Nene Hatun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nene Hatun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ekim 2019 Pazartesi

Anadolu ve Cumhuriyet - Arzu KÖK


Anadolu ve Cumhuriyet

Türkiye’m! Anadolu’m, güzel vatanım! Sen ne bereketli bir topraksın ki yüzyıllardır ne sofralar sundun Anadolu insanına, neler neler. Bizler çoğaldıkça bereketin arttı, bitirmek isteyenlere inat. “Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı” varsa benim güzel vatanımın, bizlere sunduklarının “sonsuza kadar” hatırı yok mudur? Bu nedenledir ki bu vatana “bıçak sokanlar” ya nankördür ya da gafildir. Bilmeyenler ne bilsin, bilenlere selâm olsun!…

Ey Anadolu’m, güzel yurdum! Sen, kederi kederimize, sevinci sevincimize, kaderi kaderimize benzeyen ölümsüz vatanım… Ağrı’da dik başlı, Güneyde Fırat coşkulu, Toroslarda sümbül kokulu, Antalya’da dört mevsim yazlı, Erzurum’da “on bir ay yirmi dokuz gün kışlı” güzel Türkiye’m… Zonguldak’ta kömür gözlü, Isparta’da gül yüzlü Anadolu’m… Sen bin yıldır doğanlarımıza beşik, ölenlerimize mezar oldun. Bizler de beşikten mezara kadar sana sahip çıkacağız.

Ey Cumhuriyetim! ”Günlerden bir gün… Uzak değil, dün gibi yakın. İstiklâl Savaşı’nın zor günlerindeyiz.” Düşmanlar sarmış dört yanımızı. Kıskıvrak yakalamışlar bizi. Sonra: Biri Dicle, biri Fırat, biri Sakarya… Anadolu’nun bağrında ayağa kalkan üç kardeş ırmak şaha kalkmış. Akmış üzerine üzerine düşmanın, bozmuş dengeyi. Önderi olmuş  Atatürk bu büyük akışın. İşte bu akışın meyvesidir Cumhuriyet. Bilmeyenler ne bilsin ama bilenlere bin selam olsun!…

Ey Cumhuriyetim! ”Günlerden bir gün… Uzak değil, dün gibi yakın. İstiklâl Savaşı’nın zor günlerindeyiz.” Gök çökmüş üstümüze, yer yarılmış, yutmuş bizi. İngiliz’i, Fransız’ı, Yunan’ı kıskıvrak yakalamış, sarmış dört bir yanımızı. “Nene Hatun”, “Hasan Tahsin”, “Yörük Ali Efe”, ”Şerife Bacı”, “Sütçü İmam”, “Adsız Kahraman”…vb… öyle mücadele edip alt üst etmiş ki düşmanı, bozulmuş dengeler. Önderi olmuş Atatürk bu yeni dengenin, bayramıdır Cumhuriyet.

Mustafa Kemal, Anadolu’muzu kahreden iki yıkıcı gücü nasıl ezdiğini haykırıp Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin gönderine Cumhuriyet bayrağını dikmişti. Bu İki yıkıcı güç: emperyalizm ve saltanattan başkası değildi. Neydi emperyalizm? “Serbest rekabetçi mantığını almış, iç çatışmalarını, dünya ölçüsünde kangrenleştirmiş olan, tekelci kapitalizmdi.” Saltanat neydi? “Kadim tefeci – bezirgan sermayenin her türlü gelişimini sonuna kadar destekleyen derebeylik biçimiydi.” Bu iki güç ortak olmuştu benim yurdumda. Ne yazık ki emperyalizmin yeryüzündeki egemenliğini sağlayan yerli avadanlık, geri ve sömürge ülkelerde emperyalizmin teslim aldığı irili ufaklı saltanatlardı. İşte bu birlikteliği bozdu Atatürk ve kurdu Cumhuriyet’i.

Bu nedenledir ki Türkiye’de “Cumhuriyet” demek: “Türk Ulus’unun bağrına oturmuş olan emperyalizmle Saltanat’a karşı kurulan bir savunma kalesi demektir.” Bu durum perçinlensin diyedir ki Türkiye’nin devrimci Anayasasında, "her madde üçte iki çoğunlukla değiştirilebilirdi.” Ama hiç bir çoğunlukla, hiçbir zaman ve hiçbir kimsenin değiştiremeyeceği tek madde “Türkiye Devletinin bir Cumhuriyet olduğu” maddesidir. Şimdilerde ise emperyalistlerin baskılarıyla kaldırılmaya çalışılıyor bu maddeler.

