Dünya Bankası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dünya Bankası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Mayıs 2019 Perşembe

Gençler Neden Mutsuz Acaba? - Arzu KÖK


Gençler Neden Mutsuz Acaba?

Dünya Sağlık Örgütü’nün yaptığı bir araştırmaya göre dünyanın en kızgın ve mutsuz gençleri Türkiye’de yaşıyormuş… Bunu biz söyleseydik ‘Bunu da nerden çıkardın, gençlerimiz çok mutlu’ diye sorarlardı adama. Ama şimdi bunu söyleyen Dünya Sağlık Örgütü.

 Acaba neden mutsuz gençlerimiz veya bizler ve onlar bunun böyle olduğunu neden düşünüyor acaba?   İşte size çoktan seçmeli bir sorunun şıkları;

a) Gençlerimizi mutsuz ve kırgın kılan her gün duydukları ölüm, tecavüz, haksızlık haberleri mi?
b) Hemen yanı başımızda, esen savaş rüzgârlarım mı?
c) Dinin siyasette ve toplumun her alanında giderek çok daha etkin olmasının gençlerde yarattığı, ‘hayat tarzı tercihlerimiz ellerimizden alınıyor’ duygusu mu?
d) Gelir adaletsizliği mi?
e) Yoksa hepsi birden mi?

Sürekli söylenen şey “ülke ekonomisi çok büyüdü.”  Doğrudur belki. Ama birileri zenginleşirken diğer tarafta yoksulluğun derinleştiği bir ekonomide bırakın gençleri kim mutlu olabilir ki? Ekonomi büyüyor ama genç işsiz oranı çok yüksek seviyelerde geziyor. Neredeyse her beş gençten biri işsiz bu ülkede.  İş bulabilenler de asgari ücret ya da belki az biraz üstünde bir maaşa köle gibi çalıştırılıyor.  Üstelik bir de iş bulabilenlerin kayıt dışı çalıştırılması durumu da söz konusu. Milyonlarca genç artık iş bulma ümidini kesmiş ve artık iş bile aramıyor. Böylesi bir durumda nasıl mutlu olabilir bir genç?

Türkiye OECD ülkeleri arasında en çok yoksula sahip ülke olarak gösteriliyorsa, OECD ülkeleri arasında bebek ölümleri konusunda ilk sıraları kimselere kaptırmıyorsa, eğitim olanaklarına ulaşım ve kabul edilebilir yaşam standartları açısından Birleşmiş Milletler sıralamasının üçüncü liginde yer alıyorsa yaşadığınız ülke nasıl bakabilirsiniz ki geleceğe umutla?

 Türkiye İstatistik Kurumu’nun bir ev içerisinde yaşayanların tüketim harcamaları ve istihdam verileri incelendiğinde; her 100 evde 375 kişinin yaşadığı ve her eve ortalama 4 kişi düştüğü görülüyor. Evde çalışan kişi sayısı yine bu araştırmaya göre 100 evde 108 kişi olarak gösteriliyor, yani her evde bir kişi çalışıyor. Şimdi bu durumda hem ucuza çalışmak zorunda kalacak hem de kendisinden başka üç kişinin daha yükünü omuzlamak zorunda kalacak bir genç nasıl mutlu olabilir ki?

Eskiden eğitim düzeyi artıkça işsizlik oranının düşerdi ülkemizde. Bu nedenle gençler üniversiteye girmek için çabalar, üniversiteleri ‘işe açılan kapı’ olarak görürlerdi. Oysa son verilere bakıldığında işsizlikte meydana gelen azalmanın büyük kısmı düşük niteliklerden kaynaklanmakta. Yani artık üniversite eğitimi almış olmak adeta işe yaramaz olmuş.  İş-Kur’a  şoför, ütücü, çaycı, bekçi, boyacı olarak çalışmak üzere o kadar çok üniversite mezunları, yüksek lisans mezunları başvurusu var ki şaşar kalırsınız baktığınızda. Nasıl olsa üniversite eğitimi bir işe yaramaz gözüyle bakmaya başlayan gençler olunca bu ülkede üniversite kontenjanları boş kalmaya mahkûm olacaktır tabii ki. Ne yapsın bu gençlik?

Dünya Bankası’nı uyarıyor: “Türkiye’de yüzde 18 olan gençler arasındaki işsizlik, dünya ortalaması olan yüzde % 15’lere dayanmış. Genç nüfusundaki işsizlik oranını akıl ve beden sağlığını tehdit ediyor, şiddet ve suçu artırıyor.”  Ama kimin umurunda bunlar?

