EĞİTİMCİ ARZU KÖK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
EĞİTİMCİ ARZU KÖK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Aralık 2014 Çarşamba

2015’e Girerken

2015’e Girerken

2014’ü geride bırakıyoruz artık. Geride kalıyor bir yıl daha hem de oldukça önemli gelişmelerin, savaşların, çatışma ve direnişlerin, yangi ve yenilgilerin yaşandığı koca bir yıl. Bu yıl içerisinde görünür olan, olmayan, su yüzüne çıkan, çıkmayanla içeriden içeriden kanayan, görünmeden akan bir sürü gelişme yaşandı. Görünür olanlarla bir şekilde ilgilendik, içindeydik, katıldık, konuştuk, tartıştık. Diğerleri…

2014 yılı içerisinde kapitalizmin kirli, vahşi yüzü daha bir görünür hale geldi. Kapitalizmin çarklarını döndürebilmek için olmazsa olmaz hırsızlıklar, yolsuzluklar, işçi katliamları, doğa talanı, ırkçılık, ayrımcılık, savaş ve şiddet yaşamın her alanında yerini aldı bir şekilde. Bu sistemin insanlık için ne kadar büyük bir tehdit olduğu daha geniş kitlelerce fark edilmeye başlandı. Buna karşılık sistemin uygulayıcısı olan siyasi iktidarlar, kapitalizmin ve kendilerinin kaybolmaya başlayan ideolojik meşruiyetlerini korumak için baskı ve şiddet politikalarına ağırlık verir oldular.

2014 yılında işçi sınıfı büyük kayıplar verdi ülkemizde. Soma ve Ermenek maden kazaları ve madenci katliamları emekçilerin ve ezilenlerin bilincinde derin izler ve öfke yarattı. Torunlar İnşaat gibi, yüzlerce işçi cinayeti ile binler kayıp oldu. İşçiler haklarını koruyabilmek için ne sendikalarını harekete geçirebildiler ne de sendikaya rağmen insanlık dışı çalışma ve yaşama koşullarına karşı tepkilerini dile getirecek bir mücadele yürütebildiler. Mücadele etmek istediler, yeltendiler ama her seferinde karşılarında devleti buldular. Patron, devlet ve sendika adeta Azrail gibi işçinin karşısına dikilmiş, onu ölümüne çalışmaya zorluyordu. Yukarıda da dediğimiz gibi kapitalist düzenin vahşeti tüm boyutlarıyla gün yüzüne çıktı, bu gerçeği anlamak istemeyenlerin yüzüne tokat gibi çarptı adeta. Ancak bu tokat da irkilip kendilerine gelmelerine neden olamadı.

2014’ün önemli olaylarından biri de Suriye’de uluslar arası güçlerce körüklenen iç savaşın ve İŞİD’in işgalleri, katliamlarıydı. Savaş nedeniyle 2 milyon civarında Suriyeli Türkiye’ye sığınmak zorunda kaldı. Sermaye malını, mülkünü geride bırakıp, canlarını kurtarmak için Türkiye’ye sığınan Suriyelileri ucuz emek gücü olarak değerlendirmekte gecikmedi. Kısa zamanda ülkenin dört bir yanına yayılan Suriyeli mülteciler; Afganlar, Afrikalılar, Gürcülerden sonra işçi sınıfının en alt katmanını oluşturmaya başladı. Suriyeli emekçilerin yaşamlarını sürdürebilmek için en kötü çalışma koşullarında düşük ücretle çalışmaya razı olmalarını, patronlar diğer emekçilerin de ücretlerinin düşürülmesinin aracı olarak gördü ve sonuna kadar kullandı bunu. Bu durum ise tarihte olduğu gibi emekçiler arasında ırkçılığı da beraberinde getirdi. Devlet de en son Maraş’ta, Antalya’da gördüğümüz gibi Suriyeli mültecilere yönelik ayrımcı uygulamalarıyla birlikte ırkçılığı teşvik etti. Hatta zaman zaman da sonu fiili şiddete dönüşen olaylara zemin hazırladı. Böylece emekçiler, insanlık dışı çalışma koşullarına karşı patronlar ve siyasi iktidara tepki göstermek yerine tepkilerini Suriyeli emekçilere yöneltmiş oldu. Sendikalar da Suriyeli mültecileri sahiplenmediğinden bu ayrımcı cephe en önlerde yerini almış oldu.

