17 Aralık 2014 Çarşamba

UNUTTUĞUMUZ DEĞERLER VE ONLARI SAHİPLENENLER

UNUTTUĞUMUZ DEĞERLER VE ONLARI SAHİPLENENLER
Birinci Dünya Savaşı ve ardından yaşanan Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda düşmanlar kentlerimizi, kasabalarımızı, köylerimizi yaktılar, yıktılar. Evlerimiz, harmanlarımız ateşe verildi. El tezgahlarımız ustasız kaldı. Ülkemizin neredeyse bütün kaynakları tüketilmiş durumdaydı. Yeni bir Cumhuriyet kurulmuştu ama ülke yokluktan, yoksulluktan kırılıyordu. Ekonomi neredeyse sıfırlanmış durumdaydı.

Atatürk, cephede düşmanı bertaraf etmenin yollarını bulmuş, başarmış biriydi ve ülkeyi elbetteki bu durumdan da kurtaracaktı. Bu amaçla 1923 yılında İzmir’de İktisat Kongresi toplanması çalışmalarını başlattı.

İzmir İktisat Kongresi’nde yurdun bağımsızlığını korumak, başka ülkelere el açmamak için yerli mallar üretmemiz ve kullanmamız gereği kararlaştırıldı. Başbakan İsmet İnönü 12 Aralık 1929 günü Büyük Millet Meclisi’nde yerli malı, ulusal ekonomi, tutum konusunda uzun bir konuşma yaptı. İsmet İnönü özet olarak, ”Yerli mallar üretmek, ulusça tutumlu olmak, birbirimize inanıp güvenmek zorundayız. Yabancı ülkelerden, sattığımızdan çok mal almayacağız.” diyordu.  Başbakanın bu konuşmayı yaptığı 12 Aralık günü Yerli Malı ve Artırma Haftası’nın başlangıç günü olarak ilan edildi.

Tutumlu olmanın yerli malı kullanmanın önemini, değerini yurt çapında yaymak için Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyeti kuruldu. Derneğe önce Mustafa Kemal Paşa üye oldu. Dernek yöneticileri yurttaşlara yerli malı kullanmanın önemini anlatarak bu düşünceyi her yerde yaymaya başladılar. Çok geçmeden tüm yurtta yerli malı kullanmanın, tutumlu olmanın gereği benimsendi. Bu sayede de Türkiye Cumhuriyeti çok hızlı bir şekilde toparlandı ve güçlü bir ülke konumuna geldi. Yerli malı kullanmanın ilk adımlarını da yine Atatürk attı. Cemal Granda’nın bir anısında da bunu görmekteyiz;

“Yalova'da uzun süre kaldık. Akşamları Atatürk'ün sofrası yine konuklarla dolup taşıyor, birçok yurt sorunları bu sofrada görüşülüyordu. Bir akşam yerli malı kullanılması üstüne bir konuşma oldu. Herkes düşüncesini söylüyor, yurtta yerli endüstrinin gelişmesi için büyük bir kampanya açılması, herkesin yerli malı yemesi, yerli malı giyinmesi isteniyordu. Yerli Malı Haftası'nın açıklanışı da bu günlere rastlar. Atatürk, herkesin öne sürdüğü düşünceleri, her zamanki dikkatiyle dinledikten sonra:

"Bundan sonra önder olarak benim de yerli malı kullanmam gerek. Gardıroptaki elbiselerimi getirin. Köşkün önünde yakın" buyruğunu verdi.

Herkeste bir sessizlik... O şen, gürültülü sofra sanki bir anda mezar sessizliğine bürünmüştü. Herkes birbirinin yüzüne bakıyordu. Sessizliği ilk önce, konuklar arasında bulunan Ulus Gazetesi Başyazarı Falih Rıfkı Atay bozmaya cesaret edebildi:

"Paşacığım, elbiseleri yakmayın, birer tanesini bizlere verin. Biz de hatıra olarak saklayalım" deyince, Atatürk hafifçe gülümsedi: "Peki" dedi.

Orada hazır bulunan herkese birer kat elbise verildi. Bir gün sonra Beyoğlu'nun tanınmış terzilerinden Arman, Yalova'ya getirildi. Atatürk, Köşk'tekilerin gözleri önünde yerli kumaştan elbiselerini kestirdi ve diktirdi. O olaydan sonra Atatürk, elbiselerini hep yerli kumaştan seçip Arman'a diktirmiştir. Bir daha İsviçre'den kumaş gelmedi.”

Kendinden emin ve kendi özverisi ile yücelmeyi hedeflemiş her bireyin ve her ulusun, bu en doğal aynı zamanda yurduna bağlılığının gerçek simgesi olan kararlar alarak başardı bunu. Böyle birisi için de ne sömürgecilerin ne dediği ne de emperyalizmin ilkelerinin bir anlamı yoktu. Zaten bir Türk’e hele de Ulu Önder’e başkası yakışmazdı. Aslında O’nun gibi bir dahinin arkasından gelen nesillere de hiç yakışmazdı. Ancak yazıktır ki yakıştırdılar kendilerine.