Gerçekten de ülkemizde sinirler çok gergin, eller daima tetikte. Karısını dövenler mi dersiniz, öldürüp bırakanlar mı, adliye önlerinde kendi adaletlerini arayanlar mı dersiniz, trafikte yol kavgası yüzünden birbirini vuranları mı? En basit görünen gündelik tartışmalar bile alevlenip büyük kavgalara dönüşebiliyor. Bunları görmek için bu raporlara gerek var mı sorarım şimdi herkese? Tanık olmuyor muyuz her geçen gün bunlara? Eeee şimdi nasıl mutlu olsun bu gençler?

Dünya Sağlık Örgütü’nün araştırmasına göre gelecek kaygısıyla mutsuzluğun arasında güçlü bir ilişki varmış.  Gelecek beklentisi düştüğü ölçüde mutluluk oranının da o kadar düştüğünü söylüyorlar. Peki bölgesinde “büyük devlet(!)” olma yolunda ilerlediğini söyleyen Türkiye’nin gençlerine verdiği umut ne kadar? Koca bir hiç…

Arzu KÖK

27 Ekim 2018 Cumartesi

Cumhuriyet Bayramı - Arzu KÖK

Cumhuriyet Bayramı

Kurtuluş Savaşı kazanılmış, Cumhuriyet kurulmuştu büyük bir coşkuyla… Düşmandan temizlenmiş bir vatan vardı elimizde ama yoksulluk diz boyu idi. Devlet çok yoksuldu.

 Yol yok, liman yok, uçak yok... Bir tek tuğla fabrikası bile yok... En önemlisi bunları yapacak ne usta, ne mühendis, ne müteahhit, ne öğretmen, ne sanatçı, ne bilim insanı yok...

Köprü yıkıldığı zaman Belçika’dan mühendis gelirdi... Türk müteahhit tarafından yapılmış ilk Cumhuriyet binası, Ankara yakınındaki “Kayaş” istasyon binası...

Yapılan her yeni bir yapı, büyük bir heyecanla, bayram havasıyla ve törenlerle açılıyordu; herkes heyecanlı; ilk kez Türkler tarafından başarılmış bir iş olduğu için herkes gururlu idi...

İstanbul’un Sular İdaresi; Posta-Telefon İdaresi yabancıların elindeydi... Ulaşım sağlamak çok güçtü…  Ancak yeni hükümetin Osmanlı gibi yabancılara satılmış, kiraya verilmiş kurumları yoktu…

Millet yoksul, fakat çalışkandı, azimliydi, milli heyecan vardı, bağımsız olmanın, vatandaş olmanın özlemini, sevincini sindiriyordu içine...

Padişaha “kul-tebaa” olmaktan kurtulmuştu, yurttaş olmuştu, yurtsever olmuştu... Millet olmuştu… Yunan Anadolu’dan kovulduktan sonra geride 10 bin civarında yakılmış-yıkılmış ev bıraktı... Bunların hepsini vatandaş kendisi yaptı, onardı...

Yunanın yakıp yıkmış olduğu 2000’den fazla cami bıraktı geride; bunları da Cumhuriyet idaresi sessiz-sedasız yeniden yaptı-onardı; siyasi malzeme yapmadan, istismar etmeden, din ticareti yapmadan, laikliğin erdemliliği içinde bunu yaptı...

Cumhuriyet döneminde kalkınma hızı %10, sanayileşme hızı %20, bunlar dünya rekoru işler...

Devletin en fakir döneminde dahi DDY millileştirildi; Osmanlı borçları ödendi...

Devletin tek kuruş dış borcu kalmadı...

Her yapılan eser Türklerindi, bunun anlamı şuydu; “Anadolu bizim yurdumuzdur” demekti...  Bu toprağın sahibi “Türklerdir” demekti... “Biz bu yurdun sahibiyiz” demekti...

Tek kuruş dış borç almıyor Cumhuriyet idaresi, kredi tekliflerini reddediyor... Ne İMF’den ne Dünya Bankası’ndan ne de başka bir yerlerden kredi alınarak! Her şeyi kendisi üretiyor, dışa bağımlı değildi...

Şimdi ise, alınan dış borçlara ödenen haftalık faizle 80 okul, 80 hastane, 80 kültür merkezi birlikte yapılır...


Atatürk’ün aklı yok muydu ki yabancı sermayeyi getirsin de kullansın? Borç para alsın IMF’den, Dünya Bankasından ya da başka kaynaklardan?