Tüm bunlar yaşanırken medya bunları bildi, gördü ama duymazdan geldi, görmezden geldi. Görevi kamuyu aydınlatmak olan meyde bu yıl da sınıfta kaldı. İktidarın son günlerde sıkça kullandığı kamu düzeninin kırmızı çizgisini gazetelerinde, televizyonlarında kullanıp, taşıdıkları paraların ağırlığı altında kalanları, aydınlatılmamış cinayetlerin, katliamların, İŞİD çetelerinin önüne koyup toz pembe bir yeni yıl tablosu çiziyor bize medya. Yani kamu düzenini bozanlar hakkını arayan ve adalet diye canlarını verenler ile, kamu düzenini koruyanlar da özel ve tüzel para ile ağırlık barfiksi yapıyorlar. Kas yaptılar adeta bu uğurda. Bu yıl da unuttum ben; Devlet neydi? Kimin devletiydi bu? Kamu ne demekti ve hangi kamuydu bahsedilen? Ama düzen bu… Devlet safını belirlemiş ve taraf olmayanları bertaraf etmekmiş niyetleri…
Toplum ise adeta bir bunalım içerisine düşmüş durumda. Kendince çıkar bulamayan insanlar ya deliriyor, ya intihar ediyor, ya hırsızlık yapıyor, ya karşılarındakilere şiddet uyguluyor, ya adam öldürüyor… Tüm bunlar olurken aile kavramı yok ediliyor. Zira boşanma sayısındaki artış hızı nüfus artış hızını geçti bile. Kadınlara yönelik şiddet yüzde1400 oranında artış gösterdi. Hemen her gün en az bir kadın namus ve töre gerekçeleri yüzünden katlediliyor. Her on kadından dördü fiziksel şiddete maruz kalıyor. Araştırmalara göre Türkiye’de her dört kişiden biri deprasyonda. Antideprasan kullananların sayısında müthiş bir artış söz konusu. İntihar ederek yaşamına son verenlerin sayısı her geçen gün artıyor. Hele ki intihar edenlerin çoğunun 17-25 yaş arası olması ise oldukça endişe verici bir tablo çiziyor bize. Son dönemde Türkiye’de en çok işlenen suçlar, hırsızlık ve dolandırıcılık. Neden acaba? Kısacası bu yıl toplum büyük bir ruhsal çöküş içerisindeydi.

Bir de hani söylenmeden geçilemeyecek bir şey daha var yıl içerisinde gözlerimiz önüne serilen. Bu ülkenin aydınları, sanatçıları dediğimiz kimseler gerçek sanatçı ve aydın olmadıklarını ispatladılar bizlere. Gerçek sanatçı ve aydın ne olursa olsun muhalif olmalıydı oysa. Çıkarlar uğruna kendini satmaz. Sanatçı ve aydın barış ve insanlık düşmanı güçlerin sevinç çığlıkları attıkları bir dönemde, insanlığın geleceğine sahip çıkma sorumluluğunu üstlenen, onurlu, inatçı ve özverili bir insan olma yükümlülüğü vardır. Bu nedenle disipline karşı çıkar, kişisel inançları için bunlara savaş açarlar. Sansüre uymaz, üzerlerindeki misyon gereği düşüncelerini olduğu gibi ifade ederler. Sonuç mu? Hapisler, gözaltılar… Ancak tüm bunlara rağmen pes etmezler. Kimselere boyun eğmezler. Ama ülkemizde bu direnci gösteren gerçek sanatçı, aydın sayısı parmakla sayılır orana düşmüştür. 

Yukarıda anlattıklarımıza bakıldığında görüldüğü gibi 2014 kapitalizmin vahşi yüzünün büyük acılara neden olarak kendisini gösterdiği bir yıl olmuştur. Ama tüm bunlara rağmen mücadele sürmüştür, sürecektir. 2015 yılında acıların azalması ve umutların yeşermesi, antikapitalist, antiemperyalist bir zeminde yürütülecek mücadelelerin büyütülmesine bağlı olacaktır.

