YAŞAM VE MÜCADELE
Gazali’nin bir sözü vardır; ’Mezardakilerin pişman oldukları şeyler için dünyadakiler birbirlerini kırıp geçiriyorlar.’ Gazetelerin üçüncü sayfaları birbirini öldüren insanların haberleriyle dolu. Nedenlerine bakıyorsunuz çoğu zaman koca bir ‘HİÇ’. Son bir yılda suçlu sayısı bir milyonu geçmiş. Bir anlık öfke ve… Neden bu hale geldik? Neden umutlarını yitirdi bu toplum?
Oysa umut, insanların öteki insanlarla düşünce ve duygu birliği içinde gerçekleştirebilecekleri bir arayış içinde hareket etmelerinden doğar. Umutsuzluk ise suskunlaşmanın, dünyayı yadsımanın ve dünyadan kaçışın bir biçimidir. Ancak kaçış bir çözüm değildir. Ortam ne kadar kötü olursa, adaletsiz olursa olsun bu umutsuzluk değil, aksine umut nedeni olmalıdır. Çünkü adaletsizliğin tanımayı reddettiği insan, dursuz duraksız bir arayışa girmelidir. Mücadele etmeli ve bir çıkış yolu bulmalıdır. Kendisi kurmalıdır belki de düzeni, adaleti. Unutulmamalıdır ki umut, kolları kavuşturup beklemek değil, ona ulaşmak için mücadele etmektir.
Peki nasıl? Öncelikle sorunların farkında olmalıyız. Nedir ülkenin içinde bulunduğu durum? Nedir bu sorunların kökenleri? Hepsini irdelemeli ve bir araya gelerek ülkemize, bizlere bunları yapanlarla savaşmalıyız. Topla-tüfekle değil elbette. Aklımızla, birliğimizle ve de kalemlerimizle. ’Kalem kılıçtan keskindir.’
Yaşananları unutturmamalıyız. Zira zamanın bizi her gün biraz daha unutkanlaştırdığı kesin. Zulmü meslek edinenlerin güvencesi de bu zaten. Oysa unuttukça eksiliyoruz durmadan. Güç belleğimizde saklıdır. Unutmaz, unutturmazsak yani geçmişte yaşananları bilir ve bunlardan gerekli çıkarımları yaparsak bugünün güçlüleri bizler olacağız. Ve bu güçteki insanlar bir araya geldi mi onları yıkacak hiçbir güç bulunamayacaktır.
Koşu zorlu bir koşudur. Ama unutulmamalıdır ki, koşullar ancak mezara girmekte direnenler için zordur. Suskunlaşmayalım ve mezara tıkılanlardan olmayalım.
ARZU KÖK
Babam
Neşeli şarkılar söylüyordu kuşlar o sabah penceremin önünde. Güzel, güneşli bir güne uyanmıştık. O gün güzel geçecek umuduyla kalktım yataktan, her sabah olduğu gibi elimi yüzümü yıkadım ve anne-babamın odasına gittim. Sarıldım, öptüm ikisini de ‘Günaydın’ dedim. Babam bir başka bakıyordu o sabah, aldırmadım. ‘Günaydın can kızım’ dedi. Sarıldım, öptüm yeniden. Sonra mutfağa yöneldim. Daha adımımı mutfağa atmamıştım ki, annem ‘Babanız öldü…’ diye bir feryat kopardı. İnanmadık, koştuk. Başını annemin dizlerine koymuş ve vermişti son nefesini. Odaya girerken bir kuşun odadan uçarak havalandığını gördüm. Hayal dedi herkes, ama gördüm. Sustum…
O uçan kuşla birlikte giden hayallerimdi, düşlerimdi. Eksilmişti düşlerim. Artık karşılaşabilme ihtimalim yoktu babamla, ona sarılabilme ihtimalim yoktu. Onunla birlikte yapabileceklerim, planlarım, hepsi hepsi yok olmuştu. Kime sarılacaktım okulu bitirdiğimde, göreve başladığımda kime, bir gün gelin olduğumda kim beni alnımdan öpüp, elimi eşimin eline kim verecekti? Düşlerimden bırakmıştı babam ellerini. Kendine ait parçaları koparmış ve gitmişti sessizce. Nefes alamadığımı hissettim. Sustum...
