15 Ocak 2015 Perşembe

Susmak Doğru Olan mı? - Arzu Kök

SUSMAK DOĞRU OLAN MI?


 Çevremizdeki insanların gözlerindeki neşe giderek azalırken neler olduğunun farkında mıyız acaba? Bir an olsun durup düşünüyor muyuz konuşmayı terk etmenin sebebini? Zira kendilerini ifade etmeye sıkı sıkı sarılmıyorlar. Sorunlarının ne kadar derin, ne kadar anlaşılmaz olduğunu düşünüyorlar ki o kuytu köşenin sisine sığınıyorlar. Ve nasıl oluyorsa her samimi yaklaşımı kıyamet alameti gibi görüyor, her sevinçli habere şüpheyle bakıyorlar? Bu dünya üzerinde beklentilerini karşılayabilecek kadar ince insanların varolmayacağı inancıyla biraz daha vazgeçmişliğe, biraz daha yabancılaşmaya kapılıyorlar. Ve nasıl oluyor da kimse bunları önemsemiyor? Hele ki biz yakınları çoğu zaman.


Evet susmayı tercih eder bazıları. Ama neden susarlar? İrdelediniz mi hiç? Susmanın, olaylar karşısında sessiz kalmanın bir sürü nedeni vardır. Mesela anlatmayı beceremeyenler susarlar. Anlatmaktan vazgeçenler susarlar. Diğerlerinden ümidi kesmiş olanlar susarlar. Hata yapmaktan ölesiye korkanlar susarlar. Kendilerini açığa çıkarmaktan korkanlar susarlar. Zannettikleri  kişi olmadıkları, zannettikleri dünyada yaşamadıkları gerçeğini hazmedemeyecek kadar güçsüz olanlar susarlar. Olaylar ve olgular dünyasıyla baş edemeyenler susarlar. Her şeyi gördüğünü, tüm olasılıkları yaşadıklarını düşünenler susarlar. Güçlü olarak görülmeye ölesiye ihtiyaç duyacak kadar güçsüz olanlar susarlar. Ama bir şey vardır ki sonsuza kadar hiç durmadan konuşacak dediklerimizin en çabuk susanlar olduğu gerçeğidir.

Niçin susar bir insan, neden konuşmaz? Belki başlangıçta konuşmadan da anlaşabileceği birilerinin var olduğunu sandığı içindir, yada öyle umuyordur. Sonra belki de bir gün konuşmayı denemiştir ve büyük bir ihtimalle; "kendini ifade et" kültürünün dayatmasında safça, onu anlamalarına kendisinin izin vermediğini düşünerek ve üzülerek... Aslında herkes bir gün konuşur. Ancak konuştuğunda sustuğundan daha beter bir anlayışsızlıkla karşılaşma ihtimali korkutur daha çok insanı. Ve belki de düşününce en doğrusu susmaktır diyerek susuyor insanlar.

Bir dostuma sordum geçenlerde, "Neden susuyorsun ve tercih ediyorsun yalnızlığı?" diye. Aslında düşündürücüydü cevabı: "Susmak en doğrusudur belki ve siz susarken anlamış olanlar varsa sizi, konuşacağınız kişiler de yalnız onlar olmalıdır. Bir de şu var; yalnızlığınız zevk veriyorsa, içinizin zenginliği size yetiyorsa, küçücük bir dünyada kocaman bir alem kurabiliyorsanız bırak kim ne söylerse söylesin mutluyum ben yalnızlığımda." Bir an durdum düşündüm. Evet haklı belki de. Ama susmak da aslında bir kaçış değil midir? Yaşamdan, mücadeleden kaçış.

Sonra eklediği bir cümle ile aslında haklılığını ispatlamak istiyordu: "Zekası benimle aynı şakayı paylaşmaya yetmeyenlerle benim ne işim olabilir ki?" Ama haklılığına inandıramadı bu söz. Zira asıl sorun da aslında o kişileri de o düzeye getirmek değil midir? Asıl başarı ve mutluluk bu olacaktır. Pes edip köşeye çekilmek değil. 

                                                                         Arzu Kök




7 Ocak 2015 Çarşamba

Islak Yalnızlık - Arzu Kök

Islak Yalnızlık
Halen Cumhuriyet Başsavcısı olarak görev yapan şair Hikmet Gülay'ın son kitabının adı; Islak Yalnızlık. “Gezdim Aydınlığında Karanlık Gecenin, Ne Zamana Sığdım Ne Mekâna, Sonsuz Ufkun Sessizliğinde, Bir Deli Ok şairin daha önceki kitapları. Dört kitabından sonra 5. kitabını da yayın hayatına sundu Hikmet Gülay. Son kitabının Akademi Kitap Evi’ndeki imza günü nedeniyle konuştuk Hikmet Gülay ile.