2015 yılının savaşsız, sömürüsüz bir dünya adına mücadelenin yükseldiği bir yıl olmasını istiyor, esenlikler diliyorum…

Arzu Kök

27 Aralık 2014 Cumartesi

Tarih Bitti - Arzu Kök

Tarih Bitti

Yaşam süresinde insanın, toplumun bir bireyi olarak, toplumsal gelişmelerin neresinde olduğunu görebilmesi ve değerlendirebilmesi hiçbir zaman kolay olmamıştır. Özellikle tarihe mal olmuş olaylarda bireyin kendi akıl, mantık ve vicdan sınırlarının içinde kendi adımını belirlemesi hep zor olagelmiştir.

Günümüz dünyasının insani değerleri, dünya tarihinin birçok aşamasından geçip günümüzün artık yalnızca evrensel değil, aynı zamanda yaptırımcı değerleri olmuşlardır. Bu değerlerin altında toplumun bireylere olduğu kadar, bireyin topluma ve dünyaya karşı sorumluluklarını yerine getirme zorunluluğu da vardır. Böylesi bir zorunluluktan kaçmanın özrünün hiçbir cümle içinde dahi dile getirileceği düşünülemez.

Çağdaş hayatın acele alınması gereken kararları, gün içerisinden başlayarak bütün insan ömrünü esir alır. İnsan ise bu esaret altında zihnini, hafızasını kaybetmeyi daha kolay bulur. Söz hokkabazlarının, kurumlaşmış güçlerin peşinde benliğini yitirerek gitmeyi, en akıllıca ve en cazip vasıf olarak düşünür. Varoluşunun çıkış noktası olarak benliğini yitirmeyi seçen insan ise kendini teslim edeceği her insanın –sorgulamadan- elini öpmeyi bir görev bilir. Zorlama politikaların peşinde cadde ve sokakları dolduran da hep bu hafızasızlık ve kendini kaybediştir.

Yaşam gerçekleri hümanist bakış doğrultusunda kabul edilen kişilerden ibaret değildir. İnsanların kendi adlarına oluşturdukları, daha sonra bilimsel sözcüklerle süsledikleri ve en sonunda evrensel doğruluk olarak kabul ettikleri cümlelere baktığımızda bunların uygulamaya konulduğu vakit ne kadar öznel ve kimi zaman kendilerinden başkalarına ne kadar zarar verebildiğini görebilmekteyiz.

Tüm bunlara rağmen etrafımıza baktığımızda ise her insanın kendini “iyi” olarak tanımladığını görmekteyiz. Ancak bu insanların ne kadar “iyi” oldukları tartışılır. İyiler, içine düştükleri her duruma birer kılıf uydurarak, hatta bilimsel kılıflar uydurarak, sözde kendilerini rahatlatarak, işbirlik içinde olarak bizlere “kötü” bir dünya hazırlamadılar mı? Bu işbirlikler karşısında çocuklarımıza işbirliği yapmaktan başka seçenek bıraktılar mı? Onursuzluğu miras bırakan “iyi”lerle dolu etrafımız. Bu durum, çağımıza hafızasız bir kuşağı taşıdı ne yazık ki.

Ve insanlar tüm bunlara rağmen kendileri dışındaki her insanı-bizler de dahil- “kötü” diye niteler. Artık gözlerimizin önünde değil, gözlerimizin her yönünde insanlar öldürülürken ve hatta medya büyük bir zevkle bunları ayağımıza getirirken biz, bir kez daha tarihi, bir kez daha bütün orduların zaten kendi üstlerine yürüdüğünü hatırlarız.

Peki ya içimizdeki ordular? Hani şu masum çıkarlarımız? –Her defasında öyle gerektiğinden- “Seni seviyorum” sözcüğünün ardındaki terk edişler? Pusuya düşürülüşlerimiz? Kendimiz değil de ailemiz için yaşadıklarımız? “Elimden ne gelir” sözcüğü? Rahatlık duygumuz? Kıskançlığımız? Toplum psikolojimiz? Koyun bacaklı mantığımız? Hep beraber diktiğimiz minare kılıfları? Özeleştirimizi özelleştirmeye çalıştığımız şu dünya, yani biz, yani kendimiz, yani şimdiki zamanımız, hangi tarihi bekler acaba hatırlanmak için?

Tarih bitti. Zaman çoktan ayırdı evrensel olanı. Bir tek insan kaldı geriye. Kendimiz… O nedenledir ki insan önce kendine bakmalı…..


