Japonya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Japonya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Şubat 2021 Cuma

Ne Olacak? - Arzu KÖK

 Ne Olacak?

Japonya’da bilinen ve anlatılan bir hikâye vardır. Şöyle anlatılır:

“İmparator Nintoku, yüksekçe bir kuleye çıkar ve ülkesine bakar. Bulutlara doğru yükselen tek duman dahi göremeyince, halkının fakir düştüğünü ve bu yüzden hiç kimsenin evinde pirinç bile pişiremediğini anlar. Hemen bir ferman çıkartan Nintoku, halkının üç yıl sadece kendileri için çalışması emrini verir. Sarayda çalışanları dahi evlerine gönderir. Sadece kendileri çalışan halk, üç yılın sonunda fakirlikten kurtulur ve bolluğa kavuşur. Nintoku yine kuleye çıkar, ülkenin her köşesinde ocakların tütmekte olduğunu gökyüzüne yükselen dumanlardan anlar. Yanındaki eşine büyük bir mutlulukla “Artık zenginiz.” der. İmparatoriçe ise üç yıl süren bakımsızlıktan dolayı her köşesi eskiyen, çatısı akan, çiçekleri bile solmuş sarayı göstererek “Sen buna zenginlik mi diyorsun?” der. Nintoku karısına döner ve yüzyıllardır unutulmayan ve unutulmaması gereken o sözü söyler:

“Halkın fakirliği bizim fakirliğimizdir, halkın zenginliği bizim zenginliğimizdir.”

Açıkçası hikâyeyi okuduğumda çok etkilendim ve sizlerle paylaşmak istedim. Birileri hep övünür “Biz İslam dinine mensubuz.” diye. Ancak İslamiyet der ki “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” Bugün ülkeme bakıyorum da halkın yarısından çoğu yoksullukla boğuşur halde. Hadi konu komşu birbirine yardım ediyor, onu elinden geldiğince dik tutmaya çalışıyor ama onlar da çok iyi durumda değiller ki. Nereye kadar yapabilecekler bunu? Yukarıdaki hikâyede imparator halkı açken rahat uyuyamıyor ve gerekeni yapıyor ama biz ne yapacağız?

İşsizlik aldı yürüdü? İşi olan da yasaklar yüzünden iş yerini açamıyor. Açamadığı gibi kira, vergi gibi borçları dağ gibi büyüyor. Halkın büyük bir kısmı açlık sınırında yaşıyor. Ama benim ülkemde gereksiz ağız dalaşları ve kavgalar dışında yaşanan hiçbir gelişme yok.

Ne olacak bu işin sonu?

                                                                         Arzu KÖK

1 Mart 2020 Pazar

Ulusal Yas…- Arzu KÖK


Ulusal Yas…

Ulusal Yas, toplumu derinden sarsan büyük felaketler sonrasında veya önemli bir devlet adamının vefatı ilan edilir genelde. Ülkenin önemli devlet adamları öldüğünde ulusal yas ilan edilmesini anlıyorum. Ülke halkını derinden etkileyen tüm olaylar sonrası ulusal yas ilan edilmesini anlıyorum. Şimdi son yıllarda ilan edilen ulusal yas ilanlarına bir bakalım:

- 11 Eylül 2001'de Amerika'da ticaret merkezi olan İkiz Kuleler'e yapılan saldırı sonrasında da 13 Eylül'de Türkiye'de ulusal yas ilan edildi.

- 2 Nisan 2005'te Papa II. Jean Paul'ün ölümüyle de ülkemizde bayraklar yarıya indi ve ulusal yas ilan edildi.

- 2011 yılında Japonya'da meydana gelen deprem ve tsunami ardından hayatını kaybeden insanlar için Türkiye'de ulusal yas ilan edilmişti.

- KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'ın 13 Ocak 2012 tarihindeki ölümünden sonra Türkiye'de dört günlük bir milli yas ilan edilmişti.

- Mayıs 2014'te Manisa'nın Soma ilçesinde 301 işçinin göz göre göre cinayete kurban gittiği Soma faciasının ardından üç günlük ulusal yas ilan edildi.

