17 Eylül 2016 Cumartesi

OKULLAR AÇILIYOR - Arzu KÖK

OKULLAR AÇILIYOR…

Okulların açıldığı dönem her evde büyük bir heyecan söz konusudur. Tabii büyük bir de sevinç. Bu öyle bir sevinçtir ki,  bir önceki yıllardaki tüm kırıklıkları, kırgınlıkları da unutturur. Neşe doludur çocuklar. Veliler ise daha çok endişeli…


 Yeni bir eğitim-öğretim yılı başlıyor. Türkiye’nin eğitim çarkı yeniden işlemeye başlayacak. Ancak eğitim sistemimize ait sayısal verilere baktığımızda ülkemizdeki her türlü gericiliğin, yoksulluğun, ayrımcılığın, adaletsizliğin çürüme ve yozlaşmanın ilk elden bir örneği haline geldiğini görmekteyiz. Ve ne yazık ki bunun anlaşılabilmesi için öyle uzun boylu araştırmalara da gerek yoktur. Özellikle Ankara, İstanbul, İzmir gibi büyük kentlerin merkezleri ya da ekonomik hali iyi semtlerde yer alan okullardan, kenar mahalle okullarından birine ya da ülkemizin birbirine göre daha batısı ve doğusu arasında yer alan noktadaki bir okula dışarıdan bakmak bile eğitimdeki her türden adaletsizliği, bilimsel nitelik ve olanaklardan yoksunluğu apaçık  göstermektedir.

Eğitim sistemimiz, on dördüncü yılını deviren ve bugüne kadar altı bakan eskiten AKP iktidarında nelere tanık olmadı ki? Erkan Mumcu, Hüseyin Çelik, Nimet Çubukçu, Ömer Dinçer, Nabi Avcı… Her biri eğitim sistemini büyük adımlarla piyasalaştırıp gericileştiren bir sürecin mimarları oldular. Yeni Milli Eğitim Bakanı ise bir önceki AKP hükümetinin Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz oldu. “Savunma Bakanı eğitimden ne anlar?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Sorun da bu ya! Eğitimden anlamasına da gerek yok anlaşılan. Şimdi, 4+4+4 sistemiyle bir gericileştirme yuvası haline getirilen eğitim alanına 3+3+3+4 eğitim sistemini devreye sokarak yeni bir tüy dikmeye hazırlanıyor sayın Bakan.

15 Temmuz’da AKP’ye yönelik gerçekleştirilen başarısız darbe girişiminin ardından cemaate yönelik TSK, eğitim ve polis teşkilatı içerisinde tasfiye süreci de başlatılmış oldu. Fethullah Gülen cemaati ile bağlantısı olan, olduğu düşünülen kişiler tek tek devlet kurumlarından arındırılmaya çalışılıyor(!) Bunun yanında Gülen’e ait olduğu düşünülen eğitim kurumlarına da el konuldu, devletleştirildi. Bakıldığında bir yandan çok güzel gibi görünüyor. Çocuklarımızın okuyabileceği okul sayısı arttı diye sevinenler bile var. Ancak bu okulların neredeyse hepsi İmam Hatip oldu. Kimi İmam Hatip Lisesi, kimi İmam Hatip Ortaokulu…

İmam hatip okullarının açılması iki kanun maddesine dayanır; biri Tevhid-i Tedrisat Kanunu (4. Madde), diğeri 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu. İmam hatip okullarının adının geçtiği 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’nun 32. Maddesi şöyle der: “İmam-Hatip Liseleri İmamlık, Hatiplik ve Kur’an Kursu öğreticiliği gibi dinî hizmetlerin yerine getirilmesi ile görevli elemanları yetiştirmek üzere Milli Eğitim Bakanlığı’nca açılan ortaöğretim sistemi içinde, hem mesleğe, hem yüksek öğrenime hazırlayıcı programlar uygulayan öğretim kurumlarıdır...” İmam hatip ortaokulları, İHL’lerin hazırlık okulu olduğu belirtilerek bu kanunun 25. maddesine 2012’de 4+4+4 yasasıyla eklendi.  Bu demektir ki ister ortaokul ister lise olsun imam hatipler, dinî hizmetlerini yerine getirecek din adamı yetiştirmek üzere din eğitimi ve öğretimi yapılan okullardır.

Bu durumda İmam Hatip okullarının dayanağı kabul edilen bu iki kanunun, hâlihazırdaki Anayasamıza aykırı olduğunu da görmek gerekiyor. Çünkü Anayasa, din kültürü ve ahlak bilgisi dersi dışındaki dinî derslerin öğrencilere verilmesini tercihe bağlıyor. Oysa imam hatip okullarındaki dinî dersler zorunlu. Anayasa’nın 24. maddesi şöyle “… Din Kültürü ve Ahlâk öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitimi ve öğretimi ancak kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlıdır...”  

Gördüğünüz gibi Anayasa, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi dışındaki “din eğitimi ve öğretimi”ni isteğe bağlamış. Maddenin son cümlesine göre din eğitimi ve öğretimi yapan imam hatip ortaokullarında zorunlu olan Kur’an-ı Kerim, Arapça, Hz. Muhammed’in Hayatı, Temel Dinî Bilgiler ile liselerinin Kur’an-ı Kerim, Temel Dini Bilgiler, Siyer, Fıkıh, Tefsir, Hadis, Akaid ve Kelam dersleri için öğrencilerin rızası alınmak zorundadır. Şu haliyle İmam Hatip ortaokulu ve liselerindeki dinî içerikli zorunlu derslerin tümü Anayasa’ya aykırıdır. Ancak ısrarla devam edilmekte hatta ve hatta parası olup laik eğitim veren bir özel okulda okuyamayacak olan tüm çocuklar başka seçenek olmadığından o okullara yönlendirilmektedirler.

