İnsani Değerler!...
TOLSTOY'un "İnsan Ne İle Yaşar " adlı kitabında, Çiftçi Pahom’un hazin ve ibretlik öyküsü yer alır.

- Sıradan kendi halinde bir çiftçi olan Pahom, daha zengin bir hayatın hayalini kurmaktadır. Uzak bir yerlerde, cömert bir reisin karşılıksız toprak verdiğini duyunca, daha çok toprak elde etmek için reise gidip talebini iletir. Gerçekten de Reis herkese istediği kadar toprak veren cömert biridir. Pahom’a “Sabah güneşin doğuşundan batışına kadar katettiğin bütün yerler senin fakat güneş batmadan yeniden başladığın yere dönmen lazım.” der. “Yoksa bütün hakkını kaybedersin.” Pahom güneşin doğuşuyla beraber başlar yürümeye. Tarlalar, bağlar, bahçeler geçer. Tam geri dönecekken gördüğü sulak bir araziyi es geçemez. Şu bağ, bu bahçe derken bakar ki güneşin batmasına az kalmış. Koşar, koşar, ama kesilir takâti. Halsiz adımlarla yürümeye devam ederken, Pahom’un burnundan kanlar damlamaya başlar. Tam başladığı noktaya yaklaşmışken, bir an yığılır yere ve bir daha kalkamaz… Reis olanları izlemektedir. Çok kereler şahit olduğu olay yeniden vuku bulmuştur. Adamlarına bir mezar kazdırır. Pahom’u bu mezara gömerler. Reis Pahom’un mezarının başında durur şöyle der: “Bir insana işte bu kadar toprak yeter." Mütemadiyen biriktirmek istiyoruz. Yiyemeyeceğimiz kadar erzak, giyemeyeceğimiz kadar kıyafet, kullanamayacağımız kadar eşya, oturamayacağımız kadar ev… Gözlerimiz midelerimizden, arzularımız ihtiyaçlarımızdan daha büyük… Tüketmeye de çok meraklıdır insan. Biriktirdiği paranın, eşyanın, malın mülkün yanında zaman tüketir, söz tüketir… Benlik biriktirirken, benliğini tüketir… Sofraya koyabildiğimiz bir bardak çayın, zeytine, ekmeğe ulaşabilmenin bir zenginlik olduğunu ne zaman fark edeceğiz?”
Gören bir gözü, tutan bir eli, yürüyen bir ayağı satın alamayacak ve kaybedince tekrar sahip olamayacak kadar fakiriz hepimiz aslında. Ancak kimse bunun farkında değil. Kimse kendinden başkasını düşünmüyor. Tek düşünce “Nasıl daha zengin olabilirim, nasıl bir ülkenin tepesinde olup, tek hakim olabilirim, iş yerimde nasıl yükselebilirim?... vb…” Hadi diyelim ki oldunuz, ne kazanacaksınız? Elde ettiğinizi düşündükleriniz sizi gerçekten de yüce bir insan mı yapacak? Peki nerede kalacak insanlık, insani değerler? Gerçi içinde yaşadığımız sistem size bunun gerekliliğini anlatıyor devamlı.
Hani derler ya her ülkenin bilinç altında işleyen derin bir düzeni vardır. Yazık ki bu düzen bizim ülkemizde de var ve bitiriyor gün be gün insanlığı, gerçek değerleri. Yazıktır ki artık; Türkiye ‘de yaşayan bir insan bilir ki;
-Yasaları hiçe sayarak bir bina yapsa, devlet onu yasallaştıracak…
-Trafik kurallarını görmezden gelerek ceza yese, devlet o cezaya bir kolaylık sağlayacak…
-Sınıfta kalmak istese bile, geçecek…
-Hırsızlık yapsa, ifadesini verip savcılığın kapısından çıkıp gidecek.
-Tecavüz suçu işlese, mahkeme salonundaki ezik duruşundan “iyi hal” indirimi alacak.
-Taraftarı olduğu spor kulübü borca batsa, devlet o borcu üstlenecek…
-Vergi borcu olsa devlet o borcu yapılandıracak…
-Kredi kartı harcaması konusunda itidali elden kaçırsa, devlet, bankalarıyla bu borcu düzenleme yoluna gidecek…
Durum böyle iken kişiler kendi çıkarlarından başka bir şey düşünmeyecek, çevresindekileri rahatça ezecektir. Kısacası bir vatandaş olarak hiçbir zaman kurallara tam riayet etmesi, başkalarının haklarına saygı göstermesi, vatandaşlık hukukunu ciddiyetle koruması gerekmeyecek.
Neden mi böyle? Çünkü devlet halkın sorumluluğunun idrakinde bir yetişkin olmasını, kurallara/yasalara harfiyen uymasını istemiyor da ondan. Devlet halkın hep “çocuk” kalmasını, arkasında toplanacak bir şeyler bırakmasını istiyor ve bunun için çabalıyor sanki.
Siyasi propagandaların müzikle, eğlenceyle, şarkı sözleriyle iç içe geçmiş hafif yapısı ve ona buna sataşmalardan oluşan siyasi konuşmalar, bu çocuksu iklimi gösteriyor. Size bağımlı, kural tanımaz bir çocuğu oyunla kandırabilirsiniz ama mantıklı ve bağımsız bir yetişkini asla… Bu yüzden halkı sorumluluğunu bilmeyen ve eğlenceyle gönlü alınan bir çocuk düzeyinde tutmak, yönetmeyi garanti etmek anlamına geliyor. Aynı zamanda ülkeyi yasa tanımazlığa mahkûm etmiş de oluyorsunuz böylece.
Pascal önemli bir tespitinde, ” İnsan her yönden muhtaç bir varlıktır. Bütün ihtiyaçlarını giderebilecek olanları sever sadece…” diyor. Kuralsızlığı teşvik edip ardından afla ödüllendirmek, böyle bir şeyi amaçlıyor olsa gerek. Yazık ki amacına da ulaşıyor gibi…
La Monde Diplomatique yıllarca önce ‘Kendi Kültürleriyle Hasta Olan Toplumlar’ adlı bir küçük kitapçık yayınlamıştı. Yazar Claude Julien’in makalesinde Petain Dönemi’nde egemen olan ruh halinin bütün bir toplumsal sınıfı etkilemiş olduğunu anımsatır.