Türkiye’m! Güzel Anadolu’m, vatanım! Bir gün bir Ferhat, sendeki bir güzele sevdalandı. Bu sevda uğruna dağları deldi… Ey güzel yurdum! Biz sendeki bir değil, bin bir güzelliğe sevdalıyız… Senin için dağları değil, çağları bile deleriz. Uğrunda bir değil bin kere ölürüz. Atatürk gibi canımızı koyarız ortaya. Binlerce kahramanımız gibi dize getiririz tüm düşmanları. Ey Cumhuriyetim! ”Günlerden bir gün… İstiklâl Savaşı’nın zor günlerindeyiz.” Düşman sarmış dört bir yanı. Bağlamışlar elimizi kolumuzu. Sonra: Biri Yunus, biri Hacı Bektaş-ı Veli… Anadolu’nun aynı yöne bakan iki anlamlı gözü… İki gözün hedefe bakışı bozmuş dengeyi. İşte o bakışın önderidir Atatürk. Hedefiyse Cumhuriyet… Bu bakışı bilmeyenler ne bilsin, bilenlere selâm olsun.

Görünen o ki önümüzdeki yollar belli: Ya Atatürk’ün bizlere gösterdiği ışıklı yolların sonundaki aydınlık geleceğe gideceğiz ya da karanlıkların içindeki geri kalmışlıkla sürüklenecek ve yitip gideceğiz… Seçim sizin, bizim, hepimizin!... Karar verin; geç kalmadan…

Bu güzel vatanımızın değerini bilip sonuna kadar Cumhuriyet’i korumaya kararlı milyonlara selâm olsun…



Arzu KÖK

28 Ekim 2017 Cumartesi

Anadolu ve Cumhuriyet - Arzu KÖK

Anadolu ve Cumhuriyet

Türkiye’m! Anadolu’m, güzel vatanım! Sen ne bereketli bir topraksın ki yüzyıllardır ne sofralar sundun Anadolu insanına, neler neler. Bizler çoğaldıkça bereketin arttı, bitirmek isteyenlere inat. “Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı” varsa benim güzel vatanımın, bizlere sunduklarının “sonsuza kadar” hatırı yok mudur? Bu nedenledir ki bu vatana “bıçak sokanlar” ya nankördür ya da gafildir. Bilmeyenler ne bilsin, bilenlere selâm olsun!…

Ey Anadolu’m, güzel yurdum! Sen, kederi kederimize, sevinci sevincimize, kaderi kaderimize benzeyen ölümsüz vatanım… Ağrı’da dik başlı, Güneyde Fırat coşkulu, Toroslarda sümbül kokulu, Antalya’da dört mevsim yazlı, Erzurum’da “on bir ay yirmi dokuz gün kışlı” güzel Türkiye’m… Zonguldak’ta kömür gözlü, Isparta’da gül yüzlü Anadolu’m… Sen bin yıldır doğanlarımıza beşik, ölenlerimize mezar oldun. Bizler de beşikten mezara kadar sana sahip çıkacağız. 

Ey Cumhuriyetim! ”Günlerden bir gün… Uzak değil, dün gibi yakın. İstiklâl Savaşı’nın zor günlerindeyiz.” Düşmanlar sarmış dört yanımızı. Kıskıvrak yakalamışlar bizi. Sonra: Biri Dicle, biri Fırat, biri Sakarya… Anadolu’nun bağrında ayağa kalkan üç kardeş ırmak şaha kalkmış. Akmış üzerine üzerine düşmanın, bozmuş dengeyi. Önderi olmuş Atatürk bu büyük akışın. İşte bu akışın meyvesidir Cumhuriyet. Bilmeyenler ne bilsin ama bilenlere bin selam olsun!… 

Ey Cumhuriyetim! ”Günlerden bir gün… Uzak değil, dün gibi yakın. İstiklâl Savaşı’nın zor günlerindeyiz.” Gök çökmüş üstümüze, yer yarılmış, yutmuş bizi. İngiliz’i, Fransız’ı, Yunan’ı kıskıvrak yakalamış, sarmış dört bir yanımızı. “Nene Hatun”, “Hasan Tahsin”, “Yörük Ali Efe”, ”Şerife Bacı”, “Sütçü İmam”, “Adsız Kahraman”…vb… öyle mücadele edip alt üst etmiş ki düşmanı, bozulmuş dengeler. Önderi olmuş Atatürk bu yeni dengenin, bayramıdır Cumhuriyet. 

Mustafa Kemal, Anadolu’muzu kahreden iki yıkıcı gücü nasıl ezdiğini haykırıp Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin gönderine Cumhuriyet bayrağını dikmişti. Bu İki yıkıcı güç: emperyalizm ve saltanattan başkası değildi. Neydi emperyalizm? “Serbest rekabetçi mantığını almış, iç çatışmalarını, dünya ölçüsünde kangrenleştirmiş olan, tekelci kapitalizmdi.” Saltanat neydi? “Kadim tefeci – bezirgan sermayenin her türlü gelişimini sonuna kadar destekleyen derebeylik biçimiydi.” Bu iki güç ortak olmuştu benim yurdumda. Ne yazık ki emperyalizmin yeryüzündeki egemenliğini sağlayan yerli avadanlık, geri ve sömürge ülkelerde emperyalizmin teslim aldığı irili ufaklı saltanatlardı. İşte bu birlikteliği bozdu Atatürk ve kurdu Cumhuriyet’i.