Oysa IŞİD’in Selefi-cihatçı referanslara dayalı toplum ve devlet örgütlenmesi “yeni dünya düzenini” vahşet gösterisi ve bombalı saldırılarla ilan ettiği bu dönemde laiklik ve laik eğitim tarihimizde olmadığı kadar kritik öneme sahip. Piyasacı düzen ile İslamcı totaliter pedagojinin iki taraflı kıskıvrak ele geçirdiği “eğitim sistemi”, yoğun Sünni asimilasyon aygıtına dönüşerek rejimin, İslamcı toplum inşasına hız kazandırmaya devam ediyor. Müslüman Kardeşler düşünceleri ve cihatçı şuuruna sahip Değerler Eğitimi “Milli Eğitim Müfredatı” halini aldı. Bu ise çok acıdır.

Kamusal eğitim vermekle sorumlu Milli Eğitim Bakanlığı da, bu yıl da özel okullara yerleştirilen öğrenciler için kişi başına ortalama 3 bin TL’den toplam 500 milyon TL’lik teşvik giderini vermeye hazırlanıyor. Milli Eğitim Bakanlığı’nın özel okullara yağdırdığı öğrenci teşvik harcama kaynağının vatandaş vergileri olduğunu söylemek dahi istemiyorum artık…

Yeni Türkiye’de laik eğitimi şimdilik “meta” gibi piyasalara devretmiş, parayla satın alabilen müşterilerine sunan bir düzen gelişmeye başladı. Piyasalaşan “laikliğin” karşısında sosyal politik bilincine, birey olma gücüne anaokulunda el konulmuş, sömürü ve eşitsizliğe karşı zihin kalıplayan İslamcı içerikleri evrensel bilgi sanan on milyonlarca çocuk yetiştirilmeye başlandı diğer tarafta. Çocuğunun laik eğitim almasını isteyen herkes parasını bulmak ve çocuğunu özel okula göndermek durumunda kalıyor bu yıl da.

Cumhuriyet, hem de temelinde devrimcilik ve pozitivizm yatan bir cumhuriyet, dinden medet ummaya başladı mı, bu gidişin sonu yoktur. Ancak bu gerçek pek çok gözden kaçmakta veya kimse sesini çıkarmadığı için süregelmekte ve tükenişe doğru gitmekteyiz… 

Eğitime, özellikle de yarınlarımız olan çocuklarımıza sahip çıkalım…


Arzu KÖK

10 Eylül 2016 Cumartesi

Anne- Babaya Açık Mektup -Arzu KÖK

Anne- Babaya Açık Mektup

Okulların açılmasına az bir zaman kala gençlerden anne ve babalarına ilişkin dinlediğim şeylerden yola çıkarak onların dilinden, anne-babaya açık bir mektup yazdım. Bakalım çocuklar, gençler neler söylüyor?


 Okullar açılacak yakında. Yine bir sürü vaat verecek ve birçoğunu yerine getirmeyeceksiniz biliyorum. Aslına bakarsanız çok fazla vaat verip yerine getirmeyen, sözünde durmayan anne-baba durumuna hiç ama hiç düşmenizi istemezdim. Net ve kesin sözler verip yerine getirmeniz size olan inancımın asla yıkılmaması demek olurdu. Sözünü yerine getiren insan görüntüsü zihnime kazınır, ileride daha dürüst bir birey olmamın yolunu açardı. Şimdi ise, ‘verilen sözler yerine getirilmese de olur’ mantığını öğreniyorum. 

Hele bir de beni kendi çocukluğunuzla ya da başkalarının çocuklarıyla kıyaslamanız vardı ki anlatılması bile çok zor; “… ben senin yaşında iken…” diye başlayan söylemleriniz çoğu zaman bir kulağımdan girip diğerinden çıkıyordu da siz anlamıyordunuz. Siz konuşmaya başladıkça  “…yine başladı nutuk çekmeye…” diyor ve psikolojik olarak tıkıyorum kulaklarımı…

Kendi çocuğunuzun mükemmel olmasını istediğinizden midir bilmem, en ufak hatalarımı bile büyük bir suçmuş gibi başıma kakıyorsunuz ya deli oluyorum. Derin bir ümitsizlik içerisine düşüyorum. Benim de insan olduğumun ötesinde yeni yetişmekte olan bir genç olduğumu düşünmeden, bana yanılma payı bırakmadan suçluyorsunuz. Bu yanılgılar yüzünden suçluluk sendromu yaşar oldum. Bu durumlarda beni korkutup sindirmek, suçlayarak terbiye etmek, suçluluk duygusu içine sokmanız mı beni güçlü bir birey yapacak? Buna inanıyor musunuz gerçekten?

Hatalarımı, yanılgılarımı gerekçe göstererek beni suçlu sandalyesine oturtmanız, “kötü çocuk” muamelesi yapmanız, böyle yargılamanızın ne kadar yanlış bir davranış olduğunu sizlere anımsatmak durumunda kalmam beni ne çok üzüyor biliyor musunuz? Ne kadar yazık değil mi sevgili anne ve babacığım!...

Normalde hatalarımı düzeltmek için arkadaşça, sevgi ve şefkatle yaklaşıp telkinler yapacağınıza tersini hep yapıyorsunuz... Belki, hatalarım yüzünde ceza vermeden önce benimle konuşup beni dinleseniz hatanın sebeplerini anlamaya çalışsanız, suçluluk pozundan çok kolay kurtulmam mümkün olabilecekti… Ama yapmadınız, beni hiç dinlemediniz; hem savcı hem de yargıç oldunuz… Peki bu ileride sağlam adımlar atmamın, onurlu bir insan olmamın önüne diktiğiniz bir değil mi?

Hep öğretme ve öğrenme eksenine oturmuş karşılıklı iki siperde olan iki rakip gibiydik… En çok öğrenme meraklı olduğum anlarda, merak ettiğim konularda soru sorardım size hatırlıyor musunuz? Ve genelde o sorulara çok kısa yanıtlar verirdiniz. Bu ise bende “…beni baştan savma”  hissi uyandırıyordu. Hoş, uzun açıklamalarınız da yok değildi. Ama bunlar genelde nasihat yüklü söylemlerdi. Konunun özünden tamamıyla uzak söylemler… 

Başarım konusunda ise bana ne kadar güvendiğinizi hiç belli etmediniz. Manevi desteğinizi nedense hiç algılayamadım. Oysa gösterdiğim her çabanın sonunda takdir görmek ne çok sevindirirdi beni.  Övülmek, takdir edilmek biz gençlerin muhtaç olduğu manevi bir gıdadır; hani eskiler şöyle dermiş; “…marifet iltifata matuftur…” Bunu edebiyat öğretmenimden duymuştum; yani yetenekler, marifetler takdir edilir ve ödüllendirilirse o kadar daha gelişir, yoksa körelir gider… Annem ve babam olarak, hiç olmazsa, o gösterdiğim gayreti birazcık övseydiniz, ruhumu okşasaydınız ne olurdu sanki?...

