Jean Paul Sartre etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Jean Paul Sartre etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ocak 2018 Salı

Tehlikeli Kitaplar!... - Arzu KÖK

Tehlikeli Kitaplar!...

Diyarbakır D Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Cezaevi’nde kalan bir tutukluya gönderilen, “Karanlık Çökerken Umutsuzluğa Karşı İyimserlik”, “İktidar Seçkinleri”, “Robinson Crosue”, “Küçük Prens”, “Ali Baba ve Kırk Haramiler”, “Peter Pan”, “Tom Sawyer” ve “Kanatların Gölgesinde Şengal Dile Gelirse” adlı kitaplar, “kurumun güvenliğini tehlikeye düşürebileceği” gerekçesiyle tutukluya verilmemiş.

Kitapların verilmeme gerekçesi ise, Cezaevi Müdürlüğü tarafından şu sözlerle ifade edilmiş: “Ekli listede bulunan yayınların yapılan incelemeler sonucu ders kitabı olmadığı, şifreli ve kontrolsüz haberleşmeye yol açıp kurum güvenliğini tehlikeye düşürebileceği, ayrıca OHAL süresince terörle mücadele kapsamında kurumumuza gelen yazılarda belirtildiği üzere terör suçunda bulunan tutuklu ve hükümlülere dışarıdan gelen yayınlar aracılığıyla şifreli ve kontrolsüz haberleşme sağlayabileceği anlaşıldığından hükümlü ve tutuklulara verilmemesine… oy birliğiyle karar verildi.”

Bu haberi okuduğumda aklım çok farklı noktalara gitti. Üstelik yasaklanan kitaplar, edebiyatın klasikleri arasında sayılabilecek eserlerden oluşuyordu. Şaştım kaldım ve bakın neler anımsadım:

Kitap yasaklama, kitap yakma olayları yeni değil ki; engizisyon döneminden beri tüm dünyada var. Almanya’da Naziler bu işte doruğa çıkmışlardır. Alanlarda sevmedikleri tüm yazarların kitaplarını yakmışlardır. Oysa Emerson "Bütün yakılmış kitaplar dünyayı aydınlatır"  derken Voltaire, "Yasaklı bir kitap durmadan kıvılcımlar saçan bir ateştir' diyordu

Ne yazıktır ki Türkiye’de kitapları toplatmak, yasaklamak ya da yazarlarını yargılamak hepimizin bildiği üzere neredeyse sıradan olaylar haline geldi. Kitap yasakları daha çok, dönemin siyasi ve toplumsal iklimiyle, iktidarların ideolojik tutumuyla yakından ilgili olarak değişiklik göstermiştir. Ülkemizde ilk olarak 1946'larda Turancı gençler bir yürüyüş sırasında Ankara'da, Ulus Alanı'nda, Akba Kitapevi önünde Sabahattin Ali’nin kitaplarını yakmışlardı. Sabahattin Ali'nin o sırada Ulus Gazetesi'nde bir romanı yayımlanıyordu. Bu nedenle bu gençler, o dönemde iktidarın sözcüsü olan gazeteyi de yakmaktan geri durmamışlardı.

İsmet Pasa'nın ünlü 19 Mayıs nutku bu yakıp yıkmalardan sonrasına denk gelir. Zira savaş sonrasıdır faşizm palazlanır gibi olmuştur. Tan matbaasının yaktırılması da bu günlere denk gelir. Sonra sonra demokrasiye doğru yöneldik yeniden. Kitap yakıp basımevi yıkmalar duraklar gibi oldu bir dönem. Sonra yine başladı tabii ki. 1976 yılında MEB pek çok kitabı yasaklayınca Aziz Nesin; başkanlığını yaptığı Türkiye Yazarlar Sendikası adına 17 Ocak 1976’da yayımladığı basın bülteniyle MEB’in bu uygulamasını Nazi Almanyası’nda ve faşist İtalya’da benzerleri görülmüş olan kitap düşmanlığı ve kitap kıyımına benzeterek, dönemin Milli Eğitim Bakanı Ali Naili Erdem’i ve ortak üyesi bulunduğu hükümeti kültür düşmanı ilan eder. 

Pek çok yabancı yazar da gönderdikleri telgraflarla Türkiye Yazarlar Sendikası’nı destekler. Bunlardan biri de, adı “İş İşten Geçti” kitabıyla toplatılması istenen kitaplar listesinde yer alan Fransız yazar ve filozof Jean Paul Sartre’dır. Sartre mesajında, “Aralarında kitaplarımın da bulunduğu Fransız kitaplarına uygulanan yasaklayıcı tedbirleri onur kırıcı olarak karşılıyor, mücadelenizi paylaşıyorum. Dostluklarla” yazar. Yasaklanan kitaplar ve yazarlar, MEB’in kara listesi, sanırız ki pek çok politik olay kadar 12 Eylül’ün de ayak sesleri gibidir. 