Bu nedenledir ki Türkiye’de “Cumhuriyet” demek: “Türk Ulus’unun bağrına oturmuş olan emperyalizmle Saltanat’a karşı kurulan bir savunma kalesi demektir.” Bu durum perçinlensin diyedir ki Türkiye’nin devrimci Anayasasında, "her madde üçte iki çoğunlukla değiştirilebilirdi.” Ama hiç bir çoğunlukla, hiçbir zaman ve hiçbir kimsenin değiştiremeyeceği tek madde “Türkiye Devletinin bir Cumhuriyet olduğu” maddesidir. Şimdilerde ise emperyalistlerin baskılarıyla kaldırılmaya çalışılıyor bu maddeler.

Türkiye’m! Güzel Anadolu’m, vatanım! Bir gün bir Ferhat, sendeki bir güzele sevdalandı. Bu sevda uğruna dağları deldi… Ey güzel yurdum! Biz sendeki bir değil, bin bir güzelliğe sevdalıyız… Senin için dağları değil, çağları bile deleriz. Uğrunda bir değil bin kere ölürüz. Atatürk gibi canımızı koyarız ortaya. Binlerce kahramanımız gibi dize getiririz tüm düşmanları. Ey Cumhuriyetim! ”Günlerden bir gün… İstiklâl Savaşı’nın zor günlerindeyiz.” Düşman sarmış dört bir yanı. Bağlamışlar elimizi kolumuzu. Sonra: Biri Yunus, biri Hacı Bektaş-ı Veli… Anadolu’nun aynı yöne bakan iki anlamlı gözü… İki gözün hedefe bakışı bozmuş dengeyi. İşte o bakışın önderidir Atatürk. Hedefiyse Cumhuriyet… Bu bakışı bilmeyenler ne bilsin, bilenlere selâm olsun. 

Görünen o ki önümüzdeki yollar belli: Ya Atatürk’ün bizlere gösterdiği ışıklı yolların sonundaki aydınlık geleceğe gideceğiz ya da karanlıkların içindeki geri kalmışlıkla sürüklenecek ve yitip gideceğiz… Seçim sizin, bizim, hepimizin!... Karar verin; geç kalmadan…

Bu güzel vatanımızın değerini bilip sonuna kadar Cumhuriyet’i korumaya kararlı milyonlara selâm olsun… 

Arzu KÖK

19 Kasım 2016 Cumartesi

Tecavüz - Arzu KÖK

Tecavüz…

- Doğu'da, Irak ve Suriye'de savaş hali var...
- Dolar 3.40'ı aşmış...
- 'Başkanlık gelmezse batarız!' feryatları ediliyor...
- Adaletin, demokrasinin, barışın, insan haklarının lafı bile edilmiyor...
- Devlet kurumları tamamen iflas halinde...
- Ekonomi çökme noktasına gelmiş... 
- ... v.b


İşte tüm bu keşmekeşin içinde hem gündem değiştirmek hem de itiraz gelmezse amaca biraz daha yaklaşmak adına gündeme geldi bu tasarı.  'Sinir uçlarına dokunması olası olmayan' bu kanun tasarısının aniden ortaya çıkıvermesi, bir tesadüf müdür sizce?... Açıkçası pek öyle gelmedi bana.

Aslında güzel ülkemiz son kırk-elli yılda tarihinde hiç olmadığı kadar İslamileşti. Zaten son 14 yıldır da İslamcı parti tarafından yönetiliyor. Mesai saatleri bile artık namaza göre düzenleniyor oldu. Eğitim öğretim İslamileşti, okullarda Cuma namazına göre ders yapılmasına ilişkin genelge bile yayımlandı. Evet, Türkiye tarihinde hiç olmadığı kadar İslamileşti ama ahlakını ve aklını bugünkü kadar yitirdiği bir dönem görmedim ben açıkçası. Göreniniz var mı bilmem…

Güzel ülkemiz yazık ki hırsızlık, yolsuzluk ve ahlaksızlık pençesinde kıvranıyor. Anasının çıplak dizinden, öptüğü kız evladından bile tahrik olduğundan dem vuran yaratıklar, din-iman edebiyatıyla çocukların üzerinde tepiniyor, yetmiyor,  ensestin,  livatanın iğrenç dehlizlerinde dolanıyorlar. “Güzel ahlak dini” İslam’ın bekçisi olması gereken Diyanet ise akıl almaz fetvalarıyla(En azından bugüne kadar gazetelere yansıyanlara bakmak yeterli) ahlaksızlığa çanak tutuyor. Bir kızın erkek arkadaşıyla yan yana oturmasını günah sayanlar, 13 yaşında evlenmesini uygun görüyor. Şimdi bu yasa tasarısı ile de desteklenir hale geliyor.