                                                                                                                                             Arzu Kök

13 Aralık 2014 Cumartesi

SÜRGÜN, ARZU KÖK

S Ü R G Ü N
Sayın Hayrettin İvgin geçenlerde bana bir kitap verdi ve okumamı istedi. Türk Dünyası Araştırmaları Uluslar Arası İlimler Akademisi Yayını olarak çıkmış, Miraslan Bekirli’ye ait Sürgün isimli kitaptı bu. Kitabın arka sayfasını okuduğumda hayli ilgimi çekti. Biran önce okumalıyım diye düşündüm, ancak kitabı okumaya başlamam gecikti. Ama okumaya başladıktan sonra da bırakamadım elimden. Tabii sonrasında da bu kitap üzerine bir şeyler yazmadan duramadım.

Kitap Ali Musaoğlu Aliyev’in hatıratları doğrultusunda hazırlanmıştı. Ancak sıradan bir yaşam değildi bu yaşam; Vatan toprağından sürgün edilmeleri, bu sıralarda yaşadıkları, Ermeni Daşnakları ve Bolşevik Hükümeti’nin o topraklar üzerindeki hain planları ve bu planlar doğrultusunda yapılan katliamlar ve eziyetler, bunların yanında ise o yörenin gelenek ve görenekleri… Yani bir kitapta bulunması gerekenin fazlası vardı bu kitapta.

Settaruşağı ailesinin bir üyesi Ali Musaoğlu. Küçük yaşlarda yaşadıkları sürgün, acılar… Yoksulluğun, acının, savaşın yıkamadığı bir insan… Sonrasında her türlü zorluğa rağmen okuyan, herkesin takdirini kazanan bir mühendis… Yaşamda iyi noktalara gelmiş, ancak her zaman içinde bir hüzün ve acı var. Yurdunu kaybeden bir adam için hürriyetin hiçbir manasının kalmadığını şimdi daha iyi anlıyorum. İçinde doğduğu, gülüp oynadığı yerlerde kendi dilinin bile artık konuşulmuyor olması ne acıydı… Kanlı ve kuralsız bir savaşın pençesinde yaşamış olmak da cabası…

Sovyet rejiminin ve Ermeni Daşnakların ne kadar zalim, ne kadar adaletsiz, ne kadar ahlaksız olduğunu tüm açıklığıyla seriyor ortaya bu kitap. Zengin şuuraltına sahip kahramanıyla olayları gayet güzel aksettirmekte bizlere. Böylece de bir tahakküm hürriyetinin anlaşılmasını sağlıyor tarafımızdan. Yaşanılmış bir gerçekliği anlatıyor bizlere. Bu anlamda da çok büyük önem taşıyor Sürgün. Zira yaşayışları belgesiz olan, yani yaşadıkları günümüze kadar hikaye edilmeyen toplulukların hayat hikayeleri ya kapanmıştır ya da inkitaa uğramıştır. Her iki halde de bir eksilme söz konusudur.

Goya, 1808’in zifiri karanlık bir gecesinde kurşuna dizilen köylülerin, Picasso’da İspanya’da iç savaş sırasında Alman uçaklarının Guernicalı köylülerin ölümlerini çizip boyadılar ve belki de tarihin hayhuyu içinde unutulup gidecek olan bu iki insanlık acısını, kıyamete kadar görülüp, bilinecek şekilde evrensel arşive kaydettiler. Yıllar geçtikçe bu iki ölüm evrakı, insanlar böyle şeylerden uzak dursunlar, böyle acılar yaşamasınlar diye insanlığın ortak arşivinde sergilenip duracaktır. İşte Sürgün de böylesi bir arşiv niteliğindedir. Bu değerli eseri oluşturdukları için hatıratlarını anlatan Ali Musaoğlu Aliyev ve Miraslan Bekirli’ye sonsuz saygılarımı iletmek isterim. Evet yaşananlar acıdır, ancak belgelenmesi gerekiyordu ki unutulmasın. Gençlere yol göstersin.

Bugünü anlamak, gelecek için hazırlanabilmek için sağlam ve doğru tarih bilgisi şarttır. Hareket edilen nokta bilinmeksizin, yönelinecek hedef de doğru saptanamayacaktır çünkü.  Bazen tarih kitapları bazı şeyleri es geçebiliyor. İşte bu noktada olayları yaşayanların anlattıkları değer kazanıyor. Bunların belgelenmesi değer kazanıyor. İşte Sürgün’de yapılan da budur.

