15 Mayıs 2021 Cumartesi

Gençlerden Mesaj!... - Arzu KÖK

 Gençlerden Mesaj!...

Bizler bu ülkede doğmuş, bu ülkenin okullarında okumuş, 16-30 yıldır bu topraklarda yaşayan, şiddetle hiçbir alakası olmayan, genç Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olarak ülkenin son durumundan fena halde rahatsızız.

'Gençler geleceğimiz' edebiyatının dibine vurulmuştur. Bu nedenle de geleceği belirsiz gençlerin yaşadığı bu topraklarda rahatsızlığımızı devletin pek de takmayacağını öğrenmiş olacak kadar da yetişkiniz.

 Yine de cumhuriyetin gençlere emanet edildiğinin en çok söylendiği 19 Mayıs günü, bu emanetin üzerimize yüklediği sorumluluğun gereğini yerine getirmek adına; sorunun bu hale gelmesinde sorumluluğu en az olan, elleri en temiz olan biz gençler; ortak geleceğimizin karartılmasından duyduğumuz rahatsızlığı bütün ülkeyle paylaşıp tarihe not düşmek istiyoruz.

Bizler bundan yıllar önce cumhuriyeti emanet alan gençlerin yaptıkları yanlışların faturasını ödüyoruz. Zira gerektiği gibi sahip çıkmamışlardır cumhuriyete. Yıllardır bağıra çağıra gelen her türlü tehdide dur deme azmini gösterememişlerdir.

Sorunların çözümü için, daha az demokrasi ve özgürlük, daha çok korku ve güvensizlik   vaat eden uygulamalar içine girilmiş yıllarca insanımız birbirine kırdırılmıştır. 'Baba'dan kalma usullerden vazgeçmeyen bu kafayla gidilirse, sorun çözülmeyeceği gibi toplumsal gerilim de artacak.

Eğitim var mı yok mu belli değil. Oysa ki eğitim bir ulusun gelişmesinin olmazsa olmazıdır. Ancak uygulanan politikalarla eğitim neredeyse durma noktasına getirilmiştir. Hatta özelleştirilmesi yönünde büyük çalışmalar yapılmıştır. Eğer eğitim ciddi anlamda düzeltilmezse bu ülkenin sonu felaket olacaktır.

Sağlık hizmetleri özelleştirme kapsamına alınmıştır. Halkın olmazsa olmazları birer birer elden çıkarılmaktadır. Buna dur denilmelidir.

Ülke toprakları parsellenerek satılmaktadır. Yıllar önce savaşarak topraklarımızın tek bir santimetresini dahi alamayanlar bugün dönümler alabilmektedirler. Yer altı ve üstü kaynaklarımızın dış sermayelerimizin emrine verilmiştir. Zenginliklerimizin kıymeti bilinmeli ve bunlar doğru kullanılarak tüm dış borçlarımız kapatılmalı ve dış güçlere bağımlılığımız ortadan kaldırılmalıdır.

Hukuk düzenimiz yerle bir edilmiştir. Hükümetlerin işlerine gelmeyen bir durum olduğunda hukukçularımız hedef gösterilmiş ve gözü dönmüş taraftarları tarafından canlarına kastedilmiştir. Hukuk sistemimizin yeniden düzeltilmesi gerekmektedir.

Bugün sorunların çözümü doğrultusunda hiçbirimizin önüne bir gelecek ufku sunmayan mevcut tüm siyasetler ve söylemler iflas etmiştir.

 Bugün barıştan, kardeşlikten, demokrasiden yana cesur ve samimi yeni bir söz söylemek gerekir. En az bizim kadar bu iflasın farkında olan sorumluluk sahipleri tarihi sorumluluklarının gereğini yerine getirmelidir.

Çünkü bu coğrafyada kimsenin sorumsuzca hareket etmeye hakkı yoktur. Yoksa bu ateş hepimizi yakar. “Bu gök deniz nerede var nerede bu dağlar taşlar!”

İstikbalde dahi bizi tüm değerlerimizden mahrum etmek isteyecek dahili ve harici herkes bilsin ki; çözümsüzlükten siyasi medet umanlara, ekilen düşmanlık tohumlarına aramızdaki muhabbeti kurban etmeye artık hiç niyetimiz yok!

Küresel adaletsizliğe, savaşlara, demokrasimizin çıtasını yükseltmeye, hukukun üstünlüğünü sağlamaya, her alanda eşitsizlikleri gidermeye, refah ve gülen yüzler artırmaya çalışılmalıdır.

Korkma!

Bu sorunlar çözülecek, bu coğrafyada özgür, mutlu ve başı dik yaşamanın bir yolunu mutlaka bulacağız. Güzel günler göreceğiz, güneşli günler!       

