BM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
BM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Temmuz 2019 Pazar

Ağaç Dikme Bayramı - Arzu KÖK

Ağaç Dikme Bayramı

Dünya Doğal Kaynaklar Enstitüsünün Birleşmiş Milletler (BM) dahil 40'tan fazla kurumla birlikte hazırladığı "Küresel Orman Takip ve Uyarı Sistemi"ne göre 2001-2017 arasında Türkiye'nin 425 bin hektar ağaç örtüsünü kaybettiğini belirtti. Bu ise yüzölçümü en büyük illerimizden biri olan Erzurum kadar bir bölge demektir. En çok orman kaybının yaşandığı bölgeler ise, İstanbul, Antalya olarak göze çarpmakta.


 Yine Orman ve Su İşleri Bakanlığı Çölleşme ve Erozyonla Mücadele (ÇEM) Genel Müdürlüğü ile TÜBİTAK-BİLGEM tarafından yapılan Türkiye’de çölleşme modeli teknik raporu, ülke topraklarındaki çölleşme riskinin ne kadar yüksek olduğunu ortaya koyuyor. Rapora göre Türkiye arazilerinin yüzde 80’ine yakın bir kısmı orta ve yüksek çölleşme riski altında bulunuyor.  

Yukarıda verdiğim iki rapor da aslında durumu özetler nitelikte. Çölleşmeye doğru gidiyoruz ama ağaç kesmekten, orman yakmaktan da geri durmuyoruz. 

Türkiye topraklarının yüzde 48’i çölleşme riski altında. Son 40 yılda sulak alanlarımızın yarısını yitirdik. Akarsuları, gölleri kurutmakla kalmıyoruz, kirletiyoruz da. Çevre Mühendisleri Odası’nın son raporunda şöyle diyor: “Türkiye’nin tatlı su kaynaklarının yüzde 76’sı kirli. Menderes, Kızılırmak, Sakarya, Gediz, Ergene kanalizasyona dönüşmüş durumda.” 

Cumhuriyetin ilk yıllarında 44 milyon hektarla ülke yüzölçümünün yüzde 56’sını oluşturan mera ve çayır alanları, 14.6 milyon hektara inerek yüzde 19’a gerilemiş. 26 yılda 4.1 milyon hektar tarım arazisini kaybettik. Var olan tarım arazilerin yüzde 59’u erozyon tehdidi altında. Oysa ne diyor TEMA: “Toprağı korumak, yaşamı korumaktır.” 80’li yıllardı. Çöl çekirgeleri Afrika’yı kavuruyordu. Bu haber üzerine “Biz de bu çekirgeler gibiyiz” demişti dostum; “Öylesine tüketiyoruz ki doğayı, geriye bir çöl bırakıyoruz.” 

Oysa, “Yeryüzü bize atalarımızdan miras kalmamıştı, onu çocuklarımızdan ödünç almıştık.” Öyle diyordu Kızılderili atasözü. Şimdi soruyorum: Çocuklarımıza bırakacağımız miras bu mu? Çölleşmiş bir Türkiye mi?

Son günlerde sosyal medyada “Ağaç Dikme Bayramı İlan Edilsin” diye bir kampanya başladı. Çevreci dostlar orman katliamlarına dikkat çekip, ağaç dikerek karşı durma telaşına düşmüşler. Çok güzel bir talep. Ancak bunun için bayrama ihtiyaç var mı? Bu insanlar yaşadıkları ilde her ay bir araya gelip o ilin bir bölgesini ağaçlandırsa daha güzel olmaz mı? Zira herkes biliyor ki bu ülkede Orman Haftası’nda daha çok ağaç katlediliyor. Bu nedenledir ki bir bayram ilan edilmesini beklemektense sosyal medyada toparlanıp ayda bir yaşadıkları ilin bir bölgesini ağaçlandırmak daha doğru olmaz mı?

Birilerinden bir şey isteme devri bitti diye düşünüyorum. Onun yerine harekete geçmeli. Mesela Ankara’da ODTÜ’de kesilen her ağacın yerine yenisini dikmekle, İstanbul’un yok edilen ormanlarını yenileme çalışmalarına veya yanan ormanlarımızın arazilerine ağaç dikmekle başlanabilir, ne dersiniz?

Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, her şey Yaradılıştan beri değişmez bir düzene, esas ve kurallara bağlanmıştır. Fakat ne yazık ki okumuşu da halkı da o düzeni, esasları, kuralları merak etmiyor, öğrenmiyor. İşin kolayını bulmuş: Her şeyi Allah’a bırakıyor. Ya dua ediyor, ya beddua… 

Aslında insan başına gelecekleri belirleyendir. Eğer öyle olmasaydı, Yaradan, kafatasının içine şekilsiz, biçimsiz bir top et koyardı beyin yerine. Ne kol ne bacak verirdi. Ancak insanımız, merak etmiyor, okumuyor, öğrenmiyor, iş yapmıyor… Sadece söz üretip, bir iş yapmıyor ama kendini dünyanın en mükemmel yaratığı görüyor. Sonra da ortalıkta, “Ben Müslümanım", hele ki "Ben Atatürkçüyüm” diye dolaşıyor.

İşte tüm bu nedenlerden ödülü kesilen her ağacın, yanan her ormanın sorumlusu da bizleriz. O nedenle artık aklımızı başımıza almak ve bir şeyler yapmalıyız. Yukarıda da dediğim gibi kimseden beklemeden. Kendi çabamızla, bir araya gelerek… Yani bizler için aslında her gün “Ağaç Dikme Bayramı” olmalı…


Arzu KÖK

7 Mart 2019 Perşembe

Kadın!... - Arzu KÖK

Kadın!...

Kimdi kadın? Hiç düşündünüz mü? J. Saul şöyle tanımlıyor: “Beş bin yıldır kadın; kölenin kölesi. Ücretli kölenin evdeki hizmetçisi. Köylünün namusu. Küçük burjuva aydınının içki sofrasında mezesi ve ilişki albümünde yeteneğinin övüncesi. Kapitalist pazarın cinsel metası. Dindarın kapatması. Tanrının şeytanı. Erkek avcıların gülü, sözde aşk meleği . Oysa o, insanı "Rahminde" var edip, yaratan! Emziren, emeği ile büyüten, yani insan toplumunun sahibi...”

 Nazım Hikmet şiirinde şöyle tanımlıyor:
“Ve kadınlar 
bizim kadınlarımız: 
korkunç ve mübarek elleri 
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle 
anamız, avradımız, yarimiz 
ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen 
ve soframızdaki yeri 
öküzümüzden sonra gelen 
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız 
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki 
ve kara sabana koşulan ve ağıllarda 
ışıltısında yere saplı bıçakların 
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan 
kadınlar, 
bizim kadınlarımız”

Nazım Hikmet bu şiiri 1941 yılında yazmış. Peki 1941’ de yazılan bu satırlardan günümüze değişti mi acaba kadınımızın yeri? Pek değil. BM Kalkınma Programı’nın (UNDP) yıllık ‘İnsani Gelişme Endeksi’ raporunda bu yıl üç sıra birden gerileyerek 79’uncu sıraya inen Türkiye, kadınlara fırsat eşitliği sunulması konusunda da alarm veriyor. Rapordaki ‘Cinsiyete Dayalı Gelişme Endeksi’ (GEM) verilerine göre, Türkiye, bu alanda Pakistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin de gerisinde kalarak 109 ülke arasında 101. oldu. 

Ama siyasiler tüm bunları görmezden geliyor ve bakın neler söylüyorlar:

 “Kadınlar iş aradığı için işsizlik yüksek.”
“Kadına şiddet abartılıyor.”
“Kız mıdır kadın mıdır bilemem.”
“Örtüsüz kadın ya satılıktır ya da kiralıktır.”
“Kadına şiddet azaldı fakat haberleri arttı.”
“Kadın herkesin içinde kahkaha atmayacak.”
“Kadın ve erkeğin eşit olması fıtrata ters.”
“Kadının tek kariyeri annelik olmalı.”

Bunlara ek olarak bir de kadınların hamileyken sokağa çıkmasını istemeyen profesörler, flörtün fahişelik olduğunu iddia edenler, kızlı erkekli evlerde kalınıyor diye hedef gösterenler…vs. bir sürü saçma sapan söylem var. Bunların hepsi cahil, eğitimsiz, kendini kadından üstün gören erkek müsveddelerini kadına karşı öfke ile dolduruyor. Bir de buna ülkede hakim olan "ben yaparım olur" dayatmasını eklerseniz, erkekler dayatarak, sırf kendi istedikleri için bazı şeylerin olmasını bekliyorlar. Olmayınca da "bir sus Hatun" misali kadını susturma yoluna gidiyorlar. Susturamadıklarında ise şiddete, öldürmeye, tecavüze varan bir noktaya gidiyorlar.

Son 17 yıldır kadın cinayetleri 14 kat arttı.  Kadın katillerinin sebep olarak gösterdikleri hep yukarıda saydığım söylemler olmuştur. (Açık giyindi, terk etti, yemek yapmadı gibi) Yargı sistemi ise nedense kadın katillerini sürekli akladı bugüne kadar.  Kadın katilleri sudan sebeplerle indirimler aldı, serbest kaldı. 

