Kapitalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kapitalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Nisan 2019 Salı

Doğmamış İşçiler - Arzu KÖK

Doğmamış İşçiler

İşçileri öldüreceksiniz,
      öldüremiyorsanız döveceksiniz,
               dövemiyorsanız söveceksiniz.


 Soma’da olduğu gibi…
1 Mayıs’ta olduğu gibi…
Tüm yöneticilerin söylediği gibi…
Dünya işçi ölümleri sıralamasının dediği gibi…
Türkiye iş kazalarında en fazla insanın hayatını kaybettiği ülkeler sıralamasında birinci…

Her zaman deniliyor ki iş yerlerinde meydana gelen ölümler görmezlikten geliniyor diye. Koca bir yalan bu söylenenler. Nasıl görmezden gelinebilir ki efendim, hele ki ölümlerin üzerini örtmek bu kadar zor bir iş iken? Yaşanan olaylar karşısında sessizce beklendiğini, hiçbir şey yapılmadığını düşünenler ise daha da çok yanılıyorlar. Bu yapılanlar, gördüklerimiz sadece ve sadece oyunun kuralı. Ne yapabilirler ki işler yetiştirilmelidir.

Gayri Safi Milli Hasıla, tüm “saf”lığımıza rağmen artmak, kişi başına düş(mey)en gelir yükselmek zorundadır. Bakınız ne güzel ihracat(ımız) artmıyor mu? Kapitalizmde şov bitmemelidir. Makineler gümbürdemek, kaslar gerilmek zorundadır. İşte olması gereken asıl zorunluluk budur. Saf bir şekilde tedbir alınmasını beklerken  “üzücü olaylar yaşanmaya devam edecek” ya da “inşallah tedbir alınır” gibi sözleri işitiyor olmamızın da nedeni budur. Zira kapitalizmin vicdanı yoktur. Şov her şeye rağmen devam etmelidir, edecektir. Aksi halde işçiler dışındaki birileri zarar görür. Hem maazallah onlar zarar görürse halimiz nice olur?

“Doğmamış Çocuğa Mektup” adında yıllar önce okuduğum bir kitap vardı. İş kazasında hayatını kaybeden bir işçinin hamile bir eşi olabileceğini düşündüm de aklıma geldi birden. “Acaba bu mektubu Maden ocağındaki göçükte eşini kaybeden bir anne yazmış olsaydı ne yazardı diye?” düşündüm. “Çocuğum, kızım ya da oğlum babasız doğacak, babasız büyüyeceksin” diye başlardı mektuba sanırım. Ama ya sonrası? Nasıl getirirdi gerisini mektubun?

“Yazık ki senin için de benim için de bir tufan olacak yaşamımız…  Bir şeyler yarım kaldı ortada, ben de anlayamadım. İşe gidiyorum diye çıktı bir sabah erkenden baban… Başka bir yere de gitmezdi zaten… Hiçbir kötü alışkanlığı da yoktu. Ama… Sanırım işe gittiği için öldü baban, işçi olduğu için… İşçi ne demek diye soracaksın şimdi evladım. Nasıl olsa öğreneceksin günü geldiğinde ama şu kadarını söyleyeyim sana, yaşamak adına başkaları için çalışanlara işçi denir… Kimileri işçi olduğunu bilmez ya da reddeder, kimileri ise bunu çok kutsal sayar, kimileri ise hiç önemsemez veya aşağılar, ama şu kadarı açık ki onlar olmasa… Şu etrafına bak… Göz alabildiğine genişçe bak… Hadi şimdilik senin yerine ben bakayım, işte tüm bunlar da olmazdı… Olmazdı ama zaten bizim de olmadı….Amcanların da yok, dayınların da… Babanın iş arkadaşlarının da yok… Galiba işe gittikleri için hiç olmamış…. Hiç de olmayacak…