Sahile vuran dalgalar gibi güzel konuştuklarını sananlar ancak boş konuştuklarını bir türlü anlayamayanların ve de güdümlü olmayı bir meziyet sananların zaten bu duyguları anlamasını beklemek de çok saçmadır değil mi? Zira onlar da ne yaptıklarını bilmez bir haldeler. Bu duygunun büyüklüğünü anlamaktan bihaberler. "Türküm" demekten ya kaçınıyorlar ya da yarım ağız dil ucu ile şöyle bir söyler gibi yaparak geçiştiriyorlar.

Bugün bakıldığında ise, Türklük dışında ne verirseniz, "modernlik!" olarak algılayanlar "Yerli Malı ve Tutum Haftası" nı çoktan unuttular bile. 1983 yılında adı "Tutum, Yatırım Ve Türk Malları" olarak değiştirilen bu haftanın resmen yürürlüğe girmesinin hemen ardından "hortumcular, talancılar, yağmacılar, rüşvetçiler, zimmetçiler, işbirlikçiler, Türk kaşığı ile Fransız lokması yiyiciler, din tacirleri, medyumlar, dönekler, ikinci cumhuriyetçiler, çanakçı yazarlar", gibi daha niceleri literatürümüzde yerini almış ve ülkenin bugün geldiği konumda; cari açıktan ve her saniyede artan faiz borçlarından dem vurmadan kasadaki 74 milyar dolarla övünen başbakanlara kadar gelinmiştir yazık ki.

Bugün ise bizde var olan bu güzelliği unutmanın, unutturmanın semeresini çekiyoruz. Bizler yerli mallarımızı birer birer kaybederken dünya devi ABD, “Yerli Malları Haftası” başlattı Bush döneminde. 23 Mayıs Dünya Ticaret Günü dolayısıyla, Başkan Bush, Amerikan ürünlerini Beyaz Saray bahçesine yığdı, kasaların arkasına geçti ve Amerikan ürünlerini öven bir konuşma yaptı. "Amerikan Malları Haftası" ilan eden Başkan Bush, bu malların tüm dünyaya daha fazla satılması için gereken teşviklerin de yapılacağını duyurdu. Hala devam etmektedir Amerika’da bu etkinlik. Ülkemizde ise neredeyse yok olup gitti, kimse ağzına bile almıyor bu haftayı.

Sürekli ABD’yi örnek alıp kendi değerlerini hor görenler, Atatürk gibi bir dahinin kıymetini bilemeyenler, kendi özünü unutarak her fırsatta ABD’yi örnek gösterenler şimdi ne yapacaklar acaba? Güya ABD’yi örnek alarak ülkemizde yok ettikleri yerli mallarının, satılan fabrikaların, arazilerin değerini anlayabilecekler mi?

ARZU KÖK

13 Aralık 2014 Cumartesi

SÜRGÜN, ARZU KÖK

S Ü R G Ü N
Sayın Hayrettin İvgin geçenlerde bana bir kitap verdi ve okumamı istedi. Türk Dünyası Araştırmaları Uluslar Arası İlimler Akademisi Yayını olarak çıkmış, Miraslan Bekirli’ye ait Sürgün isimli kitaptı bu. Kitabın arka sayfasını okuduğumda hayli ilgimi çekti. Biran önce okumalıyım diye düşündüm, ancak kitabı okumaya başlamam gecikti. Ama okumaya başladıktan sonra da bırakamadım elimden. Tabii sonrasında da bu kitap üzerine bir şeyler yazmadan duramadım.

Kitap Ali Musaoğlu Aliyev’in hatıratları doğrultusunda hazırlanmıştı. Ancak sıradan bir yaşam değildi bu yaşam; Vatan toprağından sürgün edilmeleri, bu sıralarda yaşadıkları, Ermeni Daşnakları ve Bolşevik Hükümeti’nin o topraklar üzerindeki hain planları ve bu planlar doğrultusunda yapılan katliamlar ve eziyetler, bunların yanında ise o yörenin gelenek ve görenekleri… Yani bir kitapta bulunması gerekenin fazlası vardı bu kitapta.

Settaruşağı ailesinin bir üyesi Ali Musaoğlu. Küçük yaşlarda yaşadıkları sürgün, acılar… Yoksulluğun, acının, savaşın yıkamadığı bir insan… Sonrasında her türlü zorluğa rağmen okuyan, herkesin takdirini kazanan bir mühendis… Yaşamda iyi noktalara gelmiş, ancak her zaman içinde bir hüzün ve acı var. Yurdunu kaybeden bir adam için hürriyetin hiçbir manasının kalmadığını şimdi daha iyi anlıyorum. İçinde doğduğu, gülüp oynadığı yerlerde kendi dilinin bile artık konuşulmuyor olması ne acıydı… Kanlı ve kuralsız bir savaşın pençesinde yaşamış olmak da cabası…

Sovyet rejiminin ve Ermeni Daşnakların ne kadar zalim, ne kadar adaletsiz, ne kadar ahlaksız olduğunu tüm açıklığıyla seriyor ortaya bu kitap. Zengin şuuraltına sahip kahramanıyla olayları gayet güzel aksettirmekte bizlere. Böylece de bir tahakküm hürriyetinin anlaşılmasını sağlıyor tarafımızdan. Yaşanılmış bir gerçekliği anlatıyor bizlere. Bu anlamda da çok büyük önem taşıyor Sürgün. Zira yaşayışları belgesiz olan, yani yaşadıkları günümüze kadar hikaye edilmeyen toplulukların hayat hikayeleri ya kapanmıştır ya da inkitaa uğramıştır. Her iki halde de bir eksilme söz konusudur.

