22 Nisan 2015 Çarşamba

Çocuklar Bizleri Affedebilecekler mi? - Arzu Kök

ÇOCUKLAR BİZLERİ AFFEDEBİLECEKLER Mİ?

Son zamanlarda ne zaman gülen gözleriyle sevimli, bıcır bıcır bir çocuk görsem aklıma hep aynı soru takılıyor: “Çocuklar, bir gün bizleri affedebilecekler mi?” Çünkü onlara hiç de hoş olmayan şeyler bırakıyoruz. Neler mi?

Ne yazık ki çocuklarımıza ne basit, tahta bir at verebildik ne de oynayabilecekleri yeşil bir bahçe. “Sokak” sözcüğünün karşılığını bırakmadık onlarda. Artık topaç da yok, çelik çomak da. Köşe kapmacayı ise koca göbekli, koca koca amcalar oynuyor onların yerine, geyik derisi kaplanmış görkemli salonlarda.

Otlar soluksuz kalmış. Kapkara asfaltlar altında güneşe hasret papatyalar. Ama bunun adı alışveriş alışmalısın çocuğum. Öğreti böyle değil mi bugün? Yani sana rahatça tükeneceğin sokaklar sunuyoruz çocuğum. Her ne kadar senden oyun sokaklarını çalmış olsak da.

Ondan sonra, adı beyaz olan, pisliklerin üzerini örtmekte kullandığımız sayfalarımız da var bizim. Pisliklerin üzerini birer birer bunlarla örtüyoruz ki sen görmeyesin, etkilenmeyesin diye. Aslında derler ki “Işıksız ve havasız ortamlarda mikrop daha çabuk ürermiş.” Ama kimin umurunda. Herkes kendi havasında.

Ama tahta atım yok diye yakınma sakın çocuğum. Oyunlar oynayacağın arsalara, parklara falanca apartman konmuş diye üzülme. Bak sana neler veriyoruz;

Sana toplar, tüfekler, ruhları satılmış kurşun askerler veriyoruz oynaman için. Çaldığımız çocukluğuna bir de kararttığımız geleceğini ekliyoruz, bencil dünyamızın tuzaklarla dolu sokaklarında.

Bizleri affedebilecek misin sevgili çocuk, bilemiyorum. Ama şunu biliyorum ki. Acıma ki bir umudumuz olsun kurtuluş için, gelecek için.

Çünkü, kirli ellerimizle kararttığımız senin çocuk dünyanda, hiç hak etmiyoruz bu bağışlanmayı, aklanmayı. Suçluyuz çocuğum. Suçlu...

                                                                        ARZU KÖK

21 Nisan 2015 Salı

Gelecek Önünde Ayağa Kalkmak - Arzu Kök

Gelecek Önünde Ayağa Kalkmak…

Bir gün işten çıkmış, yorgun bir halde, eve gidebilmek adına metroya bindim. Akşam saatiydi, iş çıkışı ve dershane öğrencilerinin dağılma saatiydi. Doğal olarak ayakta gitmek durumundaydım. Karşıda yaşı seksenin üzerinde olduğu belli olan bir bayan oturuyordu. Her haliyle aydın bir insan olduğu görülüyordu, etkilemişti beni. Oturuşu, duruşu, insanlara sevgiyle bakan gözleri… Elimde olmadan sıcak bir tebessüm eşliğinde başımla selam verdim, karşılık verdi hemen ardından. 

İlk durağa kadar sorunsuz gittikten sonra o durakta büyük olasılıkla 9-10 yaşlarında bir öğrenci bindi metroya. Ama kazağının bir kısmı pantolon içerisinde, bir kısmı dışarıda, montu neredeyse düşecek üzerinden ve son derece de bitkin, bezgin bir çocuk. Elinde kocaman ve ağır olduğu her halinden belli sırt çantasını yerde sürükleyerek bindi metroya. 

Az önce selam verdiğim, yaşı seksenin üzerinde olan bayan çocuğu yanına çağırdı ve “Sen çok yorulmuşsun evladım gel, otur buraya” diyerek yerini ona verdi. Ben dahil metrodaki herkes şaşkınlık içerisindeydi. Yanına yaklaştım ve bu yaptığının nedenini sordum. Aldığım yanıt muhteşemdi: “Bak canım, ben geldim gidiyorum. Bu çocuksa bizim geleceğimiz. Ben sadece gelecek önünde ayağa kalktım.” 