Aslında bu yokluk halinin onlar da farkında, mesela yılda bir kez bayram seyran diyerek kutlama yapmaya,  haklarını aramaya kalkıyorlar… Diyeceksin ki ne cesur babam varmış… Yok çocuğum yok… Evet gerçi cesurdu cesur olmasına ama… Dayakları, biber gazlarını, copları yiyip sularını içip geliyorlardı eve… “Biber gazı da ne?” diye mi sordun, boş ver şimdi, nasıl olsa sonra anlarsın, sen de bakarsın tadına… Ha bir de “ayak takımı” meselesi var… Aman sakın unutma çocuğum… İleride duyduğunda da şaşırma sakın… Yok yok senin o yumuşacık, güzel ayakların değil bahsedilen… Bazı insanlar baban gibilerinden kendi aralarında ayak takımı diye bahsederler… Muhtemelen de ilerde senden de öyle bahsedecekler… Ama sen bakma onlara… Ya da bak, bak ki iyi belle… Niye mi senden de ayak takımı diye bahsedecekler… Galiba sen de baban gibi işe gideceğin için çocuğum…”

Ne kadar zor eşini bir iş kazasında kaybeden bir annenin çocuğuyla babası hakkında konuşmasını, dertleşmesini kestirmek. Duyguların ağırlığı, gerçekliğin acımasızlığı kadarmış. Böyle durumlarda daha iyi anlıyor insan bunu.

Doğmamış işçiler rahat uyuyun diyemiyorum sizlere. Zira her gün en az bir işçi ölüm haberi geliyor Türkiye’nin dört bir tarafından... Keşke hiçbir işçinin çocuğu yetim kalmaz, hiçbir işçinin eşi, hiçbir anne benzer ağırlığı taşımak zorunda kalmaz. Keşke hiçbir işçinin ölmeyeceği günler olsa. Keşke hiçbir çocuk hele ki doğmadan yetim kalmasa…

Arzu KÖK

13 Haziran 2017 Salı

Karar Sizin!… - Arzu KÖK

Karar Sizin!…

“Dün dündür” dediler; bugünü bugün gibi yaşamamıza izin vermediler. Dünü unutturduklarından bugünün değerini anlayamadık. Bu nedenledir ki geleceğimizi hazırlamayı da beceremedik. Gözlerimizi kör, kulaklarımızı sağır eyledik. Kendimize, kaderimize isyan ettik ama haksızlığa, dilsizliğe, duymazlığa, körlüğe isyan etmedik.

 Düne sağır, güne dilsiz, yarına kör olmuş insanlarımızın büyük çoğunluğu. Uçup gitmiş göçmen kuşlar, kargalara kalmış meydan. O kargalar da kendileri gibi oburlarla birleşmiş, ekilen tohumlara dadanmışlar; bir bir yiyorlar hepsini. Nehirler gibi ağlayan sokaklarda bir dolu insan, hepsinin de yüzü asık, bakışları donuk bakınıyor etrafına. Yarasa çığlıklarıyla yol bulmaya çalışıyorlar. İsyan arıyorum bakışlarında az da olsa; yalana, talana isyan arıyorum ama yok.

Kulakları sağır eden bir sessizlikle karşı karşıyayız yazık ki. Ancak bu sessizlik büyük bir sorumsuzluk örneğidir. Böyle söyleyince kızıyor kimileri: “İnsanların günlük sıkıntılarına odaklanmış olmalarını neden yadırgıyorsunuz bu kadar?” diye. Evet bunun yadırganacak bir tarafı yok. Ancak, ister sıradan insanların olsun, ister iş dünyasının içindekilerin olsun günlük sorunlarla ilgilenmeleri uzun dönemli sorunlara yöneltilmediğinde daha önemli sorunlara yol açar. Bu bir gerçeklik olmakla beraber topluma yön verme iddiasındakilerin gündemdeki sorunları irdelememeleri de çok tehlikeli bir durumdur. Zira toplumun ilgisi yakın geleceğin sorunlarına aşırı odaklanır da, uzun dönemli geleceği güven altına alacak sorunlar gerektiği gibi tartışılmaz ise ileride çok ciddi insan ve sermaye kaybına yol açacaktır.