Önce bir çift ayakkabısını kondu sokak kapısının önüne. Babama ait, babamla biten yaşamları dışarı çıkardıkları ilk eşyaydı. Demek ki yaşam tükenince her şeyiyle birlikte tükeniyordu. Sadece nefesiyle, artık atmayan kalbiyle, boşluğu dolduran, insanın içini ısıtan sesiyle değil, yaşamına ortak olan, bir zamanlar onu sarıp sarmalayan eşyalarıyla birlikte ölüyordu insan. Babamın ölümü gibi… Babamın güvercinleri gibi…
Büyük evimizin büyük bir çatısı ve çatıda bir çardağımız vardı. Güvercin beslerdi babam. Önce bir çiftti güvercinler. Sonra sevgisi çoğalttı onları ve üç yüzü buldu sayıları. Sevgisini gören geliyor ve gitmiyordu bir daha. Cenaze evden çıkıp yola revan olduğunda çatıya dizilip saygı duruşu ile izlediler, selamladılar babamın cenazesini. Bir kısmı eşlik etti cenazeye. Defin işleminden sonra kırk gün ayrılmadılar mezarının başından. Ama evdeki güvercinler yedi gün sonra yoktu artık. Dayanamadılar yokluğuna… Sustum…
Zaman yavaş yavaş sildi izlerini yaşadığımız mekândan. Hiç istemedim. Hiç olmayacak sandım, ama oldu. Tutamadım yaşamın akıp giden olağanlığını. Yüzünü hiç silmediği havlular, hiç ayaklarına girmeyen terlikler, başının izini taşımayacak yastıklar bir bir eskilerinin yerini aldı. Yıllarca çalışıp, didinip, kendi elleriyle yaptığı ev ve o evin kapısında yazılı adı kaldı geriye; ‘Adıyla kalır insan, göçüp gittiğinde…’ sözünü doğrularcasına… Sustum…
On yedi yaşındaydım öldüğünde babam. Yaza veda ederken veda etmiştik ona. Yaza ait bütün izleri de beraberinde götürmüştü. Yakamoz vakitlerinde suya değmez oldu ellerim. Doğmadı o günden sonra güneş, göstermedi yüzünü ay. Karardı dünyam. Hayattaki en büyük dayanağım yoktu artık. Dert ortağım yoktu. Fırtınalarda sığındığım limanım yoktu. Sonra hatırladım; ‘ Bak kızım, her zaman dimdik ayakta kalmasını bileceksin. Yıldırmayacak seni hiçbir şey ve seveceksin canlı cansız herkesi, her şeyi. Hatta düşmanların bile nezaketin ile ezilmeliler. Unutma…’ dediğini. Ayağa kalktım ve söz verdim orada babama tüm içtenliğimle. Hâlâ da tutmaya çalışıyorum bu sözümü…
Düşünüyorum; “Bana kattıklarının, verdiklerinin karşılığı var mı?” diye. Yok…. Bulamıyorum… Hiçbir karşılığı yok. Örneğin; dünyanın bütün çiçeklerini tek tek ellerimle toplayıp yollarına serseydim, bana olan sevginin karşılığını verebilir miydim? Ya da kesinlikle değer bile ölçülemeyecek kadar kıymetli, Kaşıkçı elmasından da büyük bir elmas, yakut, pırlanta ile karşına çıksaydım bu bana verdiğin canın kıymetini karşılayabilir miydi? Asla… Senin verdiklerinin karşılığı yok bu yalan dünyada.