En çok yaptığınız hatalardan biri de beni başkalarıyla kıyaslamanızdır. Çünkü o anlarda inanılmaz derecede umutsuzluğa, aşağılık duygusuna kapılıyor, zaten az olan kendime olan güveni de kaybediyorum...

Her nedense benden farklı bir düzeyde başarı, farklı bir olgunluk bekliyorsunuz ve ben bu beklentilere cevap veremediğim zamanlar sözlerinizle öyle bir hırpalıyorsunuz ki anlatamam...

Herkeste gördüğünüz mükemmelliklerin hepsinin bende olmasını istemeniz, tüm kural ve kaideleri öğretmeye kalkmanız beni korkutuyor; kendimi sıkı bir cendereye sıkışmış gibi hissediyorum. Karşınızdaki insanın da bir süreçten sonra bazı şeyleri ancak öğrenebileceği, bunun için gereken zamanın verilmesi gerektiğini neden hiç düşünmediniz?..

Bu baskılar sonucu olarak, sizinle yüz yüze kaldığım durumlarda, dürüstlüğü elden bırakıp ister istemez yalana sığınmak zorunda kaldım... Yalanımı da sezip üzerime geldiğinizde de, size karşı “kinim” artıyordu… Oysa baba-anne olarak çocuğunuzun kusurlarını yüzüne vurup onun moralini bozmak yerine, onun kusurlarını tamir etmesi için fırsat tanımanız daha doğru olmaz mıydı? Sizi çok zora sokmuş olsam bile sabrınızın tükenmemesi, soğukkanlılığınızı yitmemeniz gerekirdi...

Yaptığım hatalardan dolayı bana kızmanızı doğal karşılayabilirim, fakat beni aşağılamanız, hele başkalarının yanında, özellikle arkadaşlarımın yanında, onurumu kırıcı sözler söylemeniz, beni tamamen sizden uzaklaştırıyor farkında değil misiniz? Bir an için farklı düşünün ve lütfen kendinizi benim yerime koyun, benim de sizi yabancıların önünde güç durumlara düşürdüğümü düşünün... Ne yapardınız o zaman?

Anne-baba olarak bana karşı yaptığınız yanlışlar ve haksızlıklar nedeniyle özür dilemeniz size bir şey kaybettirmez, aksine size olan sevgimi arttırırdı...

Şunun da farkındayım sevgili anneciğim ve babacığım; zaman zaman sizi hayal kırıklığına uğrattığımı biliyorum. Bana vermek istediğiniz hayatın, sağladığınız imkânların yanında benden istedikleriniz çok küçük kalabilir; bunun farkındayım… Bu satırlarımla size yönelik eleştirilerim olması gereken istem ve söylemleri de ne kadar uygun karşılayacağınızı da bilmiyorum…

Anne ve baba olarak herkes çocuğunun iyiliği için çalışıyor ama bazen terazinin ölçüsü kaçıyor ve ters etkiler oluşuyor…

Bir evlat olarak sizden sadece beklentim şu: Beni ben olarak sevmenizi istiyorum. Beni farklı, mükemmel bir varlık, herkese “örnek çocuk” olarak görmenizi istemedim hiç. Ben sizden hiç “kusursuz ana-baba” olmanızı beklemedim. Engin hoşgörülü, anlayışlı, şefkatli, sevgi dolu olmanız bana yeter,, artar bile...

Hiç kimse baba ve annesini tayin etme hakkına sahip değil, ben de değildim, siz de… Çünkü hiç kimse kimin çocuğu olacağına kendisi karar veremez… Anne ve babalar çocukların dünyaya gelişlerinde sadece aracı varlıklardır; doğan çocuklar anne ve babalarından olabilir fakat karakterleri, kapasiteleri, duyguları, zevkleri ayrıdır. Onlar farklı varlıklardır…

Evet sevgili anneciğim ve babacığım, tüm bu farklılıklara, öz eleştirilere rağmen şunu bilmenizi isterim ki eğer anne-babamı seçme hakkım olsaydı yine de sizi seçerdim…
Sizleri çok ama çok seviyorum…


Arzu KÖK

28 Ağustos 2016 Pazar

Demokrasi Gelecekmiş - Arzu KÖK

Demokrasi Gelecekmiş!...

Bu aralar, en çok dinlediğim şarkılardan biri, "National" adlı gurubun "Fake Empire" adlı şarkısı. "Sahte imparatorluk..." 

İşte bu şarkının son kısmı şöyle diyor: 

Işığı aç, iyi geceler dile
Bir an için düşünmeyerek
Her şeyi bir anda çözmeye çalışmayalım
Sen gökten düşerken izlemesi zor geliyor
Sahte imparatorlukta, yarı uykuluyuz
Sahte imparatorlukta, yarı uykuluyuz

Bana bir şeyler çağrıştırıyor. Size de çağrıştırır mı bilemem. Ülkemde olup bitenlere bakıyorum bir süredir. Bazen, uzak kalayım, haber izlemeyeyim, okumayayım diyorum ama olmuyor. Gözümün içine içine giriyor her şey, her olay… İçimden bir sesin avaz avaz bağırmasına mani olamıyorum. "Ayıp yahu ayıp, ayıp..." 