Korkma!      

Hesabı sorulmamış hiçbir cinayet, hiçbir hukuksuzluk kalmayacak, kimse hukukun üstünde olmayacak kimse hukuksuzluğun altında ezilmeyecek. Şemdinli'de de Ankara'da da!    

Ve artık korkma ve kimseyi de bununla korkutma; ülke bölünmez, rejim de yıkılmaz!    Demokrasi, barış, refah, huzur hepimizin hakkıdır!

Muhtaç olduğumuz kudret de damarlarımızdaki kanda saklıdır.

Ne mutlu cesaretle bunu söyleyebilenlere!

Haykırabilenlere!... 

 Atam, emanetine şimdiye kadar gerektiği gibi bakılamamış, ama biz bugünün gençliği olarak bu emanetin en büyük koruyucuları ve savunucuları olacağız.  

 Söz veriyoruz.

Arzu KÖK

9 Mayıs 2021 Pazar

Şaşırmak...

 Şaşırmak...

“Ve her şey o kadar çoktu ki şaşırmak az gelirdi.” demiş Edip Cansever. Buralarda ise her şey o kadar çok ki kimse bir şeye şaşırmıyor. İnsanların şaşıracak yerleri sancı dolu sanki.

Önce herkesin benzer hikâyeleri, benzer öfkeleri, benzer dertleri olduğu gösterildi insanlara. Sonra olanlar oldu insanın başta kendine şaşırması dahil, hiçbir şeye şaşırmaz hale gelindi. Çünkü ülke gelişmekteydi, dünyaya hükmedilecekti, köşeyi dönmek ise an meselesiydi. O yüzden şaşırmak önemli değildi. Bu ilerlemede kimse önümüzde duramazdı, daha çok çalışmalıydık, ne demek olduğunu anlamasak da mutlaka kariyer sahibi olmalıydık, en az üç çocuk sahibi olmalıydık, onlara iyi eğitim verebilmek için gerekirse diğer çocukların haklarını çalmalıydık, moda meslekleri edinsinler diye gerekirse yurtdışına göndermeliydik onları, artık dünyayı görmüş nesiller yetişiyordu, neye şaşırılabilirdi ki?

Her gün aynı otomatik davranışlarla geçiyordu günler. Sürü psikolojisi, enerjisi çekilmiş ruhlar dolanıyor oldu ortalıkta. “Neden biz böyleyiz de Amerika, Avrupa kadar gelişmişlik içinde değiliz?” diye yakın dur. Günün sonunda herkesin yüzünden düşen bin parça. İçi geçmiş herkesin.

 İnsan olmanın en büyük belirtisi şaşırmaktır. İyi anlamda da kötü anlamda da şaşırmak. Bir yaşam belirtisi gibidir şaşırmak. Bu aslında insanlığa gönderilen zehirli bir virüs gibidir. Bulaşıcıdır ve insanları kontrol altında tutmak için uygulanan kusursuz bir yoldur. Çünkü şaşıran insan gerçektir. Henüz beyni uyuşmamıştır. Şaşıran insan tepki verir. Böylece yaşamda bir adım öne geçer. Bu ise egemenlerin en son istediği şeydir.

Eğer bazı şeylere alışmış ve şaşırmayı bırakmışsanız siz de o virüsten etkilenmişsiniz demektir. Mesela:

Gökyüzünde ne kadar çok yıldız olduğuna,

Gelen şehit haberine,

Teröre,

Şehirlerin göbeğinde patlayan bombalara,

Kör kurşunlarla öldürülen masumlara,

Kartopu yüzünden ölenlere,

Artan kadın cinayetlerine,

Tecavüz mağduru kadın ve çocuklara,

Hırsızların elini kolunu sallayarak dolaşmasına,

Masumların sırf düşündüklerini ifade ettikleri için hapiste olmalarına,

Sokağınızda yeni açılan dükkâna,

Telefonda sizinle bir heyecanını paylaşan dostlarınıza,

İş arkadaşınızdaki değişikliğe,

Yediğiniz güzel ve ilginç yemeğe,

Bir böceğin rengine,

Akıllıca bir söz söyleyen çocuğa,

Öğrendiğiniz her yeni bilgiye,

Nefret ettiğiniz kişinin iyi bir yönü olduğuna,

Hırsızlığa,

Ölümlere,

Ülkedeki siyasi yapıya,

Eğitimin durumuna,

Laiklik kavramına laf söyleyenlere,

Vapurlara,

Martılara…

Yukarıda tüm saydıklarıma şaşırmak bize yaşadığımızı hissettirir. Beyin foksiyonlarımızın hâlâ çalıştığını gösterir. Her gün aynı şeyleri yapmanın dışına çıkmayı sağlar. Artık yaşama başka renkler getirme şansı vardır bu durumda. Sesiniz çıkabilir, itiraz edebilirsiniz. Sizi yönetmek çok zor olur. Üstünüze henüz ölü toprağı serpilmemiş demektir. Bu nedenledir ki vazgeçilmemelidir şaşırmaktan.