Teşekkür ederim canım babam. Beni sevdiğin, beni özlediğin, beni koruduğun, beni sarıp sarmaladığın, beni var ettiğin, büyütüp bu günlere getirdiğin, her zaman, her zorluğa rağmen, hatta sensizliğe rağmen dimdik hayatta kalmasını öğrettiğin için teşekkür ederim… Senin evladın olmaktan gurur duyuyorum, duyacağım… Nur içinde yat…
Babalar Günün Kutlu Olsun…
Arzu Kök
Cehaletin Sesi Aklı Susturuyor
Ekonomik dengesizlikler, ölçüsüzlükler, savurganlıklar, üretim, tüketim ve paylaşımdaki adaletsizlikler, işsizlik, açlık vb gibi iktisadi sefaleti belirgin hale getiren gerçekler…
Eğitim sefaletini açıkça ortaya koyan kültür ve kavram kargaşası, sanat hayatını yozlaştıran sapıklıklar, basitlikler, öğretim ve öğrenim alanındaki eğitim yetersizlikleri, öğretmen ve öğretim kademelerindeki kalite düşüklükleri, inançlar, hurafeler ve pozitif bilim kavramları arasındaki karışık ve karmaşık manzara…
Hukuksal düzeni alt-üst eden adaletsizlikler, kalite kayıpları, adaletin, çabuk, ucuz ve hakça dağıtılmasını engelleyen etkenler…Genel sağlık açısından denetimsizlik, kontrolsüzlük, ilgisizlik, pislik, hastane ve hekim yetersizliği ve bu alanlarda da kalite problemleri, ilaçsızlık sorunları….
Çevre konusundaki duyarsızlıklar, başıbozukluklar…
Genel asayiş, trafik, turizm, şehirleşme, köyleşme, bayındırlık, ulaşım ve iletişim alanlarında bilim ve teknoloji kavramlarından uzak, yolsuzluk, hırsızlık, çıkarcılık ve umursamazlıktan da kaynaklanan perişanlık…
Tam da bu ortamlara uygun, bu ortamların ve bu gerçeklerin ürünü olarak ortaya çıkan, sadece iki sözcükle ifade edilebilecek olan “ medya rezaleti”…
Ve de, bütün bu hakikatlerin, bu koşulların sonucu olarak meydana çıkan politika hayatı; politikacılar, politik kurumlar… Az gelişmiş bir toplum tablosunun bütün belirtileri toplumun bireylerinde gözlemlenebilir. “Aydın kişi’nin acısı” işte bu noktada başlamaktadır. Böyle bir toplumda, acıyı hisseden aydın kişiler ise ne yazıktır ki azınlıktadır.
Çaresizdirler, korkaktırlar, suskundurlar. Çünkü böyle bir toplum, korkunçtur. Zira paranın gücü egemendir ve bu egemenlik, çareler üretilmesini önler. Cehaletin gürültüsü, aklı susturur. Böyle bir toplumda, her alanda büyük paralara hükmedenlerin güçleri, küstahlıkları, terbiyesizlikleri, “aklın saltanatı”nı tehdit etmektedir. Korkutmaktadır, üstüne yürümektedir, ezmektedir. “Toplumsal akıl”ın harekete geçmemesi için “ bireysel akıl” sahipleri bütün alanların dışına itilmektedir. Zavallı toplumu, kendi çıkarları için kullanmak isteyenlerin rahatlıkları ve huzuru, “ akıl”dan değil “ kurnazlık’ tan kaynaklanmakta, oradan beslenmektedir. Bu gerçekleri gören” akıllı aydın” da bu toplumun bireyi olduğu için acılıdır. Toplumun sefaleti onun yüz çizgilerine yansımıştır; O bir eğitimcidir, bir hekimdir, bir ekonomisttir, bir sanatçıdır, bir çevrecidir, bir mühendistir, bir teknisyendir, ve – sayıları çok azalmış olan cinsten- bir politikacıdır, bir yazardır. Genelde, bunlar, kendi alanlarındaki çoğunlukların içinde de azınlıkta olanlardır.