12 Eylül döneminde ise artarak devam etti. Üstelik bu dönemde kitap toplamak, yasaklamak da yetmez, mahkeme kararıyla kitap yakıldığını bile görürüz. Hitler rejiminde bile böylesi görülmemişti. Zira Almanya’da kitap yakılması mahkeme kararıyla olmuyor, gençlerin heyecanı gibi gösteriliyordu. Bizim 12 Eylülcüler bu anlamda yeni bir çığır(!) açmış, mahkeme kararı ile kitap yakılıyordu. Bir ülkede siyasal iktidar mahkeme kararıyla kitap yaktırmış ise bu hastalık zaman zaman depreşecektir. Rejim gider gibi olsa bile hastalıkları kendini her zaman gösterir, göstermektedir de üstelik son zamanlarda daha da yoğun olarak.

Kitap yakmak, yasaklamak aslında cinayetle eşdeğerdedir. Nerede bir kitap yakılır, nerede bir kitap yasaklanırsa faşizm orada yeniden hortluyor demektir. Kitap düşmanlığı geçmişte olduğu gibi bugün de faşizmin hortlaması olarak yorumlanır. Bir düşünür, "Nerede kitaba karşı bir tavır takınılsa, orada Alman faşizmi yeniden hortladı sanırım" diyor. Gerçekten de öyle değil mi? Ben de hep öyle kabullenmişimdir. 

Kitaplar toplatıldığında, yasaklandığında dudaklarımda acı bir gülümseme belirir aslında. Aklıma Sisifos Efsanesi gelir çünkü. Sisifos, kayayı dağın zirvesine taşır ve kaya tekrar yere yuvarlanır, o durmadan yukarıya taşıyacak ve taş yere düşecektir. Yazık ki Türkiye’de kitaba biçilen rol tam da budur. Kitabın üstüne düşen kâbus durmadan hortlar. Yarım yüzyıldır değişmeyen kapalı gişe bir dramdır bu. Ama perdelerin kapanması gerekiyor; yıl 2018. Ancak daha 2017’nin sonlarında tüm kitapların üzerindeki yasaklar henüz kalkmış iken yeniden yasaklar hortluyor gibi. Bunun sonrasında kitapları yeniden yakmaya başlarlar mı bilmiyorum(Umarız yaşamayız öylesi zamanları). 

Ancak biliyorum ki faşizm yavaş yavaş gelirken kitap toplatmalar, kitap yasaklamalarla gelir. Aman dikkat!... 

Arzu KÖK

28 Haziran 2017 Çarşamba

Kimdir Yazar? - Arzu KÖK

Kimdir Yazar?

Tomris Uyar bir dönem bir derginin kendisine yönelttiği bir sormacaya yanıt verirken şöyle diyordu: “Kimdir yazar? Herhangi bir yerde kitabı yayınlanmış olan mı? O kitabı okurun gözüne sokabilmek, ne olursa olsun satabilmek için yazarlık sorunları, ülke sorunlarından çok satış sorununu halletmeye kafa yoran, zaman harcayanlar mı? Bütün yazarlığı hükümet yanlısı sözlerinde toplayan mı? Demokrasi savunuculuğuna kendinden başka hiç kimseyi layık görmeyip, eylemlerinde demokrasi düşmanlığının daniskasını yapanlar mı? Aydın sorumluluğunu tepetaklak edip bu konularda sempozyumlar düzenleyenler mi? Salt kendisinin var olabilmesi için başka yazarlara, sistemden önce ve gayretli dar ağaçları hazırlamaya yeltenenler mi? Yoksa böyle bir cellatlığa yeltenenlerin yanında ivedilikle yer almaya çalışanlar mı? Kendisiyle ve yazdıklarıyla hesaplaşmaksızın, kendini sözüm ona halkın kurtarıcılığına adayan mı? Yüksek sesle yalanı lanetleyip, alçak sesle yalandan başka bir şey söylemeyen mi? Yaratı sorunlarından çok, gözü dönmüş mülk düşkünlüğünü kafasından geçiren mi?” Yani kendisine sorulan soruya yine çok çarpıcı soru ve sorularla yanıt veriyordu? Evet gerçekten kimdir yazar?