Kötülükler artık şaşılamayacak denli bilinen duruma geldiyse, onun karşısında şaşılacak iyilik de kalmadıysa, şaşılacak hiçbir şey yoksa bu o ülkenin de o ülkede yaşayan insanların da tükenişinin kendisidir. Tükeniş ise ülkemize bu virüsü bulaştıranların tek istediğidir.

Bu nedenledir ki yanınızda her zaman, merak, ilgi, heyecan, yenilik ve umut bulundurun. “İyilik, saygı, hoşgörü zaten olmalı şaşırmak niye?” demeye başlamışsanız siz de virüsü kapmışsınız demektir. Dikkatli olun, şaşırmaktan, soru sormaktan çekinmeyin…

Arzu KÖK

 

22 Nisan 2021 Perşembe

23 Nisan ve Çocuklar - Arzu KÖK

 23 Nisan ve Çocuklar

23 Nisan pandemi dolayısıyla yasaklı geçecek bu yıl. Oysa 23 Nisan kutlanmaya başladığında Kurtuluş Savaşı yeni bitmiş, sayısız şehit çocuğu, öksüz, yetim kalmıştı. Bu kutsal emanet olan çocuklara sahip çıkabilmek adına TBMM’nin kurulduğu gün, aynı zamanda çocuklara armağan edildi ve kutlanmaya başlandı. O gün bu gündür 23 Nisan; Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı olarak kutlanır oldu. Bugün ise bu törenler belki de yapılmasın diye, Anıtkabir ziyaretçi akınına uğramasın diye yasak geldi. Gerekçe pandemi.

Aslında gerekçe bu olsa da asıl amacın farklı olduğu herkes tarafından biliniyor. Ben burada bunları anlatmayacağım yeniden. Ama biliyorum ki çocukları sevmeyenlerin, çocuklara ait bir bayramı iptal etmesi son derece normaldir.

Çocukları sevmiyorlar. Çünkü, onların varlığından bile haberleri yok, olsa bile gözlerinin gördüğü yok zaten. Her zaman çok önemli başka işleri var, kimi güya vatanı, milleti kurtarma peşinde, kimi dergi, gazete basıp gençleri coplatma işinde, kimi daha fazla rant elde etmek için şehirleri köstebek yuvasına çevirme peşinde. Çocukları değil sevmeye, görmeye bile tahammülleri yok. Oysa çocuklar onların yüzünden ölüyor, onları sevmedikleri, onlara azıcık da olsa değer vermedikleri için ölüyorlar. Hepsi de suçludurlar. Suçlular. Çocukların küçücük elleri onların yakalarına yapışıp onları sanık sandalyesine oturtamayacak belki ama onlar bu kadar büyüdükleri, çocukluktan bu kadar uzaklaştıkları için vicdanlarda hep suçlu olarak kalmaya mahkûm olacaklar.

Bu kadar çabuk büyümeselerdi, belki emirlerindeki kurşunlar, bombalar ufacık çocukları delik deşik edemeyecekti. İçlerinde bir parça çocukluk kalmış olsaydı, ana rahminde öldürülmezlerdi, doğunca öldürülmezlerdi, çocukluklarını yaşayamadan öldürülmezlerdi... 23 Nisan “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” olarak ilan edilmiş ama aradan geçen onca yılın ardından dünyada, öldürülen çocuk sayısı bakımından ilk sıralarda yer alan bir ülke konumuna gelmişiz, ne yazık.

Ülkemizin sınırları, ülkemizin çocuklarına gün geçtikçe dar edilmeye devam ediliyor.

Sınırları dar edenler ise çocukları vurdumduymaz bir şekilde sokaklara salan sorumsuz, eğitimsiz aileler ve sokakları, çocukları koruyamayan devlettir. Her geçen gün inanılmaz üzücü ve ahlak sınırlarını zorlayan haberleri duymaya, okumaya başladık. Haber dediğime bakmayın siz: Boğazı kesilerek öldürülen bebeklerden, elinde pompalı tüfekle okuduğu sınıfı basan ilköğretim öğrencisinden, kümese sağ olarak gömülen zavallı çocuklardan, beş yaşında dövülen, altı yaşında öldürülen, yedi yaşında taciz edilen, sekiz yaşında tecavüze uğrayan, dokuz yaşında mendil sattırılan, dokuz yaşında dilendirilen, on yaşında sırtında sigara söndürülen, on bir yaşında bıçaklanan, on iki yaşında evlendirilen çocuk gelinlerden bahsediyoruz.

