14 Ekim 2020 Çarşamba

Muhalefet - Arzu KÖK

 Muhalefet

Muhalefet, Arapça bir sözcük. Karşı durmak; uymamak anlamlarına geliyor. Sözcükle ilk karşılaştığınızda sizi itiyor. Olumsuz, ara bozucu, çelme takıcı bir duruş hissi veriyor. Ve genellikle de hoşlanılmaz bir fotoğraf çıkıyor önünüze.

Oysa işin özü bu değil. Halef, hilaf, halife, hilafet…aynı kökten türemiş . Muhalefete hayır diyenlerin hilafa da halifeye de hayır demesi gerekmez mi o zaman?

Arapça zengin bir dil ve anlaşılması oldukça zor. Anlaşılması zor olduğu kadar anlatması da zor. Uzman olmadan Arapça üzerinden yorum yapmak tehlikelidir. Belki de tam bu yüzden İslam yönetim modelli devletler ve toplumlar durmadan birbirini boğazlıyor. Yani hem bilmiyorlar hem de keyfe keder yorumluyorlar. Sonrasında da al sana kan gölü…. İslam, Müslümanlığı kabul eden kişinin tanımıdır. Müslümanlık ise çok genel anlamıyla teslim olmak, kabullenmek anlamına gelir.

Kur’an’ı iyice okumadan ve kavramadan ahkam kesmek gibi bir alışkanlığımız vardır. “Kur’an şöyle diyor!” Bu külliyen bir palavra ve Kur’an üzerinden rol çalma uyanıklığıdır. Bir sözcüğü yorumlamak için ayetin bütününü okumak ve kavramak gerekir. Yetmez. Ayetin içinde yer aldığı sureyi bütünsel olarak kavramak gerekir. Cımbızlamayla olmaz…

İslam, muhalefete izin vermemiş olsaydı eğer, halifeye de izin vermezdi. Oysa, halef ve selef İslam’da vazgeçilmez yönetim uygulamalarıdır. Bu yüzden, iktidar kadar muhalefet de İslam’ca kutsaldır. Çünkü, birçok ayet, aklın önemine ve kullanılmasına gönderme yapmaktadır. Aklın kullanımı, yalnızca iktidarı elinde bulunduranlara özgü bir hak nasıl değilse, muhalefet için de aklı ile itiraz İslam’ın ana karakterlerinden biridir.

İslam’a göre yanılmayan tek gerçeklik Allah olduğuna göre, Allah olmayan her canlının yanılma olasılığı vardır. O zaman İslam adına söz söyleyen herkes yanılabilir ve bunu düzeltmek için muhalefetin aklı ve çabası elzemdir. Kur’an, en büyük sapkınlığın “aşırı ben bilirimcilik” olduğunu sıklıkla satır aralarında vurgular. Bunun yanında sıkça da “dinleyin!” emrini verir. Eğer sen her şeyi en iyi biliyorsan, neyi dinleyeceksin değil mi?

Kur’an, bilimin Çin’de de olsa gidilip alınmasını buyurur. Bilim, doğru olandır. Yani “benim dediğim” değildir. Bu nedenledir ki muhalefetten korkulmaz. Zira ondan öğrenecek ve ondan öğrendiklerinizle daha iyi işler yapabilme olanağı doğacaktır sizin için. Oysa ülkemizde muhalefet yok gibidir ve olması da istenmiyor sanırım. Yazıktır ki  Türkiye'de en iyi muhalefeti siyasi partiler değil, mizah dergileri yapıyor. Bu ise bize ülkenin siyasi kalitesinin durumunu gösteriyor.

Bir demokrasi oyununun sürüp gitmesini sağlayan şey iktidardan çok muhalefettir aslında. Bir elektik devresi gibi düşünürsek devrenin tamamlanmasını ve bu sayede akımın yeniden ve yeniden geçmesini sağlayan şey, devreyi kapalı hale getiren işlemsel aygıttır muhalefet. Ve demokrasinin en büyük çatışmalarda bile yapısal bir hasara uğramamasına neden olan şey de aygıta kısa devre yaptırabilecek her türlü gücün muhalif kimliği altında devre elemanlarından biri haline dönüştürülmesi. Demokrasinin asıl aktörleri iktidardakilerden çok sayıları giderek çoğalan ama istekleri birbirinin aynı olan, oy veren insanları kafa karışıklığına düşürmek olan muhalefet partileri.

Bir ülkede gücün dengelenebilmesi için akılcı yaklaşımlarda bulunan, gerektiğinde saldırgan olmayacak şekilde halkı organize edebilen, yapılanlar iyi ise onu takdir edebilme yetisine sahip, kötünün karşısında her türlü tavize rağmen virgül kadar eğilmeyen, samimi oluşum olmalıdır muhalefet. Bunun karşısında elbette ki aynı samimiyete sahip bir iktidar gereklidir. İkisinin olabilmesi için insanların egolarını bastırabilecek temiz bir ruha ihtiyaç var.

Ülkemizin en acil ihtiyacı muhalefettir aslında. Muhalefet sadece iktidar alternatifi değildir, aynı zamanda devletin de sigortasıdır. Bu sebeple sadece muhalefete oy verenler değil, iktidara oy verenlerin bile buna acil ihtiyacı var.