Türkiye’de olan da budur. Kırsal kültür zaten üstünkörü var olan çağdaşlık düşüncesini esir ya da satın almıştır. Ülke özellikle insani değerler açısından bitim noktasına gelmiş, getirilmiştir. Yazık benim güzel ülkeme, insanıma…
Arzu KÖK
Kadın!...
Kimdi kadın? Hiç düşündünüz mü? J. Saul şöyle tanımlıyor: “Beş bin yıldır kadın; kölenin kölesi. Ücretli kölenin evdeki hizmetçisi. Köylünün namusu. Küçük burjuva aydınının içki sofrasında mezesi ve ilişki albümünde yeteneğinin övüncesi. Kapitalist pazarın cinsel metası. Dindarın kapatması. Tanrının şeytanı. Erkek avcıların gülü, sözde aşk meleği . Oysa o, insanı "Rahminde" var edip, yaratan! Emziren, emeği ile büyüten, yani insan toplumunun sahibi...”
Nazım Hikmet şiirinde şöyle tanımlıyor:
“Ve kadınlar
bizim kadınlarımız:
korkunç ve mübarek elleri
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yarimiz
ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki
ve kara sabana koşulan ve ağıllarda
ışıltısında yere saplı bıçakların
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
kadınlar,
bizim kadınlarımız”
Nazım Hikmet bu şiiri 1941 yılında yazmış. Peki 1941’ de yazılan bu satırlardan günümüze değişti mi acaba kadınımızın yeri? Pek değil. BM Kalkınma Programı’nın (UNDP) yıllık ‘İnsani Gelişme Endeksi’ raporunda bu yıl üç sıra birden gerileyerek 79’uncu sıraya inen Türkiye, kadınlara fırsat eşitliği sunulması konusunda da alarm veriyor. Rapordaki ‘Cinsiyete Dayalı Gelişme Endeksi’ (GEM) verilerine göre, Türkiye, bu alanda Pakistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin de gerisinde kalarak 109 ülke arasında 101. oldu.
Ama siyasiler tüm bunları görmezden geliyor ve bakın neler söylüyorlar:
“Kadınlar iş aradığı için işsizlik yüksek.”
“Kadına şiddet abartılıyor.”
“Kız mıdır kadın mıdır bilemem.”
“Örtüsüz kadın ya satılıktır ya da kiralıktır.”
“Kadına şiddet azaldı fakat haberleri arttı.”
“Kadın herkesin içinde kahkaha atmayacak.”
“Kadın ve erkeğin eşit olması fıtrata ters.”
“Kadının tek kariyeri annelik olmalı.”
Bunlara ek olarak bir de kadınların hamileyken sokağa çıkmasını istemeyen profesörler, flörtün fahişelik olduğunu iddia edenler, kızlı erkekli evlerde kalınıyor diye hedef gösterenler…vs. bir sürü saçma sapan söylem var. Bunların hepsi cahil, eğitimsiz, kendini kadından üstün gören erkek müsveddelerini kadına karşı öfke ile dolduruyor. Bir de buna ülkede hakim olan "ben yaparım olur" dayatmasını eklerseniz, erkekler dayatarak, sırf kendi istedikleri için bazı şeylerin olmasını bekliyorlar. Olmayınca da "bir sus Hatun" misali kadını susturma yoluna gidiyorlar. Susturamadıklarında ise şiddete, öldürmeye, tecavüze varan bir noktaya gidiyorlar.
Son 17 yıldır kadın cinayetleri 14 kat arttı. Kadın katillerinin sebep olarak gösterdikleri hep yukarıda saydığım söylemler olmuştur. (Açık giyindi, terk etti, yemek yapmadı gibi) Yargı sistemi ise nedense kadın katillerini sürekli akladı bugüne kadar. Kadın katilleri sudan sebeplerle indirimler aldı, serbest kaldı.
Ülkemizde taciz ve tecavüz hızla artarken ana akım medya ve iktidar cinsel şiddete münferit olaylar muamelesi yaptı. Oysa taciz ve tecavüz cinsellik değil, gericilikten beslenen şiddet eylemleridir. Tecavüzcüler ise ruh hastası ya da sapık değil, birilerinden cüret alan gericiler, kadın düşmanlarıdır. Tecavüzcülere “akıl sağlığı yok” gerekçeleriyle indirimler verilmekte, kadının içkili olup olmaması, geçmişi, davalarda hafifletici sebep olmaktadır. Bazı medya kanalları “Mini etek giyen tecavüze uğrar.” diyerek tecavüzü normalleştirir hale gelmiştir.
Kadın bedeni üzerinden gerici bir siyaset anlayışı uygulanmaktadır. Neoliberal politika uygulayanlar, ucuz iş gücü ordusuna ihtiyaç duyarlar. Bu noktada ise hedef kadın bedenidir. “En az üç çocuk, anne olmayan kadın eksiktir” gibi söylemlerle kadınlar çocuk doğurmaya zorlanıyor. Doğum kontrol yöntemleri vatana ihanet olarak adlandırılırken, kürtaj ise katliam olarak tanımlanıyor. “Tecavüze uğrayan doğursun devlet bakar.” ve “Tecavüze uğradıysa niye çocuk ölsün, annesi ölsün!” söylemleri ise kadınların aklından uçup gitti mi bilmiyorum. Bu yönde bir karar çıkmış olmamasına rağmen kürtaj fiilen devlet hastanelerinde uygulanmamakta, doğum kontrol yöntemleri ise günden güne daha da yüksek bedellere ulaşmaktadır.
Kadın yaşamının her alanında gerici bir baskıya maruz kalmaktadır. Sunulan ideal kadın tipolojisi; evden çıkmayan, iffetli ve erken yaşta evlenip çocuk doğuracak kadınlardır. Laikliğe yönelik saldırılar ve gericilik, oluşturulmak istenen bu kadın için referans niteliğindedir. Kadınların sokakta attığı kahkahadan, sürdükleri kırmızı ruja, giydikleri eteğin boyuna kadar gündelik yaşamlarının en ufak parçaları bile saldırının hedefi olmuş durumdadır ne yazık ki.
Kadını bastırmak, köleleştirmek istiyorlar. Çünkü biliyorlar ki kadınlar güçlüdür, kararlıdır. Yapmak istediklerini gözlerini kırpmadan korkusuzca yapabilme becerileri vardır. Hele ki sorun sevdiklerini korumak olunca gözlerini dahi kırpmadan icabında ölüme bile giderler.
