7 Mart 2016 Pazartesi

Cadı Avına Son!.. - Arzu Kök

Cadı Avına Son!..

8 Mart 2016’ı karşılarken,  kadınlar savaşa, eşitsizliğe, emek düşmanlığına, hak gasplarına, şiddete ve yoksulluğa karşı direnmeye devam ediyor. Bu günü kutlamak için bir araya geldiklerinde ise toma, şiddet ve plastik mermilerle karşılanıyorlar. Kadın sokulmak istendiği kalıpların dışında olduğu sürece her türlü şiddete maruz kalabilmeyi kendisi istemiştir iktidarlara göre. 

Ortaçağdan bu yana kadın olmak ‘cadı’ ilan edilmek için yeter bir önkoşul olarak kabul edildi. Geceleri süpürgelerine binip giden, şeytanın toplantısının baş konuğu, sürekli isyan eden, dinin kurallarına uymayan, klasik normları sevmeyenler olarak anıldı hep kadınlar… 


Hem feodalizmin hem kapitalizmin; hem din kurumlarının hem burjuvazinin; kurucusu oldukları halkçı tıbbı ve halk hareketlerini tasfiye etmek istediği kadınlar… Cadı avları ile bedenleri, emekleri, cinsellikleri devletin ve sermayenin denetimine sokulan kadınlar…

Suçlama oydu ki cadılar büyücüydü. Yani doğum yardımı yapıyor, gebeliği önlüyor, erkekleri tahrik ediyor, tanrıya küfür ediyor, dini inkâr ediyor, politik kışkırtmalarda bulunuyor, örgütleniyordu. Önceleri erkeksiz, dul ve yaşlı kadınlardı. Kurucusu oldukları halk tıbbının öznesi ve taşıyıcısıydılar. Yalnızca onlar değil 13. ve 17. yüzyıllar arasında otoriteyle uyumsuz olan tüm kadınlar cadı damgası yedi. Öyle ki sonunda bir kadına “cadı” demek için suçlamanın ne olduğu bile önemsizleşmeye başladı.

Cadı avları ile kadının bedeni, emeği, cinselliği devletin ve sermayenin kontrolüne geçirilmeye başlandı. Avrupa’da 14. yüzyılda başlayan cadılık davaları, 15. yüzyılda kadınların kışkırttığı halk ayaklanmaları ile birlikte arttı. Yaklaşık iki yüz bin kadının cadılıkla suçlandığı ve neredeyse tamamının öldürüldüğü, hapishanelerde öldüğü veya işkenceler nedeniyle kendilerini öldürdükleri biliniyor. Cadılıkla itham edilenlerin yüzde 85’inin kadın olduğu ifade edilirken geriye kalanların bu kadınların eşleri ve çocukları olduğu söyleniyor. 

İngilizcesi “witch” olan cadı kelimesinin kökeni “wise”. Yani “bilge”. İlkel toplumlarda toplayıcılık yapan kadın, doğanın bilgisine hakim olmaya başlamış, topladıkları ve bunların bilgisine sahip oldukça şifa verici hale gelmiştir. Özel bostanlar ekmiş, tıbbı geliştirmiş ve sahip olduğu bilgiyi yeni kadın nesillere aktarmaya başlamış ve toplumda büyük bir saygınlık kazanmıştır. 13. yüzyıldan sonra ise bu bilge kadınlar cadı oluverdi. Çünkü onlar insan bedenini, otları, nesneleri kurcalıyordu. Din ise hastalığı günah sonucu Tanrı’nın verdiği bir ceza olarak görüyor ve onun tedavisini aramayı küfür kabul ediyordu. Ruhun, batılın öncelikli olduğu inanç dünyası için bedeni incelemek, onun verdiği tepkileri araştırmaktan daha tehlikeli ne olabilirdi? Hele bu beden yoksulların ve kadınların bedeniyse…


Üstelik cadılar, okuryazar bile değildi. Okumuş erkek doktorlar dururken bu kadınlar da ne oluyordu? Hem o erkek doktorlara statü kazandırmak da gerekiyordu. Krallar da eril tıbbı kurumsallaştırmak istiyor ve tıbbın sadece soylularla ilgilenmesi isteniyordu. Erkek doktorlar bile, 13. yüzyılda günah çıkarmaya rıza göstermeyeni tedavi edemiyor, 14. yüzyılda ruha zarar vermeden tedavi etmeleri şart koşuluyordu. Bu kadınlara da ne oluyordu? Haliyle aristokratlar tarafından cezalandırılmaları şarttı.