 Ülkemizde taciz ve tecavüz hızla artarken ana akım medya ve iktidar cinsel şiddete münferit olaylar muamelesi yaptı. Oysa taciz ve tecavüz cinsellik değil, gericilikten beslenen şiddet eylemleridir. Tecavüzcüler ise ruh hastası ya da sapık değil, birilerinden cüret alan gericiler, kadın düşmanlarıdır. Tecavüzcülere “akıl sağlığı yok” gerekçeleriyle indirimler verilmekte, kadının içkili olup olmaması, geçmişi, davalarda hafifletici sebep olmaktadır. Bazı medya kanalları “Mini etek giyen tecavüze uğrar.” diyerek tecavüzü normalleştirir hale gelmiştir. 

Kadın bedeni üzerinden gerici bir siyaset anlayışı uygulanmaktadır. Neoliberal  politika uygulayanlar, ucuz iş gücü ordusuna ihtiyaç duyarlar. Bu noktada ise hedef kadın bedenidir. “En az üç çocuk, anne olmayan kadın eksiktir” gibi söylemlerle kadınlar çocuk doğurmaya zorlanıyor. Doğum kontrol yöntemleri vatana ihanet olarak adlandırılırken, kürtaj ise katliam olarak tanımlanıyor. “Tecavüze uğrayan doğursun devlet bakar.” ve “Tecavüze uğradıysa niye çocuk ölsün, annesi ölsün!” söylemleri ise kadınların aklından uçup gitti mi bilmiyorum. Bu yönde bir karar çıkmış olmamasına rağmen kürtaj fiilen devlet hastanelerinde uygulanmamakta, doğum kontrol yöntemleri ise günden güne daha da yüksek bedellere ulaşmaktadır. 

Kadın yaşamının her alanında gerici bir baskıya maruz kalmaktadır. Sunulan ideal kadın tipolojisi; evden çıkmayan, iffetli ve erken yaşta evlenip çocuk doğuracak kadınlardır. Laikliğe yönelik saldırılar ve gericilik, oluşturulmak istenen bu kadın için referans niteliğindedir. Kadınların sokakta attığı kahkahadan, sürdükleri kırmızı ruja, giydikleri eteğin boyuna kadar gündelik yaşamlarının en ufak parçaları bile saldırının hedefi olmuş durumdadır ne yazık ki.

Kadını bastırmak, köleleştirmek istiyorlar. Çünkü biliyorlar ki kadınlar güçlüdür,  kararlıdır. Yapmak istediklerini gözlerini kırpmadan korkusuzca yapabilme becerileri vardır. Hele ki sorun sevdiklerini korumak olunca gözlerini dahi kırpmadan icabında ölüme bile giderler.

Erkekler kadınların bu üstünlüklerinin sezgisel olarak farkındalar. Bu nedenledir ki kadınları ezmeye çalışmışlardır yıllardır. Kadının okumasına, ekonomik bağımsızlığını kazanmasına, sosyal statülerinin yükselmesine hep karşı çıkarlar. Kadını eve kapatmak, başını bağlamak, şiddet uygulamak, siyasette söz sahibi etmemek gibi hareketler hep erkek çaresizliğinin sonucudur. Zira kadınlar bu güçleri de ellerine geçirirlerse, kendilerine ekmek çıkmayacağından korkarlar.

İşte bu nedenledir ki, gücünü yüreğinden alan kadınlarımız artık hak ettiği yere ulaşmasını da bilmelidir. Yıllar önce vatanı için yaptığı birlikteliği aynı şekilde kendi ve gelecek nesillerin aydınlığı için de gerçekleştirmelidir. Gerçek yerini ve gücünü tüm görmek istemeyenlere göstermeli ve almalıdır. 

Bu anlamda ülkemin bütün kadınları uyanın artık, uyanın… Anasınız, ablasınız, bacı, kardeş, eş ve çocuksunuz. Her koşulda başların tacısınız. Ulusal Kurtuluş Savaşımız kadınlarımızın nasır tutan elleri ve sevgi dolu yüreğiyle kazanıldı. Kurtuluş Savaşında eli silah tutan Fatma Bacım gibi, ülkesini savunmada kahramanlık destanı yazan Nene Hatun gibi, adı bu ülkemizin topraklarına karışan binlerce anamız bacımız gibi direnelim, direnelim… 