Hepimizle alay ediyorlar. İnsanlar için tutuklama kararı çıkıyor, YAŞ başlıyor, anlaşmazlık çıkıyor, sonra tutuklama kararı kaldırılıyor, sonra hep birlikte "Uzlaştık" diye beyanat veriliyor. Hepimizle alay ediyorlar. İktidar alay ediyor. Ordu alay ediyor. Yargı alay ediyor. Kurumlar alay ediyor. Hatta muhalefet alay ediyor. Bunun adı da "Demokrasi" oluyor. Ülkenin bütün kurumları, gırtlağına kadar "Oyun içinde oyuna" batmış. "Fake Empire..." Sahte imparatorluğun dikişleri her yerinden atıyor. Sahte demokrasi her yerinden sırıtıyor… Ama yine de hele ki son darbe girişimi ardından etraf demokrasi havarisi doldu. Hep bir ağızdan bağırıyorlar: Demokrasi gelecekmiş…

Demokrasi; bireylerin ve kurumların farkındalığına dayalı, duyarlılık içinde yaşanılacak olan rejimin adıdır. Eğitimle gelişip olgunlaşır. Cehaletle yozlaşır, bozulur. Bu nedenledir ki demokrasi, farkındalık ve duyarlılık ister. Yani insan gibi zamanla gelişir, olgunlaşır. 

Farkındalık, insanın paylaşımcılığını oluşturup artıran en yüksek bilinç seviyesidir. 
Duyarlılık ise, geliştirilmiş duyguların uyanık olmasıdır. Kendiyle barışık, içinde yaşıyor olduğu toplumdan ve dünyadan haberdar olup, bütünleşip birlikte yaşamayı hak, hukuk çerçevesinde sağlayıp başarmış olmak demektir. 

Tüm bunlar da demek oluyor ki, demokrasi akıl işidir. Sürekli geliştirilen akılla, şartlara uygun bir şekilde gelişip olgunlaşmayı bilmektir. İlerlemek için yenilenmektir. Paylaşımı artırıp toplumu özgürleştirmektir. Üretimi artırıp zenginleşmektir. Huzuru yayıp mutluluğu çoğaltmaktır. 

Birine değer verirseniz siz de değer görürsünüz. Kendisine değer veren kişi çevresindekilere de değer verir. Kendini değersiz ve boş sayan kişi de çevresindekileri öyle kabul eder. Bu nedenledir ki bazılarının dediği gibi demokrasi sadece matematiksel sayı çokluğu ile yürütülen bir rejimin adı değil, felsefeye dayalı birlikteliktir. Birliktelik de hak, hukuk işidir. 

Hakka hukuka dayanmayan demokrasinin sağlıklı ve uzun bir yaşam sürmesi düşünülemez. Çünkü demokrasinin özü haktır, hukuktur. Hakkın, hukukun özü ise insanlıktır. İnsanlığın özü de vicdandır. 

Yaşamdan, yaşamaktan değil, vicdansızlıktan, cehaletten, sevgisizlikten, hoşgörüsüzlükten korkmalıyız. Hakka hukuka riayetsizlikten, birbirimize olan güvensizlikten korkmalıyız. Şimdi ise her şeyden korkar olduk… Çünkü demokrasinin olmazsa olmazı değerlerin birçoğunu kaybettik.

Hani bilinen bir öykü vardır: Mahalleli fark etmiş karısı adamı aldatıyor. Çağırmışlar adamı. Bak demişler “Karının durumu durum değil, mahallenin adı çıkacak. Ya karını boşa ya da mahalleden taşın.” Adam “Yalan söylüyorsunuz, iftira atıyorsunuz” diyormuş da başka bir şey demiyormuş. Mahalleli bakmış olacak değil, adama bir teklif götürmüşler. “Gel “demişler “Bir dedektif tutalım gizlice karını izlesin, ne olup bittiğini rapor etsin biz de sen de ona göre karar verelim.” Adam kabul etmiş. Dedektif göreve başlamış. (Tabi o zaman telefon dinleme olmadığından bu kadar rahat değil işler.) Ertesi gün akşam tekrar toplanmışlar. Dedektif anlatmaya başlamış. “Sabahleyin demiş lüks bir araba gelip aldı. Bir kafeye gittiler. Sonra yemek yediler. Sonra sinemaya gittiler. Sonra bir eve girdiler. Ancak perdeler kapalı olduğu için ondan sonrasını göremedim.” Adam atılmış herkesten önce, “Gördünüz mü bir şey olmamış” demiş.

Bir kesim yaşananları net bir şekilde görüp korku içinde yaşarken bir diğer kesim öyküdeki adam gibi gözünün önünü görmüyor. Son zamanlarda sürekli tekrarlanan “Demokrasi”, “Demokrasi geliyor” söylemlerine inanıyor. Oysa zaten demokrasi ülkemize Atatürk ile gelmişti. Onu koruyamayan, geliştiremeyen bizleriz.

Demokrasi havarileri sarmış ortalığı. Peki, dostlar sizce hiçbir kurumu ve bireyi özgür değilken TÜRKİYE demokratikleşir mi? Ya da nasıl demokratikleşir? 

Üniversiteler sustu. Yargı son demlerini yaşıyor. Dernekler, sendikalar etkisizleşti, medya gitti. Askeriye büyük oranda kan ve can kaybetti. Eğitim sıfırlandı. Kimse özgür değil. İnsanlar korku içerisinde. Her an terör endişesi içerisinde… 

Ve hala demokrasi gelecek diyorsanız hayırlı olsun.


Arzu KÖK


24 Ağustos 2016 Çarşamba

Bir Bebekten Katil Yaratan Karanlık - Arzu KÖK

Bir Bebekten Katil Yaratan Karanlık

Antep’te bir düğüne canlı bomba saldırısı yapıldı geçen gün. Onlarca vatandaşımız can verdi. Onlarcası yaralı olarak hastanelere kaldırıldı. Bu saldırının ardından, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı açıklamada dikkat çeken bir nokta vardı. Cumhurbaşkanı, saldırının “12-14 yaşlarında bir canlı bomba” tarafından gerçekleştirildiğini belirtiyordu. Bu doğruysa, Türkiye artık çocukların canlı bomba olarak görev yaptığı bir ülke konumuna gelmiş demektir. Katil çocukları barındıran bir ülke. İnanmak gelmiyor içimden. 