Cadılar bedenle uğraşıyorlardı. Kilise onların şeytanla sevişip, zevk aldıklarını sonra bu zevki erkeklere de taşıdıklarını söylüyordu. Cadılar, hem sevişiyorlar, hazzı ve arzuyu biliyorlar hem de gebeliği önlüyorlardı. Doğururken acı çekilmesi gerektiğini söyleyen kiliseye rağmen, sancıyı azaltan ilaçlar buluyorlardı. İktidarların döl yatağından ibaret olmasını istediği, yeniden üretim için ihtiyaç duyduğu kadın bedeni, cadıların bilgisi ile erkeklerin değil kadınların denetimindeydi. Kadın bedenine hakim olamayan erkek ise çıldırıyordu bu duruma. İşte cadılık için bir neden daha…

15. yüzyılın sonlarında feodalizmin yıkılması ve kapitalizmin gelişmeye başlaması sınıf mücadelesi tarihi için dönüm notasıydı ancak kadınlar için başka bir anlamı vardı. Para ilişkisini ortaya çıkaran bu yeni durum, üretimin yeniden üretimden koparılması demekti. Halk mülksüzleşiyor, kadınlar bakım emeğine mahkûm ediliyor ve hiç ücret almayan işçiler olarak yoksul halkın içinde daha da yoksul bir sınıfı oluşturmaya başlıyordu.

Toprakların özelleşmesi ile ortak alanlar da yok oluyordu. Kadınların doğanın bilgisini birbirleri ile paylaştıkları, sosyal yaşama katıldıkları alanlar yitiriliyordu birer birer.  Daha az toprağa sahip olan kadınlar için bu ortak alanlar oldukça önemliydi. Ellerinden alınmıştı…

Tarımın ticarileştirilmesiyle verim artmış ancak erişim azalmıştı. Yiyecek isyanlarını başlatanlar da kadınlar oldu. Hatta sadece kadınlar tarafından gerçekleştirilen isyanlar bile vardı. Ve tabii onlar da cadı oluverdi. İşkence gördüler, yakıldılar…


Cadılar, tüm din kurumları için ve burjuvazi için de tehlikeydi. Feodalizm de kapitalizm de kadınların kurucusu olduğu halkçı tıbbı ve halk hareketlerini tasfiye etmek istiyordu. Bunların neden olduğu cadı avına, kadın bedeni ve emeği denetim altına alınarak 17. yüzyılda son verildi güya… Ancak o gün bu gündür şekil değiştirmiş de olsa sürüyor bu cadı avı… 

Çünkü iş gücü alanında küçümsenen kadının yeri mutfağıydı ve tek bir toplumsal rolü vardı onlara göre; annelik. Dışına çıkanlar cezayı hak etmiştir onlara göre. Meryem Ana günahsız bir anne olarak saygı görürken, gerçek kadınlar bozuk, günahkâr bir doğaya sahip oldukları gerekçesiyle işkence görüp öldürülüyor o gün bu gündür. 

Kadının toplumdaki kaderi doğayla ortaktı. Kadın, işçi çocuk doğurmalı, doğa ise sonsuz bir kaynak olduğu için sonuna kadar sömürülmeliydi… Ve karar verildi: Başladı cadı avı… Günümüze kadar da farklı şekillerde sürüyor bu cadı avı. Cadı avına son!..

Kadınlar ölüyor diyorum
"Tek başına dışarıdaymış" diyor
Kadınlar ölüyor diyorum
"Nasıl giyinmiş" diyor
Kadınlar ölüyor diyorum
"Soyu sopu, dini, ırkı neymiş" diyor
Yahu ‘Kadın’ diyorum, öldü...
Umutları, hayalleri, geleceği öldü...
Annesi öldü, babası öldü...
İnsanlık öldü...
"Eziyet edile edile öldü" diyorum
Bakıyor öylece
Sürüyor cadı avı
Susuyor...
Susuyoruz


Arzu Kök

3 Mart 2016 Perşembe

ANAYASA - Arzu Kök

  ANAYASA

Ünlü siyasal bilimci M. Duverger demokrasilerdeki en önemli hastalıklardan birini; "siyasal iktidarların yasalarla sahip oldukları yetkilerine hayran olmaları" ifadesiyle tanımlar. Psikolojinin, bu ruh haline koyduğu teşhis ise "siyasal megalomani"dir: Kendini, kendi siyasal kudretini, başkalarından daha büyük ve daha üstün görme hali. 