Eserlerinde insan sevgisini ön planda tuttuğunu, aşk ve sevgini yıllar geçse de sımsıcak tadının asla kaybolmayacağını ifade ediyor. Değişen dünya düzeninde kaybolan dostlukların, aşk ve sevginin biraz olsun şiir tadında paylaşımını, okurlarıyla bir arada yaşamanın başka tadı olduğunu anlatan Hikmet Gülay, eserlerini Türk edebiyatına, gelecek kuşaklara miras olarak bırakmanın mutluluğunda. Amacının daha da güzel ve özgün, kalıcı eserler yaratmak olduğunu söylüyor. Çok mütevazi, sıcak kanlı bir insan Hikmet Gülay. Pek çok savcı halkın gönlünde taht kurmayı başarmış, şiirlere, türkülere konu edilmiştir tarihimizde. İşte Hikmet Gülay’da onlardan biri. O da şiirlere konu olur mu bilinmez ama o pek çok konuyu şiirlerine konu yapmayı bilmiş ve halkın gönlünde taht kurmuştur.

“Ne Zamana sığdım ne mekana,
Ne hep var oldum,  ne de hep yok.
Ne bir zerrede ne bir damlada
Ruhum sonsuzlukta bir bedenim yok… “

Dizeleriyle sonsuz hayatı tanımlıyor şair. Şair Hikmet Gülay, yasaların insanların daha huzurlu ve mutlu bir ortamda yasaması için kaleme alınmış birer metin olduğunu söylüyor. Yasaların amacının insanları kısıtlamak ve engellemek değil, insanların daha özgür ve güvenli bir yaşam sağlamak olduğuna dikkat çekiyor ve daha mutlu ve saygılı bir ortam için çaba sarf edilmesi gerektiğinin bilincinde. Yani ilginç bir sentezle yasalar ile sanatı aynı doğrultuda ve güzel bir dünya oluşturmak için kullanmayı başarıp, bunu herkese önerecek kadar cesur bir yürek taşıyor.


Hikmet Gülay, özgün şiir yazan bir şair. Aynı zamanda da yazdığı şiirleri çok iyi yorumlayacak kadar usta bir yorumcu. Şiirlerine duygularını öyle güzel yansıtıyor ki dinlerken yaşıyorsunuz şiiri. Duygusallığın da, ironinin de hakkını layıkıyla veriyor. Şiirlerinde yer yer zalime ve zulme meydan okuyan kahramanca nidalar var. Yer yer nasihatler veriyor kendince okuyucuya:

“Özün, sözün doğru olsun
Yolun hakkın yolu olsun
Dağarcığın dolu olsun
Doğruluktan şaşma oğul…”

En çok mutluluğa ve huzura duyulan bir özlem var şiirlerinde.

“Etrafım hep karanlık
İçten içe bir çığlık
Ufukta bir aydınlık
Bekliyorum..”

Bir gün bir şair mutluluğun şiirini gerçekten yazabilir mi, bir ressam gerçekten mutluluğun resmini yapabilir mi bilinmez. Ama Gülay en azından yazmayı deniyor: Hem yazmaya hem de yaşamaya çalışıyor.

Mutluluk nerede? Meçhul.
Bir köyde, bir evde,
Tabiatta, bir çiçekte, bir ağaçta,
Baba evinde, ana dizinde,
Sevgilinin koynunda,
Belki gerçekten o da
Şehrin bir sokağında.
Arıyor bulamıyoruz,
Veya buluyor anlamıyoruz…”

Onun dünyası güzellikler dururken karanlığın sesine kulak verip kendi içindeki güzelleri bile bataklığa gömenlerin dünyasının kıyısında yer aldığı için, mutluluktan çok mutsuzluk yolcularına tanıklık ediyor.

“Durun serseri ruhlar,
Bu yollardan gitmeyin,
Ruhlarınız böyle
Yollarda kirletmeyin…”

Hikmet Gülay’ın şiirlerinde yalnız kendisi yok, Gurbetçi Mehmetler, hapse düşen mahkumlar, bir kör, bir tamirci ruhu, kısacası hayatın içinden ve hayata dair ne varsa bir parça hepsinden var. Tabi iyi bir güfte bulamamaktan şikayetçi olan bestekarlara göz kırpan kıta ve mısralar da bunların arasında bolca yer alıyor. Şiir ve sanat severlerin hayata bir de Hikmet Gülay’ın gözünden bakmasında yarar olduğunu düşünüyorum.

“Sevgimiz askılıkta
Dostluk tozlu raflarda kalmasın,
Vefa solmasın,
İnsanlık ölmesin”

Dizeleri Hikmet Gülay’ın hayat felsefesi adeta. Akademi kitap evindeki imza günü çok güzel geçmiş, okurları Hikmet Gülay'a yoğun ilgi göstermişlerdir. Ancak o gün katılamayanlar üzülmesin 31 Ocak 2015 günü bir imza günü daha var. Gitmenizi, tanışmanızı ve bu güzel şiirleri okumanızı, dinlemenizi öneririm.
                       