 Bir yazarın meselesi doğru şekilde nasıl yazılacağı ve neyin doğru olduğunun bulunmasıyla, okuyan kimsenin deneyiminin bir parçası olabilecek şekilde onun nasıl sunulacağıdır. Bundan daha zoru yoktur. Bu zoru başaranlar ise ya yaşarken ya da bazen ölümünün sonrasında bir şekilde okuyucunun gönlüne kurulacak tahtla ödüllendirilir. 

İyi yazarlar üretemeyen sadece tek bir yönetim biçimi vardır ve bu sistem faşizmdir. Öyle ki faşizm zorbalar tarafından söylenmiş bir yalandır. Yalan söylemeyecek hiçbir yazar faşizm bünyesinde yaşayamaz ya da çalışamaz. Çünkü faşizm bir yalandır; yazınsal kısırlığa mahkûm edilmiştir. Ve geçmiş olduğunda, çok iyi bilinen ve son birkaç ayda çok azımızın kendi gözleriyle görmüş olduğu kanlı ölümler tarihi dışında, hiçbir tarihi olmayacaktır.

Geçenlerde gördüğüm bir anket, halkın basına ve yazarlarına hiç güvenmediğini ortaya koydu. Çok merak ediyorum memnun oldunuz mu bu anket sonuçlarından? Hoşunuza gitti mi?

Halkın sorunlarına eğilen, onlara icabında yol gösterici olacak, önder olacak yazarlarına, aydınlarına halk güvenmiyor. Aydınına güvenmeyen bir halk!... Ne kadar kötü bir durum. Nerede kaldı aydın olmanın, yazar olmanın gerekleri? 

Nazım yıllar öncesinden diyor ki; “Gerçek şair, kendi aşkı, kendi mutluluğu ve acılarıyla uğraşmaz.. Onun şiirlerinde halkın nabzı atmalıdır. Şair başarılı olmak için, yapıtlarında maddi yaşamı aydınlatmak zorundadır. Gerçek yaşamdan kaçan ve onunla bağıntısız konuları işleyen kimse, saman gibi anlamsızca yanmaya yargılıdır.” İşte onu büyük şair yapan da bu dediklerini uygulamış olmasıdır. Şimdi bir düşünün bakalım aradan bunca yıl geçmesine rağmen neden aşılamamıştır Nazım?

Sanatta tarafsızlığın bir erdem sayıldığı günümüzde, insanlık davasını açıkça savunmak aslında örnek alınası bir davranış ve onurdur. Ancak “günümüzde böylesi kaç tane?” diye sorası geliyor insanın çoğu zaman.

Yazık ki egemenlere sadakat yeminiyle bağlanmış satılık zihniyetler; halktan, insanlıktan yana olmaktansa egemenin yanında esas duruşa girmeyi erdem sayar olmuşlardır. Bu esas duruş gereği olarak da kendilerince gerekçelendirmelerle, bilim adamları ülkenin bekası uğruna farklı halkları katliamdan geçirmenin kolaylaştırıcı yöntemlerini bulmuşlar, yazarlar ve şairler de bu durumu katlanılır kılmak için kullanmışlardır kalemlerini.

Bilgi ve bilimin insanlığa değil de devletlerin çıkarlarına hizmete sunulması bilim insanlarının ve yazarların kirlenmesi için yeter de artar bile. Zihinlerin kodlanmasını devletin isteğine göre ayarlayanlar elbette ki doğayı ve insanlığı da öteler. Bizde olan da budur. 

Adorno, “Gözünüzdeki kıymık en büyük büyüteçtir” der. Ne yazık ki gözlerindeki kıymığı görmeden kendilerini, kişiliklerini kusursuz görüp “vatan, millet, sakarya” hamasetiyle göğüslerini rüzgarda şişmiş yelkene çevirmişlerdir. Oysa büyük bir foseptik çukurunda debelendiklerinin farkında bile değiller. Ne hazin bir durum…

Geçenlerde sözde bir bilim adamı, yazar; “Telefonla beni arayan bir Paşa olursa hemen ayağa kalkar, önümü ilikler ve esas duruşa geçerim” diyordu. Ve yazıktır ki böyleleri bugün benim ülkemde sıradan görülür olmuştur. Zira onun gibi davrananların sayısı her geçen gün artmakta…

Jean Paul Sartre “Aydın, üzerine olmayan şeyleri iş edinendir” demiştir. Söylemini erdemiyle bütünleştirenler ise geçek aydınlardır. Hayat denilen tahterevallide erdemlilerin yanında yer almak, iktidar ve devletin kirliliğinden kurtulmak, insan olmak demektir. Ki insan olmanın erdemi en büyük hedefimiz olmalı değil mi? Aksi halde ruhsuz robotlara dönüşüp her şeyi peşin olarak kabul etmiş sayılırız ki bunun insanlıkla bağdaşır bir yanı yoktur..