Bu ülkenin çocukları, geleceğimiz, bizim çocuklarımız…

Ancak İHD, Dünya Çocuk Hakları Günü vesilesiyle yayımladığı raporunda  617 çocuğun yaşamını yitirdiğini açıklıyor. Çocuk yaşam hakkı ihlalleri ise şöyle sıralanmış raporda:

- 6 bin 132 çocuk cezaevinde.

- Yıl içinde çocukların çalıştırıldığı işyerlerinde meydana gelen ölümlü kazalarda toplam 14 çocuk hayatını kaybetmiş.

 - UNİCEF’in Ekim 2015 tarihinde yayımlamış olduğu ‘’Türkiye’de Suriyeli Çocuklar’’ çalışmasına göre, kayıtlı 1 milyon Suriyeli çocuk bulunurken, yıl içerisinde 105 sığınmacı ve mülteci çocuk hayatını kaybetmiş.

- Bakım evlerinde ve eğitim kurumlarında yıl içinde toplam 5 çocuk hayatını kaybetmiş.

- 389 çocuk cinsel istirmar ve tecavüze maruz kalmış.

- TÜİK’in yayımlamış olduğu İstatistiklerle Çocuk raporuna göre 16-17 yaş grubunda 23 bin 906 çocuk evliliği gerçekleşmiş.

Belki de bu rakamlar, çocuklara duydukları sevgisizlik gün yüzüne çıkmasın diye istemiyorlardır bu bayramın kutlanmasını. Ülkeyi yönetenlerin derdi; çocuklara karşı işlenen suçlara karşı radikal kararlar almak bir yana dursun 18 yaş’a seçilme hakkı vererek, nüfusun yarısı genç olan bir kalabalığın oyunu almak, en büyük dertleri. Çocukları sadece başlarına dert olarak görüyorlar. Oysa Türkiye’nin asıl problemi çocuklar değildir. Türkiye’nin en büyük problemi çocukları insan gözüyle görmeyen ahlaksız büyük bedenlerdir.

Anaokulundan başlayarak çocukları siyasi bir figür değil, bir değer olarak görüp çağdaş geleceğe yönelik bir bilinçle eğitmek gerekir. Çocuk işçiliğinin sert tedbirler alınarak engellenmesi gerekir… Töre adı altında çocuk gelinlerin büyük bedenlerin altına yatmasını engellemek gerekir. Güya adı eğitim yurdu olan kurumlarda çocuk tacizlerinin önüne geçmek gerekir…

Bir toplumun geleceğini kurtarmak bir yana boğazına ipi geçiriliyor yazık ki ülkemde. İp geçirilemiyorsa şayet hapishanelerde karartılıyor yaşamı. O da olmuyorsa taciz edilerek karartılıyor. Bu da olmuyorsa masumluğuna, çocuk olmasına bakılmadan öldürülüyor. Şimdi durum böyleyken Çocuk Bayramı’na tahammülü olur mu bu büyüklerin?

Unutmayın! Yaşananlar, yarın yaşanacakların habercisi olurlar. Belleklerden kayıtlar kolay kolay silinmez. Bu ise ülkeyi felakete sürükler… Kör gözler görüyor mu acaba?

“Çocukların ağladığını duyuyor musunuz ey kardeşlerim.

Keder yıllarla gelmeden önce

Küçük küçük çocuklar, ey kardeşlerim

Acı acı ağlıyorlar

Ötekiler oynarken, onlar ağlıyorlar” (Elizabeth Browning  - Çeviri: Mina Urgan)


                                                                           Arzu KÖK

 

11 Nisan 2021 Pazar

Ne Olacak Bizim Halimiz? - Arzu KÖK

 Ne Olacak Bizim Halimiz?

Kanadalı yazar, şair, söz yazarı ve müzisyen Leonard Cohen'in 'Görkemli Kaybedenler' isimli önemli yapıtını çoğunuz biliyorsunuzdur. Bilmeyen ya da okumamış olanlara da öneririm doğrusu... Kitaptan çok ilginç bir tümce kaldı aklımda, şöyle: "Bu bir maskeler dansıydı ve her maske mükemmeldi, çünkü her maske gerçek bir yüz ve her yüz gerçek bir maskeydi..."