                                                                               Arzu Kök

3 Ocak 2015 Cumartesi

Dilenme Kültürü - Arzu Kök

Dilenme Kültürü
Kullandığı kibriti bile Endonezya üretimli olan bir ülke durumuna geldi Türkiye.
Hâlimiz ortada. Fazla söze gerek yok. Bilinçsizce tüketiyoruz. Suçluyuz.
Filozofa gönderme yaparcasına âdeta "Tüketiyorum, o hâlde varım" demeye başladı ülkem insanı. Aslında bu durum yalnızca bize özgü bir durum değil. “Tüketim Çağı” böyle emir buyuruyor. Buraya kadarı anlaşıldı ancak, ne olacak bu işin sonu?
Aslında bir an önce bağımsızlığın tanımı yapılmalı.
Yoksa; yaşananlar, söylenenler uyuşturmuş durumda beyinleri.
Gerçekten bağımsız mıyız? Sürekli büyüklükten, soyluluktan söz eder dururuz. Oysa bu özellikler bağımsız uluslar içindir. Peki, biz gerçekten bağımsız bir ülke miyiz? Sürekli "öteki" ülkelerin gücünü konuşmaktan, kendi iç sorunlarımızı yeterince irdeleyemediğimizin ayırdında mıyız acaba? Atatürk ile elde edilmiş bağımsızlığı büyük oranda yitirmiş bir ülkede, düşüngü (ideolojik) bölünmelerine ayrılarak çenebazlık yapacağımıza, tüm kutuplaşmaları bir kenara bırakarak “tekvücut” olmamız gerekmiyor mu?
Sürekli birilerinin kucağına bırakılıyor bu ülke. Sözüm ona, bizi "adam edecek” bir dış güçlerin önüne sürüyorlar bizi. Ulusal Kurtuluş Savaşı’ndan çıkmış, yorgun ve yoksulken bile kendine yetmesini bilen Türkiye, günümüzde kendi kendine yetemiyor bir türlü! Yeraltı ve yerüstü zenginliği, başkaları yaralansın diye mi verilmiş bu ülkeye? Özeleştiri yapmıyor, yerine özelleştirme ile kurtuluyoruz tüm dertlerimizden. Evet, kurtuluyoruz bu ülkeden! Özelleştirmeyle yeni bir tekelleşmeye doğru sürüklenen ülke insanı; yeni patronuna, yeni efendisine boyun eğmek zorunda kalacak çok yakında. Sömürgeci sermaye ezdikçe bizleri, direnmeyi bıraktık bir kenara, başladık açıkça dilenmeye...
Dilenci, kimlik ve kişilik fukarası, yozlaşmış bir toplum yaratma sevdasındakilerin suçu çok büyük. Baskılarla, sorgulamaktan korkar hale getirilen vatandaş, teslim olmaktan başka ne yapabilir ki? Bu teslimiyet sonu ise “sürekli bir dilenme hâli”ne (atalet ve zaafa)dönüşümdür. Birkaç “elit” aile tarafından yönetildiği bilinen “güzel ve yalnız ülkemde” sosyal adaletin niçin işlemediğini sorgulayamıyor vatandaş. Daha doğrusu sorgulayamıyor...
Direnmek de zordur bu ülkede. Dik durmayı gerektirir. Vururlar kazmayı beline beline, hadi dik dur bakalım durabilirsen. Dilenmek ise eğilebilmeyi gerektirir.
Ancak, dilenciliği yardımlaşma kültürü ile karıştırmamak da gerekir. Yardımlaşma bambaşka bir olgudur. Paylaşmaktır, elindekini pay edebilmektir. Sosyal adaletin hâkim olduğu bir ülkede, adalet gereği, paylaşmak bir zorunluluktur. Bu durum sömürgeci 'emperyalist' sermayenin onaylamadığı bir sistemdir. Çünkü dağılımda yaşanacak dengesizlik, sömürgeci vahşi sınıfı daha güçlü konuma getirir. Böylece zenginler sınıfı adında bir “sınıf” çıkar ortaya. Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşarlar daima...
Ülkemizde metrekare başına düşen dilenci sayısı, nasıl bir millet haline geldiğimizi kanıtlar niteliktedir. Gerçekten, millet miyiz hâlâ? Sakın sokaklarda gördüğünüz dilenciler yanıltmasın sizi. Çünkü yalnızca onlardan oluşmuyor bu ülkenin dilencileri. Bu ulusu dilencilik kültürünün bağımlısı konumuna getirdiler. Sürekli yalvarır olduk birilerine : ABD’ye, IMF’ye, AB’ ye...
Kulu, kula kul eden dilencilik kültürünü bu ülkeden biran önce uzaklaştırmalıyız. Her kul, kendisi gibi kula, kul olmayı reddetmelidir.
Eğer bu kültürü uzaklaştıramazsak sonumuz hiç iyi olmayacak. Yarının çocukları; babasından, dedesinden gördüğü bu sefil dilencilik prensibini "gelenek" olarak sahiplenecek ve şu an yaşanmakta olan bu hastalık kök salacaktır. Bir an önce bu hastalığın önü alınmalıdır. Yoksa 2020'lere topyekün dilenir halde gireceğiz.