Sürgün, destanı öksüz, sûkûtu derin bir milletin yaşadıklarını anlatıyor. Okunası bir kitap. Okumadan geçmeyin…
Arzu Kök

10 Aralık 2014 Çarşamba

AYDIN OLMANIN SORUMLULUĞU; ARZU KÖK

AYDIN OLMANIN SORUMLULUĞU
Bilinen fıkra vardır...
“ İki kız babası uzun yıllar sonra karşılaşmış konuşuyorlar:
- Senin kız ne yapıyor?
- Benim kız çok başarılı... Müdürün sekreteri oldu. Müdür kendisine güzel bir daire kiraladı. Bir de otomobil aldı. Kızı ara sıra görüyoruz… Çok mutlu maşallah... Senin kız ne oldu?
- Bizim ki de seninki gibi bir müdüre metres oldu ama ben senin kadar güzel anlatamıyorum...”

Fıkra, özellikle sözde aydınlarımızı televizyonlardan izlerken, dinlerken aklıma geliyor. Sözde aydınlarımız, laik cumhuriyetin din devleti modeline gidişini öyle süslü kelimeler, öylesine güzel cümlelerle anlatıyorlar ki… Sanırsınız pupa yelken açmış nurlu ufuklara doğru ilerliyoruz…

Neler oluyormuş mesela: "Çevre, merkez ekseninin kırılması sonucu siyasetin yeni arayışlara girmesi..." - "Farklılıkların temsili esasına göre toplumun yeniden inşası..." - "Sistemin dışında tutulmuş kesimlerin sisteme dahil olmasının yarattığı değişim süreci..." vs..vs..vs….

Bazıları kalkmış ülkemizin bir kabuk değişimi yaşadığından söz ediyor. Bu yaşananlar kabuk değişimi falan değil…  Düpedüz toplumun beyni değiştiriliyor, yıkanıyor... Laik cumhuriyet, Atatürk, bilim, çağdaşlık gibi kavramlar alınıp yerine orta çağdan kalma kavramlar yerleştiriliyor. Anaokullarından başlanarak edilgin, çağdaş değerlere yabancı bir insan tipi yetiştiriliyor. Ülke şeriat toplumuna dönüşüyor. Din devleti modeline doğru ilerliyor... Ancak bunu açıkça söylemek ise tepkilere neden olmak anlamı taşıyor. Zira bu durumda tüm şimşekleri üzerinize çekmiş olmanız kuvvetle muhtemel...

Merak ediyorum; acaba bu sözde aydınlarımız tepki çekmemek adına mı böyle konuşuyorlar?  Süslü lafların arkasına saklanıyorlar... Böylece de hem söylemiş hem de söylememiş olacak, dolayısıyla, iki arada bir derede durumu idare edecekler... Bence öyle. Ancak doğru mudur acaba bu tavır. Ne yardan ne de serden vazgeçmemek, ülkenin bu gidişatına dur demek olabilecek midir? Asla…

Süslü cümlelerle içinde bulunduğumuz süreci, güya bilimsel gerçeklere dayandıracaksınız.  Bu sürecin olmazsa olmaz, yaşanması gereken bir süreç olduğundan dem vuracaksınız. Yani bir anlamda yaşananları güzel ve Türk insanının özü gibi göstereceksiniz. Sonra da kalkıp; “Ben halkı aydınlattım. Çıkıp televizyonlarda durumu anlattım. Gazetedeki köşelerimde bundan bahsettim.  Ama demek ki Türk Ulusu buna layık. Anlamadı. Bu gidişata dur demek adına örgütlenemedi.” diyeceksiniz.  Böylece de kendinizi haklı göstereceksiniz. Ne güzel değil mi? Peki, o halde nerede kaldı sizin aydın kimliğiniz? Bu tavır ve davranış ülkemizi ve insanlarımızı bu gidişattan kurtarabilecek mi? Tabii ki hayır. O halde silkinin ve kendinize gelin. Çıkıp halkımıza durumu tüm açıklığıyla anlatın. Onları aydınlatın.

