Amerika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Amerika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ocak 2018 Pazartesi

Ötekileştirmek!... - Arzu KÖK

Ötekileştirmek!...

Dünya tarihi, egemenlerin hayal kurması ve diğerlerinin bu hayaller uğruna ölmesinden başka bir şey değildir aslında. Ve bizler birilerinin hayallerindeki hazır-nesne ölüleriz. Ve işin tuhafı, egemenlerin düşlerini düşlüyor ve kendi ölümümüzü arzuluyoruz. Bize biçilen ölme ve öldürme rollerini çeşitlendiriyoruz sadece. Hayal kurduğumuzda egemenlerin hayallerini çoğaltıyoruz. Tahakküm ilişkilerinden canı yananlar ise iktidarın hayallerini kendi hayalleri sanıyor. Düşlerimiz yok, düşlerimiz kurumuş. Sürekli ayrıştırılıyoruz, ötekileştiriliyoruz. Aramızda büyük farklar varmış gibi dayatılıyor bazı veriler bizlere.

60’lı yılların başında, Dr. Kinsey ilk doktora tezini Kuzey Amerika’ya özgü bir yaban arısı türünün üreme sistemi üzerine yapmış. Bu amaçla da, tamı tamına 5,5 milyon arı toplamış. Mikroskop altında en ince ayrıntılarına dek incelenen bu 5,5 milyon arı içinde birbirinin tıpatıp aynısı olan iki taneye bile rastlayamamış. Doğa işte bunca zengin ve çeşitli. Birbirinin benzeri olmaktan öte, aynı gibi görünen her varlığın kendine özgü bir yanı, onu diğerlerinden ayıran bir tarafı var. İnsan denilen yaratık da evrendeki tüm varlıklardan biri olduğuna göre… O da, gezegenimizdeki doğa örtüsü, bitkiler ve böcekler dahil olmak üzere tüm canlı ve cansızlar aleminde olduğu gibi, ayırt edilmez biçimde birbirinin aynısı değil, olamaz da. Her insan, fiziksel yapısının da ötesinde, zihinsel ve duygusal yapısıyla da farklılıklar gösterir. Her olay karşısında başka duygu ve düşünceler geliştirir, farklı tepkiler verir. Doğadan gelen bu farklılık için insanları yargılamak, ötekileştirmek ne kadar doğru peki?

Yukarıda da belirttiğim gibi gerçek; gün gibi ortadayken tarih boyunca bir takım popülist politikacıların sıklıkla basvurduğu yöntemler: 

- Birilerini, farklılığına vurgu yaparak ötekileştirmek ve böylece dışlamak… 
- Toplum içinde ötekileştirilmiş ve dışlanmış olanı düşman ilan etmek… 
- Bu ötekileştirme, dışlama ve düşmanlaştırma sürecinde, başka birilerini de çevresine toplayarak aynılaştırmak… 
- Uygun buldukları yer ve zamanda aynılaşanları ötekileştirilenlerin üstüne saldırtmak. Ve böylece güç kazanmak, iktidar sahibi olmak…

Bunun için bahane bulmak da hiç zor değildir onlar için. Ten rengi de olabilir bu, göz biçimi de; ulusal-etnik köken de olabilir, dinsel inanç da. Belli bir coğrafi bölgeye ait olmaktan tutun da, insanların cinsel eğilimleri, hatta ve hatta boy ölçüsü, vücut ağırlıkları bile ötekileştirme nedeni sayılabilir.  Bu yöntem, tarih boyunca defalarca denenmiş ve her seferinde hezimetle sonlanmıştır. Çünkü sinsi planların taşeronluğunu yaparken ya da salt kendi maddesel ve tinsel çıkarlarının peşinde koşarken bu yola başvuran siyasiler, her seferinde düştükleri körlük içinde bu sürecin diyalektik sonuçlarını görmekten aciz kaldılar. Ötekileştiren, dışlayan ve ötekileştirip, dışladıklarını düşman ilan edenlerin kaçınılmaz sonu, kendilerinin de ötekileşmesi, dışlanması ve düşman ilan ettiklerinin düşmanı haline gelmesidir! Ötekileştirenlerin bilgisine…