Erkekler kadınların bu üstünlüklerinin sezgisel olarak farkındalar. Bu nedenledir ki kadınları ezmeye çalışmışlardır yıllardır. Kadının okumasına, ekonomik bağımsızlığını kazanmasına, sosyal statülerinin yükselmesine hep karşı çıkarlar. Kadını eve kapatmak, başını bağlamak, şiddet uygulamak, siyasette söz sahibi etmemek gibi hareketler hep erkek çaresizliğinin sonucudur. Zira kadınlar bu güçleri de ellerine geçirirlerse, kendilerine ekmek çıkmayacağından korkarlar.
İşte bu nedenledir ki, gücünü yüreğinden alan kadınlarımız artık hak ettiği yere ulaşmasını da bilmelidir. Yıllar önce vatanı için yaptığı birlikteliği aynı şekilde kendi ve gelecek nesillerin aydınlığı için de gerçekleştirmelidir. Gerçek yerini ve gücünü tüm görmek istemeyenlere göstermeli ve almalıdır.
Bu anlamda ülkemin bütün kadınları uyanın artık, uyanın… Anasınız, ablasınız, bacı, kardeş, eş ve çocuksunuz. Her koşulda başların tacısınız. Ulusal Kurtuluş Savaşımız kadınlarımızın nasır tutan elleri ve sevgi dolu yüreğiyle kazanıldı. Kurtuluş Savaşında eli silah tutan Fatma Bacım gibi, ülkesini savunmada kahramanlık destanı yazan Nene Hatun gibi, adı bu ülkemizin topraklarına karışan binlerce anamız bacımız gibi direnelim, direnelim…
Arzu KÖK
Elden Ayaktan Kesilmek!…
Cumhurbaşkanı 31 Mart seçimleri kapsamında seçim çalışmalarına devam ediyor. Ardahan'da konuşan Cumhurbaşkanı, 65 yaş üstüne sağlanan ücretsiz ulaşım hakkına ilişkin, “Biz 65 yaş üstüne bedava yaptık. 65 yaş üstündeki vatandaşım elden ayaktan neredeyse kesiliyor. Onlar bedava kullanıyorlar. Ve bunlar sırtında küfe yok.” dedi.
Açıkçası bu haberi gördüğümde inanamadım. Birileri bir şaka yapıyor sandım. Zira daha kaç gün önce Cumhurbaşkanı da 65 yaşına basmamış mıydı diye düşündüm. Hani kendi bulunduğu yaş kuşağını nasıl bu şekilde anlamlandırır dedim kendi kendime. Sonra baktım ki haber doğru. Bu doğruluk kesinleşince de aklıma bin bir soru geldi?
Mesela madem 65 yaş elden ayaktan düşme yaşı ise neden emeklilik için o yaş sınır olarak kondu? 65 yaşında elden ayaktan düşmüş insan gençlik yıllarında sarf ettiği emeğin tadını ne zaman çıkaracak? Bu insanlara o zaman siz hiç yaşama, yaşamdan zevk alma hakkı tanımıyorsunuz demektir. Ya da elden ayaktan düşme yaşına geldiği halde çalıştırdığınız o insanların ekonomiye ne katkısı olacak? Onca genç açıktayken?
TÜİK verilerine göre Türkiye'de 65 yaş üstü nüfusun çalışma oranı yüzde 17 arttı. İyi bir şey mi bu? Hadi Polyannacılık yapalım ve diyelim ki Türkiye insanının genç ruhunun yansıması diyelim de değil. Yazık ki arkasında büyük bir dram gizli. Çalışmak tabii ki her yaşta güzel. Ancak mecburiyet işin içine girdiği zaman, hayat drama dönüşüyor. Gençlik yıllarında sarf ettiğiniz emek, yaşlılığınızı taşıyamıyor. Yaşlılıkta iş yükünü kaldıramıyor. Bu çıkmazda hayatınızı hiç mola vermeden çalışarak yaşamanıza sebep oluyor.
Oysa pek kişi emeklilik sonrası için hayal kurar bu ülkede. Ancak tüm o, emeklilik sonrası yerleşilecek olan sahil kasabası, huzurlu bir yaşam hayal olarak kaldı. Oğlanın okul masrafları, kızın düğünü derken yetmedi gene gençliğimizin emekleri, iş kaldı yaşlılığa. Oysa ki çoktan hak edilmiş olmalıydı gençlik yıllarında kurulan hayaller. Kimi torun büyütmeliydi, kimi bahçesini ekip biçmeliydi. Yıllar yılı iş hayatında yıpranan ruhunu dinlendirmeliydi. Yabancı emeklilerin yaptığı gibi dünyayı gezebilmeliydi belki de. Ama hayat şartları gene izin vermedi. Yılların yorgunluğunu taşıyan bedenler; gene iş başında. Gene ay başı, ay sonu hesapları, çarşı pazar telaşı… Geçmiş yıllarda da böyle değil miydi zaten? Gene ay sonu zor getirildi. Yıllar geçti, şartlar değişmedi. Hayalller mi? Onlar orada bir yerde duruyor öylesine…
İstenilen, maddi endişelerin olmadığı bir yaşlılık geçirmek aslında. Ancak ülke verilerine göre artan bir endişe söz konusu. Her yaştaki insanı geçim derdi sarmış. Çalışan genç nüfus istiyoruz biz. İşsiz gençler değil, yorgun yaşlılar değil. Bir de emeklerimizin güvencesinde olsun istiyoruz yaşlılığımız. Fazla bir şey değil aslında. Bizim de gülen, mutlu yaşlılarımız olsun. Hayata endişeyle değil, güvenle bakabilen.
ABD’de yapılan bir araştırmaya göre, insanların hayatındaki en mutlu dönem 50. yaştan sonra başlıyor. New York’taki Stony Brook Üniversitesi tarafından 340 bin kişiyle yapılan ankette, katılımcılara “neşe, mutluluk, stres, endişe, öfke ve üzüntü” hislerini ne oranda hissettikleri soruldu. Ankette, stres ve öfke hissinin 20’li yaşlardan sonra azaldığı ve insanların 50 yaşlarından sonra daha az endişe duymaya başladığı belirlendi. Bu yaştan sonra da sabit kalan tek olumsuz duygunun üzüntü olduğu bulundu. Stony Brook Üniversitesi’nden Psikolog Dr. Arthur Stone, “İnsanlar, kronik hastalıkların baş göstermesiyle hayatın kötüye gideceğini düşünür ancak böyle olmuyor. Çünkü 50 yaşından sonra insanlar aile ve arkadaşlar gibi iyi şeylere odaklanıyor” dedi.