Ülkemizde iktidar yandaşları bile ülkede muhalefet boşluğu var diyorsa, muhaliflerin bir durup düşünmesi, kendilerine çeki düzen vermesi gerekmez mi? Belki de muhalefetin tanımının benim yukarıda yapmaya çalıştığım gibi tanımını yeniden yapmak ve içini doldurmak gerekmektedir.

Tabii bir de muhalefet yokluğundan şikâyet edenler var. O halde madem ülkenin muhalefet boşluğu var vatandaş olarak bu boşluğu doldurmak adına kim ne yapıyor onu da sorgulamak lazım. İşi iktidar ortağı olamamış partilere yıkmak da kolaycılık değil de nedir? ‘Nasıl?’ dediğinizi duyar gibiyim; o tartışılır ama teşhis bence budur.  

Muhalefet oturduğunuz yerden ahkâm kesmek değildir ve artık bunun kavranması ve doğru uygulanmasının zamanı gelmiş ve geçmektedir. Silkinin ve kendinize gelin lütfen…

 

 Arzu KÖK

 

25 Eylül 2020 Cuma

Mahşere Çok Yok… - Arzu KÖK

 Mahşere Çok Yok…

Yokların içinde var olma savaşı vermeye çalışan bir nesil yetişiyor. Çağın gereklerine uygun birer birey olma azmi içindeler, duyurmak istiyorlar seslerini. Bağırıyorlar… Ama duyulmuyor sesleri… Olaylara duyarsız olmadıklarını haykırıyorlar…. “Biz kardeşiz…” çığlığı yükseliyor her birinden ve “Bu anlamsız çatışmaları yaratıp ayırmayın bizi birbirimizden” diyorlar. 

Kişi başı düşen gelirin Türkiye’de bir gecede arttığı haberleri varken bir tarafta diğer tarafta her gün evine aç giden veya gidecek bir evi dahi olmayan insanlarımızın sayısı gün be gün artıyor.

Yürekler atmıyor, vicdanlar suskun. 

Öyle bir coğrafyada yaşıyoruz ki paha biçilmez. Yüzyıllardır toprağında dil, din, ırk ayrımı gözetmeksizin her bireye insan olma hakkını veren hoşgörü kültürünü hep yaşatan ve hep yaşatacak bir coğrafya bizimkisi… Yeter ki yürekleri vicdansız, saflıktan uzak hareketlerinizle daha da fazla kirletilmesin... 

İnsanların en mahremi olan vicdanlarına, kalplerine daha fazla kin tohumları serpmeyin… 

Herkesin ağzında bir taraf olmak söylemi… Taraf olmak… O taraf bu taraf… Ben bu topraktan bu akarsudan, bu ovadan, Anadolu’nun en ücra köşesinde bile sofrasında ki bir dilim ekmeğini pay etmekten kaçmayan Hüseyin amcamdan, Ayşe ninemden, Laz teyzemden, öğrencilik dönemimizde birlikte açlığı paylaştığımız Kürt kardeşimden, Çerkez arkadaşımdan tarafım… “
Ne mutlu Türküm” diyenden tarafım…. 

Çekin elinizi dinimden, çekin elinizi Cumhuriyetimden, tarihimden… Yeter artık… 

Orta Asya’dan Anadolu’ya uzanan uçsuz bucaksız tarihimize baktığımızda bu halk hep haktan, hep doğrudan, hep vicdandan yana olmuş ve öyle de devam etmeli.

Bir tarafta rozet Atatürkçüleri, bir tarafta BOP’ un İslamcıları…

Bu toprağın insanının kimseye ihtiyacı yok. Kendi içinde tüm sorunlarını çözer yeter ki tek yürek, tek bilek olsun. Yürekleri tarafçılık oyunlarıyla kimse bölmesin ne olur; samimiyetleri, vicdanları, saflıkları kirletmeyin daha fazla.

Kur’an-ı Kerim’de ilk ayet “oku” der ama okumak, araştırmak, hayatı sorgulamak bir yana dursun İslam’ın akıl bilgi yönünü bir yana bırakanlar bugün İslam’ın iman yönünü, vicdan yönünü de çoktan unutmuş görünmekteler yazık ki… 

Hangi İslam hangi vicdan yanı başında Ira
k’ta, Filistin'de, Suriye'de binlerce insanın, daha yaşına girmemiş bebeklerin ölümlerine ses çıkarmaz… Ankara'da, Kobane'de, Suruç'ta, Fransa'da, hunharca katledilen insanlara sesini çıkarmaz...  AB ve ABD dayatmalarına boyun eğer... Sebepsiz tutuklamalara göz yumar... Çıkarılan yasalarla vatanın elden gitmesine göz yumar... Sosyal güvenlik yasasıyla halkını daha da ezen bir anlayışın nasıl bir vicdanı var ki?...

Yaptıkları her işte din kurallarından dem vuranlara; vicdanlarda yaşanan dinimizi her anlamda kendi siyasetleri için kullananlara hatırlatmak isterim; elbet herkes bir gün o musalla taşına yatacak ve o kabre konacaktır. 

Mahşer günü orada siyasi güçleri, evleri, villaları, uçakları sorulmayacaktır… Benlerin, bizlerin toplu iğne başı kadar dahi olsa helal etmediğimiz haklarımız sorulacaktır. 

Mahşere çok yok….

Arzu KÖK

 

21 Eylül 2020 Pazartesi

Neler Oluyor? - Arzu KÖK

 Neler Oluyor?