Yazık ki ülkemizde de bu ötekileştirme özellikle son zamanlarda büyük bir ivme kazandı. Bir zamanlar, birilerini “öteki” ilan ederek ve “Beğenmeyen bu ülkeyi terk etsin!” diyerek, bazı yurttaşları babasının çiftliğinden kovar gibi kendi ülkelerinden kovmaya kalkışan devlet erki ve çevresinin ellerindeki kantarın topu kaçmış durumda yazık ki. Kısacası AKP’li olmayan, başkanı övmeyen herkes ötekileştirilmeye ve düşman ilan edilmeye başlandı bile. İster ülke nüfusunun çoğunluğunun yumuşak karnı olduğunu saptadıkları ve kendilerine göre tasarladıkları İslam dinini pazarlasınlar, ister vurgun ve yağmayı kalkınma projeleri diye yutturmaya kalksınlar, bunca insanı ötekileştirirken kendilerinin de ülke içinde ötekileşerek yabancılaştıklarının farkında değiller.

İşsizliğin, geçim sıkıntısının, gelecek korkusunun gittikçe daha da hızlanarak yaygınlaştığı ülkemizde, işçilere ve emekçilere göre ötekileşmiş ve yabancılaşmıştır!...

Bilim yuvalarını medreseleştirmek, bilim insanlarını etkisizleştirerek onların yerine imamları, ne olduğu belirsiz bir üniformaya bürünen intihalcileri getirenler, ülkemin aydınlığına karşı ötekileşmiş, içinde yaşadığımız çağa ve bilime yabancılaşmıştır!...

Hem ülke içinde, hem de sınır boylarında komşu ülkelerle çatışma ve savaş kışkırtıcılığı yapanlar, huzur ve barışa susamış milyonlarca yurttaş karşısında ötekileşmiş ve yabancılaşmıştır!...

Kendisine biat etmeyen herkesi azarla, tehditle, yasal oyunlarla susturmaya yeltenenler, satın alınmış medya dışında kalan az sayıdaki gazeteciyi de tehditle, kovuşturma ve tutuklamalarla susturmaya çabalayanlar, demokrasi kavramının içerdiği tüm detaylardan uzaklaşarak ötekileşmiş ve yabancılaşmıştır!...

Başta ABD olmak üzere, emperyalistlerin planlarının baş uygulayıcısı olmak için canını dişine takanlar, Türkiye’yi Suudi Arabistan’a benzetmeye çalışanlar, bir zamanlar nice kan dökülerek emperyalistlerin elinden kurtarılmış olan ülkemizi yeni baştan emperyalizme pazarlayarak kendilerini ötekileştirmiş ve ülkenin bağımsızlığına yabancılaşmıştır!...

Toplum olarak düşünmeye, sorgulamaya, neden sorusunu sormaya çok ihtiyacımız olduğu bir dönem içindeyiz. İktidarın gücünün, performansının damarlarımıza kadar işlemesine izin vermezsek çağımızın hastalığından, yarattığımız bu canavardan sıyrılabiliriz. Beyaz siyahtan, patron işçiden, batılı doğuludan, erkek de kadından farklıyken azınlık kalan, susması istenen, kontrol edilen daima ikinci sayılanlar,  aslında gerçek anlamda fark yaratacağı bilinenlerden başkası değildir.

Hem ne demişti ulu önder Atatürk: “Bir ulus, sımsıkı birbirine bağlı olmayı bildikçe yeryüzünde onu dağıtabilecek bir güç düşünülemez." Birlik ve beraberliğimizi sağlamak adına da mücadele edin. Öncelikle olmadık şeyleri düşleyin ve sorgulamaya başlayın her şeyi. Ve hepimiz birbirimizi farklılıklarımızla sevmeyi öğrenene kadar da dışlandığımız için ahlanmak yerine aksine gurur duyalım ve bırakmayalım mücadeleyi…

Arzu KÖK

19 Mayıs 2016 Perşembe

Şaşırmak - Arzu Kök

Şaşırmak...