 Siyasal iktidarları yoldan çıkaran ve daha sonra ise "narsisizm" yani "kendi kendisine âşık olma illeti" denilen hastalık bu megalomaniden kaynaklanır.

Kanun yaparak kendi yetkilerini sınırlamayı bilen ve dünyanın ilk büyük kanun koyucuları arasında özel bir yeri olan, zamanın Cihan Padişahı, Kanuni Sultan Süleyman, o harikulade ifadesiyle; " Halk içinde muteber bir nesne yok, devlet gibi/Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi... " derken sağlıklı olmanın ve sağlıklı düşünmenin ne kadar yüce bir değer olduğunu, gerçekten büyük olanların, büyük makamlarda otururken bile büyüklük illetine düşmemeleri gerektiğini ne güzel ifade etmişlerdi. Yeni Osmanlıcılık tezini savunanlar ise bu Osmanlı padişahının sözünden de ders almıyorlar.

Siyasal megalomani illetine yakalanan iktidarların ya da siyasal otoritenin bu ruh hali içinde yapabilecekleri hataları anlatırken de M. Duverger; "Anayasaların en doğru yorumlarının sadece kendileri tarafından yapılabileceğine inanmak, bu düşünceleri eyleme geçirmek en büyük hatalardandır ve bu tutum asla demokrasiyle bağdaşmaz." demektedir. 

Aslında anayasalar, değişmez değiştirilemez değildir. Değişen dünya ve ülke şartları, milletin ihtiyaçları ve çağın gerçekleri anayasalara elbette yansımalıdır. Bu ne kadar doğru ise, Anayasaların sık sık değiştirilmelerinin yanlışlığı da o derece doğrudur. Ne çare ki, bizim gibi olaylı demokrasilerde bu iş sık sık başımıza gelmektedir. Bunda mevcut bir Anayasa'nın yapılış biçimini eleştirenlerin kendi ellerine imkân geçtiği vakit yeni bir Anayasa için aynı hatalara düşmelerinin çok büyük bir rolü vardır.

Kendilerini üstün ve farklı görenler, gündeme ve topluma egemen olmak isteyenler, kendilerinden başka kimseyi tanımayanlar, demokrasiyi yalnızca oy sayısına bağlayanlar, yaşadıkları toplumun sesini duymazlıktan gelip uluslararası entegrasyona biat etmekten kaçınmayanlar, varlıklarını sağlayan toplumdaki sömürü düzenini özde olağan kabul edip sözde açılım gösterileri düzenleyenler, hukuk ve adaleti kendilerine özgü kabul edenler, değiştirmek istedikleri Anayasa’ya uymadan anayasacılık oyunu oynuyorlar.


Peki ama durum böyleyken görevlerinin asaleti ve kişiliklerinin gereği olarak sükutu tercih edenlerin görüşlerini nereden bileceğiz? Bir Anayasa Mahkememiz var. Ancak görüşlerini ille de bir "yargı" konusu olduğunda öğreniyoruz. Gerçi yargı konusu söz konusu olup karar verildiğinde dahi Cumhurbaşkanı tanımadığını ifade ediyor… 

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan Batı Afrika ülkelerini kapsayacak beş günlük yurtdışı seyahati öncesi Anayasa Mahkemesi’ni (AYM) topa tutuyor ve Erdem Gül ve Can Dündar’la ilgili kararına ilişkin “Uymuyorum, saygı duymuyorum” diyor. Ardından Erdoğan, "Yerel mahkeme bu karara direnebilirdi. Bizim 13-14 yıllık iktidarlarımız medyanın fikir ve düşünce özgürlüğü bakımından en ideal duruma ulaştığı dönemdir. Bizim dönemimiz cezaevlerinin gazetecilerle doldurulduğu dönem değildir. Bu dönemler bizden önceki dönemlerdir. Bizim iktidarımızda bunlar cezaevlerinden çıkmıştır, bizim yaptığımız yasal düzenlemelerle çıktılar. Yanlış yaptık herhalde" diye devam ediyor. Bu söylem ile de Cumhurbaşkanı Türkiye'nin en yüksek yargı kurumunun kararını tanımadığını söylemek bir tarafa mahkemelere de tanımamaları talimatını veriyordu açıkça.  Zaten halkın gözünde hiç güvenin kalmadığı hukuk, ayaklar altına alınıyordu bu sözlerle. 