Arzu KÖK

5 Mart 2015 Perşembe

KADINLARIMIZ - Arzu Kök

KADINLARIMIZ

‘’Ve kadınlar, bizim kadınlarımız:
Korkunç ve mübarek elleri,
İnce, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
Anamız, avradımız, yarimiz
Ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen
Ve sofradaki yeri, öküzümüzden sonra gelen
Ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
Ve ekinde; tütünde, odunda ve pazardaki
Ve karasabana koşulan
Ve ağıllarda
Işıltısında yere saplı bıçakların 
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle
bizim olan kadınlar,
bizim kadınlarımız.’’
Nazım Hikmet ‘Kuva’yı Milliye Destanı’nda ne güzel anlatmış kadınlarımızı. Peki 1941’ de yazılan bu satırlardan günümüze değişti mi acaba kadınımızın yeri? Pek değil. BM Kalkınma Programı’nın (UNDP) yıllık ‘İnsani Gelişme Endeksi’ raporunda bu yıl üç sıra birden gerileyerek 79’uncu sıraya inen Türkiye, kadınlara fırsat eşitliği sunulması konusunda da alarm veriyor. Rapordaki ‘Cinsiyete Dayalı Gelişme Endeksi’ (GEM) verilerine göre, Türkiye, bu alanda Pakistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin de gerisinde kalarak 109 ülke arasında 101. oldu. Peki neden?

Çünkü kadınlar güçlüdür,  kararlıdır. Yapmak istediklerini gözlerini kırpmadan korkusuzca yapabilme becerileri vardır. Hele ki sorun sevdiklerini korumak olunca gözlerini dahi kırpmadan icabında ölüme bile giderler.

Erkekler kadınların bu üstünlüklerinin sezgisel olarak farkındalar. Bu nedenledir ki kadınları ezmeye çalışmışlardır yıllardır. Kadının okumasına, ekonomik bağımsızlığını kazanmasına, sosyal statülerinin yükselmesine hep karşı çıkarlar. Kadını eve kapatmak, başını bağlamak, şiddet uygulamak, siyasette söz sahibi etmemek gibi hareketler hep erkek  çaresizliğinin sonucudur. Zira kadınlar bu güçleri de ellerine geçirirlerse, kendilerine  ekmek çıkmayacağından korkarlar.

Hem erkek hem mürteci olmakla iki kez malul iktidar ve "biz kadınları severiz; onlar bizim başımızın tacıdır" edebiyatının sakat bıraktığı erkek muhalefet eğer gözünü açmaz ve kadınların asıl yerlerine gelmelerine engel olmaya devam ederlerse korkarım ki başları fena halde derde girecek. Sözde hükümranlıkları sona erecek diye korkudan uykuları kaçıyor. Zira, kadındır bu… Anadır… Vurdular mı küreğin keskin tarafı ile vururlar ki; sorma gitsin!

Oysa bir elmanın yarısı erkekse, yarısı kadındır. Ancak birlikte omuz omuza hareket edilirse başarı gelecektir. Kadın ki asıl üreten ve yaratandır. Arkasında kendisine destek olmayan bir kadını olmayanlar hiçbir yere gelemezler. Zira kadınlarımızdan alır güçlerini erkeklerimiz. Kadın eğitirse toplum kalkınır.

Ancak gel gör ki, ‘Kâr daha çok kâr’ hırsıyla yanıp tutuşanlar işe en son kadınları alıyorlar ve en önce kadınları çıkarıyorlar işten. Çoğu sigortasız çalışıyor. Kırsal kesimlerde ise ailenin tarımsal faaliyetlerinde erkekten fazla çalışmasına rağmen emeğinin karşılığını alamıyor. Evdeki eğitimden, ilk, orta ve yüksek dereceli eğitime uzanan çizgide hala kadın erkek rolleriyle kalıplaşmış yanlış ve yoz değerlerle yetiştiriliyorlar. Öte yandan yazık ki kimi kadınlarımız da var ki, kişiliklerini değil de yalnız ve yalnız dişiliklerini geliştiriyorlar.

Bunlara benzer pek çok şeyin değişmesi gerekliliğine inanıyorum. Bir ara ’Ne zaman kadınlar nüfus içindeki yerlerine orantılı olarak ekonomik, politik ve toplumsal yaşamın yönlendirilmesine katılacaklar?’ Ulusal Kurtuluş Savaşımızda en büyük role sahip olan kadınlarımızın artık hak ettiği yere ulaşmasının vakti gelmedi mi?

Gücünü yüreğinden alan kadınlarımız artık hak ettiği yere ulaşmasını da bilmelidir. Yıllar önce vatanı için yaptığı birlikteliği kendi ve gelecek nesillerin aydınlığı için de   gerçekleştirmelidir. Gerçek yerini ve gücünü tüm görmek istemeyenlere göstermeli ve almalıdır. 

Arzu Kök