“Ve her şey o kadar çoktu ki şaşırmak az gelirdi” demiş Edip Cansever. Buralarda ise her şey o kadar çok ki kimse bir şeye şaşırmıyor. İnsanların şaşıracak yerleri sancı dolu sanki.


 Önce herkesin benzer hikâyeleri, benzer öfkeleri, benzer dertleri olduğu gösterildi insanlara. Sonra olanlar oldu insanın başta kendine şaşırması dahil, hiçbir şeye şaşırmaz hale gelindi. Çünkü ülke gelişmekteydi, dünyaya hükmedilecekti, köşeyi dönmek ise an meselesiydi. O yüzden şaşırmak önemli değildi. Bu ilerlemede kimse önümüzde duramazdı, daha çok çalışmalıydık, ne demek olduğunu anlamasak da mutlaka kariyer sahibi olmalıydık, en az üç çocuk sahibi olmalıydık, onlara iyi eğitim verebilmek için gerekirse diğer çocukların haklarını çalmalıydık, moda meslekleri edinsinler diye gerekirse yurtdışına göndermeliydik onları, artık dünyayı görmüş nesiller yetişiyordu, neye şaşırılabilirdi ki?

Her gün aynı otomatik davranışlarla geçiyordu günler. Sürü psikolojisi, enerjisi çekilmiş ruhlar dolanıyor oldu ortalıkta. Hafta içi okula ya da işe git gel. Hafta sonu AVM’leri doldur, düğüne git, maç izle, yemek ye, televizyonun başından kalkma. “Neden biz böyleyiz de Amerika, Avrupa kadar gelişmişlik içinde değiliz?” diye yakın dur. Günün sonunda herkesin yüzünden düşen bin parça. İçi geçmiş herkesin.

İnsan olmanın en büyük belirtisi şaşırmaktır. İyi anlamda da kötü anlamda da şaşırmak. Bir yaşam belirtisi gibidir şaşırmak. Şehrin keşmekeşi, hayatın hızla akıp gitmesi, modern dünyanın pis yalanları karşısında zamanla kayboldu şaşırma duygusu. Bu aslında insanlığa gönderilen zehirli bir virüs gibidir. Bulaşıcıdır ve insanları kontrol altında tutmak için uygulanan kusursuz bir yoldur. Çünkü şaşıran insan gerçektir. Henüz beyni uyuşmamıştır. Şaşıran insan tepki verir. Böylece yaşamda bir adım öne geçer. Bu ise egemenlerin en son istediği şeydir.

Eğer bazı şeylere alışmış ve şaşırmayı bırakmışsanız siz de o virüsten etkilenmişsiniz demektir. Mesela:
Gökyüzünde ne kadar çok yıldız olduğuna,
Neredeyse her gün gelen onlarca şehit haberine,
Teröre,
Şehirlerin göbeğinde patlayan bombalara,
Kör kurşunlarla öldürülen masumlara,
Kartopu yüzünden ölenlere,
Artan kadın cinayetlerine,
Tecavüz mağduru kadın ve çocuklara,
Hırsızların elini kolunu sallayarak dolaşmasına,

Masumların sırf düşündüklerini ifade ettikleri için hapiste olmalarına,
Sokağınızda yeni açılan dükkâna,
Telefonda sizinle bir heyecanını paylaşan dostlarınıza,
İş arkadaşınızdaki değişikliğe,
Yediğiniz güzel ve ilginç yemeğe,
Bir böceğin rengine,
Akıllıca bir söz söyleyen çocuğa,
Öğrendiğiniz her yeni bilgiye,
Nefret ettiğiniz kişinin iyi bir yönü olduğuna,
Hırsızlığa,
Ölümlere,
Ülkedeki siyasi yapıya,
Eğitimin durumuna,
Laiklik kavramına laf söyleyenlere,
Vapurlara,
Martılara…