Bakacak olursak artık her şeyin alınıp satıldığı bir çağda yaşıyoruz. Paylaşımın ve paylaşımcılığın yerini, benleşmiş, yani kendince devleşmiş kalabalıkların vahşi hırs ve hevesleri almış durumda. Kitleler sosyal intiharını yaşıyor. Günlük düşünmek, günlük konuşmak ve günlük yaşamak konusu… Başka bir mesele yok. Tek mesele günü kurtarmak…  Bir düğmeye basılarak, yok edilecek kadar mekanikleşmiş bir yeryüzünde günü kurtararak yaşamaya çalışıyoruz.

Yaşadığımız çağ, tükettikçe var olmak üzerine kurulu. Dönüşüm bitmiş değil. İnsan bile yürüyen bir meta. Kapitalizm kaynaklı bir yıkım devam ediyor son hızla. Yalnızlıktan kaynaklanan psikolojik sorunlar içerisinde insanların birçoğu.  Yaşadığımız bu insanlık dışı süreçte insan kalmak/kalabilmek… Zira yaşamak, ölmek kadar kolay değil artık...

Dipsiz bir karanlıkta kulakları sağır eden bir haykırışta kaybolan sevinçlerin, onarılmaz acıların, kahreden kederlerin, sönen umutların tükenişi gibi bir tükenmişlik içerisinde insanlarımızın büyük bir kesimi.

Yaşam gittikçe zorlaşıp bizi sonu dipsiz bir uçuruma doğru sürüklüyor. Hepimiz yaralıyız. Yaralıyız ve sağaltmak adına bir çabamız da yok… Başaramıyoruz üstelik. Neredeyse her gün savrulan hayatın içinde yiten gençlerin acısıyla kavrulup yanıyoruz... Tutuklananlar, açlığa yatanlar, işinden atılanlar... 

Kötücül bir uykudayız. Belki de sancıyla uyanmayı bekliyoruz... Uyanıp sesimizi çıkaracak ve haykıracağız. Uyanacağız ve yeniden kuracağız dünyamızı üreten ellerimizle... Kötü bir filmin figüranları olmayı bırakacağız işte o zaman… Savrulmayacağız artık harman gibi… Umut olacağız kendimize ve geleceğe…

Sesimizi yükseltmeliyiz. Kulakları sağır eden sessizliğimizin, sorumsuzluğumuzun ölçüsü olduğunu unutmamalıyız… Karar sizin….

Arzu KÖK

16 Mart 2017 Perşembe

Gençler!... - Arzu KÖK

Gençler!...

Gençler üzerine sürekli bir şikâyet, sürekli bir serzeniş duyuyorsunuzdur her gün. “Şu gençliğin haline bak!... Bir de Atatürk ülkeyi bunlara emanet etti, peh peh peh!...” Peki bu gençliğe ne verdiniz de ne istiyorsunuz? Çocuk yapıp yapmamanın bile gerçek bir karar olamadığı bir ülkede, aslında gerçek sorularla büyütülmeyen çocuklara, işgalci, şiddetli ilişkilerle dolu bir toplumsal dokuda yaşatmak bir yana neredeyse yaşamlarının büyük bir kısmında “A mı? B mi? C mi? D mi? E mi?” diye soruyoruz. 

 Her şeyin etiketli olduğu çağımızda gençlerin aslında binlerce sorunu varken çözüm iki ayrı etikete sıkıştırılmış durumda: “Sınav kaygısı”, “Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu” Diğer sorunların ne olduğu ise kimseyi ilgilendirmiyor. Oysa hepsinde bir anlam arayışı var. Çevrelerini ve yaşananları adlandırma-adlandıramama sorunları var. Bunun yanında okullarda kalmak durumunda kaldıkları çok uzun saatler, okul kantinlerinde satılan pahalı ve sağlıksız yiyecekler var. Bir de bir şeyleri anlamlandırmalarına fırsat verilmediği için depresif halleri var. Kendilerine zarar vermeleri, hayatlarının hiçbir döneminde olamayacak denli yoğun duygusal ilişkileri, kimlik inşa süreçleri… Ama ne kadar sayarsak sayalım bunların hiçbiri hiç kimseyi ilgilendirmiyor. Sadece kuru eleştiriler yöneltiliyor onlara karşı. 