Not: Her ne kadar başlık attı isek de, aslında 'dilencilik' bir 'kültür' değil; Uygarlık ve Medeniyet gibi "varlık ve insan boyutunu simgeleyen" temel kavramların bütünüyle dışında kalan bir kültürsüzlük (medeni olmama, uygarlık dışı kalma) biçimidir


                                                                                                                          ARZU KÖK

31 Aralık 2014 Çarşamba

2015’e Girerken

2015’e Girerken

2014’ü geride bırakıyoruz artık. Geride kalıyor bir yıl daha hem de oldukça önemli gelişmelerin, savaşların, çatışma ve direnişlerin, yangi ve yenilgilerin yaşandığı koca bir yıl. Bu yıl içerisinde görünür olan, olmayan, su yüzüne çıkan, çıkmayanla içeriden içeriden kanayan, görünmeden akan bir sürü gelişme yaşandı. Görünür olanlarla bir şekilde ilgilendik, içindeydik, katıldık, konuştuk, tartıştık. Diğerleri…

2014 yılı içerisinde kapitalizmin kirli, vahşi yüzü daha bir görünür hale geldi. Kapitalizmin çarklarını döndürebilmek için olmazsa olmaz hırsızlıklar, yolsuzluklar, işçi katliamları, doğa talanı, ırkçılık, ayrımcılık, savaş ve şiddet yaşamın her alanında yerini aldı bir şekilde. Bu sistemin insanlık için ne kadar büyük bir tehdit olduğu daha geniş kitlelerce fark edilmeye başlandı. Buna karşılık sistemin uygulayıcısı olan siyasi iktidarlar, kapitalizmin ve kendilerinin kaybolmaya başlayan ideolojik meşruiyetlerini korumak için baskı ve şiddet politikalarına ağırlık verir oldular.

2014 yılında işçi sınıfı büyük kayıplar verdi ülkemizde. Soma ve Ermenek maden kazaları ve madenci katliamları emekçilerin ve ezilenlerin bilincinde derin izler ve öfke yarattı. Torunlar İnşaat gibi, yüzlerce işçi cinayeti ile binler kayıp oldu. İşçiler haklarını koruyabilmek için ne sendikalarını harekete geçirebildiler ne de sendikaya rağmen insanlık dışı çalışma ve yaşama koşullarına karşı tepkilerini dile getirecek bir mücadele yürütebildiler. Mücadele etmek istediler, yeltendiler ama her seferinde karşılarında devleti buldular. Patron, devlet ve sendika adeta Azrail gibi işçinin karşısına dikilmiş, onu ölümüne çalışmaya zorluyordu. Yukarıda da dediğimiz gibi kapitalist düzenin vahşeti tüm boyutlarıyla gün yüzüne çıktı, bu gerçeği anlamak istemeyenlerin yüzüne tokat gibi çarptı adeta. Ancak bu tokat da irkilip kendilerine gelmelerine neden olamadı.

2014’ün önemli olaylarından biri de Suriye’de uluslar arası güçlerce körüklenen iç savaşın ve İŞİD’in işgalleri, katliamlarıydı. Savaş nedeniyle 2 milyon civarında Suriyeli Türkiye’ye sığınmak zorunda kaldı. Sermaye malını, mülkünü geride bırakıp, canlarını kurtarmak için Türkiye’ye sığınan Suriyelileri ucuz emek gücü olarak değerlendirmekte gecikmedi. Kısa zamanda ülkenin dört bir yanına yayılan Suriyeli mülteciler; Afganlar, Afrikalılar, Gürcülerden sonra işçi sınıfının en alt katmanını oluşturmaya başladı. Suriyeli emekçilerin yaşamlarını sürdürebilmek için en kötü çalışma koşullarında düşük ücretle çalışmaya razı olmalarını, patronlar diğer emekçilerin de ücretlerinin düşürülmesinin aracı olarak gördü ve sonuna kadar kullandı bunu. Bu durum ise tarihte olduğu gibi emekçiler arasında ırkçılığı da beraberinde getirdi. Devlet de en son Maraş’ta, Antalya’da gördüğümüz gibi Suriyeli mültecilere yönelik ayrımcı uygulamalarıyla birlikte ırkçılığı teşvik etti. Hatta zaman zaman da sonu fiili şiddete dönüşen olaylara zemin hazırladı. Böylece emekçiler, insanlık dışı çalışma koşullarına karşı patronlar ve siyasi iktidara tepki göstermek yerine tepkilerini Suriyeli emekçilere yöneltmiş oldu. Sendikalar da Suriyeli mültecileri sahiplenmediğinden bu ayrımcı cephe en önlerde yerini almış oldu.