Goya, 1808’in zifiri karanlık bir gecesinde kurşuna dizilen köylülerin, Picasso’da İspanya’da iç savaş sırasında Alman uçaklarının Guernicalı köylülerin ölümlerini çizip boyadılar ve belki de tarihin hayhuyu içinde unutulup gidecek olan bu iki insanlık acısını, kıyamete kadar görülüp, bilinecek şekilde evrensel arşive kaydettiler. Yıllar geçtikçe bu iki ölüm evrakı, insanlar böyle şeylerden uzak dursunlar, böyle acılar yaşamasınlar diye insanlığın ortak arşivinde sergilenip duracaktır. İşte Sürgün de böylesi bir arşiv niteliğindedir. Bu değerli eseri oluşturdukları için hatıratlarını anlatan Ali Musaoğlu Aliyev ve Miraslan Bekirli’ye sonsuz saygılarımı iletmek isterim. Evet yaşananlar acıdır, ancak belgelenmesi gerekiyordu ki unutulmasın. Gençlere yol göstersin.

Bugünü anlamak, gelecek için hazırlanabilmek için sağlam ve doğru tarih bilgisi şarttır. Hareket edilen nokta bilinmeksizin, yönelinecek hedef de doğru saptanamayacaktır çünkü.  Bazen tarih kitapları bazı şeyleri es geçebiliyor. İşte bu noktada olayları yaşayanların anlattıkları değer kazanıyor. Bunların belgelenmesi değer kazanıyor. İşte Sürgün’de yapılan da budur.

Sürgün, destanı öksüz, sûkûtu derin bir milletin yaşadıklarını anlatıyor. Okunası bir kitap. Okumadan geçmeyin…
Arzu Kök

10 Aralık 2014 Çarşamba

AYDIN OLMANIN SORUMLULUĞU; ARZU KÖK

AYDIN OLMANIN SORUMLULUĞU
Bilinen fıkra vardır...
“ İki kız babası uzun yıllar sonra karşılaşmış konuşuyorlar:
- Senin kız ne yapıyor?
- Benim kız çok başarılı... Müdürün sekreteri oldu. Müdür kendisine güzel bir daire kiraladı. Bir de otomobil aldı. Kızı ara sıra görüyoruz… Çok mutlu maşallah... Senin kız ne oldu?
- Bizim ki de seninki gibi bir müdüre metres oldu ama ben senin kadar güzel anlatamıyorum...”

Fıkra, özellikle sözde aydınlarımızı televizyonlardan izlerken, dinlerken aklıma geliyor. Sözde aydınlarımız, laik cumhuriyetin din devleti modeline gidişini öyle süslü kelimeler, öylesine güzel cümlelerle anlatıyorlar ki… Sanırsınız pupa yelken açmış nurlu ufuklara doğru ilerliyoruz…

Neler oluyormuş mesela: "Çevre, merkez ekseninin kırılması sonucu siyasetin yeni arayışlara girmesi..." - "Farklılıkların temsili esasına göre toplumun yeniden inşası..." - "Sistemin dışında tutulmuş kesimlerin sisteme dahil olmasının yarattığı değişim süreci..." vs..vs..vs….

Bazıları kalkmış ülkemizin bir kabuk değişimi yaşadığından söz ediyor. Bu yaşananlar kabuk değişimi falan değil…  Düpedüz toplumun beyni değiştiriliyor, yıkanıyor... Laik cumhuriyet, Atatürk, bilim, çağdaşlık gibi kavramlar alınıp yerine orta çağdan kalma kavramlar yerleştiriliyor. Anaokullarından başlanarak edilgin, çağdaş değerlere yabancı bir insan tipi yetiştiriliyor. Ülke şeriat toplumuna dönüşüyor. Din devleti modeline doğru ilerliyor... Ancak bunu açıkça söylemek ise tepkilere neden olmak anlamı taşıyor. Zira bu durumda tüm şimşekleri üzerinize çekmiş olmanız kuvvetle muhtemel...

Merak ediyorum; acaba bu sözde aydınlarımız tepki çekmemek adına mı böyle konuşuyorlar?  Süslü lafların arkasına saklanıyorlar... Böylece de hem söylemiş hem de söylememiş olacak, dolayısıyla, iki arada bir derede durumu idare edecekler... Bence öyle. Ancak doğru mudur acaba bu tavır. Ne yardan ne de serden vazgeçmemek, ülkenin bu gidişatına dur demek olabilecek midir? Asla…

Süslü cümlelerle içinde bulunduğumuz süreci, güya bilimsel gerçeklere dayandıracaksınız.  Bu sürecin olmazsa olmaz, yaşanması gereken bir süreç olduğundan dem vuracaksınız. Yani bir anlamda yaşananları güzel ve Türk insanının özü gibi göstereceksiniz. Sonra da kalkıp; “Ben halkı aydınlattım. Çıkıp televizyonlarda durumu anlattım. Gazetedeki köşelerimde bundan bahsettim.  Ama demek ki Türk Ulusu buna layık. Anlamadı. Bu gidişata dur demek adına örgütlenemedi.” diyeceksiniz.  Böylece de kendinizi haklı göstereceksiniz. Ne güzel değil mi? Peki, o halde nerede kaldı sizin aydın kimliğiniz? Bu tavır ve davranış ülkemizi ve insanlarımızı bu gidişattan kurtarabilecek mi? Tabii ki hayır. O halde silkinin ve kendinize gelin. Çıkıp halkımıza durumu tüm açıklığıyla anlatın. Onları aydınlatın.