- Temmuz 2014'te İsrail tarafından Gazze'ye düzenlenen ve 1800'ü aşkın Filistinlinin hayatına mâl olan Koruyucu Hat Operasyonu'nun ardından Türkiye'de üç günlük ulusal yas ilan edildi.

- Aralık 2014'te Pakistan'da Taliban'ın Peşaver kentinde düzenlediği saldırıda çoğu öğrenci, 145 kişinin öldürülmesinin ardından bir günlük ulusal yas ilan edildi.

- Ocak 2015'te Suudi Arabistan Kralı Abdullah bin Abdülaziz el Suud'un vefatının ardından bir günlük ulusal yas ilan edildi.

- Haziran 2015'ta dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in vefatının ardından üç günlük ulusal yas ilan edildi.

- 10 Ekim 2015 ‘te KESK, DİSK, TMMOB ve TTB’nin de bulunduğu birçok sivil toplum kuruluşu ile vatandaşların katıldığı Emek, Barış ve Demokrasi mitingi için toplanma alanı olarak belirlenen Ankara Tren Garı, terör saldırısının ardından 3 gün milli yas ilan edilmişti.

-28 Haziran 2016’da Atatürk Havalimanı terörün hedefi olmuştu. Düzenlenen hain saldırıda 42 kişi hayatını kaybetmiş ve ülke genelinde bayraklar yarıya indirilmişti.

- 24 Kasım 2017 tarihinde Mısır'da El Rawda Camii'ne Cuma namazı sırasında düzenlenen, 27'si çocuk 305 kişinin hayatını kaybettiği saldırı nedeniyle Türkiye'de bugün 1 günlük milli yas ilan edildi.

-İsrail Filistin gerginliğinin 2018’deki protestolara yansıması sonucu ölenler için Türkiye’de 3 günlük yas ilan etme kararı uygulanmıştı.

Aslına bakarsanız ülkemizi ilgilendiren, halkın yüreğinde derin izler bırakanları anlıyorum da diğerlerini anlamıyorum. Tabii bir de halkın yüreğinde derin izler bırakmasına rağmen ulusal yas ilanına gerek görülmediği durumlar var nedense… Mesela;

-2011 yılında Van'da meydana gelen deprem sonrasında resmi rakamlara göre 601 insan yaşamını yitirdi, 4152 insan yaralandı. Büyük hasara ve can kaybına sebep olan bu afetten sonra da ülkemizde ulusal yas ilan edilmedi.

-2013 Reyhanlı bombalı saldırıları, 11 Mayıs 2013'de Reyhanlı, Hatay'da düzenlenen iki ayrı bombalı saldırıdır. Resmi verilere göre saldırıda 52 kişi ölmüş, 146 kişi yaralanmıştır. Bombalı araçlarla düzenlenen bu saldırı, Ankara'daki bombalı saldırı öncesi Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en kanlı terör eylemi olarak kayıtlara geçmişti. Ancak bu olay sonrasında ulusal yas ilan edilmedi.

-20 Temmuz 2015'te, okul, kütüphane ve hatıra ormanı inşa etmek için Kobane'ye geçmek üzere Şanlıurfa Suruç'ta bekleyen Sosyalist gençlere bombalı saldırı düzenlendi. Saldırıda 32 kişi hayatını kaybetti, 100'den fazla kişi yaralandı. Bu olaydan sonra da ulusal yas ilan edilmedi.

-8 Temmuz 2018 Kapıkule'den İstanbul'a doğru hareket eden yolcu treni Çorlu yakınlarından geçerken yağış nedeniyle rayların altındaki toprak menfezin kayması sonucu 5 vagon devrilmiştir. Kazada 25 kişi ölmüş 317 kişi de yaralanmıştı. Ulusal yas ilan edilmedi.

- 24 Ocak 2020 tarihinde yerel saatle 20.55'te Türkiye'nin Elazığ ilinde meydana gelen, merkez üssü Sivrice olan ve yaklaşık 40 saniye kadar süren deprem meydana geldi. 41 vatandaşımız yaşamını yitirdi. Ulusal yas ilan edilmedi.

-4-5 Şubat 2020 tarihlerinde meydana gelen ve 41 kişinin ölümüyle sonuçlanan Van’da iki çığ düşmesi olayı yaşandı, ulusal yas ilan edilmedi.