Ülkenin milli bir ekonomisi, milli bir maliyesi yoksa o ülke bağımsız değildir.  Bugün ne durumda olduğumuzu siz düşünün lütfen...

“Emret başkanım” deyip, kirli yalanları millete şırınga eden “uydu” kadroların egemenliğindeki bir ülke değildi...

Çağdaşlaşmak ana hedef idi…

Cumhuriyet çağdaşlaşma rejimi olarak algılanıyordu...

Çağdaşlaşmak mecburiyeti vardı; Atatürk bunu yaptı; çağdaşlaşarak Ortaçağı yendi! Yeniçağa doğru koştu…

Bugünlerde “yeni Osmanlılık” hikâyeleri kol geziyor. Ancak özenilen, Osmanlı’nın Kanuni dönemi değil, belki son batış dönemi gibi görünüyor…

Cumhuriyet ve Atatürk yok sayılıyor. Mesela kaç gündür andımız tartışmaları var. Gerekçeleri andımızdaki “Türk’üm, doğruyum” sözleri. Neymiş bu ülkede sadece Türk yokmuş. Eee birisi de çıkıp “Bu ülkede yaşayanlar Arap değil, peki neden ezan Arapça?” diye sorsa ezanı da Türkçe’ye çevirecekler mi yeniden? Bir defa unutulmamalıdır ki orada kastedilen milliyetçilik değil, Türk yurdudur, Türk yurdunun bir ferdi olmak demektir. Amaç ise çocuklarımıza vatan sevgisini aşılamaktır. Ancak şimdilerde çocuklarımızın vatan sevgisiyle dolu olması istenmiyor sanırım… Yazık…

Bir de şimdi; Cumhuriyet resepsiyonu tarihinde ilk kez İstanbul’a taşınıyor… Oysa Cumhuriyet Bayramı Ankara’da, Cumhuriyet’in kurulduğu yerde kutlanmalıdır. Bugüne kadar ki tüm devlet esaslarına da aykırıdır bildiğim kadarıyla. Bu kuralların çiğneniyor olması açıkçası aklıma kötü senaryolar getiriyor… Resepsiyonun İstanbul’da, 3. havaalanının açılışı gerekçe gösterilerek yapılması; Cumhuriyetin değil, havaalanını kutlamaların merkezi yapmak anlamına gelmiyor mu? 

Düşünsenize 13 Ekim’de başkent oluşunun 95. yılını kutladığımız Ankara, bu yıl 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamalarının dışında bırakılacak… Gerekçesi bile çok acı… Neymiş havaalanı açılacakmış… Peki o havaalanının adı ATATÜRK ya da CUMHURİYET olacak da o nedenle mi Cumhuriyet kutlamaları oraya taşındı? Açılan bu havaalanı ülke ekonomisini rahatlatacak, huzura kavuşturacak gelir mi getirecek? Sanmıyorum… Zira havaalanı inşaatında çalışan işçilere nasıl davranıldığını görmeyen, bilmeyen kalmadı. Tabii bir de kesilen ağaçlarımız, ciğerlerimiz var…


Bu ülkede gerçek anlamda gelir getiren fabrika ve kurumlarımız birer birer çıkarıldı elimizden. Ekonomi dibe vurdu. Şimdi de madenlerimizin satışta olduğu haberleri sardı ortalığı. Tüm bunlar olurken, üretime hiçbir katkısı olmayacak bir havaalanı için, devletin bugüne kadar ki tüm yapısı çiğneniyor.

Yoksa asıl neden Cumhuriyet düşmanlığı mı? Onu da anlamıyorum ki; bugün birileri o koltuklarda oturabiliyor, kurallarla oynayabiliyorsa bunu Atatürk ve kurduğu Cumhuriyet’e borçlular…

Ancak şunu kimse unutmasın ki Milli Bayramlarını layıkıyla kutlamayan toplumlar, bir gün dini bayramlarını kutlayacak bir vatan da bulamazlar… 

Kim ne derse desin, ne yaparsa yapsın; bu ülke de Cumhuriyet de bizim Kutlu Olsun Cumhuriyet Bayramımız…

Arzu KÖK

1 Ekim 2017 Pazar

Yoksulluk - Arzu KÖK

YOKSULLUK

TÜRK-İŞ Araştırmasının Ağustos 2017 ayındaki sonucuna göre: 

      - Dört kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması tutarı (açlık sınırı) 1.504,74 TL, 

- Gıda harcaması ile birlikte giyim, konut (kira, elektrik, su, yakıt), ulaşım, eğitim, sağlık ve benzeri ihtiyaçlar için yapılması zorunlu diğer aylık harcamalarının toplam tutarı ise (yoksulluk sınırı) 4.901,42 TL oldu.
   