Aksi halde, bir şairin ‘Tarafsız Aydınlar’ başlıklı şiirinde dediği gibi, aydın olmanın sorumluluğundan kaçanlara gün gelecek halk cezasını verecektir. Unutulmamalıdır ki, halkın vereceği ceza bir hükümetin vereceğinden çok daha büyük olacaktır.

ARZU KÖK

14 Kasım 2014 Cuma

UYANMA ZAMANI; ARZU KÖK

                                                 UYANMA ZAMANI
ARZU KÖK
Büyük ulusların tarihinde o ulusları, hatta dünyanın kaderini değiştiren kahramanlar vardır. Bunlar daha çok kriz zamanlarında yaşadıkları uluslar tarafından yaratılırlar. Büyük kahramanlar, ulusların hayati dinamiklerini kendi benliklerinde toplayarak felaket anında yeniden doğuşun mucizesini gösterirler. Onlar adeta özel bir talihle doğmuş, ulusların kaderini yüklenmiş, bu kaderi, bir ‘ulusal sır’ gibi vicdanlarında taşıyan , ’misyon’ sahibi büyük adamlardır.
İşte Atatürk, son çağ Türk ve dünya tarihinde ortaya çıkmış, tarihin akışını değiştirmiş, bir devri kapatıp yenisini açmış bir liderdir. Hiç abartısız denilebilir ki müstesna bir kişiliktir.
Yola çıktığında karşısında parçalanmış bir vatan, yorgun, uçurumun kenarında bir ulus vardı. Bu ulusun vicdanında bulunan hürriyet, vatanseverlik ve kahramanlık duygularını çok iyi sezmiş ve harekete geçirmiştir. Böylece de birlik ve beraberliği sağlamıştır. Çok zor şartlarda halkı bir araya getirmeyi başarmış ve mücadeleye başlamışlardır. Genciyle, yaşlısıyla, kadınıyla tüm Türk halkını yanına almış, onlarla birlikte savaşmış ve sonunda yeni bir ‘ulusal devlet’ kurmuştur: Modern Türkiye Cumhuriyeti. Ve bu Türkiye Cumhuriyeti’nin önemli temel taşı Meclis açılmıştır önce.
Sivas Kongresi’ni yapmadan önce bile kafasında ulusal bir Meclis fikriyle hareket etmiştir. Özellikle İstanbul’un işgali ve 18 Mart 1920’de Osmanlı Parlamentosu çalışmalarını süresiz erteleyerek dağılınca bu fikir kesinlik kazanmıştır. Hemen ertesi gün Heyet-i Temsiliye adına Mustafa Kemal, illere, bağımsız birliklere ve kolordu kumandanlarına bir tamim göndererek Ankara’da yeni meclisin toplanacağını duyurmuştur. Ve bir ay sonra 23 Nisan 1920’de daha sonra adına Türkiye Büyük Millet Meclisi denilecek meclisi toplamıştır.
Daha sonra kendisine ‘Milletvekilliğine aday olacak mısınız?’ diye sorulduğunda şu cevabı vermiştir. ’Ben sırf vatan ve ulusuma böyle bir an, her dakika bütünüyle bedenimi feda etmek amacıyla kutsal mesleğimden ayrılıp ulusun bağrına döndüm. Bunu yaparken sıradan bir ulus bireyi olarak elimden gelen her türlü fedakârlıktan geri kalmamak azmindeyim. Bununla birlikte tümüyle ulusumun genel iradesine boyun eğdim. Eğer ulus beni milletvekili seçme isteği gösterirse seve seve kabul ederim. Fakat kendiliğimden hiçbir fedakârlıkta bulunmam.’
‘Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.’ demiş ve halkın iradesi dışında hareket etmemiştir. Bu meclis ile birlikte Türk ulusunu daha da ilerilere götürmek, yıkılmış yakılmış ülkeyi yeniden inşa etmek mücadelesine girmiştir. İlke ve inkılâplarını tek tek gerçekleştirmiştir. Bunları yaparken de halktan uzaklaşmamıştır.