Son zamanlarda bizlere neler oldu/oluyor anlayamıyorum bazen. Zira bir şeyler oluyor. Ancak olan biteni görmek konusunda sanki kör oldu herkes. Uyarmaya çalışanlara karşı da sağır olundu. Gerçekten de olan biten olayları görmek, duymak konusunda nasıl da kapatır olduk kendimizi. Nasıl da çekildik köşemize?

Ama neden?

Korkuyor muyuz yoksa çok mu çaresiziz?  

Gerçekliği fark etmenin, anlamanın hiçbir yolu yok mu?

Var aslında. Örneğin görece akla yatkın bir analiz yapmak için belirli bir durum karşısında kendini tekrar eden konular üzerinden, olan biteni bir elekten geçirmek gibi zorunlu bir dedektiflik işine girişebiliriz hepimiz.

Şöyle bir baktığımızda dünyanın her yerinde insanlar sürekli bir biçimde yolsuzluk hakkında ve ulusal güvenlik hakkında isteklerde veya şikâyetlerde bulunuyorlar. Bunun olmadığı hiçbir ülke yok, değil mi? Eğer bir ülke içinde hiç kimse kamusal olarak bu türden şeyleri dillendirmiyorsa, bunun tek nedeni iktidarda olanların buna son derece acımasız baskıyla yanıt vermesidir.

Gelgelelim bu sorunlar dünya üzerindeki bütün ülkelerin siyaseti ve jeopolitiği açısından merkezi meselelerdir. Belirli bir ülkenin durumu, aynı zamanda, onun sınırları dışındaki kişilerin onun hakkındaki tartışmalarına da maruz kalır. Ülkenin sürgündeki yurttaşları bunun üzerine konuşur. Diğer ülkelerdeki toplumsal hareketler bunun üzerine konuşur. Diğer hükümetler bunun üzerine konuşur...

Ancak bu sorunları kamusal olarak tartışan kişilerin bu uzun listesi, tek tek ülkeler söz konusu olduğunda bu sorunlara dair oldukça farklı şeyler anlatırlar. Bu durum, bizim, insanların neler olup bittiğini ve talepleri ve şikâyetleri nasıl değerlendirmemiz gerektiğini anlamak adına kullandıkları dile ve yaptıkları gerçeklik tariflerine daha yakından bakmamızı gerektirir.

Yolsuzluk adeta kaçınılmazdır. Bir genel kural olarak, ülke ne kadar büyükse yolsuzluk yoluyla biriktirilebilecek miktarlar da o kadar fazladır. Basındaki başlıklardan hemen her zaman yolsuzlukla suçlanan ve yargılanan, hatta hapse atılan oldukça üst düzey siyasi kişiliklere ya da oldukça üst düzey şirket yöneticilerine dair haberler alıyoruz. Aynı şeyleri daha alt düzey kişiler hakkında da duyuyoruz. Fakat basın bu alt düzey kişilerle ilgili daha az söz söyler. Hatta hiç bahsetmez.

Yolsuzluk nasıl gerçekleştirilir? Bunun yanıtı oldukça basittir. Kişinin paranın zincirdeki bir kişiden diğerine aktığı bir konumda yerleşik olması gerekir. Kuşkusuz kendilerini bu oyunu oynamaktan alıkoyan içselleştirilmiş değerlere sahip kişiler de vardır. Fakat bu kişilerin sayısı açıkça kabul edeceğimiz üzere çok daha azdır.

Yolsuzluğa yönelik olarak bazı kötü insanları kınamanın amacı nedir? Bir hükümet değişimi arzusu olabilir. Kamusal eleştiri sokak gösterilerine ya da hükümet karşıtı çabaların diğer örgütlü biçimlerine yol açabilir. Bu türden çabalar başarılı ya da başarısız olabilir fakat hedefleri bellidir.

Yine hükümet ya da hâkim konumlarda bulunan diğer kişiler de hükümet karşıtı göstericileri yolsuz olmakla ve bu anlamda bu konuda hükümettekileri kınayacak konumda olmamakla suçlayabilir.

Hükümetlerin kendi dışındaki diğer hükümetler hakkında söylediklerine baktığımızda, yolsuzluk suçlaması öncelikle jeopolitik çıkarları yansıtır. Yine genel bir kural olarak, bir hükümet, eğer bir müttefik ise ya da iktidarda kalmasını tercih ettiği bir hükümet ise, bir başka hükümeti yolsuzlukla suçlamaz. Gelgelelim, bir hükümet, diğer bir hükümeti bir düşman ya da en azından iktidardan gitmesini tercih ettiği bir hükümet olarak gördüğünde, bir başka hükümeti yolsuzlukla suçlayabilecektir. Bir diğer olasılık olarak, bir hükümet, bir yandan bir başka hükümeti açıkça yolsuzlukla suçlamaktan sakınırken, diğer yandan bu türden bir kendini dizginlemenin geçici olduğunu ve buna devam etmesinin diğer hükümetin konumunda bazı değişiklikler yapmasına bağlı olduğunu gizlice fısıldayabilir.