 Gabriel Garcia Marquez’in “Kırmızı Pazartesi” öyküsünü bilirsiniz. İşleneceğini hemen hemen herkesin bildiği ama kimsenin engel olmadığı bir cinayetin an be an öyküsüdür bu ve gerçektir de aynı zamanda. Bizim buralarda “iyice” bilinir olmasının da başka sebepleri vardır. Bu toprakların ”Kırmızı Pazartesi” leri bir türlü bitmemektedir ne yazık ki.  Üstelik artık çocuklar fail olarak seçilmektedir.

Bu, kendiliğinden gerçekleşecek bir durum değildir. Çocuklar kendiliklerinden canlı bomba olmazlar, olamazlar. Ancak yetişkinlerin büyük bir çaba harcaması ile bir canlı bombaya dönüşebilirler. Antep’teki saldırı, sıradan bir saldırı değil, planlanmış ve hazırlığı yapılmış bir katliamdır. Bu saldırıda yer alan çocuk, hangi yaşta olursa olsun, yalnızca bir figürandır. Onu katil olmaya sürükleyenler ise çocuklara zerre kadar değer vermeyen, kafalarındaki dogmalara inanmış yetişkinlerdir. Rakel Dink’in 2007’de söylediklerini anımsamakta yarar var: “Yaşı kaç olursa olsun; 17 veya 27, katil kim olursa olsun, bir zamanlar bebek olduklarını biliyorum. Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılmaz kardeşlerim...”  Bu sözlerden yola çıkarak Erdem Gül durumu özetliyor: “Çocuktan katil yaratan ülke, çocuktan bomba da yaptı.”

Türkiye’de şiddet özellikle 12 Eylül sonrasında kök saldı. O dönemde ateşli silahların topluma yayılması kolaylaştı ve 2015’de ölüm bir siyaset aracına dönüştürüldü ne yazık ki. Günümüz Türkiye’sinde çocuklar her yerde (evde, okulda, sokakta, medyada) sürekli olarak şiddet ile karşı karşıya. Çocuklar şiddetle kuşatılmış durumdalar. Şiddetin sıkıştırdığı çocukların şiddetle patlaması da bu durumda çok da şaşırtıcı gelmemektedir maalesef. Soruşturma, kötü muamele, insan hakları ihlalleri, tecavüz, hatta hapis cezaları ile karşı karşıya bırakılan çocuklar ve gençler hakkında söz söyleyenlerin çoğu, var olan toplumsal koşulları ve süren çatışma ortamını yadsımışlardır. Oysa devletin takındığı tutum, yaşanan sorunların en temel öğesi konumundadır.


Bir çocuğun, ister Türkiyeli, ister Suriyeli olsun böyle bir saldırıda yer alabilmesi için yetişkinler tarafından yüce bir varlığa hizmet ettiğine ve büyük bir iş yapacağına inandırılmış olması gerekir. Türkiye’de çocuklar yıllardır bu mesajı alıyorlar. Devlet birimleri ve yerel yönetimler uzun süredir çocukları yüce bir varlık için kendini kurban etmeye özendirmektedir. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın çocukları şehit olmaya özendirdiği Diyanet Çocuk Dergisi’nde, “Şehit olan cennette o kadar mutlu olur ki, on defa şehit olmak ister”, “Keşke ben de şehit olabilsem” gibi ifadelere yer verilmişti. Asıl görevi çocukları yaşatmak ve korumak olan devlet, çocuklara “Şehitler acı çekmez”, öldüklerinde, “günahları bağışlanır” diye ölüm propagandası yapabiliyorsa, IŞİD vb örgütlerin yapabileceklerinin çok daha kötü olabileceği tahmin edilebilir duruma geliyor.

Diyanet’in özellikle küçük çocukları hedef alması, onlara acısız bir ölüm ve cennet vaad etmesi çok önemli. Çok küçük yaştaki çocuklara dogmaları belletmek ve bu dogmaların sorgulanmaz kılınmasını sağlamak, çocukların daha 9-10 yaşlarında inanmış birer nefere dönüştürülmesini çok rahat sağlayabiliyor. Oysa bir çocuğun din gibi soyut kavramları anlayabilmesi için en az 12-13 yaşlarında olması gerekir. Yazık ki bizde belki de küçük yaşta çocukları inanmış neferlere dönüştürmek adına anaokulunda başlatılıyor din eğitimi. Henüz soyut kavramları anlayamayacak yaştaki çocukların beyinleri korkuyla, körü körüne inançla dolduruluyor. Böylece de çocuk sorgulama yeteneğini yitiriyor ve istenildiği gibi kullanılabiliniyor. Antep’te yapılan saldırıda 12-14 yaşında bir çocuk yer aldıysa, bu o çocuğun özgür düşünen, dünyayı sorgulayan bir birey olmasının engellenmesi ile sağlanmıştır. 


Diyanet, çocukları ölüme teşvik ederken tüm iddialarını peygamberden alındığı söylenen sözlere dayandırmıştı. Amaç, çocukları şehitliğe özendirme siyasetini sorgulanmaz kılmaktı. Çok küçük yaştan çocuklara şehit olmanın Tanrı’nın ve peygamberin emri olduğu söylenirse, çocuklardan canlı bomba yapmak çok daha kolay olacaktır. Artık din her olanakta siyasete araç ediliyor. “Şehit olunca cennete gideceksiniz” diye çocukları ve gençleri savaşa sürmek, kim tarafından yapılırsa yapılsın kabul edilemez. Çocukları zayıf oldukları, kolay kandırılabilir oldukları için hedef alıyorlar. Çocukları katil olmaya sürükleyenler, çocuklara zerre kadar değer vermeyen, kafalarındaki dogmalara inanmış yetişkinlerdir. 

Masum bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadıkça aydınlığa çıkmayız elbette. Eğer bu yanlıştan dönülmezse daha çok çocuk katilimiz olacak, daha çok ‘Kırmızı Pazartesi’ yaşayacağız gibi geliyor.

Yetmedi mi artık?...


Arzu KÖK

16 Ağustos 2016 Salı

Çaresizliğin Resmi Yapılabilir mi? - Arzu KÖK

Çaresizliğin Resmi Yapılabilir mi?