     - Bekar bir çalışanın aylık yaşama maliyeti ise 1.880,65 TL olarak gerçekleşti. 


Bu verilere baktığımızda Türkiye’de yoksulluğun nasıl giderek artış gösterdiğini de görebilmekteyiz. Bu yoksulluk gerçeği, son yıllarda ülkemizde derinleşiyor, boyutlanıyor, çeşitleniyor. Buna karşılık bir o kadar da görünmezleştiriliyor. 

Bundan yirmi otuz yıl öncesinde daha çok bir "acıma" gerekçesi olan yoksulluk, şimdi daha çok bir dışlama, korku, hatta nefret gerekçesi olarak çıkıyor karşımıza! Yoksul mahalleleri, yoksulluk imgesi, tekinsiz bir "varoş" terimiyle ürkünçleştiriliyor. Bu korkuyu büyütenlerin kendi zengin gettolarında yaşadığı içe kapanma ve cemaatleşme süreci, "toplum" veya "kamu" adına daha az ürkütücü değil oysa.

Dünya Bankası raporlarına göre, dünya nüfusunun beşte biri uluslar arası yoksulluk sınırlarının altında yaşıyor. Türkiye'de de giderek artan gelir eşitsizliği sonucu, yoksulların sayısı artıyor ve gün geçtikçe zengin ile yoksul arasındaki uçurum daha da derinleşiyor. Buna rağmen Türkiye’de ve dünyada sürekli yoksullukla mücadele konusu gündeme taşınıyor. Bir türlü dillerden düşmüyor. Ne yazık ki bu mücadele yalnızca sözlerde kalıyor. Çünkü aslında bu sözde mücadele yoksulluğa bir çözüm üretmekten çok yoksulluğu yönetme kaygısı taşımaktadır. Liberal politikaların hâkim olduğu bir düzende yoksullukla mücadelenin başarıya ulaşma olasılığının mümkün olmadığını artık çok iyi bilir duruma geldik yazık ki…

Yoksullukla mücadele her şeyden önce sosyal yanı güçlü bir merkezi ve yerel bütçe programıyla olanaklıdır. Bütçenin içinde yer alan eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik harcamalarının nicel ve niteliksel ağırlığı artırılmadan mevcut yoksulluk göstergelerinin geriletilmesi mümkün değildir. Oysa Türkiye' de uygulanan bütçe programları bu açıdan tam tersi bir gelişme göstermektedir yıllardır. Önümüzdeki dönemde de bu gidişatın tersine döneceğine dair bir umut bulunmamaktadır. Bu sadece Türkiye'ye özgü bir gelişme değildir. AB ülkelerine baktığımızda da, Avrupa' da ki birçok ülkenin bütçe yapılarının son yıllarda giderek sosyal içerikten uzaklaşmaya başladığını, sosyal dışlanma göstergelerindeki hızlı artışa rağmen bütçeler aracılığıyla bir karşı politikanın oluşturulamadığını izlemekteyiz. Bugün için AB ülkelerinde de en birincil sorun artık sosyal dışlanma olmuştur.

Tüm bu sorunlara rağmen kamu kaynaklarının yoksulluk ve sosyal dışlanmayla mücadele amaçlı yeniden dağılımının söz konusu olamamasının başında, sistemin mağdurlarının siyaset alanında uzak kalması gelmektedir. Yoksullar siyasete uzak, siyaset ise yoksulları dışlamış durumdadır. Bunun en önemli nedenlerinden biri yoksulların siyasetle olan bağını kuracak olan emek dünyasının içinde bulunduğu dinamiklerdir. Esnek çalışma, sendikasızlaşma, güvencesizlik gibi konuların yanı sıra, emek dünyası da siyasetten giderek uzaklaşmış ve bu siyasetsizliğin ikamesi toplumsal farklılıkların bir karşıtlığa dönüştürüldüğü yerden inşa edilmiştir. Bu süreç yoksullaşmayı toplumun en geniş kesimlerine kadar yayarken, yoksullukla mücadele de yeni bir form kazanmış olmuştur.