Aksi halde, bir şairin ‘Tarafsız Aydınlar’ başlıklı şiirinde dediği gibi, aydın olmanın sorumluluğundan kaçanlara gün gelecek halk cezasını verecektir. Unutulmamalıdır ki, halkın vereceği ceza bir hükümetin vereceğinden çok daha büyük olacaktır.

ARZU KÖK

14 Kasım 2014 Cuma

UYANMA ZAMANI; ARZU KÖK

                                                 UYANMA ZAMANI
ARZU KÖK
Büyük ulusların tarihinde o ulusları, hatta dünyanın kaderini değiştiren kahramanlar vardır. Bunlar daha çok kriz zamanlarında yaşadıkları uluslar tarafından yaratılırlar. Büyük kahramanlar, ulusların hayati dinamiklerini kendi benliklerinde toplayarak felaket anında yeniden doğuşun mucizesini gösterirler. Onlar adeta özel bir talihle doğmuş, ulusların kaderini yüklenmiş, bu kaderi, bir ‘ulusal sır’ gibi vicdanlarında taşıyan , ’misyon’ sahibi büyük adamlardır.
İşte Atatürk, son çağ Türk ve dünya tarihinde ortaya çıkmış, tarihin akışını değiştirmiş, bir devri kapatıp yenisini açmış bir liderdir. Hiç abartısız denilebilir ki müstesna bir kişiliktir.
Yola çıktığında karşısında parçalanmış bir vatan, yorgun, uçurumun kenarında bir ulus vardı. Bu ulusun vicdanında bulunan hürriyet, vatanseverlik ve kahramanlık duygularını çok iyi sezmiş ve harekete geçirmiştir. Böylece de birlik ve beraberliği sağlamıştır. Çok zor şartlarda halkı bir araya getirmeyi başarmış ve mücadeleye başlamışlardır. Genciyle, yaşlısıyla, kadınıyla tüm Türk halkını yanına almış, onlarla birlikte savaşmış ve sonunda yeni bir ‘ulusal devlet’ kurmuştur: Modern Türkiye Cumhuriyeti. Ve bu Türkiye Cumhuriyeti’nin önemli temel taşı Meclis açılmıştır önce.
Sivas Kongresi’ni yapmadan önce bile kafasında ulusal bir Meclis fikriyle hareket etmiştir. Özellikle İstanbul’un işgali ve 18 Mart 1920’de Osmanlı Parlamentosu çalışmalarını süresiz erteleyerek dağılınca bu fikir kesinlik kazanmıştır. Hemen ertesi gün Heyet-i Temsiliye adına Mustafa Kemal, illere, bağımsız birliklere ve kolordu kumandanlarına bir tamim göndererek Ankara’da yeni meclisin toplanacağını duyurmuştur. Ve bir ay sonra 23 Nisan 1920’de daha sonra adına Türkiye Büyük Millet Meclisi denilecek meclisi toplamıştır.
Daha sonra kendisine ‘Milletvekilliğine aday olacak mısınız?’ diye sorulduğunda şu cevabı vermiştir. ’Ben sırf vatan ve ulusuma böyle bir an, her dakika bütünüyle bedenimi feda etmek amacıyla kutsal mesleğimden ayrılıp ulusun bağrına döndüm. Bunu yaparken sıradan bir ulus bireyi olarak elimden gelen her türlü fedakârlıktan geri kalmamak azmindeyim. Bununla birlikte tümüyle ulusumun genel iradesine boyun eğdim. Eğer ulus beni milletvekili seçme isteği gösterirse seve seve kabul ederim. Fakat kendiliğimden hiçbir fedakârlıkta bulunmam.’
‘Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.’ demiş ve halkın iradesi dışında hareket etmemiştir. Bu meclis ile birlikte Türk ulusunu daha da ilerilere götürmek, yıkılmış yakılmış ülkeyi yeniden inşa etmek mücadelesine girmiştir. İlke ve inkılâplarını tek tek gerçekleştirmiştir. Bunları yaparken de halktan uzaklaşmamıştır.