Tüm bunlar yaşanırken medya bunları bildi, gördü ama duymazdan geldi, görmezden geldi. Görevi kamuyu aydınlatmak olan meyde bu yıl da sınıfta kaldı. İktidarın son günlerde sıkça kullandığı kamu düzeninin kırmızı çizgisini gazetelerinde, televizyonlarında kullanıp, taşıdıkları paraların ağırlığı altında kalanları, aydınlatılmamış cinayetlerin, katliamların, İŞİD çetelerinin önüne koyup toz pembe bir yeni yıl tablosu çiziyor bize medya. Yani kamu düzenini bozanlar hakkını arayan ve adalet diye canlarını verenler ile, kamu düzenini koruyanlar da özel ve tüzel para ile ağırlık barfiksi yapıyorlar. Kas yaptılar adeta bu uğurda. Bu yıl da unuttum ben; Devlet neydi? Kimin devletiydi bu? Kamu ne demekti ve hangi kamuydu bahsedilen? Ama düzen bu… Devlet safını belirlemiş ve taraf olmayanları bertaraf etmekmiş niyetleri…
Toplum ise adeta bir bunalım içerisine düşmüş durumda. Kendince çıkar bulamayan insanlar ya deliriyor, ya intihar ediyor, ya hırsızlık yapıyor, ya karşılarındakilere şiddet uyguluyor, ya adam öldürüyor… Tüm bunlar olurken aile kavramı yok ediliyor. Zira boşanma sayısındaki artış hızı nüfus artış hızını geçti bile. Kadınlara yönelik şiddet yüzde1400 oranında artış gösterdi. Hemen her gün en az bir kadın namus ve töre gerekçeleri yüzünden katlediliyor. Her on kadından dördü fiziksel şiddete maruz kalıyor. Araştırmalara göre Türkiye’de her dört kişiden biri deprasyonda. Antideprasan kullananların sayısında müthiş bir artış söz konusu. İntihar ederek yaşamına son verenlerin sayısı her geçen gün artıyor. Hele ki intihar edenlerin çoğunun 17-25 yaş arası olması ise oldukça endişe verici bir tablo çiziyor bize. Son dönemde Türkiye’de en çok işlenen suçlar, hırsızlık ve dolandırıcılık. Neden acaba? Kısacası bu yıl toplum büyük bir ruhsal çöküş içerisindeydi.

Bir de hani söylenmeden geçilemeyecek bir şey daha var yıl içerisinde gözlerimiz önüne serilen. Bu ülkenin aydınları, sanatçıları dediğimiz kimseler gerçek sanatçı ve aydın olmadıklarını ispatladılar bizlere. Gerçek sanatçı ve aydın ne olursa olsun muhalif olmalıydı oysa. Çıkarlar uğruna kendini satmaz. Sanatçı ve aydın barış ve insanlık düşmanı güçlerin sevinç çığlıkları attıkları bir dönemde, insanlığın geleceğine sahip çıkma sorumluluğunu üstlenen, onurlu, inatçı ve özverili bir insan olma yükümlülüğü vardır. Bu nedenle disipline karşı çıkar, kişisel inançları için bunlara savaş açarlar. Sansüre uymaz, üzerlerindeki misyon gereği düşüncelerini olduğu gibi ifade ederler. Sonuç mu? Hapisler, gözaltılar… Ancak tüm bunlara rağmen pes etmezler. Kimselere boyun eğmezler. Ama ülkemizde bu direnci gösteren gerçek sanatçı, aydın sayısı parmakla sayılır orana düşmüştür. 

Yukarıda anlattıklarımıza bakıldığında görüldüğü gibi 2014 kapitalizmin vahşi yüzünün büyük acılara neden olarak kendisini gösterdiği bir yıl olmuştur. Ama tüm bunlara rağmen mücadele sürmüştür, sürecektir. 2015 yılında acıların azalması ve umutların yeşermesi, antikapitalist, antiemperyalist bir zeminde yürütülecek mücadelelerin büyütülmesine bağlı olacaktır.

2015 yılının savaşsız, sömürüsüz bir dünya adına mücadelenin yükseldiği bir yıl olmasını istiyor, esenlikler diliyorum…

Arzu Kök

27 Aralık 2014 Cumartesi

Tarih Bitti - Arzu Kök

Tarih Bitti

Yaşam süresinde insanın, toplumun bir bireyi olarak, toplumsal gelişmelerin neresinde olduğunu görebilmesi ve değerlendirebilmesi hiçbir zaman kolay olmamıştır. Özellikle tarihe mal olmuş olaylarda bireyin kendi akıl, mantık ve vicdan sınırlarının içinde kendi adımını belirlemesi hep zor olagelmiştir.

Günümüz dünyasının insani değerleri, dünya tarihinin birçok aşamasından geçip günümüzün artık yalnızca evrensel değil, aynı zamanda yaptırımcı değerleri olmuşlardır. Bu değerlerin altında toplumun bireylere olduğu kadar, bireyin topluma ve dünyaya karşı sorumluluklarını yerine getirme zorunluluğu da vardır. Böylesi bir zorunluluktan kaçmanın özrünün hiçbir cümle içinde dahi dile getirileceği düşünülemez.

Çağdaş hayatın acele alınması gereken kararları, gün içerisinden başlayarak bütün insan ömrünü esir alır. İnsan ise bu esaret altında zihnini, hafızasını kaybetmeyi daha kolay bulur. Söz hokkabazlarının, kurumlaşmış güçlerin peşinde benliğini yitirerek gitmeyi, en akıllıca ve en cazip vasıf olarak düşünür. Varoluşunun çıkış noktası olarak benliğini yitirmeyi seçen insan ise kendini teslim edeceği her insanın –sorgulamadan- elini öpmeyi bir görev bilir. Zorlama politikaların peşinde cadde ve sokakları dolduran da hep bu hafızasızlık ve kendini kaybediştir.