Durum böyleyken Anayasa; ünlü bilim adamlarının, düşünürlerin uyarıları doğrultusunda mı değiştirilecek? Yoksa sadece belirli bir kesimin istek ve arzuları doğrultusunda mı? Ya da milli gerçeklere göre mi? Ya da, öyle değil de; "Dediğim dedik, çaldığım düdük, sen küçük ben büyük... " diyerek mi? 

O da, olmayacak bir şey değil ülkemizde? Olur olmasına ama, nükteler filozofu Nasreddin Hoca: "Olmaz... " diyenlere karşı: "Ben yaptım oldu... " uyarısını da dikkate almak gerekir. Zira bizim politikacılarımız hep bunu örnek alagelmişlerdir.

“Anayasa ihlalleri”yle alevlenen Anayasa değişikliği konusu, hangi güven unsuruyla tartışılacaktır? Bu değişiklikler, hukuk devletini yok sayarak, “kanun devleti” yaklaşımı ve dayatmasıyla yapılacaksa, Anayasa’nın bu yeni kuralları toplumda nasıl huzur ve güven yaratacak?

Anayasa, kimilerinin, istediği zaman ve yerde, istediği şekilde üzerinde oynanacak yazboz tahtası değildir. Gerekliliği, zaman ve mekânı, Anayasa’ya uygun değiştirme yöntemi, katılımı, müzakeresi, uzlaşması sağlanamazsa, değişiklik önerileriniz yerinde bile olsa, yeterli desteği bulamaz, kural bazında değişiklik tartışmalarına girilemez. Çözüm ise hiç zor değil: Biraz ciddiyet ve saygı lütfen.

Bazı şeyleri öğrenmek çok pahalıya mal oluyor. Bunu daha önceleri gördük. Şimdi ise öğrendiklerimizi uygulama zamanı gelmedi mi? Yine pahalıya getirmeyelim işi… Çok şeyler kaybedeceğimiz ortada iken hele… Zira bu ülkede Anayasa’dan önce bazı kafaların değişmesi çok daha doğru olacaktır…



                                                                                             ARZU KÖK

18 Şubat 2016 Perşembe

Ölümlere Alışmak!.. - Arzu Kök

Ölümlere Alışmak!..

‘Acaba bugün memlekette hangi felaket olacak ?’ endişesi ile açıyoruz gözlerimizi artık sabahları. Madende, trafikte, karakolda, çocuklara oyuncak götürürken, barış için yapılacak mitinglerde, turistik bir gezi yaparken, yorgun argın işinden çıkmış evine giderken, askerde, evinde, dağda… Kaç cana kıyıldı bu güne kadar? Ölümler, ölümler…

Bazı anlar vardır; harfler, kelimeler, cümleler bir araya gelse de pek bir anlam ifade etmez, soğuk kalır her şey, aynı soğuk hava depolarının içindeki beyaz bulutlar gibi…

Kafamın içinde onlarca düşünce, bir sürü tepki, tarifi anlatılamaz bir üzüntü ve içten içe kanayan bir yara gibi sık aralıklarla acıyı en derinden hissettiren sızlamalar… Kelimeler ya da yaşananlar üzerinden ajitasyon yapmak istemiyorum. Hani hep yakıştırılır eli kalem tutanlara kelimeleri dans ettirenler denir ya. Şimdi ne dansın sırası ne de “şöyle olsaydı, böyle olmalıydı” gibi beylik lafların… Yas tutmanın vaktidir şimdi, bazen gözden damlayan bir yaşın özgürlüğü içinde bazen de boş bakan gözlerin derinliğinde…