O bayan gerçek bir Atatürkçüydü bana göre. Zira Atatürk gibi geleceğin önünde ayağa kalmayı bilmişti. Atatürk 23 Nisan gününü çocuklara armağan ederken biliyordu onların değerini. Geleceği kuracak ve kurulan Cumhuriyeti yaşatacak olanlar onlardı çünkü. Çocuklar önemliydi. Onlar mutlu olmalı, iyi eğitim almalı, iyi bakılmalı, korunmalıydı. Ulu Önder bu günü onlara armağan ederek, vasiyet ediyordu bir anlamda “İyi bakın geleceğe” diye. Ama yerine getiremedik bu vasiyeti… 

Çocukları sevmediler hiç. Atatürk çocukların önemine parmak bastığı halde sevmediler onları. Çünkü onların varlığından bile haberleri yok, olsa bile gözlerinin gördüğü yok zaten. Her zaman çok mühim başka işleri var, kimi güya vatanı milleti kurtarma peşinde, kimi dergi, gazete basıp gençleri coplatma işinde, kimi daha fazla rant elde etmek için şehirleri köstebek yuvasına çevirmek peşinde. Çocukları değil sevmeye, görmeye bile tahammülleri yok. Oysa çocuklar onların yüzünden ölüyor, onları sevmedikleri, onlara azıcık da olsa değer vermedikleri için ölüyorlar. Hepsi de suçludurlar. Suçlular. Çocukların küçücük elleri onların yakalarına yapışıp onları sanık sandalyesine oturtamayacaklar belki ama, onlar bu kadar büyüdükleri, çocukluktan bu kadar uzaklaştıkları için vicdanlarda hep suçlu olarak kalmaya mahkum olacaklar.


Bu kadar çabuk büyümeselerdi, belki emirlerindeki kurşunlar, bombalar ufacık çocukları delik deşik edemeyecekti. İçlerinde bir parça çocukluk kalmış olsaydı, rögarlardan içeri peş peşe çocukların düşüp ölmesine izin vermezlerdi.  Bir an geçmişe dalıp çocukluk günlerinizi hatırlayabilselerdi, geçen yıllarda bir gezi sırasında ölen 30 çocuk belki bu yıl da kutlayabileceklerdi 23 Nisan’ı coşkuyla. Yanmış bir çocuk hastane kapılarında parası yok diye ağlar vaziyette bekletilmezdi. Çocuklar yok yere hapishanelere tıkılmayacaktı.

Büyüklerin veya kendilerini çok büyük görenlerin bu bayramı kutlamaya hakları yok. Bu anlamda da ikiyüzlülük yapmamaları ve biraz olsun utanmaları varsa gidip  kendileri hakkında suç duyurusunda bulunmaları gerekir. Ancak hala tüm bunlar onları rahatsız etmiyor ki rahat koltuklarında güle güle, izzet ve ikbal ile oturuyorlar. Ne diyelim; “ Buyurun devletlim, makam da sizin koltuk da! “ kullanın dilediğiniz kadar. Ancak unutulmamalıdır ki hiçbir şeyin garantisi yoktur. Devran dönebilir bir gün. Geleceğin sahibi çocuklar gün gelir sorar hesabını bu yaptıklarınızın.

Bu bayram da şarkılar söyleyecekler. Ancak lütfen büyük makam sahipleri; sakın ola ki onların şarkılarına katılmayın, hatta bayramlarını bile kutlamaya kalkışmayın! O sanki sonradan tutturulmuş iğreti gülüşlerinizle, o yapmacık sevgilerinizle ve yapmacık hareketlerinizle çocuklara yaklaşmayın. Zira sizler geleceğin önünde ayağa kalkmayı bilemediniz. İşte o nedenledir ki sizleri görünce değil bizlerin çocukların bile yüzü gülmüyor. Yani “Neşe dolmuyor insan.”

                                                                         Arzu Kök

15 Nisan 2015 Çarşamba

Çölde Oluşturulan Vahalar; Arzu Kök

  ÇÖLDE OLUŞTURULAN VAHALAR

1940’lı yılların başı, Hitler neredeyse tüm Avrupa’yı kapsayan cephelerde savaşıyor. Türkiye’nin de savaşa girme ihtimalinden söz ediliyor. Halk gıda ve diğer ihtiyaçlarını ‘vesika’ yardımı ile karşılayabiliyor. Milli gelir büyük oranda azalmış durumda.