Atatürk sadece Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmakla kalmamıştır. Türkiye Cumhuriyetine şekil veren, dün olduğu gibi, bugün ve yarın da Türkiye’yi yaşatan ve yaşatacak olan temel fikir ve prensiplerin sahibi olmuştur. Bu anlamda da büyük bir inkılâpçıdır. İnkılâpları doğru anlaşılır ise Türkiye Cumhuriyeti her zaman dimdik ayakta durmayı başaracaktır. Zira bir ülke için gerekli her konuda fikir sahibi olabilirsiniz bunlar sayesinde.
2005 yılında Amerika’nın en ünlü ekonomistlerinden birisi ekonomi konusunda Türkiye’ye öneri sunarken şöyle diyor: ’Türkiye ekonomiyle savaşta bir tek Atatürk’ü örnek alsa yeter de artar bile. ’ Oysa bizim hükümetlerimiz Atatürk’ü örnek almak dururken, kendilerine dış mihraklardan akıl hocası buluyorlar. Onlar da bunu kaybetmemek adına -Hani Türk halkı uyanır da bizden fikir almayı keser de amaçlarımız yarım kalır- Türkiye’ye ve Türk halkına Atatürk’ü unutturma gayreti içerisine girdiler. Önünde böyle bir örnek varken yeniden ayaklanabilir bu ulus zira. Böylece de amaçlarına bir kez daha ulaşamamış olurlar. Bu nedenle de halka Atatürk'ü unutturmak ve onun değer verdiği kurumları yıpratma çalışmaları hız kazanmış durumdadır.
‘‘İzmir kurtulmuş, çok tatlı bir yorgunluk, Ankara’ya hareket edecekler…
Trene binerler ve kompartımana çekilirler. Ertesi gün, yaveri Atatürk’ün kompartımanının kapısını çalar. Atatürk yorgun, bitkin bir halde kravatını yıkamaktadır. Yaveri; ’Paşam bu ne hal, hiç uyumadınız herhalde, neden böylesiniz?’ der.
 ‘Çocuk, kompartımanıma yastıkla battaniye koymayı unutmuşsunuz, kolumu yastık yaptım ağrıdı, setremi yastık yaptım üşüdüm, uyuyamadım kalktım.’der. Yaveri:
‘Aman Paşam! Birimize haber verseydiniz, hemen size yastık ve battaniye getirirdik.’ der.
Ve bir ülke kurtarmaktan yeni dönen tarihi komutan, tarihi bir cevap verir:
‘Geç fark ettim, hepiniz en az benim kadar yorgundunuz, hiçbirinize kıyamadım. Önemli olan benim uyumam değil, milletimin rahat uyumasıdır.’ der.’’
Gerçekten de bugün rahat uyuyabiliyorsak onun sayesinde. Ülkeyi karanlığa sürüklemek istiyorlar. Ancak yetmedi mi bu kadar uyumak? Büyük tehlike altındayız fark etmiyor musunuz?
Ankara’da büyük bir istihbarat üssü kuruldu.  Her türlü istihbarat çantada keklik artık…
Genelkurmay eski başkanı dahil bir çok asker yok yere tutuklandı. Pek çok asker istifa etmek zorunda bırakıldı. Ordu artık bazı çevrelerin istediği konumdadır. Yani ordu tamamdır…
Adalet Bakanı’nın açıklamasına göre arabuluculuk denilen bir sistem geliyormuş yani bir anlamda kadılık sistemi. Bu durumda yargı da tamam…
Yabancılara toprak satışı üç hektar ile sınırlı iken bu yeni mütekabiliyet yasasına göre 30 hektara çıkarılıyor. Vatan topraklarının parça parça satışı da tamam…
Tüm komşularımızla kavgalı durumdayız. “Yurtta sulh cihanda sulh” ilkesi rafa kaldırıldı. Ülke parçalanmanın eşiğine geldi.
GDO’lu ürünler sayesinde zaten çocuklarımız geçmişlerini unutmuş, unutturulmuş olacaklar. Gerçi bu durumu yaşıyor olsaydı HİTLER “Ben nasıl düşünemedim?” diye çok üzülürdü ama artık düşünülüyor, düşünülmekle de kalmayıp uygulamaya da geçirildi. Yeni insan tipi de tamam…
Sermaye istediği gibi at koşturuyor, her dediğini yaptırıyor. Çalışanlar, halk açlıktan, yoksulluktan inim inim inliyor. İşçi ölümleri her geçen gün artıyor. Sistem tamam…
Düşünmek, düşündüğünü özgürce ifade etmek, yazmak, yayınlatmak en büyük suç.
Şimdi söyleyin bu gidişin sonu neresi?
Hala uyumaya devam mı?