İnsanlığın içine düşebileceği en kötü durum belki de çaresizliktir! İnsan zor bir durumla karşılaştığında durumuna çare arar. Zira ancak çare olduğunda bir umut vardır. Ama öyle bir çaresizlik anı vardır ki... İşte onu anlatmak mümkün değildir.  Çaresizlik anlatılamaz ki, çaresizlik adı üzerinde çaresizliktir. Nasıl ki mutluluğun resmi yapılamıyorsa çaresizliğin tarifi de yapılamaz. Resmi ise asla yapılamaz. İşte bu çaresizlik anlarından biri de deprem anıdır.

 Sallanma başladığında kanınızın damarlarınızdan yavaş yavaş çekildiğini hissedersiniz. Vücudunuzda var olan o mucizevi ahenk bir anda bozulur. Çaresizlik içinde donup kalır, tuhaf bir boşluğa düşersiniz. Duygularınız, algılamalarınız, iradenizin denetiminizden kopar gider. Kendinizin sadece bir et ve kemik yığını gibi hissedersiniz. Öyle ki o anda korkmak bile elinizden gelmez. Tüm denetiminizi yitirmişsinizdir. Bitmek bilmeyen sarsıntı ise bütün yıkıcılığı ile uzar da uzar... Yıllar geçer sanki, yüzyıllar geçer. İşte o dakikalarda insan olarak ne kadar küçük bir zerrecik olduğunuzun ayrımına varırsınız. Ve bırakırsınız kendinizi bir boşluğa, daha doğrusu yap-satçıların elinden kurtulan bir boşluğa atarsınız kendinizi. Ve beklersiniz sonucu. Sonuç muamma. Belki ölüm, belki ömür boyu sürecek bir sakatlık, belki de kurtuluş... Tek çare beklemek. Hiçbir şeyin garantisi yok.


Aslında bu deprem dünyanın sadece ve sadece küçük bir noktasında meydana gelen küçük bir doğa olayıdır. Ama ülkemizde durum farklıdır. Zira bu küçük doğa olayının sonuçları ülkemizde hiç de küçük olmamaktadır. Binalar kağıt gibi un ufak olmaktadır bizim depremlerimizde. Ve enkaz altında, demir ve tuğla yığınları altında yüzlerce, binlerce ezilen insan.... İşte bu anlarda aklımıza hep o binaları yapıp satanlar gelir. Bir de onlara göz yuman yöneticiler... Önceden yapılan uyarılar, tarihi ve doğa gerçeklerine rağmen öncesinden tedbir almayan yöneticiler... O müteahhitlerin ve yöneticilerin bu işin günahını ne bu dünyada ne de öbür dünyada ödeyemeyeceğini bilirsiniz... Ama olan olmuş binlece insan ölmüştür artık. Aramızdan bazıları bizi, başka bir evrende tekrar görüşmek üzere, terk etmişlerdir. Onlar acının hançerini yüreğimize saplamış ve dönülmez akşamın ufkunda yitip gitmişlerdir.Kimileri kaderin yelkenlisine bindiler, kimileri de, arkalarında katil müteahhitlerini bırakarak ve belki de bizim sonradan onların cezasını vereceğimizi umarak, kalleş birer cinayete kurban gittiler. Ancak ülkemizde değişmez bir kural vardır. Giden gider, kalan sağlar bizimdir, bu kural ülkemizde hiç değişmez. Ve yine kural bozulmamıştır, Kocaeli depreminin üzerinden 17 koca yıl geçmesine rağmen.

Ben bildim bileli hemen her depremde aynı acıları yaşarız. Hep de aynı nutukları dinleriz. Önce yardım kepazeliklerini yaşarız, sonra yaraları sarma palavralarını dinleriz. Ardından deprem evlerinin talanı gelir. Binlerce insana mezar olan o binaları yapanlara yeni rant kapıları aralanır. Onlara yine ilk depremde yıkılmaya aday kağıt gibi binalar yaptırılır ve devlet töreniyle, üstelik devlet büyükleri tarafından, süslü nutuklarla depremzedelere dağıtılır.  Yıllardan beri sürüp giden kısır bir döngüdür bu. Sanki güzel ülkemizin, talihsiz insanlarımızın değişmez yazgısıdır bu.

 Evet Kocaeli depreminin üzerinden 17 koca yıl geçti. Ama hala yaralar sarılamadı. Olası yeni depremler için önlemler alınamadı. Örneğin Kocaeli depreminin hemen ardından beklenilmeye başlanan bir İstanbul depremi var. Ve uzmanlara göre bu deprem giderek yaklaşıyor. Her an olabilir. Ama 17 yıldır bu kaygı olmasına rağmen hala alınan ciddi bir önlem yok. Depreme yönelik ciddi çalışmalar yok. Hala ne bekleniyor anlamak da mümkün değil. Sanırız ki istenen yine kağıt gibi yıkılan binalar ve bu binaların enkazı altında kalacak binlerce insan... Gerçekten çok yazık.

Neden bu kadar duyarsız olduk anlamıyorum. Hiçbir şeyden ders almaz olduk. Yaşadığımız büyük olaylar, büyük acılar bile umurumuzda değil. Siyasetten doğal afetlere, eğitimden spora... Değişen hiçbir şey yok!...

Bazılarının "Ne yapalım biz böyleyiz." dediğini duyar gibi oluyorum. Ama artık yeter. Uyanıp silkinme zamanı gelmedi mi? Zira bu kadarını hiç kimse hak etmiyor.


ARZU KÖK

26 Temmuz 2016 Salı

Eğitim Onurumuz Köy Enstitüleri -Arzu KÖK

Eğitim Onurumuz Köy Enstitüleri


Elime bir kitap geçti geçen gün. Mehmet Erbil imzalı, Hasanoğlan Mezunları Derneği Yayınevinden çıkan, ‘Eğitim Onurumuz Köy Enstitüleri ve Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’ isimli bir kitap. Adıma imzalayarak verdi elime sağolsun. 