Çünkü kapitalizmin insan anlayışı gereği tüm gençler sadece ve sadece işlevsellikleriyle tanımlanıyor. Okulda derslerini yeterince dinleyemiyorsa, dikkati dağınık deniyor ve hemen bir ilaç; işte tedavi… Sınav kaygısı varsa; birkaç gevşeme egzersizi, “Başarırsın, aslansın, kaplansın” telkinleri… Sorun tamam. Bunlarda başarılı olunmuyorsa ez ezebildiğin kadar o genci. Söylenecek sözler de hazır: “Basiretsiz! Kıymet bilmez! Amacı yok bunun amacı…” 
Ama eğer derslerinde başarılıysa, kurallara harfiyen uyuyorsa, o genç içten içe yaşadığı bunalımın etkisiyle intiharın eşiğinde bile olsa kimse fark etmez emin olun.  Çünkü kimsenin vakti yok, sabrı yok onu gözlemleyecek. Hele ki eğitim sisteminin hiç yok. Arada tabii ki dikkatli ve özenli ebeveynler de harika öğretmenler de çıkmıyor değil. Ama azlar, çok azlar; hem nasıl çok olsunlar ki? Zira yaşadığı sistem içerisinde pek çoğu kendi duygularını, kendi sorunlarını bilmeyen ebeveynlerle dolu etrafımız. Hem nasıl olsun ki? Günde 12 saat çalışan, çalışmak durumunda kalan bir ebeveynin ne kendine ne çocuğuna ayıracak vakti kalmıyor ki. Sistem bunu emrediyor.  

“Sınava hazırlama ve test düzeni, genç insanların öğrenme yeteneğini köreltiyor ve geleceklerini yok ediyor. Gelecekte, eğer bir iş istiyorsanız, makinelerden mümkün olduğunca farklı, yani yaratıcı, eleştirel ve sosyal yeteneklere sahip olmanız gerekecek. Peki öyleyse neden çocuklara makineler gibi davranmaları öğretiliyor?” diyor George Monbiot bir makalesinde. İşte bu sorunun yanıtını ben ülkemde nasıl verebilirim bilmiyorum açıkçası. Sadece bir yarış atı gibi koşturuluyorlar.

Tüm bu yaşadıkları yetmiyormuş gibi bir de anlamından kopuk yaşamlarına, anlam yüklemenin mümkün olmadığı ölümler düşüyor benim ülkemde. Geçen yıl “A,B,C,D,E” şıklarından birini seçmek için sınava giren öğrenciler evlerinde giderken bir bombanın hedefi oldular mesela. Koşulduğu bu yarışta ODTÜ kazanan öğrenciler katledildi bombalarla. Tamamen tesadüf eseri siz değil de birileri ölüyor, sakat kalıyor. Ama herkes biliyor ki bazen tesadüf bizi de oralarda kılabilir. Her açıdan aykırı değil mi halkın çıkarlarına bu yaşananlar? Canımız, terimiz pahasına bize, özellikle gençlerimize yaşatılanların var mı bir anlamı?

Yukarıda saydıklarım arasında boğulan gençlerimizi ise yetişkinler sıkıştırıyor durmadan. Bu ortamda yaşayan gençlerin 'maddiyatçı', 'bireyci' olduğu, politikayla, ülke ve dünya sorunlarıyla pek ilgilenmedikleri eleştirileri geliyor daha çok da. Peki 12 Eylül'ün ve aşırı liberal politikaların bir mirası değil midir bu sonuç? Üniversite örencilerinin siyasal partilere üye olması bile yasaklamadı mı bir ara? Aileler 'Aman yavrum, politika tehlikelidir, etliye sütlüye karışma' diye yetiştirmedi mi çocuklarını? 'Köşeyi dönmek' bir ideal olarak sunulmadı mı? Ne bekliyorduk ki? 


