasılıkla 9-10 yaşlarında bir öğrenci bindi metroya. Ama kazağının bir kısmı pantolon içerisinde, bir kısmı dışarıda, montu neredeyse düşecek üzerinden ve son derece de bitkin, bezgin bir çocuk. Elinde kocaman ve ağır olduğu her halinden belli sırt çantasını yerde sürükleyerek bindi metroya. 

Az önce selam verdiğim, yaşı seksenin üzerinde olan bayan çocuğu yanına çağırdı ve “Sen çok yorulmuşsun evladım gel, otur buraya” diyerek yerini ona verdi. Ben dahil metrodaki herkes şaşkınlık içerisindeydi. Yanına yaklaştım ve bu yaptığının nedenini sordum. Aldığım yanıt muhteşemdi: “Bak canım, ben geldim gidiyorum. Bu çocuksa bizim geleceğimiz. Ben sadece gelecek önünde ayağa kalktım.” 

O bayan gerçek bir Atatürkçüydü bana göre. Zira Atatürk gibi geleceğin önünde ayağa kalmayı bilmişti. Atatürk 23 Nisan gününü çocuklara armağan ederken biliyordu onların değerini. Geleceği kuracak ve kurulan Cumhuriyeti yaşatacak olanlar onlardı çünkü. Çocuklar önemliydi. Onlar mutlu olmalı, iyi eğitim almalı, iyi bakılmalı, korunmalıydı. Ulu Önder bugünü onlara armağan ederek, vasiyet ediyordu bir anlamda “İyi bakın geleceğe” diye. Ama yerine getiremedik bu vasiyeti… 

 Çocukları sevmediler hiç. Atatürk çocukların önemine parmak bastığı halde sevmediler onları. Çünkü onların varlığından bile haberleri yok, olsa bile gözlerinin gördüğü yok zaten. Her zaman çok mühim başka işleri var, kimi güya vatanı milleti kurtarma peşinde, kimi dergi, gazete basıp gençleri coplatma işinde, kimi daha fazla rant elde etmek için şehirleri köstebek yuvasına çevirmek peşinde. Çocukları değil sevmeye, görmeye bile tahammülleri yok. Oysa çocuklar onların yüzünden ölüyor, onları sevmedikleri, onlara azıcık da olsa değer vermedikleri için ölüyorlar. Hepsi de suçludurlar. Suçlular. Çocukların küçücük elleri onların yakalarına yapışıp onları sanık sandalyesine oturtamayacaklar belki ama, onlar bu kadar büyüdükleri, çocukluktan bu kadar uzaklaştıkları için vicdanlarda hep suçlu olarak kalmaya mahkûm olacaklar.

Bu kadar çabuk büyümeselerdi, belki emirlerindeki kurşunlar, bombalar ufacık çocukları delik deşik edemeyecekti. İçlerinde bir parça çocukluk kalmış olsaydı, rögarlardan içeri peş peşe çocukların düşüp ölmesine izin vermezlerdi.  Bir an geçmişe dalıp çocukluk günlerinizi hatırlayabilselerdi, geçen yıllarda bir gezi sırasında ölen 30 çocuk belki bu yıl da kutlayabileceklerdi 23 Nisan’ı coşkuyla. Yanmış bir çocuk hastane kapılarında parası yok diye ağlar vaziyette bekletilmeyecekti. Çocuklar yok yere hapishanelere tıkılmayacaktı. Hiç çocuk işçimiz olmayacaktı. Çocuklar gebe kalmayacaktı, küçük yaşta evlendirilerek ya da daha da acısı tecavüze uğrayarak.

 Büyüklerin veya kendilerini çok büyük görenlerin bu bayramı kutlamaya hakları yok. Bu anlamda da ikiyüzlülük yapmamaları ve biraz olsun utanmaları varsa gidip kendileri hakkında suç duyurusunda bulunmaları gerekir. Ancak hala tüm bunlar onları rahatsız etmiyor ki rahat koltuklarında güle güle, izzet ve ikbal ile oturuyorlar. Ne diyelim; “ Buyrun devletlim, makam da sizin koltuk da! “ kullanın dilediğiniz kadar. Ancak unutulmamalıdır ki hiçbir şeyin garantisi yoktur. Devran dönebilir bir gün. Geleceğin sahibi çocuklar gün gelir sorar hesabını bu yaptıklarınızın.