- 27 Şubat 2020 tarihinde bizim olmayan Suriye topraklarında 33 askerimiz şehit oluyor. Ulusal yas ilan edilmiyor. Aksine kendi ülkesine karşı ayaklanan muhalif güçler Suriye’nin Kuvva-i Milliye ordusu olarak gösterilip göklere çıkarılırken benim askerim, bu vatanın evlatları umursanmıyor.

Şehit askerlerimiz için ‘Birkaç şehit’ ifadesi gülerek ifade edilebiliniyor. İçimiz yanıyor, çok yanıyor. Ama eğer bugün bunlar bu şekilde yaşanıyorsa suç yine bizim. Hani derler ya “Her ülke hak ettiği gibi yönetilir” diye. Yazık ki öyle. Hani bir öykü vardır “Siz ne iseniz, ben oyum...” adlı.

“Bir ülkede halk, hükümdara karşı ayaklanır. Haklıdırlar da; ne adalet kalmıştır ülkede ne düzen…

Hükümdar, ayaklanan halkı, meydandaki devasa bir havuzun etrafında toplar ve bir konuşma yapar. Der ki; " Kendinizi yormayın! Benden kurtulmak mı istiyorsunuz? Bu olanağı size tanıyacağım… Ancak sizden bir isteğim var. Şimdi ben bu havuzun üzerini kapattırıp, içini boşalttıracağım Sizden tek isteğim, bu havuzu süt ile doldurmanız. Herkes gece yarısından sonra tek başına gelecek ve bu havuza bir kova süt dökecek. Süt kovalarının dökülmesi sırasında, kimse kimseyi görmeyecek. Güneş doğarken hepiniz burada olun. Havuz süt ile dolduğunda,  tahtımı da  sarayımı da bırakıp gideceğim…”

Ertesi  sabah, herkes sevinçle toplanır havuzun başına. Öyle ya; artık bu düzenbaz hükümdardan kurtulacaklardır. Hükümdar da gelir ve üzeri kapalı havuz açılır. Bir de ne görsünler?... Havuz,  besberrak suyla doludur. Çünkü herkes “onca sütün içinde, benim döktüğüm bir kova suyu kim fark edecek?” diye düşünmüştür…

Hükümdar, gülmekten kırılmaktadır. Gülmesi geçince der ki; "Gördünüz mü ey halkım? Siz ne iseniz ben oyum. Siz düzenbaz olduğunuz için içinizden kimi seçerseniz seçin, sonuç hiçbir zaman değişmeyecek. O yüzden ben tahtımda kalıyorum. Siz de layık olduğunuz, bu sistemin içinde kalacaksınız…””

Şimdi bir düşünün isterseniz bugün yaşadığımız her şeyin nedenini ve önce herkes kendinizi sorgulasın. Başka yolu yok…


Arzu KÖK 










10 Nisan 2018 Salı

Akkuyu!... - Arzu KÖK

Akkuyu!...

Akla, mantığa, izana, hukuka, insana, doğaya aykırı bir tesis neden kurulur? Ve neden ikna çalışmaları için servet harcanır? Cevap belli değil mi? ‘Politik ve ekonomik çıkarların bir gereği’ olduğu için… 

 Bir de Nobel’li bilim adamımız da bu ikna çalışmalarında yerini almış. Çok şaşırdım reklamı ilk gördüğümde. Dediğine göre “Nükleer enerji de temizmiş?” Kim demiş; Aziz Sancar demiş. Güç diyor, geleceğe sahip çıkmak diyor. Aslında açıkça söylüyor ki; “Şirketler güç sahibi olsun ki geleceğimiz maddi açıdan garanti altına girsin.” Daha ne desin ki? Ancak umarım Nükleer atıkları bahçesine gömmezler de ‘gelişmiş nükleer tıp’ onu kurtarmak zorunda kalmaz.