Aslında bir önceki kuşağın yarattığı tüm olumsuzluklara rağmen az bir kesim bile olsalar gençlerin nasıl olup da hâlâ politikayla ilgilendiklerine şaşmalı aslında. Onlar yepyeni bir dünyanın çocukları. Hem onları yetiştiren kuşak sizlersiniz. Bu nedenle çok da eleştirmeye hakkınız yok. Ve unutmayın bizim gençlerimiz ruhlarında, yüreklerinde ATATÜRK’ü taşıyorlar. O nedenledir ki akıllıca davranacaklardır. Hem şimdi önlerine sunulacak yeni sınavda şıkların sayısı da azaldı: "A, B, C, D, E" yerine “Evet mi? Hayır mı?”  

Şuna inanmak istiyorum ki gençlerimiz hayatlarına bir anlam katmak adına, ATATÜRK’ü sevdikleri için, vatanlarını sevdikleri için NEDEN sorusunu soracak ve hep birlikte HAYIR diyeceklerdir. 


Arzu KÖK

18 Haziran 2016 Cumartesi

Çağdaş Kölelik - Arzu KÖK

Çağdaş Kölelik

Başlığı okuduğunuzda kızacaksınız belki de. Diyeceksiniz ki kölelik kalkalı çok oldu. Peki sizce kölelik gerçekten kalktı mı? Yoksa hepimiz, her geçen gün köleleşmekte miyiz? Hemen karşı çıkıp “ Ben kimsenin kölesi değilim” dediğinizi duyar gibiyim. Ama ne kadar karşı çıkarsanız çıkın, hepimiz, hepiniz “çağdaş köleleriz”. İş yerinde patronunuzun, normal yaşamınızda; cebinizdeki cüzdanda duran, size güven veren kredi kartlarınızın, dolayısıyla da bankaların…

 Nedir ana sebep? Para… Para başlangıçta emeğin ve üretimin karşılığı olsun diye, mal ve hizmet takas sisteminin zorluğundan kurtulmak için devreye sokulmuş olsa da, kapitalizm sistemini ortaya koyanlar tarafından dünyanın bütün kaynaklarını sömürme aracı olarak kullanılmıştır. Bu da başlı başına kölelik değil mi zaten? 

Yine diyeceksiniz ki “Köle iradesi dışında alınıp satılabilendir…” Peki siz değil misiniz? Patronunuz maaş vererek sizi satın almıyor mu? Onun isteklerini harfiyen uygulamak zorunda ve durumunda değil misiniz? Kredi kartlarınızın bir kölesi değil misiniz? Peki köleliğin belli başlı ortak özellikleri nelerdir? Özgürlüklerin kısıtlanması, emeğin sömürülmesi değil midir? Geçmişte kölelere yapılanları okudukça nasıl üzülüyor ve insanlık dışı olduğunu düşünüyorsunuz değil mi? Oysa şimdi de sizler birer kölesiniz: Çağdaş köleler… Sistemin getirdiği ve gerektirdiği şartlarda kölesiniz…

İleri teknoloji ve küresel kapitalizm, sürekli telkinler yaparak, toplum mühendisliğini kullanarak bilinçaltını işgal etmeye, beyin yıkamaya devam ediyor... ‘Daha fazlasına sahip olun’ algısını bilinçaltına işliyor… Bir an için düşünün 45 dakikalık film ya da dizi, araya giren reklam kuşaklarıyla tam 2 saat sürüyor… Bilinçaltı işgal sistemiyle herkese; 'daha çok sahip ol, daha çok iste, sahip olduğun şeyler seni tatmin etmez, daha fazlasını almalısın’ diyor… Bilinçaltına bunu o kadar etkili işliyorlar ki beyin adeta işgale uğruyor; çoğu insan irade dışı davranış ve istemlere itiliyor. Birey bu sayede de ‘tükettiren’ sermayenin sömürgesi oluveriyor. Bilinmeyen ama aslında çok iyi bilinen bir ‘güç’ tarafından yönetiliyor ve bireyin egosu esir ediliyor...