İşte bu durumdaki Türkiye’nin koşullarında bile, gelecek nesillerin yetiştirilmesi projesine öncelik verilmiş. Zira Atatürk ülkeyi Türk Gençliğine emanet etmişti ve iyi yetiştirilmeleri gerekiyordu. Bu amaçla da 17 Nisan 1940 tarihinde Köy Enstitüleri Kanunu kabul edilmiştir. Tam 75 yıl önce. İki yıl sonra da sistem, organizasyon ve yöntemlerinin ne olacağı hususunda bir kanun çıkarılmıştır. Ancak bu kanun alışılagelenden farklıdır. Çünkü bu kanun bir yatırım projesine, hatta ve hatta bir fizibilite raporuna benzemektedir.

1940’lı yıllarda ülkedeki okuma-yazma oranı %20 civarında. Tarımda saban dışında alet kullananların sayısı parmak sayısını geçmiyor. Suni gübrenin adı bile duyulmamış. İşte bu durumdaki köylere, şehre tayini çıksın diye yanıp tutuşmayan, çevrenin zanaat imkânlarının gelişmesine katkı koyabilecek, tarımdan anlayan öğretmenler yetiştirmek amacıyla kuruldu Köy Enstitüleri.

Beş yılda 30.000’e yakın öğrenci ile 21 tane Köy Enstitüsü kurulmuş. 1940’lı yılların başındaki öğretmen sayısı bu enstitüler sayesinde iki katından fazla bir seviyeye ulaşmış. Öğretmen sayısındaki artış oranı %55.

Bu enstitüler sayesinde köylerde yaşam standardı artmış, tarım daha bilinçli bir şekilde yapılagelir olmuştur. Enstitülerden mezun olan her öğrencinin çantasında bir köyde halka hizmet için gerekecek her türlü alet-edevat mevcut bulunmaktaymış. Çekiç, çivi, orak, testere, ilkyardım çantası…v.b… Ancak 1952’li yıllara gelindiğinde Demokrat Parti ,  dış mihrakların da kışkırtmasıyla  bu gençlerin çantalarında bulunan orak-çekiç ikilisini komünizm’i yayma çabası olarak algıladılar. Ve yazıktır ki bunun sonucu olarak tüm Köy Enstitü’lerini kapattılar. Hatta Köy Enstitüleri’nin kurucularından olan Hasan Ali Yücel ‘komünist’ olduğu gerekçesiyle yargılamışlardır.

Oysa Köy Enstitüleri bir çölü vaha oluşturarak kurtarma projesinden başka bir şey değildi. Açık oldukları sürece de birçok vaha oluşturabilmeyi başarmış mükemmel bir projeydi. Ancak bu kadar başarı ve iyi yetişmiş bir nesil bazı çevrelerin işine gelmedi. Kapatıldılar tek tek. Oysa geleceğe yapılmış en büyük yatırımlardan bir tanesiydi.

O günlerin ardından eğitim sistemimizin geldiği durum ortadadır. Tamamı ile ezberci bir eğitim sistemi. Zorunlu olarak ve ücretsizce devlet tarafından verilmesi gereken ancak özelleştirmeye çalışılan bir eğitim sistemi. Özel okul sayısındaki artış ve devlet okulundan çok dershane bulunması da bunun en güzel kanıtıdır.

Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç, Köy Enstitüleri projesi ile devlet adamlığını bir idealde birleştirmenin örneği olmuşlardır. İnsanları güncel hayata bağlayan siyasal hayatın içindeki yöneticilerimizin özenmesi gereken bir durumdur bu. Ama hiç oralı olmamışlardır.

Yaratıcılık ve hayal gücü günümüzde halkı aldatmak için bin türlü yalan söylemek anlamına gelen ‘vizyon’ olarak niteleniyor. Şimdi soruyorum: Köy Enstitüleri’nin bin hatası olsa da (ki yok), bugünün ‘vizyon’ una değişmez misiniz?


                                                                                                    ARZU KÖK

2 Nisan 2015 Perşembe

Özgürlüğümüzü İstiyoruz - Arzu Kök

Özgürlüğümüzü istiyoruz!..


Nerede, nasıl olduysa terk ettik sevdiklerimizi,

Mevsimler geçtikçe anladık günlerin geçip gittiğini,

Saçlarımıza aklar düşmeye başladığında anladık ansızın yaptıklarımızı, yapamadıklarımızı?

Yaşam bize en çok neyi öğretti?


 Hep bir “Ah! “ çıktı ağzımızdan esip geçen sabah rüzgarıyla birlikte.

Bir insan ne zaman çok mutsuz, ne zaman çok mutlu olur bilemedik.

Anlamaya çalıştıkça kaç kez hayatın tokadını yedik ya da kaç kez sarıldık hayata var mı sayanınız?

Kaybettiğimiz dostlarımız, evlatlarımız, aşklarımız oldu.