Unutulmamalıdır ki tecavüz bir namus meselesi değildir. Tecavüz edilenin namusu kirlenmez, zarar görmez. Güveni, ruhu, bedeni zarar görür... “Namusunu temizledi, namusu kirlendi, ne giymişti, orada ne arıyordu?” bakış açılarının değişmesi gerekir artık. Zira böyle yapılarak her seferinde tecavüzcü ile empati kurulur. Bu ise en büyük sakıncadır. Bir varlık tecavüze uğradığında, dayak yemiştir, işkenceye maruz kalmıştır, fiziksel ve ruhsal şiddete uğramıştır, sessiz kalıyorsa tehdit ediliyordur, sessiz kalıyorsa bu toplumun rezil bakış açısından dolayı kendinde bir suç görüyordur. Kadına, çocuğa, hayvana yapılan tecavüze sebep bulmak, şakasını yapmak bir yerde tecavüzcünün kendisini haklı görüp, yaptığının doğru olduğuna inandırmaktır. Şimdi ise bu yasa, adeta tecavüzcüye hediye niteliği taşıyor. 

Tekke ve zaviyeler neden kapatılmıştı biliyor musunuz? Çünkü o günlerde de, sübyancılık ve haşhaşilik had safhaya ulaşmıştı. Günümüzde ise vakıflar aracılığıyla tekke ve zaviye çalışmaları tüm hızıyla devam ediyor. “Hilafeti getireceğiz!” diyenlerin, tarikatlara sivil toplum örgütü diyenlerin neleri amaçladığı artık anlaşılıyor mu acaba?

Din yoluyla insanın ruhunu, iç dünyasını ele geçirip, her türlü insani hak ve özgürlüğünü elinden alıp -yaşama hakkı dahil- köleleştirirsin. Düşünemeyen bir robot haline getirdiğin, zihnini kontrol ettiğin zavallılardan canlı bombalar yetiştirmen hiç de zor değildir.

Tecavüze uğrayan ve karşı koyacak gücü olmayan mağdurların, zorba ile aralarında efendi-köle ilişkisinden daha ağır, asalak bir bağ oluşur, tıpkı sırtına yapışan keneye bir şey yapamayan hayvan gibi çaresizce kabullenirler. Aralarındaki bu kirli sır, kurtulamadıkları parazitler gibi dışarı atılamaz, “öğrenilmiş çaresizlik” tam anlamıyla budur ve geneleve mahkûm edilmiş sermaye gibi ortamdan kaçıp kurtulamazlar. ‘Depremle yaşamaya alışmalıyız’ diyen sivri akıllıları biliyorsunuz. Tecavüzle yaşamaya alışmış mağdurlara verilen vaatler vardır; “Eline fırsat geçtiğinde sen de aynısını bir başka zayıfa yaparsın, bu devran böyle döner oğlum”.

Tecavüz meşrulaştırılmaya çalışılıyor. Oysa tecavüzden belini doğrultamayan bir toplum isyan edemez. Böylesi bir toplum, işgal ordularının yaptıklarını birbirine yapar, toplama kamplarını kendi iradesiyle kurup, kendi çocuklarına tecavüzü organize eder. İşte istenilen ümmet türü. Bundan âlâ ümmet mi olur?

İşte bu nedenle analara seslenmek istiyorum. Uyanın artık... Sizler de bu ülkenin erkek vatandaşlarıyla aynı haklara sahipsiniz. Aslında daha daha fazlasınız. Anasınız, ablasınız, bacı, kardeş, eş ve çocuksunuz. Hatırlayın, sizler Ulusal Kurtuluş Savaşımızı nasır tutan elleriniz ve sevgi dolu yüreğinizle kazanmadınız mı? Kurtuluş Savaşında eli silah tutan Fatma Bacım gibi, ülkesini savunmada kahramanlık destanı yazan Nene Hatun gibi, adı bu ülkemizin topraklarına karışan binlerce anamız bacımız gibi direnelim ve bu yasaya karşı çıkalım. Cinsel istismara uğrayan çocuklarımız bu yamyamların eline bırakılamayacak kadar değerlidir. 

Lenin’in dediği gibi: “Dokunulmazlığı olan tek sınıf çocuklardır.” Kimsenin çocuklarınıza, çocuklarımıza dokunmasına izin vermeyelim.


Arzu KÖK