Tam da bugünlere özgü. "Büyük büyük" insanlar, sürekli bir şeyler söylüyorlar. Hangisi maske hangisi gerçek yüz. Kim doğruyu söylüyor, söylediği doğru neye göre, kime göre doğru… “Anlayan beri gelsin!” diyesi geliyor insanın. Herkes bir buhran içinde. Eğer ki insan bir şeylere dokunamıyorsa, içine akamıyorsa, anlaşılmadığını düşünüyorsa, kendisi anlayamıyorsa, iletişim kurmayı beceremiyorsa, artık sözcükleri yeniden düşünmeye, daha derinlere inmeye ihtiyacı var demektir. Ama bu ihtiyacı karşılayacak olanlar nerede?...

Biliriz ki sözcükler düşüncelerimize hükmeder, şekillendirir. Düşünceler ise duyguları harekete geçirir, davranışlara neden olur. Davranışlar ise sonuçları ortaya çıkarır. Bu nedenle "Kelimeler, tecrübelerimizi dizdiğimiz ipliktir" diyor Aldous Huxley, bu nedenle "Kelimelerin gücünü bilmeden, insanı anlamak imkânsızdır" diye kesin konuşuyor Konfüçyüs. Bu nedenle "Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu" diye soruyoruz sık sık…

Ağzımızdan çıkan her sözcüğün, her tümcenin düşüncelerimizin 'aromasını', hayatımızın anlamını, tecrübelerimizi, hakikiliğimizi ele verdiğini aslında çoğumuz biliyoruz. Biliyoruz da meramımızı anlatmakta ya da karşımızdakinin meramını anlamakta neden bu kadar 'fakiriz?' İşte bizler bu kadar fakir olduğumuz için çok güzel kullanıyorlar sözcükleri birileri ve yaptırıyorlar istediklerini. Ben Mısır'dan örnek vereyim siz Türkiye anlayınız!

"Eski Mısır devlet başkanı Enver Sedatı yaptığı suikast sonucunda öldüren adama hâkim sorar: "Enver Sedat’ı neden öldürdün?"

Katil: "Çünkü laikti"

Hâkim: "Laik ne deme?"

Katil: "Bilmiyorum!"

---------

Mısırın iyi edebiyat adamı rahmetli Necip Mahfuz'u öldürmeye çalışıp başarısız olan sanığa hâkim sorar: "Neden vurdun?"

Sanık: "Sokak çocuklarının hayalleri adlı kitabı yazdığı için"

Hâkim: " Peki sokak çocuklarının hayallerini okudun mu?"

Sanık: "Hayır"

---------

Hâkim Yazar Faraç Foda’yı öldüren üç teröriste sorar: "Neden Faraç Foda’ya suikast düzenleyip öldürdünüz?"

Suçlu: "Çünkü kafir"

Hâkim: "Onun kafir olduğunu nereden anladın?"

Suçlu: "Onun kitabından"

Hâkim: "Hangi kitabından anladın onun kafir olduğunu?"

Suçlu: "Ben okuma yazma bilmiyorum"

Hâkim: "Nasıııll!

Suçlu: "Ben okuma yazma bilmiyorum"

 Buradaki suçlu diye ifade edilenler mi yoksa sözcükler ile onları yönlendirenler mi? Eğitime verdiğimiz vergiler bize/toplumumuza hurafe ve safsata ile sömürülen akılların, cehaleti olarak geri dönüyor. Yazık ki aydınlarımız dahi suskun. Sözcüklerini onlar kadar etkili kullanmaktan yoksun. Durum böyle olunca da Maksim Gorki’nin Ana romanında söylettiği bir söz geliyor akla: "İnsanların ruhunu öldürüyorlar anne, işte asıl cinayet bu. Utanılacak bir cinayet! Anlıyorsun beni değil mi anne? Halkın ruhunu kurutuyorlar ve hiçbir şey anlamaz hale getiriyorlar."

İnsanları aldatan ve azmettirenler suçludur aslında ama onlar bunun farkında değiller. Ancak yazık ki tüm bunları görüp de sessiz kalan aydınlar da ayrı bir konu? “Ne olacak bizim halimiz?” diye soruyor herkes, ruhları öldürülürken…

Arzu KÖK

2 Mart 2021 Salı

Laiklik Vazgeçilir Değildir - Arzu KÖK

 Laiklik Vazgeçilir Değildir

Tek tanrılı/kitaplı dinler, doğaları gereği ‘TEK TİP’ insan ister. Kurallar dayatır. O kuralların dışına çıkılmasına izin vermez. Çıkanları da affetmez. Bu nedenledir ki din ile devlet işlerinin birbirine karıştırılmaması demokrasilerde esas olarak kabul edilegeldi. Ancak son günlerde yeni bir anayasadan ve bu anayasada laiklikten vazgeçmekten bahsediliyor.