Kazandığımız ülkülerimiz, umutlarımız oldu.

Ama her zaman bir onur gibi taşıdık bilincimizde yaşamı.

Onuru yakasında bir gül gibi taşıyanların,  hiç kimseden korkmadan,  dimdik karşısındakinin gözlerinin içine ışıkla bakması ne güzel bir şeydir öyle...

Çünkü biz biliyoruz ki, kendisiyle ve kavgasıyla hesaplaşırken başı öne eğilenler, eksile eksile hayata yürüyenler, hesaplaşamaz hiçbir değeriyle ve bakamazlar aynadaki yansımalarına... Kalakalırlar öylesine…

Biz hayatı savunanlardanız,

Ama biz hayatta en çok özgürlüğü sevdik,

Kavgası olanların en çok  sorduğu sorudur: “Ne kadar özgürüz?” 

Telofonlarımızda konuşurken bile üç kişiysek, evlerimizin iç odalarında ve en mahrem köşelerinde büyük bir gözaltı yaşıyorsak, üzerine titrediğimiz, en mahrem dediğimiz sırlarımız birilerinin ellerinde, birileriyle paylaşılıyorsa, hayatı savunan insanlar bir kez daha soruyorlar; “Biz ne kadar özgürüz?” diye…

Büyük gözaltıların olduğu bir yaşamın ve sistemin dikenleri gelip özgürlük gülümüzün tam da kalbine batıyor…

İnsanca yaşama duygusunu ve özlemini dilinden ve bilincinden düşürmeyen onurlu insanlar yürüyor, bizi mahkum etmek istedikleri karanlığın üstüne…

İşte o zaman anlıyoruz en çok neyi kaybettiğimizi...

En çok onları yok etmek istiyorlar çünkü. En çok yaşamımızdaki anlamı, onurlu duruşumuzu, insanlığımızı yok etmek istiyorlar. Özgürlüğümüzden başladılar işe.

Özgürlüğümüzü istiyoruz!..

                                                                                                                       Arzu Kök

21 Mart 2015 Cumartesi

YA SEV YA TERK ET - Arzu Kök

YA SEV YA TERK ET

Türkiye'de üniversite öğrencilerinin % 73'ü TC'yi beğenmiyor ve bir şekilde yurtdışında çalışmak ve yaşamak istiyor. Ancak bakıldığında yurtdışında öğrenim gören öğrencilerimizin durumunun daha da karanlık olduğu da görünen bir gerçektir. Onların da %77'si Türkiye'ye asla geri dönmek istemiyor. Ellerinde olsa, mezuniyetten sonra Amerika Birleşik Devletleri veya Batı Avrupa'da çalışıp orada yaşayacaklar. Aralarında tabii ki vatan aşkıyla yanıp geri dönenler var ama onların durumu da pek parlak durumda değil. Zira söylendiğine göre bunların büyük bir kısmı "yeterince verimli çalıştırılmamaktan" dolayı "beyin küsmesi"ne uğruyormuş. Beyin küsmesinin anlamını merak edenler için açıklayayım. Bu kişinin kendi kendine  "Lanet olsun, keşke salaklık edip dönmeseydim" diyor olmasının bilimsel tarifidir.



Bu dehşet verici bilgiler Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) tarafından yayımlanan "Türkiye'de Araştırma Geliştirme: Ne Durumdayız? Ne Yapmalıyız?" adlı araştırmanın özetinden alınmadır. Araştırma Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Teknoloji Araştırma Merkezi (TEKAM) Müdürü Prof. Dr. Muammer Kaya tarafından yapılmış. Konu  "beyin göçü" ama sorun aslında çok daha büyük. Zira Türkiye'deki kaliteli üniversitelerden mezun olanların çoğunluğu "Hadi bana eyvallah deyip" yabancı ülkelerde çalışmaya gidiyormuş bu araştırmaya göre. TİSK araştırma sonuçlarında diyor ki Türkiye; "Maalesef ki iyi eğitim gören yüz kişiden 59'unu kaybetmektedir." 