 Bu kitap Mehmet Erbil’in ikinci kitabı. İlk kitabını büyük bir keyifle okumuştum. İkinci kitap elime geçince heyecanlandım doğrusu. 340 sayfalık bu kitabı da ilk kitabında olduğu gibi büyük bir merakla okudum. İlk kitapta önsöz Mahmut Makal’a aitti, Burada ise Ali Dündar’a ait. Mahmut Makal, Köy Enstitü’lü bir öğretmen ama ‘Bizim Köy’ isimli eseri ile Türkiye’yi, hatta dünyayı sallamış bir yazar aynı zamanda. Ali Dündar ise önce Pazarören Köy Enstütüsü’nü bitirip sonrasında Hasanoğlan Yüksek Köy Enstüsü’nde okumuş bir öğretmen, Türk Dili üzerindeki araştırmaları ve yazılarıyla ön plana çıkmış bir usta. Bir defa önsözü okurken bile nasıl değerli bir kitapla karşı karşıya olduğunuzu anlıyorsunuz.

Kitabı açtığınızda sizi kendi çizdiği Atatürk portresi karşılıyor. Durum böyle olunca Atatürk’ten bahsetmeden, O’nun ileri görüşlülüğüne değinmeden geçemeyeceğim. Mustafa Kemal Atatürk Beyaz Zambaklar Ülkesinde isimli Grigoriy Petrov’a ait kitabı okuduğunda bu destansı hikâyeye hayran kalmış ve bu eserin Türkçe’ye çevrilerek okulların, özellikle askeri okulların müfredatına alınmasını emretmişti. O kitap; tüm yoksulluğa, imkânsızlıklara ve elverişsiz doğa koşullarına rağmen, bir avuç aydının önderliğinde; askerlerden din adamlarına, profesörlerden öğretmenlere, doktorlardan işadamlarına kadar, her meslekten insanın omuz omuza bir dayanışma sergileyerek, Finlandiya’yı, ülkelerini geri kalmışlıktan kurtarmak için nasıl büyük bir mücadele verdiklerini, tüm insanlığa örnek olacak biçimde gözler önüne seriyordu. Ülkenin kaderi birkaç aydının ülke için uğraşmasıyla, köy köy dolaşarak halkı eğitime teşvik etmesiyle değişiyor ve günümüzdeki hâlinin ilk adımlarını anlatıyordu. 

Mustafa Kemal Atatürk eğitimin anlamını çok iyi bildiğinden eğitime tüm diğer konulardan daha çok önem vermiştir. Ve bizlere Fillandiya’lı aydınlar gibi yapın dememiş, tüm ilk adımların atılmasını sağlamış, Köy Enstitüler’i gibi sağlam eğitim kurumları açılmasının yolunu açmıştır. O’nun döneminde kurulan Köy Öğretmen Okulları sonradan Köy Enstitüsü oldular ama temel onundu ve gerçekten harikulade tasarlanmış okullardı bunlar. Ve eğer kalsalardı ülke adına harikulade sonuçlar doğuracaktı. Hani Mustafa Kemal Atatürk o kitapta, bin bir emekle Fillandiya’da kurulan eğitim sisteminin bugün bile dünyada en iyi eğitim sitemleri içerisinde ilk beşte gösterileceğini görmüş, bu nedenle olsa gerek, belki de dünyada ilk sırada yer alabilecek bir eğitim sisteminin ülkemizde yerleşmesi için ön ayak olmuştu. Ancak ondan sonra gelenler bilemedi bunun kıymetini…


Mehmet Erbil kitabına Köy Enstitülerinin kuruluş öyküsü ile başlıyor Hasanoğlan Köy Enstitüsünün kuruluşu, sonrasında Yüksek Köy Enstitüsü oluşunu ve sonrasında da günümüze kadar olan tarihsel gelişimini artısıyla, eksisiyle gözler önüne seriyor. Okurken kâh gözlerim doldu, kâh öfkeden delirdim. 

Milli Eğitim Bakanlığı’nın ayırdığı ödenekle, öngörülen 21 Köy Enstitüsü’nün kısa sürede kurulup tamamlanması olanaksız olduğundan, gerek yapım, gerekse öğretim ve uygulama harcamalarının karşılanmasında köy bütçelerine ve imeceye de başvuruldu. Sonradan açılan enstitüler, daha önce açılan Köy Enstitü’lerindeki öğrenciler eliyle yapıldı çoğu yerde. İşte Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü de böyle kurulanlardandı. Öncesinde kurulan Köy Enstitülerinden öğrenciler tarafından inşa edilmişti orası. Erbil kitabında o inşa aşamalarını, öğrencilerin kendi anılarından alıntılarla anlatıyor. Ve okudukça yüreğiniz dağlanıyor. O ufacık köy çocuklarının nasıl bir inanç ve güçle o binaları yaptıklarını okudukça kendi gelecekleri için böylesine mücadele veren bu çocuklara hayran kalıyorsunuz. Hele ki yaptıkları bu binaların sağlamlığı, mimari yapısı bugünün mühendislerinin, mimarlarının bile ilgi odağı. Örneğin Erbil’in kitabında anlattığı bir olay gerçekten çok trajikomik. 1982 yılında kalorifer kazanının patlaması sonucu yıkılan müzik dersliğinin bir bölümü güya aslına uygun olarak yeniden inşa edilmiş. Ama çıkan sonuç gördüğüm resimlerde gördüğüm kadarıyla hiç de öyle demiyor. Gerçekten merak ettim onu yapan mimarı. Ama çok da üzüldüm, güya üniversite mezunu bir mimar o köy çocukları kadar bile olamamış çünkü.

Kitapta Hasanoğlan beldesi (şimdilerde Elmadağ ilçesinin bir mahallesi) ile kurulan Enstitü tüm ayrıntılarıyla anlatılıyor. Hele ki orada uygulanan eğitim gerçekten bir harika. Her alanda uzman yetiştiren bir kurum olduğunu gösteriyor bizlere Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü özelinde tüm enstitülerin. Mehmet Erbil kitabında bunları resimlerle süsleyerek çok güzel anlatmış. 