Türkiye’nin bırakın laiklikten vazgeçmeyi, onun kırılmalara uğraması, uğratılması lüksü bile yoktur. Olamaz da… Zira bir bünye ancak sağlam olduğunda sessiz çalışır. Eğer bir ülkede hayati bir konu sürekli tartışılır hale gelmişse, ortada büyük bir sorun var demektir ki görünen manzara da bu yönde.

Laiklik bugün ülkemizde en büyük sorunsallardan biridir. Aslında laiklik sorun değildir, ama ülkemizde sorunludur. Gerçek anlamda demokrasi uygulanmadığı sürece de sorunlu olmaya devam edecek ve toplum da gerilimli olmayı sürdürecektir. Burada asıl yapılması gereken sorunu örtmek değil, açmak ve doğru çözümleri bulmak olmalıdır. Bunu yaparken de düşünce kısırlığına yol açan cepheleşmelerden, ideolojik tavırlardan, düşünce alanını daraltan kısır döngülerden, iyi-kötü kesinlemelerinden sakınarak, birbirimizi dinleyerek ve tartışarak doğru çözümler bulabiliriz. Ve unutulmamalıdır ki konu çok ciddidir. Bir an evvel çözüme ulaştırılmalıdır.

Ancak şu da bir gerçektir ki Türk ulusunun büyük çoğunluğu laikliği benimsemiştir. Laikliğin savunuculuğunu dahi yapmaktadır. Bu da ülkemiz adına sevindirici, umut verici bir durumdur.

Devlet bir dine yaslanır, hukuka göre bunu kotarır ve dini devlete egemen kılarsa bunun adı teokrasi oluyor. Devlet dine egemen olur ve onu güdümlerse laisizm söz konusu olur. Teokrasi de laisizm de dinler arası ve devletle dinler arası çatışmalara neden olmuştur. O nedenle laiklik çoğulcu olmak zorundadır.

Teokrasi, laikliğin karşıtı ve de düşmanıdır; demokrasinin seçeneği değil aksine yadsınmasıdır. Nasıl ki şovenizm ulusçuluğun yozlaşmış biçimi ise, laisizm de laikliğin yozlaştırılmış biçimidir.

Buna karşılık laik devlet, hiçbir dine karşı değildir, hiçbir dini de kayıramaz, koruyamaz. Belli bir iyiyi, yaşam biçimini insanlara dayatamaz. Belli bir dini, dünya görüşünü resmileştiren devlet, bunların dışında kalanları doğrudan mahkûm etmiş demektir. Ve belli bir noktadan sonra da onlara zor kullanılmasının önünü açmış demektir. Son yıllarda ülkemizde olanlar gibi. Böyle bir devlet totaliterdir ve eninde sonunda eşitliği çiğnemek, vatandaşları sınıflara bölmek zorundadır.

Oysa demokratik devlette yurttaşlık bir öğretiye ya da dine bağlılığı gerektirmez. Bu nedenle de laik devlet, halka belli bir ideolojiyi aşılamaya kalkışamaz. Yani bir devlet dini yaratamaz, dinsizlik aşılayamaz ve de dinsizlikle mücadele edemez. Bir ülkede laiklik varsa, devlet hiçbir biçimde dini, din de hiçbir şekilde siyaseti kullanmamalıdır. Kutsal ve kutsal olmayan yerler ayrılmalı, devletle din ve kurumları birbirlerinden bağımsız olmalıdır.

Kısacası laik devletin ne dayatacağı resmi bir görüşü ne de bir dini olmamalıdır. Bunlar özgür yurttaşların özgür tercihlerine bırakılmalıdır. Devlet, düşünceler konusunda yansız olursa, düşünce özgürlüğü; dinler konusunda yansız olursa laiklik güvenceye alınmış olur.

Laiklik kurallarına bağlı olunduğunda, düzen sağlam bir bünye gibi sessiz çalışacaktır. Eğer orasına burasına düğümler atarsanız, kırılmalara uğratarak yörüngesinden saptırırsanız inanılmaz bir çeviklikle sağladığı her şeyi geri alır. Ne zaman din siyasal iktidarı ele geçirmeye kalkışmışsa orada sorunlar çıkmaya başlamakta, kökten dinci akımlar ve dinin uğursuz sömürüsü harekete geçmekte ve bunlar dinin sırtından geçinmeye başlamaktadırlar. Burada kaybedenler laiklik yandaşları değil, demokrasi ve barış olmaktadır.

Ülkemizde özellikle son yıllarda laiklik büyük oranda sekteye uğramıştır. Şimdi de tümden kaldırılmaya çalışılmaktadır. Eğer laikliği koruyamazsak bize sağladığı özgürlüğü, barışı ve tüm akılcı dinamikleri kaybedeceğiz ki bu özgürlüklerin kaybedilmesinin yolu açılmaya çalışılır oldu. Zira “Dindar bir nesil yetiştireceğiz” söylemleri sardı dört tarafı.