Bu araştırmayı okuduğumda açıkçası gülümsedim. Dedim keşke bu araştırma Türkiye’de yapılsaydı diye düşündüm. Zira eğer burada yapılmış olsaydı bu araştırma çıkan sonuç bunun tam tersi olurdu. Zira Türkiye’de yaşlılar ve emekliler mutsuz. Mutsuz oldukları içinde sevdikleri şeyleri yapamıyorlar, hayata tutunamıyorlar, sürekli bir endişe duygusu içerisinde yaşıyorlar. Bu nedenle de üretemiyorlar.
Dünyaya baktığımızda yaşlılıktan, emeklilik sonrası ne cevherler çıkmış ortaya… Mesela:
- Harry Bernstein, 2007'de 96 yaşındayken çıkan anı kitabı The Invisible Wall: A Love Story That Broke Barriers ile şöhrete kavuştu.
- Anna Mary Robertson Moses, bilinen ismiyle Büyükanne Moses, resim kariyerine 78 yaşında başladı. 2006 yılında resimlerinden biri tam 1.2 milyon dolara satıldı.
- Harland Sanders, bilinen adıyla ise Colonel Sanders, 1952'de KFC'yi kurduğunda 62 yaşındaydı.
- Laura Ingalls Wilder, 1932'de ilk kitabı Little House'u çıkardığında 65 yaşındaydı. Sonrasında ise çocuk edebiyatı klasikleri arasına girmeyi başardı.
- Marina Abramovic, dünya çapında üne kavuştuğunda 64 yaşındaydı.
Bunlar sadece birer örnek. Araştırmaya dönersek, tuzu kuru ülkelerde ‘Mutluluk 50 yaşından sonra başlar’ sözünü kullanmak doğrudur. Adamlar, düzenlerini kurmuşlar, güvencelerini sağlamışlar, hastalık ve ölüm olaylarını en arkalara atmışlar, 90’lı yaşları yaşamayı garantilemişler. Ektiğini biçerken, armut ağacının altında uzanıp armutları toplayıp yerken elbette mutluluk orada fazla olur. Türkiye’de 50’li yaşlardan sonra sıkıntılı bir dönem başlar. 50’li yaşlardan sonra her anlamıyla dış dünya size kapalı olur. El monoton hayat! Geçim derdi büker öncelikle belleri. Çocuklar evlenmek ister, sizde para yok, pul yok bir sürü masraf var. Kredi kartlarının borçlarını emekli maaşıyla ödemeye çalışırsınız. Yani Türkiye’de “50 yaşımdan sonra mutluyum, mutluluğu bu yaştan sonra yakaladım” diyen yüzde 10 oranında bile çıkmaz.
Yabancı ülkelerde 50’li yaşlardan sonra düzenlerini kurmuş oluyorlar, emekli maaşları da iyi oluyor, dünya turuna çıkıyorlar. Sağlık güvenceleri de var, tabii ki mutlu olacaklar ayrıca bütün kapılar onlara açık oluyor. Yabancı ülkelerle bizim ülkemiz asla kıyaslanmaz. Bizim ülkemiz kendine özel dertleriyle, aydınlığa kavuşma savaşı verirken nedense aydınlık yolunda meşale taşıyanlara çelme takılıyor. Mutlu olacağınız varsa bu nedenle olamıyorsunuz.
Tüm bunlar yetmezmiş gibi Cumhurbaşkanı sizi elden ayaktan düşmüş yaşlılar olarak niteliyor ki gelin ki mutlu olun… İşin ilginç tarafı ise kimse de sormuyor: “Bizi sefalete mahkûm eden düzeni değiştirseydiniz bugün bu halde olmazdık.” demek…
Arzu KÖK
Sorun Çözmek!...
Eski dönemlerden kalan bir Rus fıkrası şöyledir: Sovyetler Birliğinin 7 mucizesi nedir?
1. İşsizlik yok fakat kimse çalışmıyor.
2. Kimse çalışmıyor fakat üretimde hiç eksiklik yok.
3. Üretim var, fakat dükkânların rafları bomboş.
4. Raflar bomboş fakat her yerde kuyruk var.
5. Her yerde kuyruk var fakat herkes yakında bolluk olacağını söylüyor.
6. Yakınlarda bolluk olacak fakat kimse memnun değil.
7. Kimse memnun değil fakat herkes seçimlerde yine de oy veriyor.
Şimdi diyeceksiniz ki bu fıkrayı neden anlattınız? Ne yapayım her dinlediğimde ya da her okuduğumda bana bir şeyler çağrıştırıyor, belki size de çağrıştırır diye anlatmışımdır ne dersiniz?
Gerçekten de ilginç bir ülkede yaşıyoruz; yolları ve köprüleri özel sektör işletiyor, domatesi ve salatalığı devlet satıyor. Ne enterasan bir durum değil mi?
Yazık ki TÜRKİYE'DE; Et bitti! Ot bitti! Süt bitti! Yumurta bitti! DEĞİRMENİN SUYU BİTTİ! Pancar bitti! Buğday bitti! Arpa bitti! Domates bitti! Ama tüm bunların sorumlusu soğan ve biber yetiştiricileri oldu!...
Ne diyordu Köy Enstitüsü marşı:
“Sürer, eker, biçeriz güvenip ötesine
Milletin her kazancı milletin kesesine
Toplandık baş çiftçinin ATATÜRK’ün sesine
Toprakla savaş için ziraat cephesine.
Biz ulusal varlığın temeliyiz, köküyüz.
Biz yurdun öz sahibi, efendisi Köylüsüyüz.”