Ulusal güvenlik meselesi ise benzer birçok anlamlılık taşır. Hükümetler yolsuzluğa ilişkin ya da jeopolitik ittifaklara ilişkin kamusal tartışmayı, ulusal güvenlik temasına başvurarak dizginlemeyi, hatta ortadan kaldırmayı umarlar. Bu başvuru, çeşitli sonuçlara ulaşmanın görece etkili bir yöntemidir. Hükümetler bu ulusal güvenlik iddiasını onun geçerliliğine dair herhangi bir kanıt sunmaksızın öne sürebilirler. Buna dair kanıt sunmanın da ulusal güvenliği ihlal ettiğini ileri sürebilirler.

İnsanların kamusal tartışmaya yönelik bu türden engellemelere karşı koyabileceği yol, basının ulusal güvenlik hakkındaki iddianın amacı muhalefeti susturmak olan bir müdahale olduğu ifadesini yaygınlaştıracağı beklentisinde olan içeriden kişilerin yaptığı haber uçurmalardır. Bu türden bir bilgi uçurma hükümet tarafından ulusal güvenliği tehlikeye düşürme iddiası üzerinden soruşturmalar ile karşılaşır.

Ulusal güvenliğe eşlik eden dil yazık ki ispiyonlama dilidir. İspiyonlama da evrenseldir. Fakat pahalı ve zordur. Bu anlamda, daha yaygın ve muhtemelen başarılı uygulamaları da daha zengin hükümetler tarafından yapılır. Ve casuslar daha şiddetli biçimde cezalandırılabilir.

Herhangi bir ülke ismini söylemeye gerek yoktur. Çünkü burada işaret edilen asıl nokta, bugün sıkça ifade edildiği üzere ortada “yalan haber” den başka bir şeyin kalmadığıdır. Fakat unutmamamız gerekir ki suçlamalara karşı yalan haber iddiasına başvurmak da kamusal tartışmayı bastırmayı denemenin yollarından biridir.

O halde, gerçekten olan biteni görmek konusunda çaresiz miyiz? Gerçekliği fark etmenin hiçbir yolu yok mu? Tabii ki var. Her birimiz, görece akla yatkın bir analiz yapmak için belirli bir durum karşısında kendini tekrar eden konular üzerinden, olan biteni bir elekten geçirmek gibi zorunlu bir dedektiflik işine girişebiliriz.

Asıl sorun dedektif olmanın çalışmayı, çok çalışmayı gerektirmesidir. Oysa çoğumuz bu işi yapacak ne tecrübeye, ne paraya ne de zamanımız var. Bu nedenle yazık ki bu işi de taşerona veririz: bir ya da daha fazla toplumsal harekete, bir ya da daha fazla gazeteye, bir ya da daha fazla bireye, vb... Bunu yapmak için de taşeron(lar) ile güven ilişkisine sahip olmak ve bu güveni sürekli tazelemek durumundayız. Büyük iş…

Ancak unutulmamalıdır ki o dedektif ne kadar iyi çalışırsa çalışsın. Hiçbir iş kendi yaptığımız iş kadar verimli olmaz. Aksi durumda ise bahsettiğimiz o kendini tekrar edip duran konulara gömülmeye mahkûm kalacağımız kaçınılmaz bir gerçektir.

Arzu KÖK

12 Eylül 2020 Cumartesi

Alkış!... - Arzu KÖK


Alkış!...

Titanik filmini izlemeyen yoktur sanıyorum. Asla batmaz denilen bir geminin buzdağına çarpmasının ardından iki saat içinde batışı anlatılıyordu orada. White Star Line şirketinin sahibi olduğu Titanik gemisi, 15 Nisan 1912 gecesi Kuzey Atlantik’te ortadan ikiye ayrılarak sulara gömülmüştü. Titanik faciası dünya savaşları dışında en büyük deniz faciası olarak tarihe geçmişti. Özellikle son sahneler çok enteresandı:

“Gemi buzdağına çarpmış, su almaya başlamış ama orkestra çalmaya devam ediyor. Çatırtılar ve gürültüler geliyor, bir parçalanışın uğultusu dalga dalga dağılıyor… Zenginler; kazanma hırsı ile rulet masalarının savrulmasına aldırmadan oyunlarına devam ediyor… Bu arada filikalara binip kaçmaya çalışanlar… Can simitlerine güvenip güvertede fingirdeşenler… Henüz ayılamamış sarhoşlar… uyuyan çoğunluk farkında değil olan bitenin… Sadece farkında olanların çığlığı yayılıyor… Ama orkestra öyle güçlü çalmaktadır ki bastırıyor sesleri… “

Nasıl bu sahne bir şeyler çağrıştırıyor mu sizlere?

Neyse unutalım Titanik gemisini de başka bir olayı anımsayalım: “Tiyatronun kulisinde bir gün bir yangın çıkar.. Palyaço haber vermek için sahneye gelir. Herkes bunun şaka olduğunu sanıp alkışlamaya başlar. Palyaço uyarmaya devam ettikçe alkışlar daha da hızlanır. Pek çok kişi yanarak can verir…”

Bir başka olay: “Fransız tiyatro yazarı ve oyuncusu Moliere son yazdığı “Hastalık Hastası” oyununu oynarken sahnede kan kusmaya başlar, yere yığılır. Herkes bunu oyunun bir parçası zannederek ayakta alkışlamaya başlar. Moliere ölüme alkışlar içinde gider. Aynı gece saat 10 sularında veremden ölür…”

Bu üç öyküyü size anlatmamın aslında bir amacı var ki zaten eminim hepiniz bunun nedenini çok iyi anladınız. Kiergaard ‘Meseller’ isimli kitabında şöyle diyordu; “Sanırım dünyanın sonu, her şeyin bir şaka olduğunu sananların yükselen alkışları arasında gelecek.” Nasıl yukarıdaki öykülerden sonra düşündürdü mü sizleri de bu söz?