Çernobil felaketinin yirmi dokuzuncu, Fukuşima felaketinin dördüncü yılında Türkiye nükleer santrallere sahip olmak adına geçen gün temel atma töreni gerçekleştirdi. Fukuşima Tanığı Japon gazeteci Toshiya Morita: “Biz nükleer santralı hiç istemedik, fakat söz hakkını siyasetçilere bıraktık. İşte bu yüzden bütün bu sorunları yaşadık. Ama artık kendi kaderimizi kendimiz tayin etmek istiyoruz.” Bir felakete tanık olduktan sonra söylenen bu sözleri henüz geç kalmadan bizlerin de yapması gerektiğini, kaderimizi kendimiz tayin etmemizi söylemiyor mu bizlere?

Başkaları nükleerden çıkmanın çarelerini ararken, Türkiye’nin böyle bir maceraya girişmesi son derecede anlamsız ve rahatsız edici yazık ki. 

Şimdi gelelim aklımızı kurcalayan, aklımıza yatmayan yanlarına:

1- Mersin Akkuyu, bir fay hattı üzerinde bulunmaktadır. Evet belki küçük küçük ama sürekli hareketli bir bölgedir orası.

Deprembilim araştırmalarında çok ilerlemiş Japonya’da dahi 11 Mart 2011 yılında okyanus tabanındaki 9,0 büyüklüğündeki deprem ve yarattığı devasa tsunami, santralın güvenlik tasarımındaki hatalar ve öngörü eksiklikleri nedeniyle kıyıdaki Fukushima Daiichi Nükleer Güç Santralinde elektrikleri kesmiş, radyoaktif madde barındıran reaktörün soğutma sistemlerini devre dışı bırakmış ve nükleer sızıntıya neden olmuştur. 


       2- Santrali yapan şirket Çernobil’in sorumlu şirketi: Rosatom. 

       3- ÇED (Çevre Etki Değerlendirme) Raporu sahte imzayla sunuldu, kısa sürede okunmadan kabul   edildi.

       4- Santralin Rus payı %51’nin altına düşmeyecek. Yani hiçbir zaman Türkiye’nin santrali olamayacak.

       5- Dünyada her zaman en ucuz teklifi veren alır, bu ise “Yap İşlet Sahiplen” modeliyle kurulacak ve alanında ilk. Doğal olarak da işletim sırasında maliyetten de kısılacak. Dünyada daha önce denenmemiş bir reaktör modeli kullanılıyor.


       6- Türkiye’nin, işin doğru yapılıp yapılmadığını, kalite kriterlerini ortaya koyacak yetişmiş elemanı olmadığından Rusların insafına kalıyor iş. Denetleme şansı olmayan Türkiye, “en güvenlisi olacak” açıklaması yapabiliyor?...

       7- Ruslara 15 yıl boyunca, 12.5 cent’ten 15 yıl (yani 70-80 milyar dolar) alım garantisi verilmiş. Doların her geçen gün nasıl artığını göremiyorlar sanırım.

       8- Yakıtta ise Rusya’ya bağımlı olacağız. Bizde zaten sınırlı olan uranyum kullanılmayacak. Doğalgaz bağımlılığı yetmiyormuş gibi bir de uranyum bağımlılığı başlayacak.

       9- Atıkları bertaraf etmeyi dünyada hiçbir ülke başaramadı.

      10- Atıklar 100.000’lerce yıl boyunca deprem bölgesi olan Akkuyu su depolarında hasar görmeden korunmak zorunda. Rusya atıkları ülkesine almayacak.


      11- Olası bir kaza durumunda 500.000.000.000 (500 milyar) dolarlık hasarın sadece binde birinden Rusya sorumlu olacak. Tüm masraflar Türkiye’nin cebinden çıkacak.

      12- Uranyum yakıt çubuklarının sürekli olarak su ile soğutulması gerekiyor. 

Soğutma elektrik kesintisi gibi bir sebeple duracak olursa kısa sürede Fukuşima ve Çernobil gibi kazalar meydana geliyor. Yazık ki Türkiye, tüm ülkeyi kapsayan elektrik kesintisinin sebebini bir hafta boyunca bulamamış bir ülke...

     13- Türkiye’nin santrali olmadığı halde 3. seviyeden nükleer kaza yaşayan tek ülke olduğu gerçeğini de unutmamak gerekmez mi?.

      14. Santralin hidrolik sistem ihalesini “Milletin a… koyacağız” diyen adamın şirketi kazandı. Unutmadan Soma faciasında madenlere sahip olan şirket de  bu projenin altyapısında yer alıyor.