‘Zihinsel üretimlere hak ettiği değer verilmelidir” denir ve doğrudur. Ancak yaşamın doğasını reddederek kişiliklerini, bilgi ve birikimlerini insanlığın aleyhine egemenlere satmaları kabul edilir bir durum değildir. Zavallılaşmanın dışında kalıp, sevgi ve vicdan ölçülerini baz alanlar ise her zaman baş tacı olmuştur zaten, olacaklardır da sonsuza değin. 

Otto Rene Castıllo’nun Ülkü Tamer çevirisiyle “Tarafsız Aydınlar” şiiriyle son vermek istiyorum sözlerime:   

“1
Tarafsız aydınları yurdumun
sorguya çekilecek günün birinde
en basit insanları tarafından halkımızın.
Soracaklar onlara ne yaptılar diye
ağır ağır ölürken ulusları,
tatlı bir ateş gibi ufacık, bir başına.

Kimse sormayacak onlara giysilerini,
uzun öğle uykularını yemek sonrasında,
bilmek istemeyecek kimse anlamsız uğraşlarını,
hiçlik konusunda görüşlerini,
nasıl para kazandıklarını felsefe yaparak.
Sorguya çekilmeyecekler Yunan mitolojisi konusunda,
nasıl iğrendikleri konusunda kendi kendilerinden,
korkuyla ölürken içlerinde bir şeyler.
Sormayacaklar nasıl vardıklarını 
Doğrulara, yalanın gölgesinde.

2
O gün  basit insanlar, tarafsız aydınların
kitaplarında, şiirlerinde yer almayanlar,
her gün ekmek getirenler onlara,
süt getirenler, çörek ve yumurta getirenler,
giysilerini dikenler, arabalarını sürenler,
köpeklerine, bahçelerine bakanlar,
onlar için çalışanlar, gelip soracaklar:
"Ne yaptınız acı çekerken yoksullar
içlerindeki sevgi ve yaşam sönüp giderken?"

3
Tarafsız aydınları güzel yurdumun,
cevap veremeyeceksiniz.
Yiyip bitirecek sizi bir sessizlik kuzgunu.
Yüreğinizi kemirecek zavallılığınız.
Susup kalacaksınız kendi utancınızla.”

Arzu KÖK





NOT: Daha sonra bu konu çok daha detaylı bir şekilde yeniden yazılacaktır... Bol örnek ve bol veri eşliğinde yeniden kaleme alınacaktır... Esenlikler...

22 Eylül 2015 Salı

Sözcükler - Arzu Kök

Sözcükler

Jean Paul Sartre’nin bir kitabının adıdır Sözcükler. Burada çok fazla felsefi söylem içerisine girmek değildir isteğim. Sadece sözcükler söz konusu olduğunda aklıma gelen bir soru var, onu irdelemek istiyorum. ‘Kaç sözcükle düşünmeyi öğreniyoruz? ‘


Ankara Üniversitesi’nde yabancı öğrencilere dilimizi öğretmek için kurulan ve kısa adıyla TÖMER olarak bilinen kurumun yaptığı bir araştırmayı gördüm geçenlerde. Bu araştırmaya göre: Amerikan ilköğretim okullarının ders kitaplarında kullanılan sözcük sayısı 71.681, Almanya’da 70.400, Japonya’da 44.224, İtalya’da 30.193, Suudi Arabistan’da 13.579 imiş. Türkiye’de ise bu rakam 7.260. Bu da demek oluyor ki ilköğretimi bitiren çocuk bu kadarcık sözcük hazinesiyle çıkıyor yaşam yoluna. 

“Severim sözcükleri.
tavandan düşen güvercinlerdir sözcükler.
dizlerimde oturan altı kutsal portakaldır onlar.
sözcükler ağaçlardır, yaz'ın bacakları,
ve güneş, ve onun tutkulu yüzü.”  diyor Anne Sexton bir şiirinde. Bir başka şair Roque Dalton:

“Som sözcükler istiyoruz
ki dirensin gecenin ortasına
dünyanın yeni rüzgârlarına
sözcükler doğar temellerden
sözcükler doğar bina temellerinden
kaya gibi sert
boyun eğmez sözcükler.

Sözcükler yetmez konuşmaya hazırlık için
bizim tez canlı dünyamızda
ama susuzluğun nedenlerini gösterir,
çığlık,
duyurur "Yeter!" diye açlığı
sömürünün karanlığına karışırken
öfkesinin ışığı.