Bu yeni form, yoksulluğun yönetilmesi başlığıyla karşımıza çıkıyor. Yoksulluk bir yanıyla bütçelerden dışlanırken, mücadele alanı, toplumun kendi inisiyatiflerine bırakılıyor. Hayırseverlik, yardımlar, çadırlar, okul yapmalar, ekrandan para bağışları gibi gösterilerle toplumsal refleksler bütçeden, kamu kaynaklarından uzak tutulurken, diğer taraftan kamu kaynaklarının kendi iç kompozisyonu yeni bir biçime kavuşturuluyor. Bunların başında bütçenin iç yapısındaki gelişmeler gelmektedir. Kamu çalışanlarına ayrılan kaynakların giderek kısılması ile ortaya çıkan kaynaklar sosyal nitelikli kamu harcamalarına aktarılmakta, böylece yoksullar arasında bir yeniden bölüşüm işlevi gerçekleştirilmektedir. Oysa kamu çalışanları son yirmi yılda göreli olarak toplumun en hızlı yoksullaşan kesimini oluşturmaktadır.

Ekonomideki sermaye lehine olan düzenlemelerden taviz verilmeksizin sürdürülen bu politika yoksulluğun yönetilmesi adını alarak karşımıza çıkmaktadır. Yoksullaşan kesimleri genişleterek yoksullar arasında ikinci bir gelir dağılımı politikasıyla toplumun en alt kesimine yönelik kaynak aktarımları toplumun orta gelir gruplarından sağlanmakta, sürdürülebilir bir yoksulluk düzeyinde buluşma sağlanmaya çalışılmaktadır. Başta kamu çalışanları olmak üzere emekçilerin yüklendiği bu yeni maliyet, yoksulluk görüntülerinin yaygınlaşmasının yanı sıra yoksulluğu kalıcı hale getirmekte, yoksulluğa karşı bir mücadele alanı olarak kabul ettiğimiz sosyal yaşam düzeyinin korunmasına dair talepleri budamaktadır.

Bu taleplerin savunucusu ve bunları siyaset sahnesine taşıyacak olan yegâne güç olan emek mücadelesi de bu süreçte giderek zayıflamakta ve bu mücadelenin yerini doldurabilecek yeni dinamikler oluşamamaktadır. Önümüzdeki dönemde yoksullukla mücadele yine bu alan içine sıkışacak ve devletin uygulayacağı yoksullukla mücadele programı emekçiler üzerinden sürdürülecektir her zaman olduğu gibi. Gerçi şimdiye kadar başarılı olamamıştır ya neyse…

1992 yılında BM Genel Kurulu 17 Ekim’i yoksulluğun yok edilmesi uluslararası günü olarak belirlenmiş.. Çeşitli önlemler tanımlanmış ve yapılması gerekenler konuşulmuş ve konuşulmakta. Ne yazık ki bunlar sembolik tepkilerden öte gidemedi. Kopenhag Dünya Kalkınma Zirvesiyle 1995 yılında gerçek bir hüviyet kazanan bu mücadele anlayışı benimseyerek, zenginlerle yoksullar arasındaki açığın arttığını ve konunun bir zorunluluk olduğunu deklare etti. Ancak kalkınma kelimesiyle beraber önemli hale gelen yoksulluk, küresel sermaye sistemini bu konuya ilgi konusunda teşvik etti. Zira yoksulluk kalkınma fikrinin altını boşaltan, temellerini çürüten ve doğmadan öldüren bir tehlikedir, yani yoksulların bulundukları durumdan kurtarılması ekonomik kalkınmanın mecburiyetidir.  Buna rağmen, tehlikeli görünen bu fikir bile egemen güçleri yoksullara yardım etmeye ikna etmemiş, imzalanan protokollere çekince koymuşlardır.

Yoksulluk özellikle de ülkemizin mücadele edilmesi gereken önemli sosyal sorunu haline geldi maalesef. Ancak bu sorunun çözümü adına mücadele edilmesi insanlık onur ve şerefine layık bir şekilde yapılması gerekirken; pazarın genişlemesi, tüketimin artırılması yani yoksulların hayattan kopmadan küresel sermayenin nesnesi haline gelmesi, sermaye elitlerinin ve iktidar taliplisi siyasiler ile hükümetlerin yeni politikalarının amacı haline geldi. Bugün dünya, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar sermayeleşti ve sadece merkezlerde değil kenar köşe bölgelerde bile paraya, kazanca, menfaatlere dayalı bir hayat ideali her yeri habis bir ur gibi sardı. Ancak, bu çılgın kazanç insanlara ortak bolluk, bereket ve refah olarak geriye dönmedi, acılar azalmadı, sefalet hafiflemedi; az bir grubun tutkularının, hırslarının, sonu gelmez isteklerinin, şımarık bencil beklentilerinin kazanılabilmesi, egemenlik ve güç elde edilebilmesi için vahşice kullanıldı. Özellikle de ülkemizde nedendir bilinmez had safhaya ulaşmış durumda. 