Savaşlar, açlıklar, salgınlar, ölümler, katledilen hayvanlar, doğa… Yanan, kan kusan bir dünya… Ve Kiergaard’ın dediği gibi bir tiyatro oyununu seyreder gibi olan bitenleri görmeyen, uyuyan milyonlar…

Dünya böyle de ülkemizde durum çok mu farklı? Göz göre göre gelmekte olan felaketler var, Titanik gibi buzdağına çarpmış durumdayız. Korona, ekonomik kriz ve diğer yanda tırmandırılan Kıbrıs meselesi, adalar sorunu, komşularla ilişkilerin bozulması…

Unutulmasın ki buzdağıyla çarpışmalarından sonra Titanik’ten, birinci sınıf yolcularının % 60’ı, ikinci sınıf yolcularının %45’i ve üçüncü sınıf yolcularının ise yalnızca % 25 i kurtulabildi. Görüldüğü üzere yolcular sahip oldukları paralarına göre hayatta kalabilmişlerdi. Bugün de durum çok farklı olmayacak gibi. Ne dersiniz?

Her ne kadar Atatürk “ Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır ama Türkiye Cumhuriyet’i ilelebet payidar kalacaktır.” demiş olsa bile manzarayı ve uyuyan milyonları gördükçe umarım buzdağına çarpmış olmamız batışa neden olmaz. Zira aksi durumda bizim geminin batacağı sular çok daha derin olabilir!...

Tüm olanları bir tiyatro oyunu sanarak izleyenlerin alışları eşliğinde hem de…

Arzu KÖK

2 Eylül 2020 Çarşamba

Öğretmen Yük mü? - Arzu KÖK


Öğretmen Yük mü?

2. Abdülhamid dönemi döneminin maarif nazırlarından Emrullah Efendi’ye mal edilen bir deyiş vardır, ‘’Şu mektepler olmasaydı, ben bu maarifi ne güzel idare ederdim’’ diye. Şimdiki Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, “Eğitimde asıl yük öğretmenin maaşıyla ilgilidir. Milli Eğitim Bakanlığı’nın bütçesine bakarsanız, yatırım bütçesinin çok çok küçük olduğunu görürsünüz. Neye göre; personel maaşına göre… Bu tüm okullar için böyledir. Yani asıl yük kira varsa kirada ve öğretmen maaşındadır. Geri kalan yük, vergi yüküdür ve elektrik su parasıdır. Eğer vergi yükü devam ederse, eğer maaş devam ederse, büyük ihtimal bizim masraflarımız da büyük bir azalma olmaz” dedi geçen gün. Bu sözü duyunca ister istemez aklıma Emrullah Efendi geldi.

Öğrencisini oyuna katabilmek adına sırtına alan öğretmen 
Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) verilerine göre, Türkiye öğretmen maaşları açısından 33 ülke arasında 27. sırada yer alıyor. Hesaplamalara göre, Türkiye’de en üst düzeyde görev yapan bir öğretmen halen net 5 bin 634 lira maaş alıyor. Yoksulluk sınırı dayanmış 7 bin liraya. Gel de geçin bakalım bu parayla, tüm ihtiyaçlarını karşıla.  Temel tüketim maddelerinin dışında kültürel etkinliğe katılarak kendisini sürekli yenilemeye parası yetmiyor eğitim emekçilerinin. 

Bir de şöyle bir durum var ki 2002'de MEB bütçesinden eğitim yatırımlarına ayrılan pay %17,18 idi. Bu oran 2019'da %4,88’e, 2020'de ise yüzde %4,65'e düşmüş durumda. Bu bütçeleri sizler hazırladığınıza göre bir sorun varsa da bu sorunun temeli kim?

Toplumda ne zaman öğretmenden söz açılsa, hep “günah keçisi” olarak görülürler yazık ki. “Yatarak çok maaş alıyorlar, tatilleri uzun “gibi inandırıcı olmayan gerekçelerle öğretmene, olumsuz bakanların sayısı az değildir. Oysa, bilmezler ki, çocuklarını sıfırdan alıp, üniversite eğitimine dek hazırlayanın, koşuşturanın, gecesini gündüzüne katanın yüksek maaş almakla suçladıkları öğretmen olduğunu. Aslında bilirler de yine de gerçek olmayan söylemlerde bulunurlar. Bu tartışma hep sürer.

Ders verdiği sınıfı boyayan öğretmen
O öğretmenler ki, ıssız dağ başlarında, köylerde, ulaşımı zor olan yerlerde kendisi gibi yarının yöneticisi olacak halk çocuklarını Atatürk ilkeleri doğrultusunda yetiştirmek için çaba harcayan emekçilerdir. Aklıma geldi: TBMM kurulduğu dönemde Atatürk’e sorarlar “Paşam, milletvekilleri maaşları ne kadar olsun?” Atatürk cevap verir “Öğretmen maaşını geçmesin.” Atatürk’ün öğretmene verdiği değerin bir ölçüsüdür bu konuşma. Çünkü eğitimin temel taşı olan öğretmenin ülke kalkınmasındaki önemini çok iyi biliyordu Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK.