      15- Santral kazasız çalışırken bile, çevreye radyoaktif toz saçacağı için Mersin’de yetişen çilek, muz gibi gıdalara “radyoaktif atık içerir” etiketi getirilecek. Bu ise o bölgede tarımın bitmesi anlamı taşıyacak…

      16- Anlaşma teknoloji transferini öngörmediği için Ruslar bu teknolojiyi bize öğretmeyecek. Hani bazıları silah üretiriz diye plan yapıyor ya, kimse ümitlenmesin…

      17- Akkuyu Nükleer santralinin 4800 MW güç ile Türkiye’nin elektrik ihtiyacının %10’unu karşılayacağı söyleniyor. Ama sorun enerji ihtiyacındaki payı değil. Çünkü zaten bugün 85 bin MW kurulu güç var ve 50 bin megawatt saati aşmayan bir tüketim var. Yani bugün Akkuyu faaliyete geçse, 2017’de atıl olan 35 bin MW’dan fazla kapasiteye 4 bin 800 MW daha eklemiş olacağız. Doğru olan enerji ihtiyacımızın %10’unu karşılaması değil, atıl kapasitemizi %10 arttırması…

      18- Akkuyu bir ihtiyaç gibi değil, daha çok siyasi bir tercih gibi karşımızda duruyor. Sadece altyapı şirketlerine gelir kapısı yaratma ve Rusya’nın desteğini alma amacıyla yapılıyor...


Bir kelebeğin kanat çırpışının kilometrelerce ötede fırtınaya neden olabileceğine dair teoremler var bildiğiniz gibi. Bu yazdıklarım bir farkındalık oluşturur mu bilmiyorum ama ben en azından bir kanat çırptım….

Lütfen düşünün: “Ya bir gün patlarsa?...”

Arzu KÖK

22 Eylül 2015 Salı

Sözcükler - Arzu Kök

Sözcükler

Jean Paul Sartre’nin bir kitabının adıdır Sözcükler. Burada çok fazla felsefi söylem içerisine girmek değildir isteğim. Sadece sözcükler söz konusu olduğunda aklıma gelen bir soru var, onu irdelemek istiyorum. ‘Kaç sözcükle düşünmeyi öğreniyoruz? ‘


Ankara Üniversitesi’nde yabancı öğrencilere dilimizi öğretmek için kurulan ve kısa adıyla TÖMER olarak bilinen kurumun yaptığı bir araştırmayı gördüm geçenlerde. Bu araştırmaya göre: Amerikan ilköğretim okullarının ders kitaplarında kullanılan sözcük sayısı 71.681, Almanya’da 70.400, Japonya’da 44.224, İtalya’da 30.193, Suudi Arabistan’da 13.579 imiş. Türkiye’de ise bu rakam 7.260. Bu da demek oluyor ki ilköğretimi bitiren çocuk bu kadarcık sözcük hazinesiyle çıkıyor yaşam yoluna. 

“Severim sözcükleri.
tavandan düşen güvercinlerdir sözcükler.
dizlerimde oturan altı kutsal portakaldır onlar.
sözcükler ağaçlardır, yaz'ın bacakları,
ve güneş, ve onun tutkulu yüzü.”  diyor Anne Sexton bir şiirinde. Bir başka şair Roque Dalton:

“Som sözcükler istiyoruz
ki dirensin gecenin ortasına
dünyanın yeni rüzgârlarına
sözcükler doğar temellerden
sözcükler doğar bina temellerinden
kaya gibi sert
boyun eğmez sözcükler.

Sözcükler yetmez konuşmaya hazırlık için
bizim tez canlı dünyamızda
ama susuzluğun nedenlerini gösterir,
çığlık,
duyurur "Yeter!" diye açlığı
sömürünün karanlığına karışırken
öfkesinin ışığı.

Sözcükler istiyoruz uyanışın şarkısı için.”

Ne güzel anlatmış değil mi bu şiir sözcüklerin önemini? Düşünsenize bir gün, sırf kullanmadığınız için sözlüğümüzdeki bazı sözcüklerin silindiğini, yok olduğunu. Hele bir de kullandığımız sözcükler dahil pek çoğunun yaşamdaki karşılıkları silinirse ne olacak? Soru olarak duymak bile can sıkıcı iken Türkçe yazık ki böylesi bir durum ile karşı karşıya bırakılmış durumda.