Sonuçta mutlak bir tüketim toplumu oluşuyor… Sınırsız istemler ve doyumsuzluk ön plana çıkıyor. Friedrich Nietzsche’in çağdaş kölelik konusunda: “İnsanlar geçmişte de olduğu gibi köleler ve özgürler diye ikiye ayrılır. İster devlet adamı olsun, ister tüccar, memur ya da akademisyen, kendine gününün üçte ikisinden azını ayıran herkes köledir'' diyor.  Şimdi söyleyin bakalım siz kendinize ne kadar zaman ayırabiliyorsunuz? Yoksa siz bir çağdaş köle misiniz?

Tarihe baktığımızda eski zamanların köleleri, köle olduklarını biliyorlardı ve bir gün kurtulma umutları vardı. Bir eşya gibi köle adıyla alınıp satılırlardı. Yükümlülükleri çoktu, ağır işlerde çalıştırılırlardı, hiçbir hakları yoktu. Günümüzle kıyasladığımızda en azından açlık sorunları yoktu. Aç ve açıkta kalma dertleri yoktu. Oysaki modern zamanların köleleri böyle mi? Günümüzün çağdaş köleliği de çağ atlamış, isim değiştirmiş. Özünde ise değişen bir şey yok. 

Modernizm, birtakım kolaylıkları, olanakları ve yenilikleri beraberinde getirmiş olsa da aslında eskinin kölelik anlayışını silip atmamıştır. Eski zamanlarda kralların adamlarının, elinde kılıçla insan öldürmesi ile, emperyalizmin ve sömürgeciliğin kimyasal silahla, bombayla insan öldürmesi arasında bir fark var mı?Tarlalarda ırgat olarak çalışan, deve ve at bakıcılığı yapan köleyle, modern fabrikalarda karın tokluğuna çalışıp patronlarını mutlu ve zengin eden işçilerin arasında ne fark var?

Eski zamanlarda efendilerin daha namuslu, daha dürüst; modern zamanlarda ise namussuz ve hilekâr olduklarını söyleyebilir miyiz? At arabasına binen insanlarda daha az merhamet ve insanlık, uçak ya da otomobile binen insanlarda daha çok sevgi, merhamet ve insanlık olduğunu mu söyleyebilir miyiz? Güler yüz ve merhametin tıraşlı yüzlerde, sevgi, adalet ve doğruluğun kravatlı adamlarda bulunduğunu söyleyebilir miyiz? 

O zamanlar kölelerin efendileri belliydi. Peki, çağdaş kölelerin efendileri kim? Şimdi bilinen ama görünmeyen efendiler var. Çağdaş köleler, köle olduklarının farkında olmadıkları için birileri onları uyandırıncaya kadar köle olarak yaşamaya mahkûm kalacak gibi görünüyorlar. Çoğu zaman da sonsuza kadar köleliğe mahkûmdurlar. Efendilerini tanımadıkları için, bu bilince sahip olmadıkları için, kölelikten kurtulma çabaları da olmayacaktır. Çağdaş kölelere efendilerini kim gösterecek? Burada suçlu kim? Köleler mi? Efendiler mi?

Alışveriş merkezlerinin, bankaların, eğlence yerlerinin, şatafatlı çarşıların tapınılacak yerler, maddenin, zevk ve paranın tapınılan olarak kabul edildiği güya çağdaş dönemler yaşıyoruz. Bu çağdaş(!) dönem ise her insanı çağdaş bir köle durumuna getirdi. Ama ne yazıktır ki bu durumdan kurtulma çabası da yok insanların. Gün geçtikçe belli bir davası olmayan, fikirsiz; her zaman emir almaya alışık, güçlüye boyun eğen, itiraz etmeyi bilmeyen, sorgulamayan, düşünmeyen, koyun kişilikli, ezik ruhlu insanların sayısı artıyor.  

Voltair’e ait bir söz var; ‘‘Kendisini başkalarının kurtarmasını bekleyen kişiler yalnızca kölelerdir.’’ 

Siz kendinizi nereye koyuyorsunuz?