Günümüzde çeşitli araştırmalar, teorik tanımlamalar yapılıyor, raporlar hazırlanıyor, sayılar, istatistikî veriler havalarda uçuşuyor, ancak kimse yoksulluğa çözüm üretmiyor. Büyümenin artması, kalkınma, ilerleme gibi büyülü sözlerin arkasından yoksullaşan insanlara bir dolarlık değer biçen bu algı, yoksulluk dediği bu hayatı düzeltmek, bebek ölüm oranlarını düşürmek, açlığı ortadan kaldırmak, kötü beslenmeyle mücadele etmek, kişi başına düşen geliri artırmak, eğitim ve sağlık hizmetleri oranını yükseltmek için esaslı hiçbir şey yapmıyor. 

Bir zamanlar içimizde olan fedakârlık, diğerkâmlık, yardımlaşma gibi insani tüm değerlerimiz,  finansal tanımlamaların ve ihtiyaçların belirlendiği tüketim çılgınlığının içine hapsedilip yok edildi. Yoksulluk hâlâ var ama insanlık yok olmuştur. 

Yoksulluk sadece maddi değil aynı zamanda insanidir de… Hâlâ görmeyecek misiniz etrafınızdaki yoksulları?  Mücadele etmeyecek misiniz?  


Arzu KÖK

4 Ağustos 2015 Salı

Yabancıların Mülk Edinmesi - Arzu Kök

Yabancıların Mülk Edinmesi

Son günlerde haberlerde sürekli yabancıların edindikleri mülklerin çetelesi tutuluyor. Zira Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın verilerine göre, Mütekabiliyet Yasası'nın çıkmasının ardından yabancıların Türkiye'den gayrimenkul alımında büyük artış yaşandı. 

Yabancılara toprak satışının kolaylaştırılmasını isteyen Avrupa Birliği ülkelerinde ise tamamen farklı bir uygulama vardır. Bu ülkelerde, birlik üyesi olmayan ülkenin vatandaşına mülk satılmamaktadır. Fransa’da yabancıya taşınmaz satışı konusunda vergiler artırılarak caydırıcı olunmaya çalışılmaktadır. İsrailliler, Türkiye’den büyük miktarlarda arazi alırken kendi ülkelerinde İsrail topraklarının yüzde 80,4’ü devletin, yüzde 13,1’i Yahudi Ulusal Fonu’nun, yüzde 6,5’i ise Arap ve İsrailliler’indir. İsrailliler, devletlerini Araplar’dan satın aldıkları topraklarla kurdukları için yabancılara toprak satışını kesinlikle yasaklamışlardır.

Yabancılara toprak satışı ile ilgili düzenlemeler, Dünya Bankası Borç Antlaşmaları, IMF Niyet Mektupları ve Avrupa Birliği Katılım Ortaklığı Belgelerinde borç karşılığı gösterilen ön koşullar olarak önümüze çıkmaktadır. Yabancılara toprak satışı, salt mülkiyet sorunu Doğrudan Yabancı Yatırımlar Kanunu, Endüstri Bölgeleri Kanunu, Turizmi Teşvik Kanunu, Özelleştirme Kanunu, Petrol Kanunu, Maden Kanunu, Orman, Hazine ve 2B arazilerindeki düzenlemelerle birlikte değerlendirilmelidir.

Neo-liberalizmin hayata geçirilmesinde sürece bütünsellik içerisinde bakıldığında; ülkemizde yaşanan, stratejik öneme sahip devasa kurumların (Petkim, Tüpraş, Seydişehir Aluminyum, Tekel, Telekom), madenlerin, limanların, elektrik ve suyun özelleştirilmesi ile birlikte enerjiden haberleşmeye, tarımdan sanayiye kadar tüm alanlarda yapısal değişiklik sürecinde, bu alanlardan devletin çekilmesi mülkiyet kavramını ve özelinde toprağın satışını da öne çıkarmaktadır.

Yabancılara toprak satışı emperyalizmin Doğu’ya yönelttiği beş silahtan biridir. Bu silah 19. yüzyılda Osmanlı’ya karşı da kullanılmıştır. O zamanın büyük devletleri serbest ticaret antlaşmalarının, dış borçlandırmaların ardından, maliyesi bozuk Osmanlıdan para verme karşılığında birçok ödün almıştır. Bunlardan biri de yabancıya toprak satışıdır. Bugün de aynı durumla karşı karşıyayız.  Zira bugün de Avrupa birliği, uyum yasaları çerçevesinde A.K.P. hükümetine yabancıya toprak sattırmayı dayatmış, bunda başarılı olmuştur. Böylece Lord Curzon, Lozan’da cebine koyduklarından birini daha çıkarıp önümüze itmiştir.  