Bugünlerde aklıma hep Ece Ayhan’ın Meçhul Öğrenci Anıtı isimli şiiri geliyor.  “Ah ki oğlumun emeğini eline verdiler” diyordu o şiirinde. Aynen öyle oluyor benim ülkemde. Çocuklarımızın, arkadaşlarımızın emeklerini... Kenetlenmiş ellerine…

“Bu ölümü de bastırmak için boynuna mekik oyalı mor / Bir yazma bağlayan eski eskici babası yazmıştır: / Yani ki onu oyuncakları olduğuna inandırmıştım” dizeleri geliyor sonra usuma. Ne doğruydu; bazı çocuklar, oyuncakları olduğuna inanarak büyüyordu güzel ülkemde.


Hele de zamansız ve hak edilmeyen ölümleri var ya... Düşman elinden ve kalleşçe gelen ölümler... Aniden gelen, zamansız... 

Hani birde arkanda dünyayı kucaklamaya ellerini açmış, çocuk bakan ve mezar taşına yaslanarak ölümü anlamaya çalışan gözler bırakıyorsan geride... 

Bu gözyaşlarının hesabını kim verir, kimin gücü bu hüzün dolu bakışlı küçük çocukların hüznünü yüzünden silmeye yeter. Gözlerde bırakılan yüzlerce soru ve acı dışında ne kalır bu gözlere. 

Hiç beklenilmeyen ama anında onca yaşamı değiştiren, ölümün soğuk yüzüyle karşılaşmak zorunda kalıyoruz her gün.  Bir saniye içinde değişen bakışlara, gözlerde bir perde olup kalacak ve bir daha eksik olmayacak hüzünlere mi yoksa çok kısa zaman içinde acıyla büyüdüğüne mi üzülsek... 

Bu acıları yaşayanların bakışlarına dokunarak, gözlerine inen o hüzün perdesini kaldırmak ve sessizce akan gözyaşlarını silmeye gücümüz yetebilse de silsek... Bari bunu başarabilsek... 

Bu duyguyla yaşamak zorunda kalmak çok zor.  Elinizden alınan çocukluğu birileri geri verebilecek mi sana? Birden değişen o bakışlarına birileri bir gülümseme üfleye bilecek mi? Senin yarına olan inancını elinden alan, çocukluğunu bir ağacın kökünü keser gibi kesen ve gözlerindeki gülümsemeyi yok edenlere ne olacak? Bu sorulara cevap veren, hatta soran bile kalmamış gibi görünüyor.

Ölümler kadar öldüren bir gerçek de şu ki toplum olarak toplu katliamlara alışıyoruz! Artık bir terör eyleminde veya başka bir olayda birkaç kişi ölünce daha sakin karşılar olduk, sıradan bir olaymış gibi. Belki de artık doyduk ölüm haberlerine. Sıradanlaştı bizim için. Ölümlere alışmak ya da hayatın parçası deyip kabullenmek… Adına ne denilirse denilsin gerçek olan şu ki her geçen gün biraz daha robotlaşıyoruz. Artık toprağa düşen her genç bedenin arkasından sadece vicdanımızı kandırmak adına ‘yazık oldu’ diyoruz.  Hiç kimse rahatından ve kazancından zerre kadar taviz vermiyor. Buna rağmen hep aynı nakaratla “Bu ateş sönsün artık” deyip geçiyor birçok insan. Samimiyetsizlik gözle görülür bir hale gelmiş. Hiç kimse kılını kıpırdatmıyor.

İnsan yaşamının ucuz sayıldığı toplumların geleceği aydınlık olmaz, olamaz. İnsan yaşamına ve insan haklarına saygılı olmayan toplumların da devletlerin de geleceği aydınlık olmaz.  Ölümleri kanıksamayalım ve ölümler üzerinde politika yapmayalım!

Ölümlere alışmak en çok insanlığı öldürür...  En kötüsü de budur: Ölümlere alışmak. Her şeyi unutan ülkemde kalbimize siyah bulutları örterek susmak en kötüsü…

Aklımda iki soru:
Ölmek mi, kalmak mı daha zor?
Ölüme alışmak mı ya da ölümün bize alışması mı daha zor? 

Arzu Kök

2 Şubat 2016 Salı

OKU!.. - Arzu Kök

OKU!..