Sözcüklerin yaşamımızdaki varlığı son derece önemlidir. Onlar olmadan düşünemeyiz, kendimizi ifade edemeyiz her şeyden önce. Sözcüklerin azalması yalnız düşünce özgürlüğü boyutuyla değil, buna bağlı birçok konuyla ilgili de bir yığın soru getirebilir akla. Ki düşünce özgürlüğüyle ilgili olanları en basitleri aslında. 

Sözcük hazinesi zengin olduğunda, düşünce de zenginleşecek ve düşünceyi açıklama özgürlüğü daha da çok anlam kazanacak. Elbette, düşünce özgürlüğünün sınırlanmasına karşı çıkmak gerekecek böylesi bir durumda. Ne var ki, her türlü düşüncenin serbestçe açıklanabildiği, ama açıklanan düşüncelerin ne kadar gür ve yüksek sesle ifade edilirde edilsin, içerik bakımından bütün derinlikleri anlatmaktan yoksun kaldığı ortamlarda yine de özgürlük hep sınırlı kalacaktır. Bakın yine sözcüklerin ve sözcük hazinesinin gücü çıkıyor ortaya. Ancak düşünce özgürlüğü ve bu alandaki zenginlik kapitalist düzenin en karşı çıktığı şeydir ki bu nedenle öncelikle ele geçirmek istedikleri ülkeleri dillerinden yoksun hale getirmeye çalışırlar. Ülkemize yapılmaya çalışılan da budur. 

Peki ya eğitim sistemimizdeki dil ikiliği? İnsanlarımızın bir kısmı öğretim dili zengin dillerin kullanıldığı okullarda yetişince ne oluyor? Evin içinden başlayarak sokaklara, meydanlara, kalabalıklara doğru uzanan bir sorun yok mu? Çocuk anadilini, adı üzerinde annesinden öğrenir. Yalnız okul öncesinde değil, sonraki aşamalarda da böyledir bu. Sözcük ve düşünce zenginliği ne kadar yüksek olursa olsun bir annenin bunları çocuğuna net olarak aktarabilme şansı yazık ki yoktur. Çünkü kişiliğinin oluşmaya başladığı en kritik dönemde çocuk, annenin zengin dil hazinesi ve iyi yetişmişliği ile çevrenin sınırlı dil hazinesi ve kültürsüzlüğü arasında kalmaktadır. Bu da çocuğun sağlıklı gelişimi yönünde engel oluşturmaktadır. Bir de burada annenin israf edilen birikimi de söz konusudur. 


Bunun gibi pek çok şey yazılabilir veya akla gelecektir mutlaka. Toplumun iyi yetişmiş seçkinleri ile halk yığınları arasındaki düşünce aktarımında da söz konusudur bu durum. Bu seçkinler ya toplumlarından kopup başka ufuklara yelken açıyorlar ya da kolayına kaçıp iletişimin mümkün olduğu sığ sularda yüzüp durmaktadırlar. Halk ile aralarında bir bağ asla kurulamamaktadır. Böyle olunca da sözcük hazinesi zengin bir dil yaratmak, ülkenin kültür düzeyi kadar demokrasisinin kalitesi bakımından da büyük önem kazanmaktadır.

Sözcük hazinesi zengin bir dilin yaratılması ise, dil kurumlarının, edebiyat ve sanat çevrelerinin olduğu kadar, hatta onlardan daha çok üniversitelerin işidir. Çünkü dil, ayrıntılı kavram farklılıklarıyla ve bilimsel anlatım titizliğiyle orada gelişir.

Dünyanın en güzel dillerinden ve sözcük hazinesi en zengin olanlarından biridir Türkçemiz. Bu nedenledir ki onun daha fazla yozlaştırılmasına izin verilmemelidir. Üniversiteler, dil kurumları, edebiyat ve sanat çevreleri ortak hareket etmeli ve bu gidişata bir son verilmelidir. Bizim başka dilimiz ve ülkemiz yok. Sahip çıkalım.

                                                                            Arzu Kök