Özellikle 2000’den sonraki yıllarda ABD'ye ve OECD ülkelerine göç eden 25 yaş üstü Türklerin durumuna baktığımız taktirde bunların büyük bölümünün yüksek eğitimli olduğunu görürüz. Yani ABD'ye giden 65.000 ve OECD ülkelerine göç eden iki milyona yakın Türk'ün yüzde 60'ından fazlası yükseköğrenimli, yani beyinli dediğimiz kesim. Şimdi birileri çıkıp beyinsizleri soracak ama yazık ki araştırmada onlara yönelik bir açıklama yok. Ancak görünen odur ki Batı ülkelerinin vizeler ile ördüğü demir perde yıkıldığı takdirde TC'de yaşlı ve hastalardan başka hiç kimse kalmayacak. Ne dersiniz fena da olmaz hani değil mi? Zira ne İstanbul'da trafik sorunu kalır, ne Güneydoğu sorunu kalır, ne de Türkiye'nin batılılaşma sorunu kalır. Yani hepsi bir defa da halledilmiş olur. Şimdi bana kızdığınızın farkındayım. Evet saçmaladım biraz, farkındayım. Ama her şey bir tarafa, bu istatistikler Türkiye'nin düzenini mahkûm eden, başarısızlığını açığa vuran belgeler değil de nedir? Neden mi? İşte sonuç ortada. Şimdiye kadar iktidara gelen tüm hükümetler yıllardır uğraşa uğraşa çoğunluğunun terk etmek istediği bir ülke yarattılar. Ne mutlu onlara.

Ülkemizde sürekli sayıları artan ancak verilen eğitimin iş gücü piyasasının ihtiyaçlarına uyumlu olmaması nedeniyle birçok alanda "istihdam edilebilir" nitelikte olmayan, bol sayıda diplomalı işsiz mezun ediliyor. Bunlar arasından en nitelikli durumda olanlar ise yabancı ülkelere gitmekte, oralarda çalışmaktadır. Yani bedavaya beyin ihracatı yapıyoruz. Şöyle bir bakarsak ülkemizde profesyonel bir sporcu, sanatçı ya da yönetici milyonlarca dolara transfer edilirken gerçek anlamda nitelikli insanlarımız bedavaya transfer ediliyorlar.

Beyin göçünün Türkiye'ye ekonomik maliyeti ise yıllık 2-2.5 milyar doları bulmaktadır. Bu maliyetin azalması için de politika ve altyapıda uygun şartlar yaratılmalıdır. Tersine beyin göçü ancak bu şekilde sağlanabilecektir. Aksi halde ülke her yönden kaybetmeye devam edecektir. Pek çok ülke kendilerine doğru akan nitelikli beyin göçü sağlamak amacıyla onlara pek çok cazip teklifle gitmektedir. Örneğin ABD "olağanüstü araştırmacılara" her yıl 135 bin H1-B vizesi veriyor. ABD'ye göç eden nitelikli göçmenlerin Amerikan ekonomisine katkısının kişi başına yıllık 150 bin dolar düzeyinde olduğu da bilinen bir gerçektir. Durum böyle iken Türkiye elindeki cevherleri sürekli kaybediyor.

Sonuç olarak ülkemizde 181 civarı Üniversite vardır. Ancak üniversiteler açılırken insan gücünün planlanması ve ihtiyaç analizleri yapılmamaktadır. Buna rağmen de sürekli yeni yeni üniversiteler açılmaktadır. Üstelik bu üniversiteler yeterli alt yapı ve nitelikli öğretim elemanlarına sahip olmadan açılmaktadır. Bu ise üniversitelerin sadece siyasi amaçlarla kurulduğunu göstermektedir. Zira bu şekilde kurulan üniversiteler diplomalı işsizler ordusunu giderek büyütmekte ve beyin göçünü de hızlandırmaktadır.

Bu durum ise ülkemizde büyük bir beyin erozyonuna dönüşme aşamasındadır. ve unutulmamalıdır ki beyin göçü dünyada bugün geri kalmışlıkla özdeşleşen bir durumdur. Durum böyle iken de birileri çıkıp ülkemizin ne kadar gelişip büyüdüğünden bahsedip durmasın. Zira öyle olsaydı beyin göçü en az seviyede olurdu ve insanlar bu ülkeyi terk etmek istemezdi.

                                                                              Arzu Kök

14 Mart 2015 Cumartesi

ÇANAKKALE ZAFERİ - Arzu Kök

ÇANAKKALE ZAFERİ

Aslında bugün bir vatanımız varsa ve bizler bu topraklarda özgürce yaşayabiliyorsak bunu her şeyden önce, Kurtuluş Savaşı öncesinde kazandığımız ve yokluklara rağmen düşmanı nasıl bozguna uğratabileceğimizin kanıtı niteliği taşıyan Çanakkale Savaşı’na borçluyuz. Zira bu savaş 20. yüzyılın bir dönüm noktası niteliğindedir.