 Bu konular gündemde olunca acaba Osmanlı’da durum nasıldı diye düşünmeden edemedim. Tam da bu zamanda elime Murat Alandağlı imzalı, Helke Yayıncılıktan çıkan “Süreç ve Sonuçlarıyla Osmanlı İmparatorluğu’nda Yabancıların Mülk Edinmeleri (1830-1914)” isimli kitap geçti. Kitap yeni basılmış. Bu kitap için Devlet Arşivleri incelenmiş, çeviriler yapılmış, ciddi bir şekilde uğraşılıp yazılmış. “Yabancılar neden mülk edinir? Bunun yasal süreçleri nasıl kabul ettirilir? Mülk satışı tavan yapan ülkelerin durumu nedir? Onları neler bekliyor?” gibi sorulara cevap bulabilecemiz bir kitap olmuş. Bu başarılı çalışmasından ve ortaya koyduğu bu eser dolayısıyla Murat Alandağlı’ya sonsuz teşekkürler. Zamanlaması da mükemmel bir kitap. Açıkçası ben çok faydalandım ve okunmasını öneririm. 
   
Türkiye, tıpkı 19. yüzyılın hasta adamı ilan edilen Osmanlı İmparatorluğunun son günlerinde olduğu gibi, bugün de postu üzerinde paylaşım hesapları yapılan bir ülke haline getirilmiştir. Eğer Türkiye’de Türkler her bakımdan güçlü, örgütlü, bilinçli ve donanımlı olsalardı, yabancılara toprak satışından gocunmamız için hiçbir sebep olmazdı. Diyebilirdik ki, biz Türkler de gider, sözgelimi Batı Trakya’da, Bayır-Bucak’ta, Kuzey Irak’ta veya Türkler için millî ve tarihî değeri olan bir başka yabancı ülkede bunun kat kat fazlası toprak alırız. Türk Devleti de bu durumu millî siyaset ve millî hedefler bakımından değerlendirir ve belki de -el altından destekleyip- yönlendirirdi. Bugün ortada ne böyle bir devlet ve ne de bir millet var. Türkiye Türkleri, bırakın yabancıların sömürüsünü -ki buna artık alışmış ve alıştırılmıştır- dahası içimizdeki “yerli-yabancılar” tarafından da alabildiğine sömürülmektedir. Türkiye yalnızca bu ülkede yaşayan Türklerin sömürüldüğü bir iç sömürgedir. Buna daha nereye kadar izin verilecek? Doğrusu merak içindeyiz. 

                                                                                                                                 Arzu Kök

Not: Süreç ve Sonuçlarıyla Osmanlı İmparatorluğu’nda Yabancıların Mülk Edinmeleri (1830-1914) isimli Murat Alandağlı imzalı kitap yeni basıldığı ve Helke Yayıncılık yeni bir yayıncı kuruluş olduğundan henüz dağıtımı yapılmamıştır. Edinmek isteyenler için iletişim adresini vermek isterim.
Helke Yayıncılık
Sakarya Cad. Bayındır sok. No:20 Kat 3-4
Kızılay-ANKARA
Tel: (0312) 430 25 45


27 Mayıs 2015 Çarşamba

Gençler Neden Mutsuz Acaba? - Arzu Kök

Gençler Neden Mutsuz Acaba?

Dünya Sağlık Örgütü’nün yaptığı bir araştırmaya göre dünyanın en kızgın ve mutsuz gençleri Türkiye’de yaşıyormuş… Bunu biz söyleseydik ‘Bunu da nerden çıkardın, gençlerimiz çok mutlu’ diye sorarlardı adama. Ama şimdi bunu söyleyen Dünya Sağlık Örgütü. 

Acaba neden mutsuz gençlerimiz veya bizler ve onlar bunun böyle olduğunu neden düşünüyor acaba?   İşte size çoktan seçmeli bir sorunun şıkları;

a) Gençlerimizi mutsuz ve kırgın kılan her gün duydukları ölüm haberleri mi? 
b) Hemen yanı başımızda, Suriye’de, patlak veren savaş  mı?
c) Dinin siyasette ve toplumun her alanında giderek çok daha etkin olmasının gençlerde yarattığı, ‘hayat tarzı tercihlerimiz ellerimizden alınıyor’ duygusu mu?
d) Gelir adaletsizliği mi?
e) Yoksa hepsi birden mi?