Bu bayram da şarkılar söyleyecekler. Ancak lütfen büyük makam sahipleri; sakın ola ki onların şarkılarına katılmayın, hatta bayramlarını bile kutlamaya kalkışmayın! O sanki sonradan tutturulmuş iğreti gülüşlerinizle, o yapmacık sevgilerinizle ve yapmacık hareketlerinizle çocuklara yaklaşmayın. Zira sizler geleceğin önünde ayağa kalkmayı bilemediniz. İşte o nedenledir ki sizleri görünce değil bizlerin çocukların bile yüzü gülmüyor. Yani “Neşe dolmuyor insan.”

Arzu KÖK

30 Ocak 2018 Salı

Ölüyoruz!… - Arzu KÖK

Ölüyoruz!…

'Halk' dediğin nedir ki zaten? Tamamen soyut bir kavram. Halk, marangozdur, terzidir, tezgâhtardır, doktordur, öğretmendir... Halk somut ve farklı bireylerden oluşuyor. Onları ortak tutan şeyin, 'kibire karşı öfke, açlığa karşı isyan' olmasını hayal ederim. Halk, 'güllabici odunlarla dövülendir...' Hepsinin nüfus sayımlarında kağıtlara geçirilmeyen özellikleri vardır: Halk, benim mesela; kapı komşularım, sıfır muhteris ama işini yaz kış yapan, kışın şehirde kalan, hemşerilerini de kollayan bakkalımız, sanki bir çile odasında, yalnız kalması gerekirken, kalabalıklarla uğraşıp geceleri ağlayan kadınlarımız; güzel şarkılarla hastalarını avutup, yalnız yaşarken yüzü süzülen hemşirelerimiz, ölümü bile göze alıp 'ölümsüz' kalmayı becerenler… Sonra benim bir kayıp cennet olarak gördüğüm çocukluğum ve onun insanları...
Şimdi ise o halk bir anlamda ikiye bölünmüş… Bir yarısı diğer yarısına terörist demekte ve linç için adeta fırsat kollamakta… Barış demek ise büyük bir suç olmuş… 



“Ecel geldi, öldü” diyorlar. “Ölüm insanlar için” diyorlar. "Fıtratında var" diyorlar. Ama bizdeki ölümler…

Soma’da madende ölmüştük ama suçluyu işçilerin arasında aramıştık. 
Ankara’da ölmüştük, suçlu “mutlaka mitinge katılanlardır” denilmişti.
İŞİD tarafından yakıldık, görmezden gelindik. 
Her geçen gün kefenler biçiliyordu her birimize.

Ekonomik büyümenin büyük ülküsü için iş cinayetlerinde ölüyorduk. 
Cihat yolunda ölüyorduk. 
Devlet düşmanlarına karşı büyük bir seferdeydik. Ölüyorduk. 
Dört bir yanımız düşmanla çevriliydi. 
Yanı başımızda düşmanlar vardı.
Cephelerde savaşırken ölüyorduk.

Kentler yıkılıyordu. 
Ormanlar yok ediliyordu. 
Derelere set çekiliyordu. 
Her şey daha fazla büyümek içindi. 
İş makineleri tanklara, askerler, işçilere karışıyordu. 
Mezarlar birbiri ile yarışıyordu.

3. Köprü, 
3.Havalimanı, 
Suriye’de yıkılan kentler, 
Doğu’da teröristleri saklıyor diye yıkılan kentler.
Kanal İstanbul Projesi,

Hepsi büyük bir projenin parçası görünümündeydi…

Biz iş cinayetlerinde, sokak ortalarında patlayan bombalarla, tecavüz sonrası ölümlerle, kadın cinayetleriyle, araba kazalarıyla…vb.  ölmeye devam ediyorduk. 

Giderek sıradanlaşıyor yaşam. Birileri bizlere at gözlüğü takmaya çalışıyor. Okumak fikri tarih olmuş. Kölelik hiç ölmedi ama insanlık ölmüş çoktan. Verim hesabı yapıyor herkes. Oysa vereceklerimiz çoktan alınmış elimizden. Ölüyoruz gün be gün.

Eğer medeniyet dedikleri, demokrasi dedikleri buysa istemiyoruz.

Şu an şairini anımsayamadım, affetsin beni ama okuduğum bir şiirde: "O arenadaki gladyatör, seni öldüremediği için öldü." deniliyordu.

Birileri ölmesin diye mi ölüyorduk yoksa?...