Çanakkale Savaşı’nda o güne kadar eşi benzeri görülmemiş deniz gücü olan İngiliz ve Fransız donanması, Doğu’nun ilk kapısı olan Çanakkale Boğazı önüne 18 Mart 1915 günü girerlerken en büyük amaçları İstanbul’a yerleşmekti. İki amaçları vardı burada. Görünürdeki ilk ve acil amaçları zor durumda kalan Çarlık Rusya’sına yardım yetiştirebilmek, uzun vadeli olan ama asıl amaçları olanı ise boğazları kontrol altında tutarak tüm Doğu’ya rahatça hükmedebilmekti. Her ne kadar görünürde başka bir neden olsa da asıl amaç boğazları ele geçirmekti.

Bu nedenle de o daracık boğaza, o küçücük yarımadaya neredeyse tüm dünya askerleri gelmiş, getirilmişti. Kimler mi vardı? Sayalım; İngilizler, Fransızlar, İskoçyalılar, İrlandalılar, Mısırlılar, Sudanlılar, Cezayirliler, Nepalliler, Senegalliler, Hintliler, Avusturyalılar, Yeni Zelandalılar, Filistin Musevileri ve daha sayamadığımız diğerleri… Kendilerince müthiş bir ordu ve donanmaya sahiptiler. Bu nedenle de boğazları çok rahat alacaklarına, amaçlarına çok rahat ulaşacakları kanaatine sahiptiler. Zira karşılarına geçecek ordu “hasta” bir ülkenin “çaresiz” ordusuydu. Yani kendilerince zafer kaçınılmazdı. Aksi düşünülemezdi.

Evet, ordumuz  zor durumdaydı. Yarı aç, yarı çıplak ve donanımsızdı. Ancak yine de bu ordu, karada, denizde ve havada 259 gün süren öylesine müthiş bir direniş örneği gösterdi ki düşman, adeta kaçarcasına gitmek durumunda kaldı. Yani 9 Ocak 1916 tarihinde bu kahraman askerler tüm dünyaya Çanakkale’nin asla geçilemez olduğunu  öğretti. İnanılmazı başarmışlardı. Ancak yazıktır ki düşman amacına top tüfek kullanmadan 30 Ekim 1918 yılında Mondros Antlaşması’yla İstanbul’a gidip yerleşti. Koca İmparatorluk zorbaya boyun eğmişti; üstelik resmi bir yazı ile….

Boşuna mı yapılmıştı bu direniş? Çanakkale’de onca şehit boşuna mı verilmişti? Şehit sayısı hep tartışmalıdır. Ancak tespit edilen künye sayısı 55 bin 801 civarında olmak üzere toplam 211000 kişidir. Peki…. “Çoğunluğu daha yeni subay olmuş binlerce gencin ölümüne sebep olan, bir kuşağını Gelibolu bayırlarına gömen bu direnişin ülkemize yararı neydi?” diye sormadan da geçemiyor insan. Ancak bugün Türkiye Cumhuriyeti adında bir ülke varsa Çanakkale Savaşı sayesindedir. Zira bu savaş ve zafer ulusal onuru ve bilinci canlandırmış, özgüveni tazelemiştir. O özgüvenle girişilen Kurtuluş Savaşı da bu sayede kazanılmıştır.

Bu zafer yalnız ülkemizin geleceği üzerinde etkili olmamıştır. Bu zaferin yarattığı sonuçlar tüm dünya halklarını ilgilendiren olayların başlangıcı olmuştur. Çanakkale önüne gelen müttefik güçlerin amacı Çarlık Rusya’sına yardım edebilmekti. Ancak savaş kaybedilince bu yardım ulaşamadı. Dolayısıyla da Rusya’da toplumsal kriz büyüdü ve 1917 yılında halk ayaklanarak Çar’ı devirdi. Böylece de tüm dünyayı sarsan bir süreç başlamış oldu. Kısacası bu olaydan sonra Batı’nın sömürge çarkı büyük bir kırılma yaşadı. Rusya’nın bizlere karşı sergilediği ezeli düşmanlığı son buldu, yerini dayanışmaya bıraktı.

Çanakkale direnişi 20.yüzyıla yeni bir umut kazandırmıştı. Bağımsızlık  umuduydu bu…. Zira Batı’nın üstün donanıma sahip koloni ordusunun yenilebilirliği ispatlanmış oluyordu. Türkiye’de ulusal kurtuluş için bir umut doğdu. Tarih, Çanakkale Zaferi’nin dünyanın tüm mazlum  ulusları lehine değiştiğini ve 20. yüzyılın yolunun çizilmesinde etkin olduğunu yazdı. Tüm Doğu ülkeleri tehlikenin nerelerden gelebileceğini ve mücadele yollarını öğrendi bu zaferle.