Ancak, büyük mücadelelerle elde edilen bu değerleri kaybetmeye hiçbir Türk vatandaşının tahammülü bile olmayacağını düşünüyorum. Ve inanmak istiyorum halâ Türk Halkı’nın tüm bunlara izin vermeyeceğine. Zira kaybedilenler çok büyük olacaktır ve geri dönüşü zor bir süreç başlayacaktır. Lütfen uyanın artık…

 Arzu KÖK

15 Şubat 2021 Pazartesi

Bu Vatan Bizim - Arzu KÖK

 Bu Vatan Bizim

“Adamın biri müslüman mezarlığına ölü bir köpek gömer. Görenler onu, zamanın Kadısına şikâyet ederler. Kadı adamı çağırır ve işin aslını sorar.

Adam:

-‘Doğrudur, öyle yaptım, çünkü köpeğin bana vasiyeti böyleydi, onun vasiyetini yerine getirdim.’ der.

Kadı:

-‘Sen bizim aklımızla alay mı ediyorsun efendi?’ diye çıkışır.

Adam:

-‘Hayır efendim, aynı zamanda Kadıya da 10.000 dirhem vermemi vasiyet etti.’ der.

Bunu duyan Kadı hemen:

-‘Rahmetli köpeğin ölümü bizi ziyâdesiyle üzdü.’ der.

İnsanlar, kadının değişen bu tavrına hayret ederler.

Kadı onlara der ki:

-‘Bu durum sizi hayrete düşürmesin, bu köpeğin geçmişini araştırdım, Ashab-ı Kehf köpeği Kıtmir’in soyundan geldiğini keşfettim.’

 Fatih Sultan Mehmet’in de dediği gibi “Kadıyı satın aldığın gün adalet ölür, adaleti öldürdüğün gün devlet ölür.”

Adalete güvenin neredeyse tükendiği günümüzde, üstelik bu dünyanın en önemli hikâyelerinden biri olan Türkiye Cumhuriyeti’nde diyorlar ki “Yeniden Kuruluş Anayasası” yapacağız. Açıkçası ben “Yeniden Kuruluş” sözünü anlamadım. Zira kurmak için yıkmak gerekir. Ülkemizde neredeyse 20 yıldır iktidarda olanlar ülkeyi yıktıklarını itiraf ediyorlar ve bunun yerine yenisini kuruyoruz mu diyorlar? Ne demek bu? Cidden anlayamıyorum.

Şu sıralar yürürlükte olan anayasamız 1982 yılında yapıldı ama bu anayasanın neredeyse ilk dört maddesi hariç oynanmayan yeri kalmadı. Oysa Anayasa Maddeleri, yoruma yer vermeyecek biçimde kesinlik taşımalı derler. Ama ülkemizde öyle olmadı yazık ki. Önce “Bir kere delinmekle bir şey olmaz” dediler, ardından birileri “Ben Anayasa tanımam” dedi. Oynadıkça oynadılar…

 Şimdi de diyorlar ki yeni bir anayasa lazım. Evet, yeni bir anayasa lazım ama adalete güvenin kalmadığı bir yerde bu nasıl olacak? Her olay hakkında, laik bir ülkede diyanet fetva vermeye başlamışsa nasıl olacak? Tüm Türk ulusunun, hukukçuların, sivil toplum örgütlerinin katılımıyla yapılabilinecek mi bu anayasa? Demokrasi, adalet, laiklik kavramları sonuna kadar korunabilecek mi? Anayasanın ilk dört maddesi aynen korunacak mı?

Tüm bu soruların yanıtı verilmeli önce. Zira birlik ve bütünlük sağlanmadan yapılacak bir anayasa, demokrasiden uzak, laiklik ilkesini barındırmayan, hak ve özgürlüklerin daha da çok kısıtlanacağı bir anayasa olacaktır.

Yıllar önce ABD Başkanı Richard Nixon “Müslüman ülkelerde demokrasi ve laiklik olmasına izin vermeyeceğiz. Eğitim sisteminin ve ülke idaresinin din temelleri üzerine kurulması gerekiyor. Başındakini ele geçirince ülkeyi biz yönetiriz. Bu doğrultuda tedbirler almak zorundayız” diyordu bir zamanlar. Laik tek bir ülke kalmıştı, onu da şimdi yeni anayasa bahanesiyle yok etmeyi mi planlıyorlar acaba? Amaçlarına ulaşmalarına ramak mı kaldı ne?

Yine yıllar önce Namık Kemal:

“İnsan vatanını sever çünkü vücudunun maddesi, vatanın bir parçasıdır.