Yaşam gerçekleri hümanist bakış doğrultusunda kabul edilen kişilerden ibaret değildir. İnsanların kendi adlarına oluşturdukları, daha sonra bilimsel sözcüklerle süsledikleri ve en sonunda evrensel doğruluk olarak kabul ettikleri cümlelere baktığımızda bunların uygulamaya konulduğu vakit ne kadar öznel ve kimi zaman kendilerinden başkalarına ne kadar zarar verebildiğini görebilmekteyiz.

Tüm bunlara rağmen etrafımıza baktığımızda ise her insanın kendini “iyi” olarak tanımladığını görmekteyiz. Ancak bu insanların ne kadar “iyi” oldukları tartışılır. İyiler, içine düştükleri her duruma birer kılıf uydurarak, hatta bilimsel kılıflar uydurarak, sözde kendilerini rahatlatarak, işbirlik içinde olarak bizlere “kötü” bir dünya hazırlamadılar mı? Bu işbirlikler karşısında çocuklarımıza işbirliği yapmaktan başka seçenek bıraktılar mı? Onursuzluğu miras bırakan “iyi”lerle dolu etrafımız. Bu durum, çağımıza hafızasız bir kuşağı taşıdı ne yazık ki.

Ve insanlar tüm bunlara rağmen kendileri dışındaki her insanı-bizler de dahil- “kötü” diye niteler. Artık gözlerimizin önünde değil, gözlerimizin her yönünde insanlar öldürülürken ve hatta medya büyük bir zevkle bunları ayağımıza getirirken biz, bir kez daha tarihi, bir kez daha bütün orduların zaten kendi üstlerine yürüdüğünü hatırlarız.

Peki ya içimizdeki ordular? Hani şu masum çıkarlarımız? –Her defasında öyle gerektiğinden- “Seni seviyorum” sözcüğünün ardındaki terk edişler? Pusuya düşürülüşlerimiz? Kendimiz değil de ailemiz için yaşadıklarımız? “Elimden ne gelir” sözcüğü? Rahatlık duygumuz? Kıskançlığımız? Toplum psikolojimiz? Koyun bacaklı mantığımız? Hep beraber diktiğimiz minare kılıfları? Özeleştirimizi özelleştirmeye çalıştığımız şu dünya, yani biz, yani kendimiz, yani şimdiki zamanımız, hangi tarihi bekler acaba hatırlanmak için?

Tarih bitti. Zaman çoktan ayırdı evrensel olanı. Bir tek insan kaldı geriye. Kendimiz… O nedenledir ki insan önce kendine bakmalı…..


                                                                                                                                             Arzu Kök

25 Aralık 2014 Perşembe

KUBİLAY BOŞUNA MI ŞEHİT OLDU?

KUBİLAY BOŞUNA MI ŞEHİT OLDU?

Tarih 23 Aralık 1930. Mustafa Kemal Atatürk bir yut gezisi çerçevesinde Edirne ilindedir. O sabah bir telgraf gelir İsmet İnönü’ den. Bu haber haberlerin en kötüsü, en karasıydı: ”Menemen’de bir yedek subayımız, gerici yobazlar tarafından boğazı kesilerek şehit edildi.”

Beyninden vurulmuşa dönmüştü Mustafa Kemal Atatürk. On yıl düşman işgali altında inleyen Menemen, kendisini bağımsızlığına,  özgürlüğüne kavuşturan cumhuriyet yönetiminin sırtından bıçaklanması olayına sahne oluyordu ve buna inanmak gelmiyordu içinden. Zira hep kahraman olarak nitelemişti Menemen halkını. Şimdi ise cumhuriyeti sırtından bıçaklayanlara alkış tutarken görüyordu onları. Çok çok acı verici bir durumdu.

Kendisini “Mehdi” ilan eden Derviş Mehmet  ve adamları 23 Aralık Salı günü geldiler Manisa’dan Menemen’e, cumhuriyete karşı en büyük eylemlerini gerçekleştirmek adına. Önce Müftü Mescidine girdiler, mescitte asılı duran üzeri Arapça yazılı yeşil bayrağı da alarak Belediye Meydanına geldiler. ”Din elden gidiyor, kafirler şapka giymemizi zorlayarak bizi dinimizden ayırmaya çalışıyor” diye bağırarak esnafı dükkanlarını kapatmaya ve kendilerine katılmaya zorluyorlar. Ayrıca Derviş Mehmet, “kendisinin peygamber olduğunu, şeriatı yerine getireceğini, Menemen’in 70 000 Müslüman askeri tarafından kuşatıldığını” tehditkâr bir şekilde ilan ederek halkı şeriat bayrağı altında toplanmaya çağırıyordu.  Bu emre uymayanların ise kılıçtan geçirileceğini, askerin kendilerine silah atamayacağını, kendilerine top ve merminin işlemeyeceğini söylüyordu.