Ayrıca bu zaferle yepyeni bir ulusal bilinç yanında büyük bir önderi çıkarmıştı dünya sahnesine: Mustafa Kemal… Birinci Dünya Savaş’ında türlü oyunlarla Alman’ların safına itilmiş Osmanlı Devleti’nin ordu yönetimi de Alman komutan Liman Von Sanders’in elindeydi. Bu bağımlı koşullarda dahi Mustafa Kemal’in tek bir öngörüsü dahi yanlış çıksaydı bugün esamesi dahi okunmayacaktı. Daha doğrusu kendi yaptığı planı değil de Alman karargahında yapılan planları uygulasaydı, ordusuyla birlikte yok edilecekti. Zira Mustafa Kemal biliyordu ki ulusal kaderin çizileceği zaman dilimi bir an kadar kısaydı aslında ve kararını çabuk verdi bu nedenle. Böylece de hem zafere imzasını attı, hem de tüm dünyaya nasıl bir olunacağını göstermiş oldu.

Aradan bunca yıl geçmiş olmasına rağmen Çanakkale Zaferi’nin anlamı, çağrışımları, duygusu ve bilinci bugün bile ülkemizin dünya ile olan ilişkileri ve geleceği açısından bir ders niteliğindedir. 

Bugün ülkenin pek çok yerinde bu zafer kutlanıyor, şehitlerimiz saygıyla anılıyor. Ancak bu anma törenlerinin çoğu lüks salonlarda yapılıyor. Oysa Anzak gençleri her yıl ülkemize gelerek atalarının savaştığı o topraklarda gecenin ayazına rağmen sabahlayıp onların o savaş ortamındaki hislerini anlamaya çalışıyor. Bizlerse lüks salonlarda, şık kıyafetlerle anıyoruz atalarımızı. Oysa o savaş alanında hissedilenleri anlamadıkça, oralarda Anzak gençlerinin yaptığı gibi sabahlamadıkça, soğukta tir titrerken, şiirlerle, ağıtlarla onları yad etmedikçe gerçekten anlatamayız çocuklarımıza. Bunu anlatamadığımız çocuklarımızdan da olmaz bir beklentimiz. Bu yıl ve bundan sonraki yıllarda bu anma etkinlikleri umarım ki Çanakkale kıyılarında olur. Atalarımız gibi o gece soğuğunu hissederek, orada can verirken hissettiklerini toprağın kokusunu duyarak, o havayı soluyarak anlar ve anlatır.

Tüm bu inançlarla şehitlerimizi saygı ve minnetle anıyoruz. Ruhları şad olsun… 

                                                                        Arzu Kök

11 Mart 2015 Çarşamba

"MÜSAİT" CİNAYETLER

“Müsait” Cinayetler

8 Martta bütün meydanlarda Kadınlar Günü kutlandı. Kadına yönelik şiddete her yönüyle karşı durulduğu haykırıldı. Yalnız kadınlar değildi meydanlardakiler. Erkekler de kadınlarla omuz omuza şiddete hayır dedi. İktidar bu şiddete çanak tutmakla sorumlu kılındı, eleştirildi. Başta kadına dönük şiddet, cinayetler, tacizler, tecavüzler ve bütün bunların üstüne bu cinayetlerin arkasındaki faillere getirilen aflar, iyi haller, takdir indirimleri…

Kadına bakış açısı “Dizini kır, evde otur, çalışacaksan da esnek çalışma modelleriyle sermayeye hizmet et” tir. İşte, "aile paketi" diye yarın öbür gün getirecekleri paketin de özelliği budur aslında. O nedenle de kadınların, ülkemiz kadınlarının hem sermaye iktidarına hem sermayenin fıtratına hem de muhafazakâr bir toplum yaratma hevesindeki iktidarın anlayışına karşı 8 Mart Emekçi Kadınlar Günü'nde bu taleplerle alanlara çıkmıştır ve hepsinin özellikle gelip birleştiği nokta iktidar bu zihniyetini değiştirmediği sürece hiçbir şeyin değişmeyeceğiydi. İktidarın da bu zihniyeti değiştirmeye niyetli olmadığı gün gibi ortada yazık ki. Son günlerde yaşanan iki olay ise bunu açokça koyuyor ortaya.

Esenler İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’nün ilkokul 4. sınıf öğrencilerine dağıttığı ‘Çiçek Bahçesi’ isimli kitapta kadınların “özgürleştirilerek yok edilmesi” önerildi. Kitapta, “ormanın kralı” diğer hayvanlara, “Dişi olanların da güzellerini seçin. Birçoğunu içki ve uyuşturucuya alıştırarak, bu durumu da normal bir şey gibi göstereceğiz. Sık sık eş değiştirmelerini de alkışlayacağız. Verdiğimiz özgürlükle bizim esirimiz olacaklar. Yani istediğimiz her şeyi yapacaklar” diye sesleniyor.