Hasta toplumu sağlıklı toplum, aktif toplum, ilerici toplum, kültürlü toplum haline getirecek olanlar işte onlar, o acılı aydınlardır. Bilimin, kültürün, sanatın, tekniğin, politikanın asîl ve suskun idealistleri ise izlemeye devam ediyor. Önümüzde seçimler var ve doğrusu çok merak ediyorum izleme devam mı edecek?
Arzu Kök
Gençler Neden Mutsuz Acaba?
Dünya Sağlık Örgütü’nün yaptığı bir araştırmaya göre dünyanın en kızgın ve mutsuz gençleri Türkiye’de yaşıyormuş… Bunu biz söyleseydik ‘Bunu da nerden çıkardın, gençlerimiz çok mutlu’ diye sorarlardı adama. Ama şimdi bunu söyleyen Dünya Sağlık Örgütü.
Acaba neden mutsuz gençlerimiz veya bizler ve onlar bunun böyle olduğunu neden düşünüyor acaba? İşte size çoktan seçmeli bir sorunun şıkları;
a) Gençlerimizi mutsuz ve kırgın kılan her gün duydukları ölüm haberleri mi?
b) Hemen yanı başımızda, Suriye’de, patlak veren savaş mı?
c) Dinin siyasette ve toplumun her alanında giderek çok daha etkin olmasının gençlerde yarattığı, ‘hayat tarzı tercihlerimiz ellerimizden alınıyor’ duygusu mu?
d) Gelir adaletsizliği mi?
e) Yoksa hepsi birden mi?
Sürekli söylenen şey “ülke ekonomisi çok büyüdü.” Doğrudur belki. Ama birileri zenginleşirken diğer tarafta yoksulluğun derinleştiği bir ekonomide bırakın gençleri kim mutlu olabilir ki? Ekonomi büyüyor ama genç işsiz oranı çok yüksek seviyelerde geziyor. Neredeyse her beş gençten biri işsiz bu ülkede. İş bulabilenlerde asgari ücret ya da belki az biraz üstünde bir maaşa köle gibi çalıştırılıyor. Üstelik bir de iş bulabilenlerin kayıt dışı çalıştırılması durumu da söz konusu. Milyonlarca genç artık iş bulma ümidini kesmiş ve artık iş bile aramıyor. Böylesi bir durumda nasıl mutlu olabilir bir genç?
Türkiye OECD ülkeleri arasında en çok yoksula sahip ülke olarak gösteriliyorsa, OECD ülkeleri arasında bebek ölümleri konusunda ilk sıraları kimselere kaptırmıyorsa, eğitim olanaklarına ulaşım ve kabul edilebilir yaşam standartları açısında Birleşmiş Milletler sıralamasının üçüncü liginde yer alıyorsa yaşadığınız ülke nasıl bakabilirsiniz ki geleceğe umutla?
Türkiye İstatistik Kurumu’nun bir ev içerisinde yaşayanların tüketim harcamaları ve istihdam verileri incelendiğinde; her 100 evde 375 kişinin yaşadığı ve her eve ortalama 4 kişi düştüğü görülüyor. Evde çalışan kişi sayısı yine bu araştırmaya göre 100 evde 108 kişi olarak gösteriliyor, yani her evde bir kişi çalışıyor. Şimdi bu durumda hem ucuza çalışmak zorunda kalacak, hem de kendisinden başka üç kişinin daha yükünü omuzlamak zorunda kalacak bir genç nasıl mutlu olabilir ki?
Eskiden eğitim düzeyi artıkça işsizlik oranının düşerdi ülkemizde. Bu nedenle gençler üniversiteye girmek için çabalar, üniversiteleri ‘işe açılan kapı’ olarak görürlerdi. Oysa son verilere bakıldığında işsizlikte meydana gelen azalmanın büyük kısmı düşük niteliklerden kaynaklanmakta. Yani artık üniversite eğitimi almış olmak adeta işe yaramaz olmuş. İş-Kur’a şoför, ütücü, çaycı, bekçi, boyacı olarak çalışmak üzere o kadar çok üniversite mezunları, yüksek lisans mezunları başvurusu var ki şaşar kalırsınız baktığınızda. Nasıl olsa üniversite eğitimi bir işe yaramaz gözüyle bakmaya başlayan gençler olunca bu ülkede üniversite kontenjanları boş kalmaya mahkum olacaktır tabii ki. Ne yapsın bu gençlik?