Öğretmensiz eğitim olamayacağına göre Sayın Bakanın böyle bir beyanatı hoş olmamış gibi. Nüfus arttıkça okula ve öğretmene ihtiyaç artmaktadır. Şunu iyi bilelim ki bir cami imamının maaşı, bir öğretmenin maaşından daha fazladır. İşe yeni başlayan bekçinin maaşı öğretmen maaşından fazladır. Diğer taraftan Millî Eğitim Bakanlığı, kadrolu öğretmen atama yerine ücretli öğretmene yer vermektedir. Ülkeler arasındaki sıralamada eğitim bakımından sonlarda oluşumuzun sebepleri arasında bunlarda olsa gerek.

Öğretmenin önemi bilinmelidir!

Tarih boyunca ülkelerin eğitime ve öğretmene verdiği önem apaçık görülmektedir. Ekonomisi bizim ekonomimizden çok daha kötü olan Gürcistan da bile en yüksek aylığı alan öğretmenlerdir. Bizleri yönetenler gelişmiş, gelişmekte olan ve geri kalmış ülkelerdeki öğretmenlerin özlük haklarını inceleseler, bizdeki bozuk düzeni göreceklerdir.

Öğrencileri üşümesin diye odun kesen öğretmen
Diğer taraftan eğitim ve sağlığın özelleştirilmesi yanlış olmuştur. Çünkü ne öğrenci ne de hasta müşteri değildir. Öğrencilerin ve hastaların bu konuda ödemek zorunda oldukları meblağların ne kadar yüksek olduğu ortadadır.

Gazeteci, Finlandiya Milli Eğitim Bakanına sorar “Neden ülkemizde özel okul yok?” Bakan cevap verir “Eğitim ticaret değildir.”

Atatürk’ün öğretmene verdiği değer anlaşılmalı ve aynı şekilde değer verilmelidir. Ancak bu şekilde eğitimimiz ve ekonomi kalkınır…

Hani biz bize bir harf öğretenin 40 yıl kölesi olurduk?

Hani öğretmen bize hem ana hem babaydı?

Arzu KÖK


9 Ağustos 2020 Pazar

Çocuktan Gelin Olmaz! - Arzu KÖK


Çocuktan Gelin Olmaz!

-    -  Urfa'da 14 yaşında çocuk doğuran kıza babası, "Kimden hamile kaldın?" diye sorduğunda, "Bilmiyorum ya abim ya da dayımdan... İkisi de tecavüz etti" diye cevap verdi.

-   -   Bolu'da imam nikahıyla evlendirilen 11 yaşındaki kız çocuğunun sekiz aylık hamile olduğu ortaya çıktı.

    -  Samsun'da otomobil çarptı diye koma halinde hastaneye getirilen 14 yaşındaki kız çocuğunun, imam nikahlı eşi tarafından odunla dövüldüğü, sonra da kaza süsü verildiği anlaşıldı.
-     
-    -     Ordu'da 13 yaşındayken para karşılığında evlendirilen kız çocuğu, sürekli dayak yediği 40 yaşındaki adamın evi terk etmesi üzerine, kendi ailesi tarafından kabul edilmedi, henüz 17 yaşındayken üç çocuğuyla ortada kaldı.

-  -    Gaziantep'te özel hastanede 18 yaşında birinin kimliğiyle doğum yaptırılan kız çocuğunun, aslında 12 yaşında olduğu tespit edildi.

-   -   Adana'da 13 yaşındaki kız çocuğuna düğün yapıldı.

-  -    Sakarya'da kuzeniyle evlendirilen 15 yaşındaki kız çocuğu, evden kaçıp polise sığındı.

-  -    Tekirdağ'da bir noterin, 14 yaşındaki kızlarını evlendirmek isteyen ana-babaya muvafakatname verdiği belirlendi.

- -     Tokat'ta evlendirilen 12 yaşındaki kız çocuğunun dört aylık hamile olduğu anlaşıldı.

- -     Ağrı'da 16 yaşında evlendirilen kız çocuğu, işkence yapılmış, tuvalette eli kolu bağlanmış halde bulundu.

- -     İzmir'de 12 yaşında evlendirilen kız çocuğu, sezaryenle doğum yaptı.

- -     Adana'da imam nikahıyla evlendirilen 16 yaşındaki kız çocuğu, trenin önüne atladı.

   -    Kayseri'de para karşılığında evlendirildiği adam tarafından sokağa atılan, kamyonet kasasında yaşayan 15 yaşındaki kız çocuğu, av tüfeğiyle canına kıydı.

- -     Konya'da 16 yaşındayken evlendirilen kız çocuğu, inşaatın yedinci katından atladı.

-  -    Siirt'te dünyaya geldi, ismi Kader'di, 12 yaşında evlendirildi, 13 yaşında anne oldu, 14 yaşında canına kıydı, adı üstünde kaderi böyleymiş denildi, geçildi.

-  -    12 yaşındayken iki bilezik karşılığında 40 yaşındaki evli herife kuma verildiği ortaya çıkan kız çocuğu “Yanına yatmaya korkardım, bana oyuncak almayınca ağlardım” dedi.

- -     11 yaşındayken 40 yaşındaki herifle evlendirilen kız çocuğu “Çocuk doğuramıyor diye dövüldüğünü, üç dört sene kaynanasının koynunda yattığını” söyledi.