Ayaklanan bu gerici topluluğun tehlikeli hareketlerini denetim altına alabilmek amacıyla 43.Piyade Alayından P.Asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay görevlendirildi. Kubilay eratın cephane almasını dahi beklemeden 26 kişilik müfrezesiyle hareket etti. Olay yerine geline müfrezesine süngü taktırdı ve erleri çavuşun denetimine bırakarak ayaklananların yanına gitti. Derviş Mehmet ve ekibini uyardı ancak bu uyarıya silahla karşılık verdiler ve Kubilay yaralandı. Bunun üzerine bekleyen müfreze irticai gruba ateş açtı. Ancak silahlarında manevra mermisi bulunduğundan etkili olmadı. Mehdi Derviş Mehmet ise “Bakın bana mermi işlemiyor” diyerek cüretini daha da arttırdı. Ağır yaralı Kubilay’ın başını keserek gövdesinden ayırdı ve yeşil bayrağın tepesine takarak Menemen sokaklarında dolaşmaya başladı. Olay yerine toplananlar ise bu olanlar karşısında donuk, duygusuz ve seyirci kaldılar. Ancak bu sıralarda makineli tüfeklerle donatılan iki bölük Menemen’e geldi ve olayı bastırdı. Kendisine silah işlemediğini iddia eden Derviş Mehmet de merminin nasıl işlediğini görmüş oldu.

Bu olaylar sonrasında Mustafa Kemal Atatürk bir Ege gezisi sırasında şunları söylüyordu: ”Halkın saflığından yararlanarak ulusun maneviyatına sataşan kimseler ve onların takipçi ve müritleri elbette birtakım cahillerden ibarettir. Ulusumuzun önünde açılan kurtuluş ufuklarında durmaksızın yol almasına engel olmaya çalışanlar, hep bu örgütler ve bu örgütlerin üyeleri olmuştur.Türk ulusunun bunlardan daha büyük düşmanı olmamıştır. Bunların varlığını hoşgörü ile kabul edenler, Menemen’ de Kubilay’ın başı kesilirken kayıtsız, ilgisiz izlemeye dayanan ve hatta alkışlamaya cesaret edenlerle birdir.”

O gün Kubilay’ın başını keserek bayrak direği tepesinde gezdirenler bugün yazıktır ki amaçlarına ulaşmış durumdalar. Cumhuriyetimiz sırtından bıçaklanıyor. Sesini çıkaran yok. Sesini çıkarmayanlar ise şaşkın bu aralar.

Kendilerinde, Allah ile kul arasına girebilme yetkisi olduğunu ileri sürebildikleri bir saygısızlık ve hedeflerinin ne olduğunun ayırdında bile olamadıkları bir cahillikle cumhuriyetimize karşı ayaklanan bu uygarlık düşmanları karşısında Kubilay, bir anıt sağlamlığıyla durmayı başarmıştır. Kubilay gericilere karşı koymak adına şehit düşmüştür. Ancak bugün baktığımızda “Kubilay boşuna mı şehit oldu?” demeden geçemiyoruz. Zira bugün istediklerini büyük oranda başarmış durumdalar. O gün başaramadıklarını bugün başarmak üzereler. Ve hala sessiz mi kalacak herkes?

ARZU KÖK

24 Aralık 2014 Çarşamba

Köy Enstitüleri ve Yurtseverlik

Köy Enstitüleri ve Yurtseverlik
 1948 Adıyaman doğumlu bir Resim öğretmeni, Ressam Mehmet Erbil. Yıllarca Hasanoğlan’da öğretmenlik yapmış ve orada Köy Enstitülerinin büyüklüğünü görmüş. Köy Enstitülerinin ne kadar önemli kurumlar olduklarını, orada yetişenlerin nasıl birer cevher olduklarını orada geçirdiği yıllar içerisinde çok daha iyi görmüş, anlamış. Ve emekliliğinden sonra Köy Enstitülerine ve Köy Enstitüsü mezunlarına bir vefa borcu olduğunu düşünerek bir kitap yazmış “Köy Enstitüleri ve Yurtseverlik”  adında. Kitabı sağolsunlar imzalı bir şekilde verdiler bana. Çok mutlu oldum ve bir solukta okudum. Ardından da bu kitap üzerine yazmadan duramadım doğrusu.

200 sayfalık kitabında bir dönem ülkemizin yüz akı ve tüm dünyaya örnek olan Köy Enstitülerini ele alıyor. Kitap daha çok Köy Enstitüsü mezunlarıyla yapılan söyleşiler sonucu onlar için yazılmış denemelerden oluşuyor. Ancak yıllarca görev yaptığı yerin Hasanoğlan olmasından ötürü olsa gerek Hasanoğlan ağırlıklı olmuş. Ancak sanılmasın ki sadece Hasanoğlan var, değil. Neredeyse tüm Köy Enstitüleri var bu kitapta. Kitabın önsözü yine bir Köy Enstitülü olan Mahmut Makal’a ait. Köy Enstitüsü ruhunu anlatıyor o da yazdığı önsözde. Kitap Payda Yayıncılık tarafından basılmış.