7 Kasım 2014 Cuma

Zeytin Ağaçlarına Kıymayın!...

Zeytin Ağaçlarına Kıymayın!...
Arzu KÖK
“Manisa'nın Soma İlçesi Yırca Mahallesi'nde, yapılacak olan termik santralin kurulacağı alandaki zeytin ağaçları, bu sabaha karşı dozerlerle söküldü. Engel olmaya çalışanlar ise tartaklandı. “ Termik santral için yüzyıllık zeytin ağaçları sökülüyor, insanlar dövülüyor. Doğaya ve insanlığa ihanet değil de nedir bu?

Zeytin ağacı = Ölmez Ağacı = Sonsuzluğun Simgesi olarak adlandırılır bu ağaç. 3 büyük dinde geçen Zeytin Ağacı için söylenen ilk Latince cümle:  “olea prima arborum umnium est” yani “Zeytin bütün ağaçların ilkidir” Ve o,  yeryüzündeki ağaçların en uzun yaşayanıdır. İnsanlığın yaralarını iyi edecek merhemdir o. Lezzetli, bol enerjili besin maddesidir. Ve Karanlıkları aydınlatacak bir alevdir. 

Herkül’ün silahı  “Zeytin Dalı”ndan yapılmıştı. Zeytin Ağacını kesmek günahların en büyük olanıydı. Mısırlıların zeytin ağacının yapraklarını ezerek elde ettikleri, krallarını mumyalamakta kullandıkları kıymetli yağ... Sezar’ın Tacı da Zeytin dalındandı. Yapılan müsabakalarda kazanan sporculara Zeus’un kutsal korusundan alınan Zeytin Dallarından yapılan taç takılırdı. Ayrıca Kazanan Atletlere 140 Amfora Zeytinyağı verilirdi. Zeytinyağı, maddi zenginlik ve sağlık kaynağıydı. 

Yaşamın sürekliliğini gösteren ağaç... Barış, sevgi, dostluk, sağlık, zafer, ölümsüzlük, bilgelik, akıl, başarı ve adalet simgesi... İşte bu yüce ağaç, gövdesi kurusa bile köklerinden yeniden filizlenir. Ve yaz - kış daima yeşildir zeytin ağacı...

Hâkimler Kitabı'nda geçen bir öykü, ağaçların kendilerine kral seçmek için ilk olarak zeytin ağacına başvurduklarından bahseder: "Vaktiyle ağaçlar, kendilerine kral meshetmek için gittiler ve zeytin ağacına dediler: Bize kral ol. Ve zeytin ağacı onlara dedi: Allah'ın ve insanın bende sena ettikleri (övdükleri) yağımı bırakayım ve ağaçlar üzerinde sallanmaya mı gideyim?" Zeytin ağacından "hayır" yanıtını alırlar. Çünkü o insanlığa hizmeti görev kabul etmiştir. Başka şeyde gözü yoktur. Şimdi ise bu kutsal ağacı kesmek için, üstelik doğaya aşırı derecede zarar verecek, doğanın ve o bölgedeki belki de insanların yok olmasına neden olacak bir Termik Santral için kıyılıyor bu ağaçlara. Değer mi?

Tapusu köylülerin elinde olmasına rağmen zeytin ağaçlarının olduğu araziler köylü geçişine engellenmiş. Zeytin ağaçlarına ve arazisine sahip çıkmak isteyen köylü ise darp edilmektedir. Üstelik devlet buna seyirci kalmaktadır. Arazisine sahip çıkmak isteyen köylü darp ediliyor bir de kelepçeleniyor, hukuk ayaklar altında çiğneniyor ve devlet sessiz. Şirket nasıl ve hangi gücü arkasına almış ki böyle pervasızca hareket edebiliyor? Ahmet Arif’in şiirinde dediği gibi Yırca’da taşları bağlamışlar, köpekler başıboş geziyor. 

Soma’da tam bir hukuksuzluk hali, yargısal körlük yaşanıyor. Acele kamulaştırma, bütün her şeyin mutlak kararı gibi gösteriliyor. İlçe Tarım Müdürlüğü, kendilerinin zeytin kesme izni vermediğini söylüyor. Soma ve Manisa belediyeleri, bölgenin planlarında tarım alanı olarak geçtiğini belirtiyor. Yani orada ancak zeytincilik yapabilir deniyor. Ancak vali, kaymakam, savcının tutumu nedeniyle jandarmanın da elini kolunu bağlayan bir idari zafiyet var. Devlet köylüye sahip çıkmıyor. Oysa Atatürk “Köylü milletin efendisidir” demişti. Ve bugün gelirken “Milletin hizmetkârı olacağız” sloganı gelenler milletin efendisi köylüye her türlü eziyeti ve zulmü reva görüyor.

O bölge 1. sınıf tarım arazisi olarak geçiyor. Soma’nın oksijen kaynağı aynı zamanda o zeytin ağaçları. Şimdi onları keserek o bölgeyi nefessiz bırakmak, hatta daha da beteri yok etmek istiyorlar.  Bu şirket ve diğerleri yaşamı tehdit ediyorlar ve devlet bunlara kol kanat geriyor. Bu güzelim ülkenin doğası ve insanları yok olsa kimsenin umurunda olmayacak gibi.  Umarım ki bu gidişe bir son verilir. Termik santralı yerine neden rüzgar santraları yapılmıyor? Neden doğaya, insanlara zarar vermeyecek yöntemler devreye sokulmuyor? Bu güzelim ülkeden ve insanlarından bu kadar mı nefret ediliyor?

İlerleme zannediliyor bu yapılanlar. Oysa asıl ilerleme doğaya tek bir zarar vermemektir. Evet elektrik üretilmelidir ama tek bir ağaç kesilmeden, tek bir nehir yok edilmeden. Ki doğa bize bunu yapmamız için türlü imkanlar vermiş. Rüzgar enerjisinden faydalanabiliriz. Güneş enerjisinden faydalanabiliriz. Ülkemizin üç tarafı denizlerle çevrili, dalgalardan faydalanabiliriz. Ama ne yapılıyor ülkemizde ha bre termik santral açılıyor, yapılıyor. Üstelik termik santrallerin doğaya, bulunduğu bölgedeki insanlığa zararları bilinmesine rağmen.