Yaratan’ın ilk emridir ‘İKRA = Oku!..’

“Bilgi edin… Bilgilen… Bilgili ol… Bilimle ilgilen, ondan uzaklaşma…” denilmek isteniyor bu sözle.

Peki Yaratan’ın ilk emrini yerine getiriyor muyuz?

Okuyanlar, Kur’an’ı ne kadar anlayarak okuyor? 




 Aslına bakarsanız işin püf noktası da burası. Anlaşılmadan okunan hiçbir şeyin bir faydası yoktur. Kur’an’ı Türkçe okumak neredeyse günah kabul ediliyor. Hadi din adamları bunun eğitimini alıyorlar, onlar okusun. Ama sıradan insanlara ne demeli? Neden onlara Türkçe olarak okutulmuyor? Bu sorunun yanıtını herkes kendisi versin isterim.

İlk inen ayettir “OKU!..” Devamında “Yaratan Rabbinin adıyla oku” ifadesi gelir. Bu sözcükler, kutsal kitabımızın ilk emri, yani Yaratan’ın ilk emri… Peygambere verilen bu ilk emir insanlığa da verilen ilk emir olmaz mı?

Peki neden ilk emir ‘Oku!..’ olarak başlar? Çünkü Yaratan işe önce bilgi ile başlanması gerektiğini söylüyor. Bilgisiz ve bilimsiz insanların oluşturduğu toplum her zaman bataklıkta çırpınacaktır. İlk insan olan Adem’e tüm meleklerin secde etmesi istenir. Çünkü Adem bilgi ile donatılmış ilk canlıdır. Onun algılama merkezi, yani bir beyni vardır ve beyin gücünün kullanımı, bilginin algılanmasını sağlar. 

Yaratan’ın en önemli mesajı; insanlara “Aklını kullan” demesi değil midir? Çünkü bilgiyi algılayan beyin, o bilgiyi kullanan akıldır, saklayıp gerektiğinde hatırlayan ve hatırlatan zihindir, pratiğe uygulamayı sağlayan zekâdır… Bu nedenledir ki Yaratan algılamayı ateşleyecek kaynağı, okumayı ilk emir olarak gönderiyor.

Yaratan akıl kullanımı için pek çok mesaj veriyor; “Geceyi gündüzü, Güneş’i, Ay’ı sizin istifadenize vermiştir. Yıldızlar da O’nun emrine boyun eğmiştir. Bunlarda, akıl edenler için dersler vardır.” (Nahl 12) Diğer bir ayette; “Kur’anı öğüt almak için kolaylaştırdık. Düşünüp öğüt alan yok mu?” (Kamer 17). Kur’an ayetleri okunduğunda bunlar gibi ‘Aklını kullanmak’, ‘Düşünüp öğüt almak’ sözleri o kadar çok geçer ki anlatamam. Ama anlayarak okuyanlar görmüştür bunu. Aklını kullanmanın en önemli çekirdeği ise ilk ayetle verilmiştir bizlere

Okumak tabiki yeterli değildir. Bunun yanında okuduğunu anlamak ve kıyaslama yapmak gerekir. Sentez yapmak, analiz etmek gerekir. Ezberletilerek okunan, okutulan hiçbir şey insana bir kazanım edindirmez. Aksine beyni uyuşturur, bir süre sonra da kullanılmaz hale getirir.  

Birey olarak bu görevi, yani ‘Yaratanın verdiği ilk emri ne kadar yerine getiriyoruz?’ sorusuna çok olumlu cevapların verileceğini hiç sanmıyorum. Birey olarak herkes bu soruyu önce kendisine sormalıdır… 

Ne zaman ki bu sorunun yanıtını olumlu yanıtlarsak; o zaman Kur’an’ın yazdıklarını yüreğimizde hisseder, beynimizde değerlendirir, beyazlara dökülmüş harflerin dansıyla yüreklere ses veren cümleler halinde ürüne dönüştürürüz; yetmez, bu bilgiyle beynimizde insanlık için nasıl yararlı işler yapacağımızı düşünmüş oluruz...

Düşünmeyen beyne siz ne kadar bilgi yüklerseniz yükleyin anlamı olmaz. Sadece kopyalama yapmış olursunuz. Kopyalanan bilgiler ise beyne yük olur, beyin taş taşıyormuş gibi olur. Beyin düşünmedikçe kopyaladığı bilgiler taş olur, ağır ve yararsız kalır.