- -     30 yaşında biriyle evlendirilen 13 yaşındaki kız çocuğu, seneler sonra gazete röportajında anlattı: “İlk gece beni tek başıma odaya soktular, korkudan bayıldım, kolonya verdiler, evlendirildiğim kişi odaya geldi, ‘hadi gel seninle evcilik oyunu oynayalım' dedi, bu cümleyi hayatım boyunca unutmayacağım…” dedi.

- -     12 yaşındayken okulundan alınıp, başlık parası karşılığında 50 yaşındaki herifin koynuna sokulduğu anlaşılan kız çocuğu “Derslerim çok iyiydi, rüyamda sürekli mezun olduğumu, diploma aldığımı görüyorum.” dedi.

-   -   Henüz 14 yaşındayken 10 bin lira karşılığında, beş çocuk, dokuz torun sahibi 70 yaşındaki herife verilen kız çocuğu, seneler sonra bu konuda araştırma yapan üniversite ekibine anlattı “Annemi asla affetmeyeceğim, hayatımı değiştirme imkânım olsaydı en önce babamı değiştiririm.” dedi.

Yukarıdakileri okuyunca sizin de yüreğiniz kaldırmadı değil mi? Siz de kendi kızlarınızı düşündünüz mü? Bu ülkede reşit olmadığı gerekçesiyle sigara ya da alkol verilmeyen(ki verilmemeli) bir kız çocuğu yazıktır ki bunları satanlara verilebiliniyor.  Bunlar sadece yaşanmış olaylardan birkaç tanesi. Daha binlercesi var ne yazık ki.


Bu ülkenin kurucusu Atatürk 1930’lu yıllarda Türk kadınına dünyadaki birçok çağdaş ülkeden önceden hak ettiği hakları verdiğinde umutlanmıştık. Çünkü o Atatürk’tü ve Kurtuluş Savaşında bebeğinin kundağında mermi taşıyan anayı ya da cephede erkeği ile göğüs göğüse savaşan bacısını unutmamıştı. İhanet edemezdi ve etmemişti de. Ama biz ihanet ettik! “Türkiye nereye gidiyor?” diye soruyor herkes birbirine.

Oysa cevap ne kadar da açık değil mi? Türkiye hızla ve şevkle karanlığa gidiyor. Hatta koşuyor…

Çünkü kadın yok oluyor, yok ediliyor…
Benim annem, kız kardeşim, sevgili kızım yok oluyor…

Çocuk tecavüzlerinde dünya birincisiyiz...!
Kadınlara dokunmada dünya sıralamasında üst seviyelere geldik…
% 40 ını sürekli dövdük.
%45 ine duygusal şiddet uyguladık. (küfür, hakaret, küçük düşürme)
%16 sına zorla sahip olduk. (ve olmaya devam ediyoruz)
% 9 una daha masum birer çocukken bile dokunduk.

Ama onlar hep sustular. Çünkü konuşsalar kimse inanmazdı. “Kim bilir neler yaptın ki sana tacizde ya da tecavüzde bulundu amcan ya da komşun” bu da sana ders olsun, türünden tepkiler görecekti.Yazık ki onlarla birlikte bunlara şahit olanlar da herkes de sustu. Sonuç ortada...

Yalnız kimse unutmasın ki kadını yok olan ülkenin gideceği yol bellidir.

Karanlık ve onursuz bir gelecek…

Arzu KÖK


4 Ağustos 2020 Salı

Kadın ve Teknoloji - Arzu KÖK


Kadın ve Teknoloji

Bu başlığı atarken doğrusu çok düşündüm. Çünkü yazıktır ki bizim gibi geri kalmayı marifet sayan ülkelerde böyle bir kavramın adı yoktur. Kadın ve teknoloji kavramları her medeniyette ve coğrafyada farklı algılanmaktadır. Ülkemizde ise sürekli kadının kurdu yine kadındır deniliyor ve ne yazık ki kabul de görüyor… Teknolojinin kadın ile buluştuğu tek nokta da bu gibi görünüyor.

Teknolojinin pazarlanması için kullanılmaktadır kadın ülkemizde. Ve bu zihniyetin büyük bir örümcek ağı misali sardığı, kararttığı ülkemizde teknolojiyi kullanan kadını görmek çok da rastladığımız bir şey değildir. Nasıl mı?... Neden mi?...

Aslında her gün binlercesini izlemek zorunda kaldığınız reklamlara bakın bir. Tv programlarındaki kadının ezikliğine bakın, ana haber bültenlerinde boy gösteren babasuratlara bakın. Yani teknolojinin evimize girdiği her alana bakın. İşte o zaman göreceksiniz bu soruların cevabını...

Mesela size reklamlardan küçük bir örnek vereyim; Herkesin kahkaha atarak izlediği bir GSM operatörünün reklamında; çocuk dışarıda, anne evde ve bilgisayarın başında. Çocuk annesine Mouse’i çekmesini ve tıklamasını söyler. Anne mouse’i çeker ve koparır. Yani aptal anne, zeki erkek çocuk durumunu herkesin gözüne sokulur. Her ortam ve şekilde annenin kutsallığından dem vuran zihniyetin, annelerin aptallığına vurgu yapması ve insanların bundan keyif alır hale gelmesi birçok açıdan ama özellikle de kadının düşürüldüğü durumdan, ticari kazanım sağlamalarının dehşet verici boyutunu da görmek gerekir.