Bu ülkenin kendi ürettiği değerler vardı. Kendi Tanzim Satış yerleri vardı: TARİŞ, Fiskobirlik, ÇAYKUR, Et ve Balık Kurumu, Şeker Fabrikaları… Ama sanırım ki İsmet Paşa’nın ve Bülent Ecevit’in ahları tuttu: ”kuyruklarda bekledik” siyaseti, yerini kotalı hıyar ve domates kuyruklarına bıraktı. "Ülkeyi geleceğe taşıyacağız" diyerek yola çıkanlar ne yazık ki 40 yıllık nostaljiye geri döndü. CHP özellikle 2.Dünya Savaşı sırasında ve 1974 sonrası ABD ambargosu sonucu ortaya çıkan siyasal-ekonomik düzlemde bu tür görüntülerle suçlanıyordu meydanlarda sürekli. Son durumu görünce aklıma Fuzuli geldi: "Haddini aşan zıddına dönüşür."
Evet bu gerçektir ki sebze fiyatları son aylarda büyük bir yükseliş gösterdi. Ama örnek gösterilen ürünlere baktığınızda, domates, biber ve patlıcan’ı görüyoruz. Oysa baktığınızda bunlar kış sebzesi değil ki. Uzmanlar bile bas bas her şeyin mevsiminde yenmesinin doğru olduğunu söylerken bu neyin lüksüdür ki bu mevsimde ille de istenir hale geldi. Eğer bu mevsimde bunlar lüks ise bu fiyatlar hiç de lüks değil bence. Bir de eğer gerçekten bu bir sorun ise neden geçici çözümler peşinde koşuluyor da sorunun gerçek nedenleri araştırılıp bu sorunların çözümü noktasında bir adım atılmıyor? Mesela sormak lazım:
1- Üretimin arması için ne gibi önlemler alınmaya başladı?
2- Dünyanın en verimli arazilerinin bulunduğu ülkemizde yazıktır ki, üniversiteler ile üretici çiftçi birbirinden uzaktır. Bu verimli tarım bölgelerimize öğretim üyeleri gönderip son teknolojileri tarımın hizmetine sokmalı ve ciddi bir tarım politikası belirlenecek mi?
3- Tarımın başlangıcı damızlık yerli tohumdur. Bitkisel ve hayvansal üretimde kendi damızlık tohumunuz yoksa, ne kadar iyi şartlara sahip olsanız da verimli bir üretim yapamazsınız. Neden tohum kartellerine boyun eğilip Yerli Tohum yasaklandı? Bunu yeniden gündeme alıp Tohum Üretme Çiftlikleri kuracak mısınız?
4- İklim değişikliği risklerine karşı üretim alanlarında ve bölgelerinde yapılacak önlemler düşünüldü mü?
5- Kullanılan ürünlerin çoğunun ithal olduğu tarım sektöründe (enerji-gübre-ilaç-tohum) dışa bağımlılık söz konusu. Sizler Cumhuriyetin yaptığı fabrikaları (şeker-gübre) sattığınız için yazık ki kendi çiftçinizi değil yabancı ülke çiftçilerini gönendirdiniz. Şimdi ise çiftçilerimizden fedakârlık bekliyorsunuz ki bu olmaz. Bu fabrikaları yeniden açıp çiftçinizi gönendirmeniz gerekiyor önce. İşte o zaman onlar da canla başla çalışacaklardır.
6- Üretimin kalitesi, standardizasyonu ve sınıflandırılması sağlanmalı, bunun için paketleme, soğuk hava tesisleri zorunlu hale getirilmeli ve tarla ile pazar arasındaki firenin en aza indirilmesi yönünde çalışmalar yapılacak mı?
7- Hale gelen bir ürüne uygulanan kesintiler: Stopaj %2, Komisyon %8, Komisyon KDV’si %1,44, Bağkur %2, Hamaliye %2, Toplam; %20-25. Oranlara bakar mısınız? Kısaca şöyle açıklayalım: Hale, 1000 TL’lık mal gönderin bir üreticinin eline taş çatlasın 750-800 TL geçmektedir. Bu durumda bin bir emekle hale getirdiği üründen kazanç elde edemeyen çiftçi nasıl mutlu olsun? Bunların önüne geçilebilecek mi?
8- Üretici örgütlenmesini oluşturup, etkin ve sağlıklı bir kooperatifleşmenin önünü açmak çok doğru bir tavır olmayacak mı?
Evet şimdi geçici bir çözüm bulundu ama önemli olan bundan sonrasıdır. Eğer tarımın önündeki bu engeller kalkmaz ise tarımımız eski, kendi kendine yeten konumuna gelemez ve bu sıkıntılar devam edip gider. Dışarıdan alıp elin çiftçisini zengin edeceğimize neden kendi ülkemizde tarımı destekleyip çözümü öyle aramıyoruz anlamıyorum doğrusu.
Bu ülke bizim. Bu ülke birilerin oyuncağı olmamalı. Her şeyi ile dışa bağımlılığı bitirilip kendi kendine yeten bir durumuna getirilmeli yeniden. Eğer böyle olmazsa hep oyunu kurallarına göre oynamak zorunda kalacağız, kuralları kendimiz koymak varken.
Atatürk döneminde olduğu gibi kendi kurallarını koyan bir ülke olmak istiyoruz yeniden…
Arzu KÖK
Cahillik!...
Tarih; devletlerin bilimden, teknolojiden, savaştan veya ekonomin batmasından değil!... Tarih; cahillikten, adaletsizlikten, ahlaksızlıktan ve insanlara yaptıkları insafsız zulümlerden dolayı yok olmuş nice medeniyetlere ve devletlere şahittir!
Yaklaşık bir asırdır an çok da Atatürk sonrası, derme çatma, göstermelik bir demokrasi ile yürüyen Türkiye siyaseti, kurumsallaşmaktan uzak kalarak, lider kültü ile, toplumun algılarını pasifleştirmeyi başarmış, doğruluk, gerçek ve eşitlik gibi değerlerin içini boşaltmıştır. Toplumun adaletsiz düzene karşı kendi çıkarları uğruna gelişen duyarsızlığı insanlığı adeta utandırmaktadır.