Dünya Bankası’nı uyarıyor: “Türkiye’de yüzde 18 olan gençler arasındaki işsizlik, dünya ortalaması olan yüzde 12’nin çok üstünde. Genç nüfusundaki işsizlik oranının akıl ve beden sağlığını tehdit ediyor, şiddet ve suçu artırıyor.” Ama kimin umurunda bunlar?
Gerçekten de ülkemizde sinirler çok gergin, eller daima tetikte. Karısını dövenler mi dersiniz, öldürüp bırakanlar mı, adliye önlerinde kendi adaletlerini arayanlar mı dersiniz, trafikte yol kavgası yüzünden birbirini vuranları mı? En basit görünen gündelik tartışmalar bile alevlenip büyük kavgalara dönüşebiliyor. Bunları görmek için bu raporlara gerek var mı sorarım şimdi herkese? Tanık olmuyor muyuz her geçen gün bunlara? Eeee şimdi nasıl mutlu olsun bu gençler?
Dünya Sağlık Örgütü’nün araştırmasına göre gelecek kaygısıyla mutsuzluğun arasında güçlü bir ilişki varmış. Gelecek beklentisi düştüğü ölçüde mutluluk oranının da o kadar düştüğünü söylüyorlar. Peki dünyanın 10 büyük ekonomisi içerisinde gösterilen ekonomisi ve bölgesinde “büyük devlet” olma yolunda ilerleyen Türkiye’nin gençlerine verdiği umut ne kadar? Koca bir hiç, yazık ki.
Arzu Kök
GENÇLERİ ELEŞTİRMEK
Birkaç orta yaşlı insan bir araya geldi mi başlıyorlar gençleri eleştirmeye. Gençleri eleştirmeye ne kadar çok meraklılar değil mi? Neler söylenmiyor ki?
” Gençler okumuyor, okusa da ciddi şeyler okumuyor, ciddi şeyler okusa da anlamıyor... İşleri güçleri bilgisayar başında oturmak, televizyon izlemek, internette chat yapmak, telefonda sürekli arkadaşlarıyla konuşmak. Hem de boş konuşmak… Politikayla ilgilenmiyorlar. Ne dünya sorunları, ne de ülke sorunları konusunda bilgileri yok... Derin ve sürekli ilişki kuramıyorlar, hep geçici ve yüzeysel ilişkiler kuruyorlar, çoğu da maddi çıkara dayanan türden ilişkiler.”
Bu eleştirilerde haklılık payı var mıdır? Varsa bu durumun tek sorumluları bu gençler midir? Şöyle bir durup düşünmek gerekmez mi? Günümüzde gençler ile ana babaları arasındaki farkın, şimdiye kadar hiçbir kuşakta görülmedik kadar derin ve sarsıcı olduğunu görmeliyiz ilk önce. Türkiye'de oldukça güçlü bir orta sınıfın oluşmasıyla birlikte toplumun yaşam biçimi de değişti. Otomobili olan, yazları tatile giden, çocuklarını özel okullara gönderen, eve bilgisayar ve internet hizmeti alabilen, bütün aile fertlerinin cep telefonu taşıdığı, eski kuşaklara göre daha liberal ilişkilerin olduğu aileler var oldu. Böylesine köklü şekilde değişen bir aile yapısının yeni kuşaklar üzerinde derin farklılıklar yaratması kadar doğal bir sonuç yoktur.