Tüm bu görünümler bize gösteriyor ki; birbirine çok yakışmasına rağmen kullanım ve üretim noktasında kadın ve teknoloji gerçek anlamda yan yana gelmesi mümkün olmayan bir ütopyaymış gibi gösterilmektedir ülkemizde. Kadının teknolojiyle bağlantısının kurulduğu tek nokta ise ürünlerin satışında, tensel ve fiziksel bir tamamlayıcı olarak kullanılmasıdır.

Kadın teknoloji özürlüdür bu ülkede, erkeklere göre. Onlara göre:

“Kadın bulaşık makinesinin düğmesine basmasını bilir, ama bilgisayarın tuşuna basmasını bilmez.
Kadın süpürgeyi iyi kullanır ama cep telefonunu kullanamaz, onu terlik yerine fırlatır(!)

Kadın kirlenmiş mutfakta çaresizdir, imdadına bir kimyasal üreticisi erkek yetişir(!).

Kadın kan lekesi olan bir çamaşırı nasıl temizleyeceğini bilemez, akıl veren bir erkek yeni bir sıvı deterjanı gözüne sokar(!)

Kadın hamiledir, erkek ona bir buzdolabı hediye alır ama kadın bu buzdolabındaki değişikliği yani derin dondurucusunun altta olduğunu erkeğinden(!) öğrenir. Kendisi göremez, anlayamaz bu özellikleri.”

Kadın genç ise kadındır, yaşlanınca işe yaramaz, bunaktır. Erkekler yaşlandıkça tecrübe abidesi olur ve el üstünde tutulur ülkemizde. Ana haber bültenlerini sunan anchormanları tercih edenlerin düşüncesine göre anchorwoman olunmaz, sadece güzellik kraliçesi isen bir süreliğine spiker olursun, yeni bir kraliçe seçildiğinde ise hemen emekliye ayrılırsın. Çünkü güzellik ile teknoloji, kadınlık ile tecrübe asla yan yana olmayacak olgulardır bu ülkenin egemen ve egemen olduğu kadar yobaz erkek düşüncesine göre.

Bunun içindir ki, bu ülkede kadın köşe yazarları cinsel hayatlarını yazarak, o köşelerde iğne oyası görevi görürler. Bunun içindir ki, bu ülkenin güya en büyük gazetelerinin arka sayfa güzelleri hiç yaşlanmazlar. Yaşlı kurtların, kuzu iştahları hiç kapanmaz bu ülkede. 14 yaşındaki kızı taciz edenler, bu ülkede masumlaşır, adli tıp bile onlardan yana raporlar verir.

Sinemada ve sanat alanında da kadın aynı sonun başlangıcını yaşar hep. Aldatan kadın kahpedir bu ülkede, aldatan erkek ise çapkın. Töre cinayetlerinin sebebi kadın, sonucu ise yine kadındır. Kadını zorla kaçıran, tecavüz eden erkeği bu ülkenin hukuk sistemi ödüllendirir ve bu ödülün adına ceza der: Evlendirir. 'Tecavüz ettiğin kadınla evlen ve cezanı çek' der bu ülkenin hukuku ve hukuk adamları.

İletişim imkanlarıyla her şeyi normalleştiren tv, internet ve görsel diğer tüm araçlar, özellikle kadınlar üzerinde kurulmak istenen ve kadının konumunu insan boyutuna çıkarmayı hedeflemekten uzak, sistematik ayırımcılıkla amacına hızlı ve kesintisiz ulaşabilir haldedir ülkemizde. Teknoloji ile kadın ilişkisine bu noktadan baktığımızda, teknolojinin kadına yönelik şiddet, cinsiyet ayırımcılığı noktasında erkek bakışını ve despotizmini daha da etkin hale getirdiğini ve normalleştirdiğini görmek mümkündür.

Aslında erkeklerin ve teknolojik ürün üreticileri ve pazarlayıcılarının en büyük korkusu, kadının bir gün teknolojiyi üreten, ona hakim olan ve tüketim noktasında esaslı bir güç oluşturmasıdır. Bunun içindir ki, bilinçli ve programlı bir şekilde kadın sadece teknolojinin satışını hızlandıran bir meta olarak kullanılıyor, sonra da son kullanma tarihi geçmiş bir ürün veya model olarak kenara atılıyor. Ve bu durum yazıktır ki kadınlarımız tarafından da benimseniyor, kabul görüyor.

Bilgisayar tuşundan, araba direksiyonundan, anchorwomanlıktan, bilim ve bilişim üretiminden hızla uzaklaştırılan kadın, sabah programlarında şakşakçı, akşam programlarında izleyici, magazin programlarında bacak şovcu, frikikçi, sinema ve sanat dünyasında çengel iğne formatında sunulmaya devam ediliyor.


Tüm bunlar ise içimizi çok acıtsa da yine kadın eliyle ve kadın bedeniyle yapılıyor ve normalleştiriliyor. Yukarıda da dediğim gibi bu ülkede kadının kurdu yine kadın olarak sunuluyor ve bu da kabul görüyor... Bu kabul görüş ise kadınların yaşadıkları her şeyin önünü açıyor yazık ki…Teknoloji de kadınla bu noktada buluşuyor. İlginç değil mi?...
Arzu KÖK