Yıl, 1940’lı yılların başı, Hitler neredeyse tüm Avrupa’yı kapsayan cephelerde savaşıyor. Türkiye’nin de savaşa girme ihtimalinden söz ediliyor. Halk gıda ve diğer ihtiyaçlarını ‘vesika’ yardımı ile karşılayabiliyor. Milli gelir büyük oranda azalmış durumda. İşte bu durumdaki Türkiye’nin koşullarında bile, gelecek nesillerin yetiştirilmesi projesine öncelik verilmiş. Zira Atatürk ülkeyi Türk Gençliğine emanet etmişti ve iyi yetiştirilmeleri gerekiyordu. Bu amaçla da 17 Nisan 1940 tarihinde Köy Enstitüleri Kanunu kabul edilmiştir. Tam 74 yıl önce. İki yıl sonra da sistem, organizasyon ve yöntemlerinin ne olacağı hususunda bir kanun çıkarılmıştır. Ancak bu kanun alışılagelenden farklıdır. Çünkü bu kanun bir yatırım projesine, hatta ve hatta bir fizibilite raporuna benzemektedir.

1940’lı yıllarda ülkedeki okuma-yazma oranı %20 civarında. Tarımda saban dışında alet kullananların sayısı parmak sayısını geçmiyor. Suni gübrenin adı bile duyulmamış. İşte bu durumdaki köylere, şehre tayini çıksın diye yanıp tutuşmayan, çevrenin zanaat imkânlarının gelişmesine katkı koyabilecek, tarımdan anlayan öğretmenler yetiştirmek amacıyla kuruldu Köy Enstitüleri. Beş yılda 30.000’e yakın öğrenci ile 21 tane Köy Enstitüsü kurulmuş. 1940’lı yılların başındaki öğretmen sayısı bu enstitüler sayesinde iki katından fazla bir seviyeye ulaşmış. Öğretmen sayısındaki artış oranı %55.

Bu enstitüler sayesinde köylerde yaşam standardı artmış, tarım daha bilinçli bir şekilde yapılagelir olmuştur. Enstitülerden mezun olan her öğrencinin çantasında bir köyde halka hizmet için gerekecek her türlü alet-edevat mevcut bulunmaktaymış. Çekiç, çivi, orak, testere, ilkyardım çantası…v.b… Ancak 1952’li yıllara gelindiğinde Demokrat Parti ,  dış mihrakların da kışkırtmasıyla  bu gençlerin çantalarında bulunan orak-çekiç ikilisini komünizm’i yayma çabası olarak algıladılar. Ve yazıktır ki bunun sonucu olarak tüm Köy Enstitü’lerini kapattılar. Hatta Köy Enstitüleri’nin kurucularından olan Hasan Ali Yücel ‘komünist’ olduğu gerekçesiyle yargılandı.

Oysa Köy Enstitüleri bir çölü vaha oluşturarak kurtarma projesinden başka bir şey değildi. Açık oldukları sürece de birçok vaha oluşturabilmeyi başarmış mükemmel bir projeydi. Ancak bu kadar başarı ve iyi yetişmiş bir nesil bazı çevrelerin işine gelmedi. Kapatıldılar tek tek. Oysa geleceğe yapılmış en büyük yatırımlardan bir tanesiydi.

Hasanoğlan Köy Enstitüsü Kurucu Müdürü Hürrem Arman "Kollarımızı kaldırıp vatan için yemin ettik." diyordu. Evet yemin etmişti tüm öğretmen ve öğrenciler. Ülkenin kalkınması adına hiçbir şeyden kaçınmamışlar, hatta imkansızlıklar içinde imkansızı başarmışlardır. İşte bu nedenle en büyük yurtseverler onlardır. Üstelik bunları yaparken asla gocunmamışlar, güle oynaya, hatta birbirleriyle yarışır şekilde yapmışlardır her şeyi. Mehmet Erbil’in kitabında, şu sıralar yaşları 80’nin üzerinde olan bu insanların anlattıkları onların bugün bile o heyecanı nasıl yaşadıklarının göstergesi niteliğinde. Okurken bir kez daha Köy Enstitülerine ve mezunlarına imrenecek, bugünkü eğitim sistemimize bir kez daha kahredeceksiniz.

“Aşık Veysel Hasanoğlan’da” başlıklı kısmı okuduğunuzda Veysel’in kendi elleriyle diktiği kiraz ağacının akıbeti hüzünlendirecek sizi. “Anıtkanbir’de Hasanoğlan Köy Enstitüsü Öğrencilerinin Alın Teri” kısmında gözyaşlarınıza hakim olamayacaksınız. Tüm illerden gelen yüzlerce Köy Enstitülü öğrencilerin alın teri ile yapılan Hasanoğlan Köy Enstitüsü binalarının bu günkü içler acısı halini okurken duyarsızlığımıza, değerlerimize sahip çıkamıyor olmamıza ah edeceksiniz. Bu kitap sizi hem ağlatacak hem de düşündürecek. Ama umarım ki bu düşünceler verim verir ve bir ışık olur okuyan herkese, mücadele gücü verir.

Tamamı belgelere dayalı bu güzel eseri bizlere hazırlayıp sunduğu için teşekkür ediyoruz kendisine. Umarım okuyucusu bol olur. Kendisini gönülden kutluyor, yeni kitaplarını beklediğimizi belirtmek istiyorum.

Arzu Kök