Arzu KÖK

19 Kasım 2016 Cumartesi

Tecavüz - Arzu KÖK

Tecavüz…

- Doğu'da, Irak ve Suriye'de savaş hali var...
- Dolar 3.40'ı aşmış...
- 'Başkanlık gelmezse batarız!' feryatları ediliyor...
- Adaletin, demokrasinin, barışın, insan haklarının lafı bile edilmiyor...
- Devlet kurumları tamamen iflas halinde...
- Ekonomi çökme noktasına gelmiş... 
- ... v.b


İşte tüm bu keşmekeşin içinde hem gündem değiştirmek hem de itiraz gelmezse amaca biraz daha yaklaşmak adına gündeme geldi bu tasarı.  'Sinir uçlarına dokunması olası olmayan' bu kanun tasarısının aniden ortaya çıkıvermesi, bir tesadüf müdür sizce?... Açıkçası pek öyle gelmedi bana.

Aslında güzel ülkemiz son kırk-elli yılda tarihinde hiç olmadığı kadar İslamileşti. Zaten son 14 yıldır da İslamcı parti tarafından yönetiliyor. Mesai saatleri bile artık namaza göre düzenleniyor oldu. Eğitim öğretim İslamileşti, okullarda Cuma namazına göre ders yapılmasına ilişkin genelge bile yayımlandı. Evet, Türkiye tarihinde hiç olmadığı kadar İslamileşti ama ahlakını ve aklını bugünkü kadar yitirdiği bir dönem görmedim ben açıkçası. Göreniniz var mı bilmem…

Güzel ülkemiz yazık ki hırsızlık, yolsuzluk ve ahlaksızlık pençesinde kıvranıyor. Anasının çıplak dizinden, öptüğü kız evladından bile tahrik olduğundan dem vuran yaratıklar, din-iman edebiyatıyla çocukların üzerinde tepiniyor, yetmiyor,  ensestin,  livatanın iğrenç dehlizlerinde dolanıyorlar. “Güzel ahlak dini” İslam’ın bekçisi olması gereken Diyanet ise akıl almaz fetvalarıyla(En azından bugüne kadar gazetelere yansıyanlara bakmak yeterli) ahlaksızlığa çanak tutuyor. Bir kızın erkek arkadaşıyla yan yana oturmasını günah sayanlar, 13 yaşında evlenmesini uygun görüyor. Şimdi bu yasa tasarısı ile de desteklenir hale geliyor.

Unutulmamalıdır ki tecavüz bir namus meselesi değildir. Tecavüz edilenin namusu kirlenmez, zarar görmez. Güveni, ruhu, bedeni zarar görür... “Namusunu temizledi, namusu kirlendi, ne giymişti, orada ne arıyordu?” bakış açılarının değişmesi gerekir artık. Zira böyle yapılarak her seferinde tecavüzcü ile empati kurulur. Bu ise en büyük sakıncadır. Bir varlık tecavüze uğradığında, dayak yemiştir, işkenceye maruz kalmıştır, fiziksel ve ruhsal şiddete uğramıştır, sessiz kalıyorsa tehdit ediliyordur, sessiz kalıyorsa bu toplumun rezil bakış açısından dolayı kendinde bir suç görüyordur. Kadına, çocuğa, hayvana yapılan tecavüze sebep bulmak, şakasını yapmak bir yerde tecavüzcünün kendisini haklı görüp, yaptığının doğru olduğuna inandırmaktır. Şimdi ise bu yasa, adeta tecavüzcüye hediye niteliği taşıyor. 

Tekke ve zaviyeler neden kapatılmıştı biliyor musunuz? Çünkü o günlerde de, sübyancılık ve haşhaşilik had safhaya ulaşmıştı. Günümüzde ise vakıflar aracılığıyla tekke ve zaviye çalışmaları tüm hızıyla devam ediyor. “Hilafeti getireceğiz!” diyenlerin, tarikatlara sivil toplum örgütü diyenlerin neleri amaçladığı artık anlaşılıyor mu acaba?

Din yoluyla insanın ruhunu, iç dünyasını ele geçirip, her türlü insani hak ve özgürlüğünü elinden alıp -yaşama hakkı dahil- köleleştirirsin. Düşünemeyen bir robot haline getirdiğin, zihnini kontrol ettiğin zavallılardan canlı bombalar yetiştirmen hiç de zor değildir.