‘Çiçek Bahçesi’ adlı kitapta ormandaki yöneticinin yani kralın, erkek hayvanlarla birlikte, dişi hayvanlar için yaptıkları planlar anlatılıyor. Buna göre dişi olanlara ‘sanatçı’ adıyla meşhur ediliyor, paraya boğuluyor. Uyuşturucu ve içkiye alıştırılarak özgürleştiriliyor. Kral, erkek hayvanlara “Onlara tam bir özgürlük vereceğiz. Verdiğimiz özgürlükle zaten bizim esirimiz olacaklar” diyor. Kitabın yazarı ise Sakarya Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Şükrü Şumnu olarak görülüyor. Profesör ünvanı taşıyan bir zihniyetin yazdığı bir kitap olduğuna inanmak istemiyorum aslında. Zira bilim adamı ünvanı verdiğimiz bu kişilerin ne kadar yoz fikirlere sahip olduğunu görmek acı veriyor. Genç zihinlere enjekte edilen cinsiyet ayrımcılığı ve dini - ahlaki referansları kullanarak beslenen ahlaksız kadın tanımları yarın daha da fazla yaşanacak şiddetin silahı olacak. Farkında değil mi acaba Milli Eğitim ve kitabın yazarı profesör? 
TDK’nin çevrimiçi sözlüğünde müsait, öncelikle “uygun, elverişli” olarak tanımlanıyor. İkinci tanımda ise “flört etmeye hazır kadın” ifadesine yer veriliyor. Oysa flört etmek kişilerin karşılıklı olarak yaptıkları bir eylemdir ve hem erkek hem de kadın flört etmeye hazır, kolay flört edebilen karakterlere sahip olabilirler. Türk Dil Kurumu bu açıklamaya parantez içerisinde eklediği kadın ifadesiyle cinsiyetçi bir hale getirmiştir. Böylece de kadına yönelik şiddet ve negatif ayrımcılığın temel nedeni olan ataerkiliteye hizmet eder duruma gelmiştir.

Devletin denetimindeki Türk Dil Kurumu’nda kadına yönelik böyle bir -hepimizin de üzüntüyle karşıladığı- ifadenin geçmesi aslında siyasal iktidarın da sahiplendiği bir anlayışı yansıtıyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Eşitlik, fıtrata ters" derken neyi kastediyordu acaba? “Varsın onlar inadına dekolte, inadına mini etek giyerek feveran etsinler” derken neyi kastediyordu acaba?  “Ananı da al, git” derken neyi kastediyordu? “Her kürtaj bir Uludere'dir” neyi kastediyordu? Yine, Sayın Bülent Arınç, “Kadınsa iffetli olacak, herkes içinde kahkaha atmayacak” derken neyi kastediyordu? “Ben eş demem. Eş yoktur, eşitlik yoktur. Ben karımla çocuğuma eşit demem. Eşim değil, zevcem olur” derken, “Çalışan kadından bahsediyorum, patronun hizmetini yapıyor” derken AKP sözcüleri ve onların referans aldığı yazarlar ne demek istiyordu? Bunlar basit, sıradan değerlendirmeler değil, siyasal iktidarın desteği ve himayesi olmasa bunlar da yazılmazdı.

Özgecan vahşice katledildikten sonra çıkıp “Bu işin takipçisi olacağız” diyerek nutuk atanların öncelikle bu tür söylemlerden vazgeçmesi ve bu türden söylemlerde bulunanlara karşı durması gerekmez miydi? Ama yapılan şey sadece onların desteklenmeleri. Yazık, çok yazık!..
Kimse unutmasın ki;

 “Çalışan kadın ahlaksızdır “ diyenler cinayetlerin failidir.

 “Onlara tam bir özgürlük vereceğiz. Verdiğimiz özgürlükle zaten bizim esirimiz olacaklar” diyenler kadın cinayetlerinin failleridir.

 “Örtüsüz kadın perdesiz eve benzer. Perdesiz ev ya satılıktır ya da kiralıktır” diyenler kadın cinayetlerinin failleridir.


İktidar eğer gerçekten de kadın cinayetlerinin durması noktasında ciddi ise bunlara son vermelidir. Aksi halde onlar da sorumlu kılınacaktır her kadın cinayetinde.

Arzu Kök