İkinci bir neden de, teknolojide meydana gelen değişikliklerdir. Günlük yaşamımızı büyük bir şekilde değiştiren cep telefonu ve internet o kadar çok yaygınlaştı ki. Tabii bir de buna uydu yayınlarını da ekleyebiliriz. Sınıf yapısında meydana gelen değişikliklerle beraber ortaya çıkan bu teknolojik yenilikler, yalnız yaşam kalitemizi etkilemekle kalmadı, aynı zamanda hayat anlayışımızı, dünyayı algılayışımızı, beklentilerimizi de değiştirdi.
Böylelikle de doğal olarak bir önceki kuşaktan çok farklı yeni bir insan modeli oluştu. 'Gençler okumuyor!' deniyor. Evet bir anlamda doğrudur. Zira, görsel kültür günümüzde o kadar çok ağır basıyor ki nedeni budur diye düşünüyorum. Yine önemli olan fark daha vardır ki, gençlerin bilgiye ulaşma kanallarının değişmiş olması. Birkaç dakikada internet sayesinde istedikleri bilgiye ulaşma olanaklarına sahipler artık.! Evet tüm bunlar disiplinli okumanın vereceği sistematik düşünme yeteneğini geliştirmelerinde onları zorlayacaktır ama yazıktır ki bunun da kolay ve hazır bir çözümü halihazırda bulunmuş değildir.
Gençlerin 'maddiyatçı', 'bireyci' olduğu, politikayla, ülke ve dünya sorunlarıyla pek ilgilenmedikleri eleştirisine gelince... 12 Eylül'ün ve aşırı liberal politikaların bir mirası değil midir bu sonuç? Üniversite örencilerinin siyasal partilere üye olmasını bile yasaklamadı mı bir ara? Aileler 'Aman yavrum, politika tehlikelidir, etliye sütlüye karışma' diye yetiştirmedi mi çocuklarını? 'Köşeyi dönmek' bir ideal olarak sunulmadı mı? Ne bekliyorduk ki? Aslında bir önceki kuşağın yarattığı tüm olumsuzluklara rağmen az bir kesim bile olsalar gençlerin nasıl olup da hâlâ politikayla ilgilendiklerine şaşmalı aslında.
Onlar yepyeni bir dünyanın çocukları. Hem onları yetiştiren kuşak sizlersiniz. Bu nedenle çok da eleştirmeye hakkınız yok. Ya da kim bilir, belki de biraz da kıskandığınız için mi eleştiriliyorsunuz onları bu kadar? Ne dersiniz?
Arzu Kök
GENÇLERDEN MESAJ VAR
Bizler bu ülkede doğmuş, bu ülkenin okullarında okumuş, 16-30 yıldır bu topraklarda yaşayan, şiddetle hiçbir alakası olmayan, genç Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olarak ülkenin son durumundan fena halde rahatsızız.
'Gençler geleceğimiz' edebiyatının dibine vurulmuştur. Bu nedenle de geleceği belirsiz gençlerin yaşadığı bu topraklarda rahatsızlığımızı devletin pek de takmayacağını öğrenmiş olacak kadar da yetişkiniz.
Yine de cumhuriyetin gençlere emanet edildiğinin en çok söylendiği 19 Mayıs günü, bu emanetin üzerimize yüklediği sorumluluğun gereğini yerine getirmek adına; sorunun bu hale gelmesinde sorumluluğu en az olan, elleri en temiz olan biz gençler;
ortak geleceğimizin karartılmasından duyduğumuz rahatsızlığı bütün ülkeyle paylaşıp tarihe not düşmek istiyoruz.
Bizler bundan yıllar önce cumhuriyeti emanet alan gençlerin yaptıkları yanlışların faturasını ödüyoruz. Zira gerektiği gibi sahip çıkmamışlardır cumhuriyete. Yıllardır bağıra çağıra gelen her türlü tehdide dur deme azmini gösterememişlerdir.
Sorunların çözümü için, daha az demokrasi ve özgürlük, daha çok korku ve güvensizlik vaat eden uygulamalar içine girilmiş yıllarca insanımız birbirine kırdırılmıştır. 'Baba'dan kalma usullerden vazgeçmeyen bu kafayla gidilirse, sorun çözülmeyeceği gibi toplumsal gerilim de artacak.