Unutulmasın ki kesilenler zeytin ağacıdır ve mitoloji zeytin ağacına zarar verenlerin kaderini çok iyi anlatmıştır. Rant uğruna insanlığa ve doğaya zarar verenler kendilerine ve çocuklarına da büyük zararlar verdiklerinin farkındalar mı acaba? Zeytin ağaçlarını kesmeyin efendiler. Doğaya kıymayın. Köylülere kıymayın efendiler…

31 Ekim 2014 Cuma

YAŞASIN CUMHURİYET

YAŞASIN CUMHURİYET
ARZU KÖK
Akşam saat 20:30' da kabul edilen bir yasayı, şair Mehmet Emin Yurdakul'un önerisiyle, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin tüm üyelerinin ayağa kalkıp üç kez bağırarak "Yaşasın Cumhuriyet" diye bağırmalarının ardından 91 yıl geçti. Toplumsal ve bireysel geleceğimiz hep bu kavram üzerine kurulmuş, tarihimizin gördüğü en büyük devrimin de adı olmuştur Cumhuriyet.
Cumhuriyet kurulmuştur. Ancak devralınan miras pek de iç açıcı değildir. Kısaca bu mirası özetleyelim:
 Rönesansı, reformu, sanayi devrimini, akıl çağını yaşayamadığı için çağ dışı kalmış, sömürge halinde, güçsüz, çökmüş bir devlet.
 Dünyaya kapalı, yoksul bir halk. İdari, siyasi, ekonomik kapitülasyonlar, imtiyazlar. İlkel bir tarım toplumu. İflas etmiş bir maliye, ağır yaralı bir ekonomi.
Çok cılız denilebilecek küçük sanayi, sıfıra yakın orta sanayi, sıfırında altında büyük sanayi söz konusu.
Kişi başına düşen milli gelir 7 lira, kişi başına düşen kamu harcaması kişi başına 50 kuruş.
Madenlerin neredeyse tümü, başlıca limanlar, var olan demiryolları yabancı şirketlerin denetiminde. Öyle olmasa da onları kullanacak Türk eleman söz konusu değil.
Karayolu yok denilecek kadar az düzeyde.
Ticaret derseniz genel olarak azınlıkların, levantenlerin ve yabancıların elinde.
Topluiğne dahi üretilemiyor, dışarıdan alınıyor.
Sıtma, verem ve frengi hastalıkları yaygın bir şekilde.
 Ülke genelinde 158 ortaokul, lise ve medrese uzantılı üniversite var.
Anadolu çağdışı kalmış medreselerin elinde, dolayısıyla bilim hayatı çok gerilemiş durumda. Halkın sadece %7 si okur yazar. Bu oran kadınlarda yüzde bir bile değil, dolayısıyla da tüm meslekler erkeklerin tekelinde.
 Kadınlara seçme seçilme hakkı yok, yani yurttaş bile sayılmıyorlar. Ulus değil, ümmet anlayışı egemen durumda.
Tüm Osmanlı gazetelerinin günlük satış sayısı 100.000'i geçmiyor.
Avrupalılar karşısında kendini ezik hisseden, pısırık, teslimiyetçi aydınlar, bürokratlar ve siyasetçiler.
Ortaçağın bile neredeyse gerisinde kalınmış pek çok konuda. 
Kısacası hem nitelik hem de nicelik olarak borca batmış bir ülke.
Dört yıl süren Milli Mücadele sonrasında insanımızın gurur verici birçok özelliğinin yanında birçok eksikliği de ortaya çıkmıştı. Bu nedenledir ki yeni kurulacak devletin ana niteliklerini bu mücadele sırasında elde edilen deneyimler ve edinimler oluşturuyordu. 100.000 asker ve sivil kayıp vererek kavuştuğumuz bağımsızlığımızı bir daha yitirmemek için geleceği güven altına almak, kalkınmak ve çağı yakalamak zorundadır. İşte bu amaçlarla kuruldu Türkiye Cumhuriyeti. Ve bugün övünebileceğimiz her şeyi bu amaçlarla kurulmuş Cumhuriyetimize borçluyuz.
Bu konuda bize önderlik yapan Mustafa Kemal Atatürk'e borçluyuz.
Türkiye Cumhuriyeti, rastlantılar sonucu ya da birilerinin uygun görmesi ya da emperyalizmin kendi çıkarı doğrultusunda varlık kazanmasına yardım ettiği bir devlet değildir. Bağrından yetiştirdiği evlatlarının canı ve kanıyla, dişi ve tırnağıyla kurduğu bir devlettir. Bu devletin bir kuruluş felsefesi ve amacı vardır. Bu felsefeyi, gerekçeyi ve amacı en iyi özetleyen anlatım belki de şudur: 
"Bağımsız, laik, akılcı Türkiye Cumhuriyeti"
Evet bu yıl Cumhuriyetimizin 91'inci yılındayız. Ve şimdi durup kendimize sormalıyız: "Bu şartlar altında küllerinden yaratılan bu devleti hak ettiği çağdaş uygarlık seviyesine çıkarabildik mi? Yoksa yerimizde mi sayıyoruz?" Bu soruya verilecek cevapları duyar gibiyim. Ancak sadece ahlanıp vahlanmakla olmaz hiçbir şey. Eğer durum vahim, karanlık görünüyorsa birer mum yakmanın zamanıdır. Bunu en azından küllerinden bir devlet yaratanlara borçluyuz.
Tüm Türk Ulusu'nun Cumhuriyet Bayramı kutlu olsun.