Arzu KÖK

31 Aralık 2014 Çarşamba

2015’e Girerken

2015’e Girerken

2014’ü geride bırakıyoruz artık. Geride kalıyor bir yıl daha hem de oldukça önemli gelişmelerin, savaşların, çatışma ve direnişlerin, yangi ve yenilgilerin yaşandığı koca bir yıl. Bu yıl içerisinde görünür olan, olmayan, su yüzüne çıkan, çıkmayanla içeriden içeriden kanayan, görünmeden akan bir sürü gelişme yaşandı. Görünür olanlarla bir şekilde ilgilendik, içindeydik, katıldık, konuştuk, tartıştık. Diğerleri…

2014 yılı içerisinde kapitalizmin kirli, vahşi yüzü daha bir görünür hale geldi. Kapitalizmin çarklarını döndürebilmek için olmazsa olmaz hırsızlıklar, yolsuzluklar, işçi katliamları, doğa talanı, ırkçılık, ayrımcılık, savaş ve şiddet yaşamın her alanında yerini aldı bir şekilde. Bu sistemin insanlık için ne kadar büyük bir tehdit olduğu daha geniş kitlelerce fark edilmeye başlandı. Buna karşılık sistemin uygulayıcısı olan siyasi iktidarlar, kapitalizmin ve kendilerinin kaybolmaya başlayan ideolojik meşruiyetlerini korumak için baskı ve şiddet politikalarına ağırlık verir oldular.

2014 yılında işçi sınıfı büyük kayıplar verdi ülkemizde. Soma ve Ermenek maden kazaları ve madenci katliamları emekçilerin ve ezilenlerin bilincinde derin izler ve öfke yarattı. Torunlar İnşaat gibi, yüzlerce işçi cinayeti ile binler kayıp oldu. İşçiler haklarını koruyabilmek için ne sendikalarını harekete geçirebildiler ne de sendikaya rağmen insanlık dışı çalışma ve yaşama koşullarına karşı tepkilerini dile getirecek bir mücadele yürütebildiler. Mücadele etmek istediler, yeltendiler ama her seferinde karşılarında devleti buldular. Patron, devlet ve sendika adeta Azrail gibi işçinin karşısına dikilmiş, onu ölümüne çalışmaya zorluyordu. Yukarıda da dediğimiz gibi kapitalist düzenin vahşeti tüm boyutlarıyla gün yüzüne çıktı, bu gerçeği anlamak istemeyenlerin yüzüne tokat gibi çarptı adeta. Ancak bu tokat da irkilip kendilerine gelmelerine neden olamadı.

2014’ün önemli olaylarından biri de Suriye’de uluslar arası güçlerce körüklenen iç savaşın ve İŞİD’in işgalleri, katliamlarıydı. Savaş nedeniyle 2 milyon civarında Suriyeli Türkiye’ye sığınmak zorunda kaldı. Sermaye malını, mülkünü geride bırakıp, canlarını kurtarmak için Türkiye’ye sığınan Suriyelileri ucuz emek gücü olarak değerlendirmekte gecikmedi. Kısa zamanda ülkenin dört bir yanına yayılan Suriyeli mülteciler; Afganlar, Afrikalılar, Gürcülerden sonra işçi sınıfının en alt katmanını oluşturmaya başladı. Suriyeli emekçilerin yaşamlarını sürdürebilmek için en kötü çalışma koşullarında düşük ücretle çalışmaya razı olmalarını, patronlar diğer emekçilerin de ücretlerinin düşürülmesinin aracı olarak gördü ve sonuna kadar kullandı bunu. Bu durum ise tarihte olduğu gibi emekçiler arasında ırkçılığı da beraberinde getirdi. Devlet de en son Maraş’ta, Antalya’da gördüğümüz gibi Suriyeli mültecilere yönelik ayrımcı uygulamalarıyla birlikte ırkçılığı teşvik etti. Hatta zaman zaman da sonu fiili şiddete dönüşen olaylara zemin hazırladı. Böylece emekçiler, insanlık dışı çalışma koşullarına karşı patronlar ve siyasi iktidara tepki göstermek yerine tepkilerini Suriyeli emekçilere yöneltmiş oldu. Sendikalar da Suriyeli mültecileri sahiplenmediğinden bu ayrımcı cephe en önlerde yerini almış oldu.