Eğitim var mı yok mu belli değil. Oysa ki eğitim bir ulusun gelişmesinin olmazsa olmazıdır. Ancak uygulanan politikalarla eğitim neredeyse durma noktasına getirilmiştir. Hatta özelleştirilmesi yönünde büyük çalışmalar yapılmıştır. Eğer eğitim ciddi anlamda düzeltilmezse bu ülkenin sonu felaket olacaktır.
Sağlık hizmetleri yine özelleştirme kapsamına alınmıştır. Halkın olmazsa olmazları birer birer elden çıkarılmaktadır. Buna dur denilmelidir.
Ülke toprakları parsellenerek satılmaktadır. Yıllar önce savaşarak topraklarımızın tek bir santimetresini dahi alamayanlar bugün dönümler alabilmektedirler. Yer altı ve üstü kaynaklarımızın dış sermayelerimizin emrine verilmiştir. Zenginliklerimizin kıymeti bilinmeli ve bunlar doğru kullanılarak tüm dış borçlarımız kapatılmalı ve dış güçlere bağımlılığımız ortadan kaldırılmalıdır.
Hukuk düzenimiz yerle bir edilmiştir. Hükümetlerin işlerine gelmeyen bir durum olduğunda hukukçularımız hedef gösterilmiş ve gözü dönmüş taraftarları tarafından canlarına kastedilmiştir. Hukuk sistemimizin yeniden düzeltilmesi gerekmektedir.
Bugün sorunların çözümü doğrultusunda hiçbirimizin önüne bir gelecek ufku sunmayan mevcut tüm siyasetler ve söylemler iflas etmiştir.
Bugün barıştan, kardeşlikten, demokrasiden yana cesur ve samimi yeni bir söz söylemek gerekir. En az bizim kadar bu iflasın farkında olan sorumluluk sahipleri tarihi sorumluluklarının gereğini yerine getirmelidir.
Çünkü bu coğrafyada kimsenin sorumsuzca hareket etmeye hakkı yoktur. Yoksa bu ateş hepimizi yakar. “Bu gök deniz nerede var nerede bu dağlar taşlar!”
İstikbalde dahi bizi tüm değerlerimizden mahrum etmek isteyecek dahili ve harici herkes bilsin ki; çözümsüzlükten siyasi medet umanlara, ekilen düşmanlık tohumlarına aramızdaki muhabbeti kurban etmeye artık hiç niyetimiz yok!
Küresel adaletsizliğe, savaşlara, demokrasimizin çıtasını yükseltmeye, hukukun üstünlüğünü sağlamaya, her alanda eşitsizlikleri gidermeye, refah ve gülen yüzler artırmaya çalışılmalıdır.
Korkma!
Bu sorunlar çözülecek, bu coğrafyada özgür, mutlu ve başı dik yaşamanın bir yolunu mutlaka bulacağız. Güzel günler göreceğiz, güneşli günler!
Korkma!
Hesabı sorulmamış hiçbir cinayet, hiçbir hukuksuzluk kalmayacak, kimse hukukun üstünde olmayacak kimse hukuksuzluğun altında ezilmeyecek. Şemdinli'de de, Ankara'da da!
Ve artık korkma ve kimseyi de bununla korkutma; ülke bölünmez, rejim de yıkılmaz!
Demokrasi, barış, refah, huzur hepimizin hakkıdır!
Muhtaç olduğumuz kudret de damarlarımızdaki kanda saklıdır.
Ne mutlu cesaretle bunu söyleyebilenlere!
Haykırabilenlere!...
Atam, emanetine şimdiye kadar gerektiği gibi bakılamamış, ama biz bugünün gençliği olarak bu emanetin en büyük koruyucuları ve savunucuları olacağız.
Söz veriyoruz.