Öğrencilerin yetişme tarzlarının yanında, sanat ve teknik alanlarındaki başarılarından söz eder. Güzel sanatlarda ne kadar ileri olduklarını gösteriyor bizlere. Okuma, rapor, proje düzenleme, derlemeler yapma gibi üstün meziyetlerini dile getiriyor. Yönetici, öğretmen, öğrenci ve tüm çalışanların tam bir uyum içinde ulusal bir birlik sergilemeleri yanında, usta öğreticiliğin önemini vurguluyor. O dönemde yapılanları okudukça göğsünüzün kabardığını görüyor, ülkem böylesi bir kuruma sahip olduğu için çok şanslı diyorsunuz. Sonra, sonrası hüzün…

Çıkarılan bir yasayla Köy Enstitüleri kapatılıyor, önce İlk Öğretmen Okulu sonra Öğretmen Lisesi haline getiriliyor. Şimdilerde ise ne olduğu belli olmayan bir lise olarak çıkıyor karşımıza. Bir süre daha oralarda o ruh devam ediyor ama sonrasında sistem bu ruhu yok ediyor. Üretmek en büyük onur kabul edilirken tüketmek ön plana çıkıyor. Yapılan heykeller yıkılıyor, Erbil’in o okulda öğretmen iken bin bir emekle kurduğu müzedeki resimler (Bugün değeri milyonlarla ölçülecek) hiç ediliyor, o köy çocuklarının diktiği ağaçlar yerlerinden sökülüyor ya da kesiliyor… Erbil kitabında işte o hiç edilenleri resimleriyle ortaya koyarak tarihe bir not düşüyor. Kırılan heykeller, hiç edilen tablolar öyküleriyle çıkıyor karşımıza. Emeğe düşmanlığın bu kadarı olmaz diyorsunuz okudukça…

Fillandiya halkı “Bizim madenlerimiz, verimli topraklarımız yok ama bizim en büyük hazinemiz; eğitim sistemimizdir” diyor. Keşke bugün biz de eğitim sistemimizle aynı şekilde övünç duyabiliyor olabilseydik. Köy Enstitüleri kapatılmamış olsaydı biz de onur duyacaktık. Ülkemiz bu durumda olmayacak, dünyanın en iyi eğitim sistemi, dolayısıyla da en iyi ekonomisi, en gelişmiş ülkesi olacaktık. Ama yolu kesildi tüm bunların. 

“Üretmeden tüketenler bizden değildir” Köy Enstitüleri’nin bir anlamda ilkesiydi. Emeksiz yemek, üretmeden harcamak en büyük yanlıştı ve bu nedenle öğrencilere üretmenin güzelliği gösteriliyor, nasıl üretebilecekleri, hatta tüketirken nelere dikkat etmeleri gerektiği öğretiliyordu. Bugün, üretken toplumdan tüketen ve hazırcı bir topluma geçmiş isek bunun nedeni biraz da Köy Enstitülerinin kapatılması değil midir? Kitabı okuyan herkes üretken insanlar yetiştiren bu okulları tanıyacak ve eminim ki bugün gelinen duruma ve o güzelim okulları bu hale getirenlere çok kızacaklardır. Çünkü çok güzel anlatır Mehmet Erbil bunları bizlere.

Mehmet Erbil’in kitabını okudukça bunlar ve benzeri o kadar çok şey düşündüm ki anlatamam. Kendisine, bize yeniden bunları anımsattığı için teşekkür ediyorum. 340 sayfalık bu kitap inanın bir solukta bitti. Yukarıda bahsettiğim gibi kâh ağladım, kâh üzüldüm, kâh öfkelendim. Ama en çok da üzüldüm. Bu ülke halkının ve devletin bu kurumlara sahip çıkmaması bu ülkeye yapılan bir ihanettir bana göre. Ve Mehmet Erbil’in kitabını okurken bunu daha net anladım. Yeniden teşekkürler Mehmet Erbil. Emeğinize sağlık…

Bu kitabı Hasanoğlan Mezunları Derneği’nden edinebilirsiniz. Keyifli okumalar…

Arzu Kök

11 Temmuz 2016 Pazartesi

Ders Alacak mıyız? - Arzu KÖK

Ders Alacak mıyız?


Her çocuk bir devrimcidir özünde. Doğanın yasaları onunla tazelenir ve olgun insanların onlara karşı yüreği ahlak, önyargılar, hesaplar, pis çıkarlar gibi engelleri ayaklar altına alır. Çocuk dünyanın başlangıcı ve sonudur; hayatı yalnız o anlar; çünkü ayak uydurur hayata. Bu nedenledir ki devrimler ancak çocukluğun saflığıyla yapıldığında iyi günler gelecektir. Çünkü insan, çocukluktan çıktı mı canavar kesilir, ikiyüzlülüklerle başka bir kalıba girerek inkâr eder hayatı.

 İnsanların çoğunluğu çocukluğunu dayak yiyerek, yoksullukla mücadele ederek, kanunların yükselttiği o ömür törpüsü kalelerde geçirirken, hayat temellerinin sağlam atılmasını nasıl beklersiniz ki? Yeryüzünün haydutlar, katiller, dolandırıcılar, tembeller ve düzen düşmanlarıyla dolu olmasında şaşılacak ne var, sizler doğa yasalarına uymadıktan sonra.

Sizler kanunlar yapmışsınız, akademiler kurmuş, ahlak kürsüleri tesis etmişsiniz, günde beş defa okunan ezan ile merhameti öğretmeye çalışan camileriniz var, ama bilemezsiniz bir çocuğun göğsü içinde neler kaynaştığını, güzel olabilecekken sakat bıraktığınız bu hayat hakkında da bir bilginiz yok, olamaz da. Sonra da şaşırıyorsunuz kundaktaki o masum bebekler nasıl birer katil, suçlu oldu diye.


İnsanlık binlerce yıldır yaradılışın kendisine anlattıklarından bir ders almasını bilmiş midir? Hayır… İşte bu yüzden bugün, hiçbir sosyal topluluk hayatı anlamıyor, hiçbir yasa onu koruyamıyor, ahmaklık ve keyfilik her zamankinden fazla hükmünü yürütüyor. Kirlendi dünya.


Bir çocuk ise tüm safiyane duygularıyla;

“Gezegenleri birbirine vurarak
Temizlemek istiyorum dünyayı
Kirinden ve pasından
Ama yooo… Hayır…
Ya bulaşırsa oradakilere bizim kirimiz”

diyerek ders veriyor bizlere adeta. 

Ders alacak mıyız?


Arzu KÖK