25 Ekim 2014 Cumartesi

LAİKLİK VAZGEÇİLİR DEĞİLDİR

LAİKLİK VAZGEÇİLİR DEĞİLDİR
 Arzu KÖK
Türkiye’nin bırakın laiklikten vazgeçmeyi, onun kırılmalara uğraması, uğratılması lüksü bile yoktur. Olamaz da… Zira bir bünye ancak sağlam olduğunda sessiz çalışır. Eğer bir ülkede hayati bir konu sürekli tartışılır hale gelmişse, ortada büyük bir sorun var demektir ki görünen manzara da bu yönde.

Laiklik bugün ülkemizde en büyük sorunsallardan biridir. Aslında laiklik sorun değildir, ama ülkemizde sorunludur. Gerçek anlamda demokrasi uygulanmadığı sürece de sorunlu olmaya devam edecek ve toplum da gerilimli olmayı sürdürecektir. Burada asıl yapılması gereken sorunu örtmek değil, açmak ve doğru çözümleri bulmak olmalıdır. Bunu yaparken de, düşünce kısırlığına yol açan cepheleşmelerden, ideolojik tavırlardan, düşünce alanını daraltan kısır döngülerden, iyi-kötü kesinlemelerinden sakınarak, birbirimizi dinleyerek ve tartışarak doğru çözümler bulabiliriz. Ve unutulmamalıdır ki konu çok ciddidir. Bir an evvel çözüme ulaştırılmalıdır.

Ancak şu da bir gerçektir ki Türk ulusunun büyük çoğunluğu laikliği benimsemiştir. Laikliğin savunuculuğunu dahi yapmaktadır. Bu da ülkemiz adına sevindirici, umut verici bir durumdur.

Devlet bir dine yaslanır, hukuka göre bunu kotarır ve dini devlete egemen kılarsa bunun adı teokrasi oluyor. Devlet dine egemen olur ve onu güdümlerse laisizm söz konusu olur. Teokrasi de, laisizm de dinler arası ve devletle dinler arası çatışmalara neden olmuştur. O nedenle laiklik çoğulcu olmak zorundadır.

Teokrasi, laikliğin karşıtı ve de düşmanıdır; demokrasinin seçeneği değil aksine yadsınmasıdır. Nasıl ki şovenizm ulusçuluğun yozlaşmış biçimi ise, laisizm de laikliğin yozlaştırılmış biçimidir.

Buna karşılık laik devlet, hiçbir dine karşı değildir, hiçbir dini de kayıramaz, koruyamaz. Belli bir iyiyi, yaşam biçimini insanlara dayatamaz. Belli bir dini, dünya görüşünü resmileştiren devlet, bunların dışında kalanları doğrudan mahkûm etmiş demektir. Ve belli bir noktadan sonra da onlara zor kullanılmasının önünü açmış demektir. Son yıllarda ülkemizde olanlar gibi. Böyle bir devlet totaliterdir ve eninde sonunda eşitliği çiğnemek, vatandaşları sınıflara bölmek zorundadır.

Oysa demokratik devlette yurttaşlık bir öğretiye ya da dine bağlılığı gerektirmez. Bu nedenle de laik devlet, halka belli bir ideolojiyi aşılamaya kalkışamaz. Yani bir devlet dini yaratamaz, dinsizlik aşılayamaz ve de dinsizlikle mücadele edemez. Bir ülkede laiklik varsa, devlet hiçbir biçimde dini, din de hiçbir şekilde siyaseti kullanmamalıdır. Kutsal ve kutsal olmayan yerler ayrılmalı, devletle din ve kurumları birbirlerinden bağımsız olmalıdır.

Kısacası laik devletin ne dayatacağı resmi bir görüşü ne de bir dini olmamalıdır. Bunlar özgür yurttaşların özgür tercihlerine bırakılmalıdır. Devlet, düşünceler konusunda yansız olursa, düşünce özgürlüğü; dinler konusunda yansız olursa laiklik güvenceye alınmış olur.

Laiklik kurallarına bağlı olunduğunda, düzen sağlam bir bünye gibi sessiz çalışacaktır. Eğer orasına burasına düğümler atarsanız, kırılmalara uğratarak yörüngesinden saptırırsanız inanılmaz bir çeviklikle sağladığı her şeyi geri alır. Ne zaman din siyasal iktidarı ele geçirmeye kalkışmışsa orada sorunlar çıkmaya başlamakta, kökten dinci akımlar ve dinin uğursuz sömürüsü harekete geçmekte ve bunlar dinin sırtından geçinmeye başlamaktadırlar. Burada kaybedenler laiklik yandaşları değil, demokrasi ve barış olmaktadır.

Ülkemizde özellikle son yıllarda laiklik büyük oranda sekteye uğramıştır. Eğer laikliği koruyamazsak bize sağladığı özgürlüğü, barışı ve tüm akılcı dinamikleri kaybedeceğiz ki bu özgürlüklerin kaybedilmesinin yolu açılmaya çalışılır oldu. Zira Başbakan çıkıp “Dindar bir nesil yetiştireceğiz” diyor.

Ancak, büyük mücadelelerle elde edilen bu değerleri kaybetmeye hiçbir Türk vatandaşının tahammülü bile olmayacağını düşünüyorum. Ve inanmak istiyorum halâ Türk Halkı’nın tüm bunlara izin vermeyeceğine. Zira kaybedilenler çok büyük olacaktır ve geri dönüşü zor bir süreç başlayacaktır. Lütfen uyanın artık…