Sözcükler istiyoruz uyanışın şarkısı için.”

Ne güzel anlatmış değil mi bu şiir sözcüklerin önemini? Düşünsenize bir gün, sırf kullanmadığınız için sözlüğümüzdeki bazı sözcüklerin silindiğini, yok olduğunu. Hele bir de kullandığımız sözcükler dahil pek çoğunun yaşamdaki karşılıkları silinirse ne olacak? Soru olarak duymak bile can sıkıcı iken Türkçe yazık ki böylesi bir durum ile karşı karşıya bırakılmış durumda.

Sözcüklerin yaşamımızdaki varlığı son derece önemlidir. Onlar olmadan düşünemeyiz, kendimizi ifade edemeyiz her şeyden önce. Sözcüklerin azalması yalnız düşünce özgürlüğü boyutuyla değil, buna bağlı birçok konuyla ilgili de bir yığın soru getirebilir akla. Ki düşünce özgürlüğüyle ilgili olanları en basitleri aslında. 

Sözcük hazinesi zengin olduğunda, düşünce de zenginleşecek ve düşünceyi açıklama özgürlüğü daha da çok anlam kazanacak. Elbette, düşünce özgürlüğünün sınırlanmasına karşı çıkmak gerekecek böylesi bir durumda. Ne var ki, her türlü düşüncenin serbestçe açıklanabildiği, ama açıklanan düşüncelerin ne kadar gür ve yüksek sesle ifade edilirde edilsin, içerik bakımından bütün derinlikleri anlatmaktan yoksun kaldığı ortamlarda yine de özgürlük hep sınırlı kalacaktır. Bakın yine sözcüklerin ve sözcük hazinesinin gücü çıkıyor ortaya. Ancak düşünce özgürlüğü ve bu alandaki zenginlik kapitalist düzenin en karşı çıktığı şeydir ki bu nedenle öncelikle ele geçirmek istedikleri ülkeleri dillerinden yoksun hale getirmeye çalışırlar. Ülkemize yapılmaya çalışılan da budur. 

Peki ya eğitim sistemimizdeki dil ikiliği? İnsanlarımızın bir kısmı öğretim dili zengin dillerin kullanıldığı okullarda yetişince ne oluyor? Evin içinden başlayarak sokaklara, meydanlara, kalabalıklara doğru uzanan bir sorun yok mu? Çocuk anadilini, adı üzerinde annesinden öğrenir. Yalnız okul öncesinde değil, sonraki aşamalarda da böyledir bu. Sözcük ve düşünce zenginliği ne kadar yüksek olursa olsun bir annenin bunları çocuğuna net olarak aktarabilme şansı yazık ki yoktur. Çünkü kişiliğinin oluşmaya başladığı en kritik dönemde çocuk, annenin zengin dil hazinesi ve iyi yetişmişliği ile çevrenin sınırlı dil hazinesi ve kültürsüzlüğü arasında kalmaktadır. Bu da çocuğun sağlıklı gelişimi yönünde engel oluşturmaktadır. Bir de burada annenin israf edilen birikimi de söz konusudur. 


Bunun gibi pek çok şey yazılabilir veya akla gelecektir mutlaka. Toplumun iyi yetişmiş seçkinleri ile halk yığınları arasındaki düşünce aktarımında da söz konusudur bu durum. Bu seçkinler ya toplumlarından kopup başka ufuklara yelken açıyorlar ya da kolayına kaçıp iletişimin mümkün olduğu sığ sularda yüzüp durmaktadırlar. Halk ile aralarında bir bağ asla kurulamamaktadır. Böyle olunca da sözcük hazinesi zengin bir dil yaratmak, ülkenin kültür düzeyi kadar demokrasisinin kalitesi bakımından da büyük önem kazanmaktadır.

Sözcük hazinesi zengin bir dilin yaratılması ise, dil kurumlarının, edebiyat ve sanat çevrelerinin olduğu kadar, hatta onlardan daha çok üniversitelerin işidir. Çünkü dil, ayrıntılı kavram farklılıklarıyla ve bilimsel anlatım titizliğiyle orada gelişir.

Dünyanın en güzel dillerinden ve sözcük hazinesi en zengin olanlarından biridir Türkçemiz. Bu nedenledir ki onun daha fazla yozlaştırılmasına izin verilmemelidir. Üniversiteler, dil kurumları, edebiyat ve sanat çevreleri ortak hareket etmeli ve bu gidişata bir son verilmelidir. Bizim başka dilimiz ve ülkemiz yok. Sahip çıkalım.

                                                                            Arzu Kök