Tecavüze uğrayan ve karşı koyacak gücü olmayan mağdurların, zorba ile aralarında efendi-köle ilişkisinden daha ağır, asalak bir bağ oluşur, tıpkı sırtına yapışan keneye bir şey yapamayan hayvan gibi çaresizce kabullenirler. Aralarındaki bu kirli sır, kurtulamadıkları parazitler gibi dışarı atılamaz, “öğrenilmiş çaresizlik” tam anlamıyla budur ve geneleve mahkûm edilmiş sermaye gibi ortamdan kaçıp kurtulamazlar. ‘Depremle yaşamaya alışmalıyız’ diyen sivri akıllıları biliyorsunuz. Tecavüzle yaşamaya alışmış mağdurlara verilen vaatler vardır; “Eline fırsat geçtiğinde sen de aynısını bir başka zayıfa yaparsın, bu devran böyle döner oğlum”.

Tecavüz meşrulaştırılmaya çalışılıyor. Oysa tecavüzden belini doğrultamayan bir toplum isyan edemez. Böylesi bir toplum, işgal ordularının yaptıklarını birbirine yapar, toplama kamplarını kendi iradesiyle kurup, kendi çocuklarına tecavüzü organize eder. İşte istenilen ümmet türü. Bundan âlâ ümmet mi olur?

İşte bu nedenle analara seslenmek istiyorum. Uyanın artık... Sizler de bu ülkenin erkek vatandaşlarıyla aynı haklara sahipsiniz. Aslında daha daha fazlasınız. Anasınız, ablasınız, bacı, kardeş, eş ve çocuksunuz. Hatırlayın, sizler Ulusal Kurtuluş Savaşımızı nasır tutan elleriniz ve sevgi dolu yüreğinizle kazanmadınız mı? Kurtuluş Savaşında eli silah tutan Fatma Bacım gibi, ülkesini savunmada kahramanlık destanı yazan Nene Hatun gibi, adı bu ülkemizin topraklarına karışan binlerce anamız bacımız gibi direnelim ve bu yasaya karşı çıkalım. Cinsel istismara uğrayan çocuklarımız bu yamyamların eline bırakılamayacak kadar değerlidir. 

Lenin’in dediği gibi: “Dokunulmazlığı olan tek sınıf çocuklardır.” Kimsenin çocuklarınıza, çocuklarımıza dokunmasına izin vermeyelim.


Arzu KÖK

13 Nisan 2016 Çarşamba

Tecavüzü Kanıksamak-Arzu KÖK

Tecavüzü Kanıksamak

Gün geçmiyor ki kadına yönelik şiddet, kadın cinayeti, vahşi bir tecavüz haberiyle sarsılmadığımız. Yalnız kadına mı? Artık çocuklara da tecavüze başladılar. Üstelik sayıları günbegün artmakta. Ve yalnız kız çocuklarına da değil artık, erkek çocuklarına da tecavüz edilir oldu. Ürkütücü olan ise toplumun şiddet ve tecavüz olaylarına karşı artık duyarlılığını yitirmiş olması. Ancak vahşet, canilik, vs. olduğu zaman sesler yükseliyor ve yine maalesef kısa süre içinde unutulup gidiyor. 

 İç güvenlik paketiyle sapan taşıyanın, bilye taşıyanın, maske takanın gözünün yaşına bakmayan devletimizden kadınlara ve çocuklara karşı işlenen suçlar konusunda da bir adım atmasını beklemek en büyük hakkımız. Ama hak aramak da bir suç olmuş...

Bu arada sosyal medyada bir futbolcunun attığı gol için; "adam gol atmadı resmen tecavüz etti abi!" gibi yorumlar yazılabiliyor. Tecavüz normalleştirilecek bir konu değil, mizah konusu yapılacak bir olgu değil. Siz belki kendinizi şaka yapıyorum diye avutabilirsiniz ancak tecavüzün günlük dile böyle girmesi bazı yarım akıllıların beyninde onu normalleştiriyor ve günlük hayatın bir parçası haline getiriyor. Sosyal medyada kızılan biri için, "biri şunu s.ksin", "biri şuna tecavüz etsin", "biri bunu s.kip ortada bırakmış" tarzındaki güya eleştirel yorumlar yapılıyor. Arkadaşlar "Tecavüz bir şiddet biçimidir ve hiçbir şey bunu değiştirmez!!" diyerek haykırmak geliyor içimden her seferinde.  Tecavüz insanın bedenine değil, cinsel hak ve özgürlüğüne, doğrudan kişilik hak ve özgürlüğüne bir saldırıdır; unutmayalım.  

Tüm bunlar aslında bize bir gerçeği gösteriyor adeta: Yeni bir toplum inşası içindeyiz. Görüne o ki, bu yeni toplum; bizim mevcut bakış açımızla tecavüzü meşru gören bir toplum olacak.