Sürekli söylenen şey “ülke ekonomisi çok büyüdü.”  Doğrudur belki. Ama birileri zenginleşirken diğer tarafta yoksulluğun derinleştiği bir ekonomide bırakın gençleri kim mutlu olabilir ki? Ekonomi büyüyor ama genç işsiz oranı çok yüksek seviyelerde geziyor. Neredeyse her beş gençten biri işsiz bu ülkede.  İş bulabilenlerde asgari ücret ya da belki az biraz üstünde bir maaşa köle gibi çalıştırılıyor.  Üstelik bir de iş bulabilenlerin kayıt dışı çalıştırılması durumu da söz konusu. Milyonlarca genç artık iş bulma ümidini kesmiş ve artık iş bile aramıyor. Böylesi bir durumda nasıl mutlu olabilir bir genç?

Türkiye OECD ülkeleri arasında en çok yoksula sahip ülke olarak gösteriliyorsa, OECD ülkeleri arasında bebek ölümleri konusunda ilk sıraları kimselere kaptırmıyorsa, eğitim olanaklarına ulaşım ve kabul edilebilir yaşam standartları açısında Birleşmiş Milletler sıralamasının üçüncü liginde yer alıyorsa yaşadığınız ülke nasıl bakabilirsiniz ki geleceğe umutla? 

Türkiye İstatistik Kurumu’nun bir ev içerisinde yaşayanların tüketim harcamaları ve istihdam verileri incelendiğinde; her 100 evde 375 kişinin yaşadığı ve her eve ortalama 4 kişi düştüğü görülüyor. Evde çalışan kişi sayısı yine bu araştırmaya göre 100 evde 108 kişi olarak gösteriliyor, yani her evde bir kişi çalışıyor. Şimdi bu durumda hem ucuza çalışmak zorunda kalacak, hem de kendisinden başka üç kişinin daha yükünü omuzlamak zorunda kalacak bir genç nasıl mutlu olabilir ki? 

Eskiden eğitim düzeyi artıkça işsizlik oranının düşerdi ülkemizde. Bu nedenle gençler üniversiteye girmek için çabalar, üniversiteleri ‘işe açılan kapı’ olarak görürlerdi. Oysa son verilere bakıldığında işsizlikte meydana gelen azalmanın büyük kısmı düşük niteliklerden kaynaklanmakta. Yani artık üniversite eğitimi almış olmak adeta işe yaramaz olmuş.  İş-Kur’a  şoför, ütücü, çaycı, bekçi, boyacı olarak çalışmak üzere o kadar çok üniversite mezunları, yüksek lisans mezunları başvurusu var ki şaşar kalırsınız baktığınızda. Nasıl olsa üniversite eğitimi bir işe yaramaz gözüyle bakmaya başlayan gençler olunca bu ülkede üniversite kontenjanları boş kalmaya mahkum  olacaktır tabii ki. Ne yapsın bu gençlik?

Dünya Bankası’nı uyarıyor: “Türkiye’de yüzde 18 olan gençler arasındaki işsizlik, dünya ortalaması olan yüzde 12’nin çok üstünde. Genç nüfusundaki işsizlik oranının akıl ve beden sağlığını tehdit ediyor, şiddet ve suçu artırıyor.”  Ama kimin umurunda bunlar?

Gerçekten de ülkemizde sinirler çok gergin, eller daima tetikte. Karısını dövenler mi dersiniz, öldürüp bırakanlar mı, adliye önlerinde kendi adaletlerini arayanlar mı dersiniz, trafikte yol kavgası yüzünden birbirini vuranları mı? En basit görünen gündelik tartışmalar bile alevlenip büyük kavgalara dönüşebiliyor. Bunları görmek için bu raporlara gerek var mı sorarım şimdi herkese? Tanık olmuyor muyuz her geçen gün bunlara? Eeee şimdi nasıl mutlu olsun bu gençler?

Dünya Sağlık Örgütü’nün araştırmasına göre gelecek kaygısıyla mutsuzluğun arasında güçlü bir ilişki varmış.  Gelecek beklentisi düştüğü ölçüde mutluluk oranının da o kadar düştüğünü söylüyorlar. Peki dünyanın 10 büyük ekonomisi içerisinde gösterilen ekonomisi ve bölgesinde “büyük devlet” olma yolunda ilerleyen Türkiye’nin gençlerine verdiği umut ne kadar? Koca bir hiç, yazık ki. 

                                                                      Arzu Kök