Arzu Kök
ANNEM’E
Yaşam gidilmesi gereken bir yol, yolculuk ise ben ortalarında sayılırım bu yolun. Ama hala çocuğum ben… Ve bu dünyanın tüm olumsuzluklarına, zorluklarına, çocukluğuma rağmen direnebiliyorsam bu senin sayende. Çünkü bu çocuk senin eserin…
Kendimi en zayıf, en çaresiz, en umutsuz hissettiğim anlarda aradığım tüm gücü senin ellerinde, gülümsemende, sımsıcak yüreğinde buldum. İşte bu nedenle varlığın benim için çok değerli ve vazgeçilmezdi. Oysa sende bir insandın, senin de zayıf olduğun anlar vardı, ama hiç hissettirmedin bana bunları. Her zaman dimdik ayakta, onurlu ve güçlüydün. Bu nedenledir ki hep rahat oldum. Çünkü biliyordum ki senin gibi sığınılacak bir limanım vardı. Her fırtına sonrasında senin sakin sularına yanaşırken yaralarımın sarılacağını, acılarımı dindireceğini biliyordum. Kokmuyordum yaşamdan, zorluklardan. Rahattım, özgürdüm sayende…
Kalemi güzel kullanabildiğine, duygularını rahat ifade edebildiğine inanan ben, şuan acizim. Sanki yetmiyor kelime haznem, ne yazacağım, yazmalıyım şaşırıyorum. Hani aşkı anlatmak zordur derler. Ama şuan bana öyle geliyor ki aşkı sevdayı yazmak daha kolay. En zoru seni yazmak, seni anlatmak. Seni nasıl anlatabilirim ki? Yüreğinde besleyip büyüttüğün sevgiyi ifade edebilecek bir kelime var mıdır bilmiyorum. Kelimeler etrafında dolanıyorum, ama acizim.
Düşünüyorum; “Bana kattıklarının, verdiklerinin karşılığı var mı?” diye. Yok…. Bulamıyorum… Hiçbir karşılığı yok. Örneğin; dünyanın bütün çiçeklerini tek tek ellerimle toplayıp yollarına serseydim, bana olan sevginin karşılığını verebilir miydim? Ya da kesinlikle değer bile ölçülemeyecek kadar kıymetli, Kaşıkçı elmasından da büyük bir elmas, yakut, pırlanta ile karşına çıksaydım bu bana verdiğin canın kıymetini karşılayabilir miydi? Asla… Senin verdiklerinin karşılığı yok bu yalan dünyada.
.jpg)
Beni çok iyi tanırdın güzel annem. Bilirsin çok vurdumduymaz oluyorum bazen. Hatta bazen sen bile bana “gamsız” derdin. Şimdi düşünüyorum da belki de sen bu kadar çok gam çektiğin için ben gamsız olmuşumdur? Yanımda olmadığın zamanlarda sensizliğe direnmeyi, acıları içime gömüp başım dik gezmeyi hep sen öğrettin bana. Hep içimde taşıdığım seni gittiğim her yerde. Sensizlik mi? Hayır… Aklıma bile gelmezdi böyle bir şey. Hep yanımda olmalıydın. Aksini düşünmek bir istemiyordum. Ama kader ayrılıkları veriyor işte annem. Hiç ayrılmak istemezken sonsuzluğa uğurlamak zorunda kaldım seni ve koca üç yıl geçti üzerinden.
Annem, canım benim. Sana olan sevgimi anlatacak kelime bulamıyorum. Kelime haznem çok dar, yetersiz kaldı bu konuda. Ama biliyorum ki ben dünyanın en şanslı insanıyım. Çünkü senin gibi bir annenin kızıyım. Sen benim geçmişim, bugünüm, geleceğimsin.
Teşekkür ederim canım annem. Beni sevdiğin, beni özlediğin, beni koruduğun, beni sarıp sarmaladığın, beni var ettiğin, büyütüp bu günlere getirdiğin, her zaman, her zorluğa rağmen, hatta sensizliğe rağmen dimdik hayatta kalmasını öğrettiğin için teşekkür ederim anneciğim.… Nur içinde yat…
ARZU KÖK