Biat kültürünün esiri olmuş toplumlar, tembel beyinli toplumlar da bireyler de şu kanı yaygındır; ‘O benim yerime düşünüyor’ ya da ‘büyüklerimiz iyisini bilir.’ Başkalarının kendileri yerine düşündüğü algısı onları düşünmekten alıkoyar. Hatta kendisine hacet olmadığı fikri yaygınlaşır… Böylece kullanılmayan, beyin tembeli, düşünme fukarası bir toplum oluşur...

Ne bildiğini ne de ne bilmediğini bilmeyen ama çok da bilgiç geçinen cahillerin yaygın olarak toplumda itibar gördüğü bu dönemde, doğruyu bilip söylemek adeta suç mertebesinde yergi görmeye başlar. Bu durum ise bizleri felakete doğru sürüklemektedir.

Yazık ki toplum ilk emir olan ‘Oku’ emrini unutmuştur. Okumadığı için de düşünemez olmuştur. Sorgulayamaz olmuş, biat kültürünün bir parçası olmuştur. Böylesi toplumlar sanat ve bilimde ilerleyemez, diğer toplumların kölesi olur, kuklası olur. 

Peki böylesi boş beyinler kitap okusa ne olur, Kur’an okusa ne olur? Okursa da küfür okur, beddua okur, yalan okur. En başarılı okuma sanatı ise, yalanla-dolanla, hile-hurda ile milletten onay alıp milletin canına okumak haline gelir.

Ne zamana kadar mı?

Kimse bilmiyor. Ama belki “Yaratan’ın ilk emrini yerine getiriyor muyuz?” sorusuna verilecek yanıtlara göre değişir birşeyler… Bakacağız…


Arzu Kök

28 Ocak 2016 Perşembe

Bülbülü Öldürmek!.. - Arzu Kök

Bülbülü Öldürmek!..

Aslında attığım bu başlık Harper Lee’nin bir romanının ismi. Bu romanın kahramanlarından Attikon oğlu Jem’e şöyle bir öğüt veriyor: “ Arka bahçedeki tenekeleri vurmanızı yeğlerim, ama kuşların peşine de düşeceğinizi biliyorum. İstediğiniz kadar karga vurun ama unutmayın ki bülbülü öldürmek günahtır. Bülbüller yalnızca müzik üretirler. Bizi eğlendirmek için bahçeleri yağmalamazlar. Yalnızca şarkı söylerler hem de yüreklerini paralayana dek.” Çok hoşuma gider bu sözler. Zira bize sanatın ve sanatçının önemini ve onlara zarar vermemek gerektiğini, onların el üstünde tutulması gerektiğini anlatır bize farklı bir örnekle. İşte bu yüzden severim bu sözleri.

 - Ülkenin birinde çocuk ölümü endişe yaratacak bir boyuta ulaşmış. Bu nedenle de doktorlara, bilim insanlarına, siyasilere uygulanmak üzere geniş kapsamlı bir anket oluşturulmuş. Toplanan sonuçlar gıda yetersizliği, yaşam şartlarının bozukluğu, sağlığın korunması konusunda hüküm süren bilgisizlik …vb… şeklindeymiş. Aynı anketin soruları isabetli bir düşünce ile bir de sanatçılara sorulmuş. 

Anket sorularının kaç kişiye ve kimlere sorulduğunun bir önemi yok aslında. Önemli olan sanatçıların verdiği cevaptır. Sanatçılar demişler ki: “Çocuk ölümünün bu seviyeye ulaşması yalnız sefalet, bilgisizlik … vb… değil, aynı zamanda sanatçıların ihmalidir. Eğer sanatçılar anne sütünün önemi, koruyuculuğu, besleyiciliği hakkında eserler üretmiş ve insanlara ulaştırabilmiş olsaydı, çocuklar ölmeyebilirdi.”