İnsan vatanını sever çünkü hürriyeti, rahatı, hakkı, menfaati vatan sayesinde kaimdir.

İnsan vatanını sever çünkü vücuduna sebep olan ecdadının sakin mezarları ve hayatın sonucu olarak evladının yaşayacağı yer vatandır.

İnsan vatanını sever çünkü vatan, öyle bir galibin bir kılıcı veya bir kâtibin kalemiyle çizilen uydurma hatlardan ibaret değil, millet, hürriyet, menfaat, kardeşlik, hakimiyet, ecdada hürmet; aileye muhabbet, gençlik hatırası gibi birçok ulvi hislerin toplanılmasından hasıl olmuş bir mukaddes fikirdir…

Bu oturduğumuz yerin her taşı için cevher-i can verdik. Her avuç toprağımız, nazarımızda, o yola feda olmuş bir kahramanın vücudundan yadigardır.

Biz vatanı daima nefsimizden ziyade sever, nefsimizi uğruna feda ederiz.” demiştir.

Ne güzel demiş değil mi? Bizler bu vatanı çok seviyoruz ve vatanımızın üzerinde kirli emelleri olanların amaçlarına ulaşmalarını istemiyoruz. Bu nedenledir ki bu ülkenin artık kendi iradesini ortaya koyması, oyunu onların kurallarına göre değil, kendi kurallarına göre oynaması gerekmektedir.

Başta da söylediğim gibi dünyanın en güzel hikâyesidir ülkemiz, hâlâ tüm dünya tarafından gıptayla bakılan, bu yüzden de bitirilmek istenen bir hikâye. Nixon çizgiyi koymuş yıllar öncesinden ve bugün ülkemizde yeni anayasa ile laiklik ilkesinden, demokrasiden vazgeçileceği söyleniyor. Yazık ki biz hâlâ onların kurallarına göre hareket ediyoruz. Bu yüzden de çok endişeliyim.

Namık Kemal’in dediği gibi ben vatanımı seviyorum ve bu ülkenin tek karış toprağına zarar gelsin istemiyorum. Ne olur iyi düşünün. Bu vatan bizim…

Arzu KÖK

5 Şubat 2021 Cuma

Ne Olacak? - Arzu KÖK

 Ne Olacak?

Japonya’da bilinen ve anlatılan bir hikâye vardır. Şöyle anlatılır:

“İmparator Nintoku, yüksekçe bir kuleye çıkar ve ülkesine bakar. Bulutlara doğru yükselen tek duman dahi göremeyince, halkının fakir düştüğünü ve bu yüzden hiç kimsenin evinde pirinç bile pişiremediğini anlar. Hemen bir ferman çıkartan Nintoku, halkının üç yıl sadece kendileri için çalışması emrini verir. Sarayda çalışanları dahi evlerine gönderir. Sadece kendileri çalışan halk, üç yılın sonunda fakirlikten kurtulur ve bolluğa kavuşur. Nintoku yine kuleye çıkar, ülkenin her köşesinde ocakların tütmekte olduğunu gökyüzüne yükselen dumanlardan anlar. Yanındaki eşine büyük bir mutlulukla “Artık zenginiz.” der. İmparatoriçe ise üç yıl süren bakımsızlıktan dolayı her köşesi eskiyen, çatısı akan, çiçekleri bile solmuş sarayı göstererek “Sen buna zenginlik mi diyorsun?” der. Nintoku karısına döner ve yüzyıllardır unutulmayan ve unutulmaması gereken o sözü söyler:

“Halkın fakirliği bizim fakirliğimizdir, halkın zenginliği bizim zenginliğimizdir.”

Açıkçası hikâyeyi okuduğumda çok etkilendim ve sizlerle paylaşmak istedim. Birileri hep övünür “Biz İslam dinine mensubuz.” diye. Ancak İslamiyet der ki “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” Bugün ülkeme bakıyorum da halkın yarısından çoğu yoksullukla boğuşur halde. Hadi konu komşu birbirine yardım ediyor, onu elinden geldiğince dik tutmaya çalışıyor ama onlar da çok iyi durumda değiller ki. Nereye kadar yapabilecekler bunu? Yukarıdaki hikâyede imparator halkı açken rahat uyuyamıyor ve gerekeni yapıyor ama biz ne yapacağız?

İşsizlik aldı yürüdü? İşi olan da yasaklar yüzünden iş yerini açamıyor. Açamadığı gibi kira, vergi gibi borçları dağ gibi büyüyor. Halkın büyük bir kısmı açlık sınırında yaşıyor. Ama benim ülkemde gereksiz ağız dalaşları ve kavgalar dışında yaşanan hiçbir gelişme yok.

Ne olacak bu işin sonu?

                                                                         Arzu KÖK