Yukarıda tüm saydıklarıma şaşırmak bize yaşadığımızı hissettirir. Beyin foksiyonlarımızın hala çalıştığını gösterir. Her gün aynı şeyleri yapmanın dışına çıkmayı sağlar. Artık yaşama başka renkler getirme şansı vardır bu durumda. Sesiniz çıkabilir, itiraz edebilirsiniz. Sizi yönetmek çok zor olur. Üstünüze henüz ölü toprağı serpilmemiş demektir. Bu nedenledir ki vazgeçilmemelidir şaşırmaktan.

Kötülükler artık şaşılamayacak denli bilinen duruma geldiyse, onun karşısında şaşılacak iyilik de kalmadıysa, şaşılacak hiçbir şey yoksa bu o ülkenin de o ülkede yaşayan insanların da tükenişinin kendisidir. Tükeniş ise ülkemize bu virüsü bulaştıranların tek istediğidir. 

Bu nedenledir ki yanınızda her zaman, merak, ilgi, heyecan, yenilik ve umut bulundurun. “İyilik, saygı, hoşgörü zaten olmalı şaşırmak niye?” demeye başlamışsanız siz de virüsü kapmışsınız demektir. Dikkatli olu, şaşırmaktan, soru sormaktan çekinmeyin…


Arzu Kök

21 Mart 2015 Cumartesi

YA SEV YA TERK ET - Arzu Kök

YA SEV YA TERK ET

Türkiye'de üniversite öğrencilerinin % 73'ü TC'yi beğenmiyor ve bir şekilde yurtdışında çalışmak ve yaşamak istiyor. Ancak bakıldığında yurtdışında öğrenim gören öğrencilerimizin durumunun daha da karanlık olduğu da görünen bir gerçektir. Onların da %77'si Türkiye'ye asla geri dönmek istemiyor. Ellerinde olsa, mezuniyetten sonra Amerika Birleşik Devletleri veya Batı Avrupa'da çalışıp orada yaşayacaklar. Aralarında tabii ki vatan aşkıyla yanıp geri dönenler var ama onların durumu da pek parlak durumda değil. Zira söylendiğine göre bunların büyük bir kısmı "yeterince verimli çalıştırılmamaktan" dolayı "beyin küsmesi"ne uğruyormuş. Beyin küsmesinin anlamını merak edenler için açıklayayım. Bu kişinin kendi kendine  "Lanet olsun, keşke salaklık edip dönmeseydim" diyor olmasının bilimsel tarifidir.



Bu dehşet verici bilgiler Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) tarafından yayımlanan "Türkiye'de Araştırma Geliştirme: Ne Durumdayız? Ne Yapmalıyız?" adlı araştırmanın özetinden alınmadır. Araştırma Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Teknoloji Araştırma Merkezi (TEKAM) Müdürü Prof. Dr. Muammer Kaya tarafından yapılmış. Konu  "beyin göçü" ama sorun aslında çok daha büyük. Zira Türkiye'deki kaliteli üniversitelerden mezun olanların çoğunluğu "Hadi bana eyvallah deyip" yabancı ülkelerde çalışmaya gidiyormuş bu araştırmaya göre. TİSK araştırma sonuçlarında diyor ki Türkiye; "Maalesef ki iyi eğitim gören yüz kişiden 59'unu kaybetmektedir." 