Toplumun bel kemiğini oluşturanların, ''Dur kardeşim seni ben seçtim!'' ,''Ne için ve neden tutukluyorsun insanları?'', ''Neden sanata bu düşmanlığın?”, ''Terörle mücadele adı altında bir bölgeyi nasıl yok edersin?'' ,''Kurunun yanında nasıl yaşı yakarsın?'', Adalet neden artık mülkün temeli değil?'', ''Yoksul aile evlatları neden hep şehit?'', “Eğitim neden yüzyılların gerisine gitti?”, “Bilim neden kapı dışarı edildi?” gibi soruları kendi seçtiklerine söyleme cesareti gösteremeyen, hesap ver diyemeyen bir halk artık tüm iradesini, yani ahlaki değerlerini kaybetmiş demektir.
Bilinen bir gerçek vardır ki, zalime ortak olan, adaletsizliğe sessiz kalan, bana dokunmayan yılan bin yaşasın demese dahi, ''doğru bulmuyorum'' demekle yetinen, bir millet, bir devlet, bir siyasi parti ve en basitinden bir insan bile yok olmaya mahkumdur. Böyle bir durumda iradesini yitirmiş bir toplumun varlığından kesinlikle söz edilemez. Çünkü; İnsanı insan yapan, düşünceleri, sözleri ve kontrol edebildiği iradesidir. Ve İnsan, hak ettiği değeri, öncelikle adaletinden, bilgi birikiminden, sonra toplumsallaşma yeteneğinden dolayı alır. Ve tarihin arka bahçesi bunlarla doludur. Cehalet, adaletsizlik kötü sonuçlar doğurur.
Osmanlı İmparatorluğu cehaletten battı. İslam ülkeleri cehaletten köle oldular. 20. Yüzyıl köleliği de dünyanın bütün toplumları için cehalet üzerine kurulacak. Bilgi ve teknolojiyi üretmeyip satın alanlar, üretenlerin kölesi olmaya mahkûmdur. Bu köleler kendilerine otomobil, uçak, silah satanlarla da savaşabilir. Örneğin; Afganistan, Irak, Filistin… Bu onların gelecek perspektiflerini değiştirmez.
Bugün dünya ekonomik yaşamının temelini oluşturan teknolojide Türkiye’nin önde gittiği neredeyse hiçbir alan yok. Bazı alanlarındaki ticari başarı ileri teknoloji üreten dünyanın dışladığı üretim alanlarında yoğunlaşmaktan başka bir şey yapılmamaktadır yazık ki günümüz Türkiye’sinde.
Türkiye’nin tarihçileri nedense dünya ile yüzlerce yıl savaşmış, Osmanlı’nın karşısındaki ülkelerin sanayi, eğitim, kültür, sanat, üretim alanında bize göre ne durumda olduklarını merak edip de neden yazamıyorlar? Hiçbir kültür tarihçisi resimsiz, heykelsiz, bilimsiz, felsefesiz gelişmiş bir kültür olamayacağını düşünemiyor, yazamıyor? Kimse bizde ilk mühendis fakültesi açıldığında açıldığı zaman, Viyana’da da mühendis fakülteleri var mıydı diye merak etmedi. Kimse Rus Bilimler Akademisi’nin veya Dünya Bilimler Akademisi’nin ne zaman kurulduğunu merak etmedi.
Sayısal verilere bakıldığında eğitim Osmanlı geçmişine göre olağanüstü ileri. Çok da gösterişli. Fakat entelektüel düzeyi, bilimsel içeriği, öğretim örgütlenmesi dünya ortalamasının çok çok altında. Üstelik öğretim üyeleri icazetlerini neredeyse Amerika’dan almak zorunda. Gerçek anlamda bilim üretenlerin bir de doğruları ifade ettikleri için görevden alınmaları söz konusu. Sanatımız dünya pazarına hiç çıkamıyor, sadece birkaç musiki virtiözümüz var. Gerçek sanat kapı dışarı edilmiş, yoz bir sanat oluşturulma çabası söz konusu. Neredeyse tüm bilimlerin temeli olan felsefe tamamıyla dışlanmış benim güzel ülkemde.
Kırsal kültürün üst düzey temsilcilerinin ise Batı felsefesini bir kenara bırakın, Ortaçağ İslam felsefesinden bile haberleri yok gibi görünüyor. Tabii bir de en büyük sorunlardan bir diğeri tarih bilinci yoksunluğu. Böyle bir bilinç oluşturulması çabasını bir kenara bırakın, kırsal kültürün en göze çarpan özelliklerinden biri tarih bilinci yoksulluğudur. Böyle bir bilincin oluşması için gerekli tarih bilgisinin bile yanından geçmiyorlar. Aksine unutturulmaya çalışılan bir tarih söz konusu.
Ancak çok komiktir ki, çağdaş kültürün hiçbir alanında yeterliliği olmayan kentlere yığılmış kırsal kültürlüler nedense Avrupalı olmak istiyor. Avrupa Birliği sözü yıllarca çamaşır tozu reklamlarından daha çok kullanılır oldu. Fakat aynı adamlar Avrupalılara’ kafir’ demekten vazgeçemediler. Ömürlerinde hiçbir zaman Avrupalı gibi düşünmemiş ve düşünmek de istemeyen insanların Avrupa Birliği’ne girmek istediklerini düşünmek birçok trajikomik geliyor açıkçası.
Emperyalist propagandanın temalarını okuma-yazma bilmeyen halka kahve retoriği ile ve bir safsata bulutu içinde yansıtıldığı bir beyin yıkama çağında yaşıyoruz. Kırsal kültürlü tarımsal toplumun temel eğilimlerine sahip olmakta devam eden, kentleşememiş Türk toplumu hiçbir şey merak etmiyor. Sadece kullanıyor.
Mustafa Kemal’in büyüklüğünü anımsamamak olası değil. Türk tarihçilerine dünya tarihi yazdırmak isteyen, Anadolu arkeolojisini öğrenmek için Avrupa’ya Anadolulu öğrenci gönderen, Avrupa musikisi konservatuarı açan, 87 Alman profesörünü yeni açılan üniversiteye davet eden bir devlet ve kültür adamı yıllardır gelmedi. Bugünkü cehalet gösterisinin çevresinde dolanmak bile acı verici.
La Monde Diplomatique yıllarca önce ‘Kendi Kültürleriyle Hasta Olan Toplumlar’ adlı bir küçük kitapçık yayınlamıştı. Yazar Claude Julien’in makalesinde Petain Dönemi’nde egemen olan ruh halinin bütün bir toplumsal sınıfı etkilemiş olduğunu anımsatır. Türkiye’de olan da budur. Kırsal kültür zaten üstünkörü var olan çağdaşlık düşüncesini esir ya da satın almıştır.