Atatürk sadece Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmakla kalmamıştır. Türkiye Cumhuriyetine şekil veren, dün olduğu gibi, bugün ve yarın da Türkiye’yi yaşatan ve yaşatacak olan temel fikir ve prensiplerin sahibi olmuştur. Bu anlamda da büyük bir inkılâpçıdır. İnkılâpları doğru anlaşılır ise Türkiye Cumhuriyeti her zaman dimdik ayakta durmayı başaracaktır. Zira bir ülke için gerekli her konuda fikir sahibi olabilirsiniz bunlar sayesinde.
2005 yılında Amerika’nın en ünlü ekonomistlerinden birisi ekonomi konusunda Türkiye’ye öneri sunarken şöyle diyor: ’Türkiye ekonomiyle savaşta bir tek Atatürk’ü örnek alsa yeter de artar bile. ’ Oysa bizim hükümetlerimiz Atatürk’ü örnek almak dururken, kendilerine dış mihraklardan akıl hocası buluyorlar. Onlar da bunu kaybetmemek adına -Hani Türk halkı uyanır da bizden fikir almayı keser de amaçlarımız yarım kalır- Türkiye’ye ve Türk halkına Atatürk’ü unutturma gayreti içerisine girdiler. Önünde böyle bir örnek varken yeniden ayaklanabilir bu ulus zira. Böylece de amaçlarına bir kez daha ulaşamamış olurlar. Bu nedenle de halka Atatürk'ü unutturmak ve onun değer verdiği kurumları yıpratma çalışmaları hız kazanmış durumdadır.
‘‘İzmir kurtulmuş, çok tatlı bir yorgunluk, Ankara’ya hareket edecekler…
Trene binerler ve kompartımana çekilirler. Ertesi gün, yaveri Atatürk’ün kompartımanının kapısını çalar. Atatürk yorgun, bitkin bir halde kravatını yıkamaktadır. Yaveri; ’Paşam bu ne hal, hiç uyumadınız herhalde, neden böylesiniz?’ der.
 ‘Çocuk, kompartımanıma yastıkla battaniye koymayı unutmuşsunuz, kolumu yastık yaptım ağrıdı, setremi yastık yaptım üşüdüm, uyuyamadım kalktım.’der. Yaveri:
‘Aman Paşam! Birimize haber verseydiniz, hemen size yastık ve battaniye getirirdik.’ der.
Ve bir ülke kurtarmaktan yeni dönen tarihi komutan, tarihi bir cevap verir:
‘Geç fark ettim, hepiniz en az benim kadar yorgundunuz, hiçbirinize kıyamadım. Önemli olan benim uyumam değil, milletimin rahat uyumasıdır.’ der.’’
Gerçekten de bugün rahat uyuyabiliyorsak onun sayesinde. Ülkeyi karanlığa sürüklemek istiyorlar. Ancak yetmedi mi bu kadar uyumak? Büyük tehlike altındayız fark etmiyor musunuz?
Ankara’da büyük bir istihbarat üssü kuruldu.  Her türlü istihbarat çantada keklik artık…
Genelkurmay eski başkanı dahil bir çok asker yok yere tutuklandı. Pek çok asker istifa etmek zorunda bırakıldı. Ordu artık bazı çevrelerin istediği konumdadır. Yani ordu tamamdır…
Adalet Bakanı’nın açıklamasına göre arabuluculuk denilen bir sistem geliyormuş yani bir anlamda kadılık sistemi. Bu durumda yargı da tamam…
Yabancılara toprak satışı üç hektar ile sınırlı iken bu yeni mütekabiliyet yasasına göre 30 hektara çıkarılıyor. Vatan topraklarının parça parça satışı da tamam…
Tüm komşularımızla kavgalı durumdayız. “Yurtta sulh cihanda sulh” ilkesi rafa kaldırıldı. Ülke parçalanmanın eşiğine geldi.
GDO’lu ürünler sayesinde zaten çocuklarımız geçmişlerini unutmuş, unutturulmuş olacaklar. Gerçi bu durumu yaşıyor olsaydı HİTLER “Ben nasıl düşünemedim?” diye çok üzülürdü ama artık düşünülüyor, düşünülmekle de kalmayıp uygulamaya da geçirildi. Yeni insan tipi de tamam…
Sermaye istediği gibi at koşturuyor, her dediğini yaptırıyor. Çalışanlar, halk açlıktan, yoksulluktan inim inim inliyor. İşçi ölümleri her geçen gün artıyor. Sistem tamam…
Düşünmek, düşündüğünü özgürce ifade etmek, yazmak, yayınlatmak en büyük suç.
Şimdi söyleyin bu gidişin sonu neresi?
Hala uyumaya devam mı?