Tüm bunlar yaşanırken medya bunları bildi, gördü ama duymazdan geldi, görmezden geldi. Görevi kamuyu aydınlatmak olan meyde bu yıl da sınıfta kaldı. İktidarın son günlerde sıkça kullandığı kamu düzeninin kırmızı çizgisini gazetelerinde, televizyonlarında kullanıp, taşıdıkları paraların ağırlığı altında kalanları, aydınlatılmamış cinayetlerin, katliamların, İŞİD çetelerinin önüne koyup toz pembe bir yeni yıl tablosu çiziyor bize medya. Yani kamu düzenini bozanlar hakkını arayan ve adalet diye canlarını verenler ile, kamu düzenini koruyanlar da özel ve tüzel para ile ağırlık barfiksi yapıyorlar. Kas yaptılar adeta bu uğurda. Bu yıl da unuttum ben; Devlet neydi? Kimin devletiydi bu? Kamu ne demekti ve hangi kamuydu bahsedilen? Ama düzen bu… Devlet safını belirlemiş ve taraf olmayanları bertaraf etmekmiş niyetleri…
Toplum ise adeta bir bunalım içerisine düşmüş durumda. Kendince çıkar bulamayan insanlar ya deliriyor, ya intihar ediyor, ya hırsızlık yapıyor, ya karşılarındakilere şiddet uyguluyor, ya adam öldürüyor… Tüm bunlar olurken aile kavramı yok ediliyor. Zira boşanma sayısındaki artış hızı nüfus artış hızını geçti bile. Kadınlara yönelik şiddet yüzde1400 oranında artış gösterdi. Hemen her gün en az bir kadın namus ve töre gerekçeleri yüzünden katlediliyor. Her on kadından dördü fiziksel şiddete maruz kalıyor. Araştırmalara göre Türkiye’de her dört kişiden biri deprasyonda. Antideprasan kullananların sayısında müthiş bir artış söz konusu. İntihar ederek yaşamına son verenlerin sayısı her geçen gün artıyor. Hele ki intihar edenlerin çoğunun 17-25 yaş arası olması ise oldukça endişe verici bir tablo çiziyor bize. Son dönemde Türkiye’de en çok işlenen suçlar, hırsızlık ve dolandırıcılık. Neden acaba? Kısacası bu yıl toplum büyük bir ruhsal çöküş içerisindeydi.

Bir de hani söylenmeden geçilemeyecek bir şey daha var yıl içerisinde gözlerimiz önüne serilen. Bu ülkenin aydınları, sanatçıları dediğimiz kimseler gerçek sanatçı ve aydın olmadıklarını ispatladılar bizlere. Gerçek sanatçı ve aydın ne olursa olsun muhalif olmalıydı oysa. Çıkarlar uğruna kendini satmaz. Sanatçı ve aydın barış ve insanlık düşmanı güçlerin sevinç çığlıkları attıkları bir dönemde, insanlığın geleceğine sahip çıkma sorumluluğunu üstlenen, onurlu, inatçı ve özverili bir insan olma yükümlülüğü vardır. Bu nedenle disipline karşı çıkar, kişisel inançları için bunlara savaş açarlar. Sansüre uymaz, üzerlerindeki misyon gereği düşüncelerini olduğu gibi ifade ederler. Sonuç mu? Hapisler, gözaltılar… Ancak tüm bunlara rağmen pes etmezler. Kimselere boyun eğmezler. Ama ülkemizde bu direnci gösteren gerçek sanatçı, aydın sayısı parmakla sayılır orana düşmüştür. 

Yukarıda anlattıklarımıza bakıldığında görüldüğü gibi 2014 kapitalizmin vahşi yüzünün büyük acılara neden olarak kendisini gösterdiği bir yıl olmuştur. Ama tüm bunlara rağmen mücadele sürmüştür, sürecektir. 2015 yılında acıların azalması ve umutların yeşermesi, antikapitalist, antiemperyalist bir zeminde yürütülecek mücadelelerin büyütülmesine bağlı olacaktır.

2015 yılının savaşsız, sömürüsüz bir dünya adına mücadelenin yükseldiği bir yıl olmasını istiyor, esenlikler diliyorum…

Arzu Kök