Böyle giderse çoktan hasta olan toplum dönüşü olanaksız bir yola girecek. Daha kim, ne bekliyor?
Arzu KÖK
Hazırcılık!...
Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Bu ülke ne çektiyse hazırcılıktan çekti, artık bu devri kapatıyoruz" dedikten sonra, "Bir ürün ve hizmetin ülkemizde üretimi mümkünse gerekirse daha çok para ve zaman harcayıp bu yönde hareket etmeliyiz" ifadelerini kullandı. Ancak 2002 yılından beri iktidarda olan bir yönetimin bugüne kadar hiçbir şey yapmaması sonucu her şeyimiz ithal hale gelmedi mi?

Her şeyi bir kenara bırakırsak bile şöyle bir baktığımızda yüz yirmi altı ülkeden yüz otuz üç ayrı sebze ve meyveyi ithal etmekte Türkiye. Bunların arasında neler var, neler... Karpuz, elma, kereviz, sarımsak, susam, patates, lahana, marul, havuç, baklagiller, turunçgiller, kivi, enginar, üzüm, salatalık, armut, domates, kavun, ayva, erik, sivri biber, marul, nar, lahana, şeftali, kiraz, dolmalık biber, turp, patlıcan, muz, pırasa, hurma, zeytin, ceviz, buğday, mısır, pirinç, çay... Taze ve yaş soğan bile satın almaktayız dışarıdan. Pamuk ülkesi olarak pamuk ithal etmekteyiz. Kendi kendine yeten bir ülke, nasıl kendi karnını doyurmaktan aciz duruma geldi? Bir düşünmek gerekmiyor mu?
Yukarıda sıralanan ürünlerin çoğu ülkemizde bolca yetiştirilmekteydi bir dönemler. Ne yazık ki yıllardır uygulanan yanlış politikalar nedeniyle köylülerimiz üretimden vazgeçti. Türkiye, uzun soluklu eğitim ve üretim çalışmasını becerememekte ne yazık ki. Gençleri sokaklarda bomboş gezen bir toplum, en değerli varlıkları için bir şeyler yapamamanın çaresizliğini hazırcılığa dönüştürmekte. Çok yazık değil mi?
Yerli üretimden kaçarak kendi kaynaklarını baltalayan bir ülkenin başarıya ulaşması düşünülebilir mi? Zira üretmeyen toplumlar dışa bağımlı hale gelir. Günümüzde olduğu gibi.
Yazık ki açık pazar olduk Batı’ya. Üstelik kürsülerde din-iman edebiyatıyla höykürdüğümüz Batı'ya… Biz onlara sövdük onlar bilim üretti… Biz onlara sövdük onlar bize ürün sattı…
Biz tembelliğe, hazırcılığa, döke-saça yemeye alıştık. Onlar daha çok çalışıp daha yeni şeyler üretmeye çalıştı. Sonuçta biz fakirleşip borçlandık, onlar paralarına para, güçlerine güç kattı…
Sistem yıllardır böyle kurulmuş, sen sadece yatıp uzanıyor ve olmayan parayı harcayıp "geleceğe" dair bol keseden borçlanıyorsun… Onlar çalışıyor, üretiyor ve kapına kadar gönderiyor... Her yerden alıyoruz… İyi alıyoruz… Güzel alıyoruz… Öyle bir alıyoruz ki, bütün dünya kıskanıyor… Boy boy, çeşit çeşit, renk renk… Nasıl olsa eloğlu defterin "gelecek" hanesine yazıyor şimdilik… Peki ya sonra…
Hatta o hale geldik ki gerçekten bu ülkenin değerleri olan fabrikaları bile elden çıkardık özelleştirme adına. Gerçek anlamda kendi üretimimiz olan bir şey kalmadı gibi… Ne olacak bu işin sonu? Düşünen yok…
Aslına bakarsanız eğer Cumhurbaşkanı bu sözlerinde ciddi ise ve bundan sonra üretim için bir çaba harcanaksa bu bizleri sevindirir. Zira zararın neresinden dönülse kârdır. Belki öncesinde yanlış politikalarla böylesi yanlışlar yapılmış ama bu geri dönüşü olmayan bir yol değildir. Umarım bundan sonra üretimin artması yönünde ciddi adımlar atılır diyorum…
Bu ülke hepimizin… Bu ülkenin geleceği, evlatlarımızın geleceğidir. Bu nedenle gerçekten de hazırcılık bir kenara bırakılıp üretim yeniden canlandırılmalı. Kapanan, kapatılan fabrikalarımız yeniden açılmalıdır. Tarlalarımızda üretim yeniden canlanmalıdır. İthalatın önüne bir set çekilmelidir.
Unutulmamalıdır ki “Üretmeden tüketen toplumlar önce haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini daha sonra da istiklal ve istikballerini kaybederler.”
Bizler ülkemizi seviyoruz…
Arzu KÖK
Affet Bizleri Ceren!...
Güney Afrika’da bir üniversitenin girişindeki bir yazı şöyle der: “Bir ülkeyi yok etmek için atom bombası veya uzun menzilli füzelere ihtiyaç yoktur. Bunun için eğitim seviyesini düşürmek ve kopya çekilmesine müsaade etmek yeterlidir. Bunun sonucunda:1- Hastalar doktorların elinde can verir. 2- Binalar mühendislerin elinde çöker. 3- Para ekonomistler elinde kaybolur. İnsanlık dinci akademisyenlerin elinde ölür. 4- Adalet hakimlerin elinde yok olur. Eğitimin çökmesi bir ulusun çöküşüdür.”
Bu sözün doğruluğu hiçbir şüphe götürmez bir gerçektir. Bu sözün ardından düşündüm de eğitimde çocuklara kazandırılması istenen davranışlar vardı. Onlar mı? 1- Saygı 2- Dürüstlük 3- Kitap okuma alışkanlığı 4- Kimseyle alay etmemesi gerektiği 5- Küfür sözcüklerini kesinlikle kullanmamak 6- Teşekkür etmeyi bilmesi gerektiği 7- Hayvan ve doğa sevgisinin anlamını 8- Erdemli insan olmanın gerekliliği 9- Zamanın boşa harcanmayacak kadar değerli olduğu 10- Kusurlarla dalga geçmemesi gerektiği… Bunlar sadece aklıma gelenler.