En son toplumsal inşa sürecini daha çok yakın bir tarihte yaşamıştık. Ülkemiz köklü bir toplumsal inşa sürecine girmiş, takkelerden şapkalara, eski harflerden yeni harflere, birçok değişim, reform yaşamıştı. Bu çok sancılı modernleşme süreci tarih kitaplarının sayfalarına övgü dolu şiirlerle, kahramanlık destanlarıyla yansımıştı doğal olarak. 

Bugün görüyoruz ki, yeniden bir toplumsal inşa süreci içindeyiz. Şimdilerde, içinde İslamiyet’i barındırmayan modernlik lanetlenir oldu. Politikacılar boşuna konuşmuyor, din adamlarının elbet bir bildikleri var!.. On dört senelik süreç içinde, her geçen yıl yeniden tasarlanmış bir topluma yaklaştırıldık. Bu on dört senelik sürecin başlarında, okulların imam hatip okullarına dönüştürülmesini hayretler içinde karşıladık, sonra bir baktık ki bu durum alışıldık bir şey olmuş. Artık bu durumla baş etmek, okul çağında çocukları olan insanlara kalmış. ‘Çocuklarımızı imam hatip okullarına yazdırmak istemiyoruz, ancak çok az seçenek kaldı’ söylemleri sardı etrafımızı.

Bizler okul çağlarını atlamış kişiler olarak inşa sürecinin bir kısmından kurtulmuş olduk belki ama bir sonraki nesil bu okulların ürünü olacak. Kitaplarda, grafiklerle kadınların evde oturması gerektiğinin anlatıldığı, evlilik çağının dokuza indirildiği, tecavüzün meşru kılındığı bir dönem… Bundan kurtulmak isteyen aileler ellerinden geleni yapıyor elbet, fakat nereye kadar ve ne kadar hep birlikte göreceğiz…

Bu arada siyasetçilerden ilginç vaazlar duymaya başladık. Başlarda tepki gösterdik fakat zamanla tepki gösterenler azaldı: ‘Delidir, ne yapsa yeridir’ dedik. Şimdi gülüp geçiyoruz… Ancak içten içe biliyoruz ki, bunlar boş boş söylenmiş laflar değil. 

‘Başı açık kadın penceresiz eve benzer’ 
‘Çocuğun ne suçu var, anası kendisini öldürsün!’ 
‘Kız mıdır, kadın mıdır bilmem…’ ve daha sayamadığım birçokları. 

Her geçen gün çıta bir tık yükselerek, senelerdir nefret duyduğumuz şeylere övgüler duymaya başladık. Artan kadın cinayetleri, bunlara verilmeyen(!) cezalar, tecavüzlerin, üstelik çocuk tecavüzleri, tacizlerin suçlusunun mağdur olarak gösterilme çabası, çocuklara yapılan cinsel saldırıların örtbas edilmesi ve giderek artan bu çıta şimdi bizi başka bir yere getirdi. Diyanete bir soru soruldu geçenlerde fetva hattının internet sitesinde;  “Bir babanın öz kızına duyduğu şehvet, karısı ile olan nikahını düşürür mü?” diye.  Peki ya cevaba ne dersiniz: “Babanın şehvetle kızını öpmesi ya da ona sarılmasının nikaha etkisi yoktur. Babanın kızını kalın elbiselerden tutarak ya da vücuduna bakıp düşünerek şehvet duyması bir tür haramlık oluşturmaz. Ayrıca kızın dokuz yaşından büyük olması gerekir.”

Bu cevap birkaç gün sonra Diyanet tarafından yalanlandı. Fakat bunu da duymuş olduk. Zaten pedofili oranının yüksek olduğu bu toplumda, kimileri için yol açıldı. Bunu dile getirmek normalleşti. Toplum olarak biraz daha bilinmeyene doğru mesafe kat ettik.

İşte tüm bu yollarla bizi bu kıvama getirene kadar yoğuruyorlar. Parçalara bölüp her birimize belli görevler yüklüyorlar. Bugün bizi getirmek istedikleri kıvam, amaç edinilmiş bir yola uyum sağlamamız için. Bu yolun bizi götürdüğü rejimin ismi ne olacak bilmiyoruz. Ancak herkesin bir tahmini var sanıyorum. 

Bu ortamda kesin olan şu ki, bu rejimin ismi her ne olursa olsun, tecavüz kültürünün içselleştirildiği bir topluma dönüştüğümüz giderek. Şimdi de bu topluma ulaşan bir yol üzerindeyiz gibi. 
Şaşırıyoruz… 
Alıştırılıyoruz… 
Ve yoğruluyoruz…

Arzu KÖK