Özellikle 2000’den sonraki yıllarda ABD'ye ve OECD ülkelerine göç eden 25 yaş üstü Türklerin durumuna baktığımız taktirde bunların büyük bölümünün yüksek eğitimli olduğunu görürüz. Yani ABD'ye giden 65.000 ve OECD ülkelerine göç eden iki milyona yakın Türk'ün yüzde 60'ından fazlası yükseköğrenimli, yani beyinli dediğimiz kesim. Şimdi birileri çıkıp beyinsizleri soracak ama yazık ki araştırmada onlara yönelik bir açıklama yok. Ancak görünen odur ki Batı ülkelerinin vizeler ile ördüğü demir perde yıkıldığı takdirde TC'de yaşlı ve hastalardan başka hiç kimse kalmayacak. Ne dersiniz fena da olmaz hani değil mi? Zira ne İstanbul'da trafik sorunu kalır, ne Güneydoğu sorunu kalır, ne de Türkiye'nin batılılaşma sorunu kalır. Yani hepsi bir defa da halledilmiş olur. Şimdi bana kızdığınızın farkındayım. Evet saçmaladım biraz, farkındayım. Ama her şey bir tarafa, bu istatistikler Türkiye'nin düzenini mahkûm eden, başarısızlığını açığa vuran belgeler değil de nedir? Neden mi? İşte sonuç ortada. Şimdiye kadar iktidara gelen tüm hükümetler yıllardır uğraşa uğraşa çoğunluğunun terk etmek istediği bir ülke yarattılar. Ne mutlu onlara.

Ülkemizde sürekli sayıları artan ancak verilen eğitimin iş gücü piyasasının ihtiyaçlarına uyumlu olmaması nedeniyle birçok alanda "istihdam edilebilir" nitelikte olmayan, bol sayıda diplomalı işsiz mezun ediliyor. Bunlar arasından en nitelikli durumda olanlar ise yabancı ülkelere gitmekte, oralarda çalışmaktadır. Yani bedavaya beyin ihracatı yapıyoruz. Şöyle bir bakarsak ülkemizde profesyonel bir sporcu, sanatçı ya da yönetici milyonlarca dolara transfer edilirken gerçek anlamda nitelikli insanlarımız bedavaya transfer ediliyorlar.

Beyin göçünün Türkiye'ye ekonomik maliyeti ise yıllık 2-2.5 milyar doları bulmaktadır. Bu maliyetin azalması için de politika ve altyapıda uygun şartlar yaratılmalıdır. Tersine beyin göçü ancak bu şekilde sağlanabilecektir. Aksi halde ülke her yönden kaybetmeye devam edecektir. Pek çok ülke kendilerine doğru akan nitelikli beyin göçü sağlamak amacıyla onlara pek çok cazip teklifle gitmektedir. Örneğin ABD "olağanüstü araştırmacılara" her yıl 135 bin H1-B vizesi veriyor. ABD'ye göç eden nitelikli göçmenlerin Amerikan ekonomisine katkısının kişi başına yıllık 150 bin dolar düzeyinde olduğu da bilinen bir gerçektir. Durum böyle iken Türkiye elindeki cevherleri sürekli kaybediyor.

Sonuç olarak ülkemizde 181 civarı Üniversite vardır. Ancak üniversiteler açılırken insan gücünün planlanması ve ihtiyaç analizleri yapılmamaktadır. Buna rağmen de sürekli yeni yeni üniversiteler açılmaktadır. Üstelik bu üniversiteler yeterli alt yapı ve nitelikli öğretim elemanlarına sahip olmadan açılmaktadır. Bu ise üniversitelerin sadece siyasi amaçlarla kurulduğunu göstermektedir. Zira bu şekilde kurulan üniversiteler diplomalı işsizler ordusunu giderek büyütmekte ve beyin göçünü de hızlandırmaktadır.

Bu durum ise ülkemizde büyük bir beyin erozyonuna dönüşme aşamasındadır. ve unutulmamalıdır ki beyin göçü dünyada bugün geri kalmışlıkla özdeşleşen bir durumdur. Durum böyle iken de birileri çıkıp ülkemizin ne kadar gelişip büyüdüğünden bahsedip durmasın. Zira öyle olsaydı beyin göçü en az seviyede olurdu ve insanlar bu ülkeyi terk etmek istemezdi.

                                                                              Arzu Kök