Bu edinimler çok basit ve sıradan kabul edilirdi. Ancak bunun önemi her geçen gün artan olaylarla yeniden gündeme oturdu. Eskiden veliler toplantılarda öğretmene evladı için, saygılı mı, dürüst mü diye sorarlardı. Şimdi ise soruları neti kaç arttı, neden 100 değil de 90 aldı? Veya “Çocuklar telefon bağımlısı oldu, ne yapalım hocam?” diye soruyorlar. Ama hiç düşünmüyor, o pahalı telefonları çocukların ellerine verenlerin yine kendileri olduğunu.
Notları öğretmene, okul idarelerine yaptıkları baskıyla alan, hayatı boş beleş yaşayan ve hep öyle olacağını sanan, her şeyi kendine hak gören, insani erdemleri edinememiş, öz benliği, öz saygısı gelişmemiş, iç görüsü ve empatisi gelişmemiş, salt dürtüleriyle hareket eden çocuklar yetişiyor artık. Hayatın sınavlardan ibaret olduğunu öğreten, çocuğuyla ilgili hiçbir farkındalığı olmayan başta aileler olmak üzere tüm eğitim sistemi, eğitim kurumları, öğrencinin ve velinin karşısında köleleştirilen öğretmenler… Bunların hepsi Ceren Damar’ın ölümünde, yaşanan vahşette sorumludur.
Affet bizleri Ceren!... Eğitim özelleştirilirken karşısında duramadık. Gün geçtikçe de özelleşen eğitimin bilime-bilim adamlarına verdiği değeri(!) gördük!... Bir slogandan korkanların ‘güvenlik’ kaygılarını da!... Affet bizleri Ceren!... Çocuktan-gençten katil yaratan sistem hepimizin gözleri önünde palazlandı, semirdi ve biz bir şey yapamadık. Sonuç mu işte başına gelenler…
Parayla-pulla eğitim olmaz. Zengin çocuklarının egolarını tatmin etmek değildir eğitim kurumları. Unutmayın ki her çocuk dünyaya bir melek olarak gelirken onu canavara, şeytana dönüştürenler ebeveynler ve ne yazık ki eğitim sistemidir. Yazıktır ki bizim eğitim sistemimiz özgün ve özgür düşünceli, yaratıcı, sanattan anlayan insanlar yetiştirmek istemiyor. İşte sonuç: Cehalet tunçtan bir heykel gibi karşımızda. Eğitim sistemi gün geçtikçe bilimsel çizgiden dinci çizgiye kaymakta. Belki de orada itiraz, eleştiri ya da yaratıcılık olmadığındandır, ne dersiniz?
Eskiden karanlık, loş hücrelerde mum ışığı altında kitapların ezberlendiği Ortaçağ medreseleri yerine günümüzde modern binalarda öğretim yapan, adına ‘lise’, ‘üniversite’ dedikleri günümüz medreseleri geldi. Eleştirmeyin yok yere, sadece son zamanlarda uluslararası alanda kabul gören makale sayılarını inceleyin yeter. Ne kadar gerilediğimizi göreceksiniz.
İşte tüm bunlar ve toplumu kutupsallaştıran, şiddeti meşrulaştıran yıkıcı politikalar son meyvesini Ceren olayı ile verdi. Tekrar söylüyorum ki bu olayda: Üniversiteleri ticari işletme, öğrencileri ise müşteri gören, değerli akademisyenleri olmaz iftiralarla meslekten ederken, üniversite eğitiminin ve üniversitenin insana kattığı gelişimin içini boşaltan, eğitimcileri itibarsızlaştıran ve bunun sonucunda nasıl acı hadiselerin yaşanacağını umursamayan, toplumun her kesimine, kutuplaştırıcı politika ve söylemlerle şiddeti aşılayan, kadına şiddete susan ve hatta çoğu zaman cezasız bırakma ya da az ceza verme suretiyle bu şiddete dolaylı olarak azmettiren, zihniyetin payı büyüktür.
Ceren'in, hepimizden alacağı var... Özellikle de eğitim öğretimi yaz boz tahtasına çevirip, bataklığa dönüştüren eğitim yöneticilerinden daha fazla da öğretmenlerden... Eğitim sisteminin şiddet üretmesinden her birimiz sorumluyuz, suçluyuz... Çocukları iyi eğitememekten, onlara sevgiyi kardeşliği, haklıyı, haksızı, emeği, alın terini öğretememekten suçluyuz... Bu sonuçtan kimse yakasını sıyırmamalı... Kimse sütten çıkmış ak kaşık olamaz...
Küfrün konuşmalara egemen olduğu, kültürün, sanatın, edebiyatın, müziğin, sinemanın insan yaşamından çıkarıldığı bir toplumda bu sonuçların ortaya çıkmaması şaşırtıcı olmaz mı?
Ceren hepimizi mahkemeye suçlu olarak gönderip gitti. Hakim karşısındayız şimdi. Doğruyu, yalnız doğruyu söylemek zorundayız...
Ülke yangın yeri, her taraf öfke...Sevgisiz bir toplum, saygısız insanlar üretmeye devam ediyoruz... Büyük küçük kavramı kalmadı...
"Yasam büyüklerimi SAYMAK, KÜÇÜKLERIMİ SEVMEKTİR" diye bağırdığımız andımız yasaklandı, ne diyorsunuz!...
Okuduğunu anlayamayan, ama çalışan çalışmayan herkesin teşekkür, takdir belgesi aldığı bir sistem... Öğrenci çalışsa da çalışmasa da sınıf geçilen bir sistem... Kendi dilini doğru dürüst konuşamayan ve yazamayan bir toplum...
Heyyyy nereye doğru gidiyoruz?... Daha doğrusu bu kafayla nereye gidebiliriz?...
Yazık ki eğitim sistemi düzelmedikçe Ceren son olmayacak. Yalnız bununla da kalmayacak, ülkeyi bile kurtarmamız güçleşecek. Geleceğe umutla bakamayacağız…
Ceren hepimizin gözlerine bakıyor şimdi. Talihsiz bedeni ve yaşayamadığı hayatı toprak altına giderken, hepimizi suçlu ilan ediyor... Affet bizi Ceren!... Affet bizi!...
Arzu KÖK