Doktorların, o ağır bilim adamlarının, siyasilerin bildikleri, söyledikleri yanında sanatçının da bir konu hakkında düşünceleri, söyleyecekleri olması doğal değil midir? Ama doğal gelmez birçok kişiye. Çünkü sanatçı diyince pek çoğunun aklına duygu ve hayal oyuncuları, renk, çizgi, parlak söz ve uyak uzmanları gelir. İşte bu gerçekleri ters-yüz etme hastalığındandır. Toplum içerisinde toplumun halledilmesi gereken, yanıtlanması beklenen yığınla dertleri, sorunları varken sanatçıyı faydasız, hazırdan yiyen, parazit haline getirmek adına ellerinden geleni yaptılar. Ama işin asıl kötü tarafı bunu o kadar ustaca yaptılar ki, sonunda sanatçıyı da faydasızlığa, hazırdan yiyiciliğe, parazitliğe alıştırdılar.

Ressam resim için resim yaparmış da, bu nedenle ressam denilirmiş onlara!.. Şair, şiiri şiir için yazar, yazdığı şiirde de tıpkı kelimeler gibi insanları, insanların yaşadığı sorunları hammadde olarak kullanır; böylece ne kadar çok göz boyar, kulak aldatırsa o kadar büyük şair olurmuş!.. Tiyatrocu, insanlara komiklik yaparak büyük tiyatrocu olurmuş!.. Müzisyen, ezgiler eşliğinde sadece aşk şarkıları üreterek gelirmiş bir yerlere!.. Yaratılan imaj bu yazık ki ve işin en kötü tarafı bazılarının da buna inanır hale gelmiş olması, halkın sorunlarından, yaşanılanları anlatmaktan uzaklaşması. Ne günlere kaldık ey sanat tanrısı Apollon?  İnsanın avazı çıktığı kadar bağırası geliyor.

Zor günlerden geçiyoruz ülke olarak; gülmekten, nefes almaktan, eğlenmekten hatta birileri ölürken yaşıyor olmaktan utandığımız günlerden. Belki de hepsi önceden kurgulanmış bir oyundur, böyle yaşamamız hep borçlu, suçlu hissetmemiz içindir, kim bilebilir. Bazen inadına daha çok çalışmak, inadına yaşama bağlanmak, inadına günlük hayata devam etmek isterken bazen de dibe çöküp küsmek, kendimizi kapamak istiyoruz çoğumuz. Domuz gribinden ölenler, dayak yiyen, tecavüze uğrayan, öldürülen kadınlar, hayat pahalılığı, işsizlik, şehirlerin orta yerlerinde patlayan bombalarla ölen yüzlerce masum insan, Güneydoğu’da süren adı konmamış iç savaşta evlerinden olan insanlar, ölen onlarca masum, çocuk ve şehit haberleri… 

Albert Camus’un dediği gibi “Eğer dünya açık, aydınlık olsaydı sanat olmazdı.” Bizim ülkemizde ise her an bir dramla karşı karşıya olmamıza rağmen bir de sanata karşı bir tavır takınılıyor. Sanatçı asıl işlevini unutsun diye her şey yapılıyor adeta. Gerçek anlamda halkı aydınlatma, onlara bir anlamda doğruyu, güzeli estetik anlatımla iletme yükümlülüğü olan sanatçılar, dayakla, hapisle, sürgünle, işsiz kalma tehdidi ile bu işlevlerinden uzaklaşmaya başladılar. Oysa ülkemizin kurtuluşu belki de sanata ve sanatçıya verilecek değerde. 

Ulu önder Atatürk bunun önemini en güzel şekliyle görenlerdendir. Yaşadığı dönemde sanatçıyı el üstünde tutmuştur. Hatta Atatürk nutkunu şu sözlerle bitirir:

“Efendiler! Hepiniz mebus olabilirsiniz, vekil olabilirsiniz, hattâ reisicumhur olabilirsiniz. Fakat sanatçı olamazsınız! Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kesilmiş demektir.”

Bu sözler üzerine heyecanlanan sanatçılar elini öpmek isteyince de şu muhteşem sözü söyler.

“Sanatçı el öpmez, sanatçının eli öpülür”

Ancak bu sözler bugün bazı sanatçılarımız tarafından unutulmuş görünmektedir. Zira baskılara boyun eğmiş, köşelerine çekilmiş, ya da el etek öper konuma gelmişlerdir. “Biz kalabalığız biz ne dersek o olacak” gibi bir baskı var yaşadığımız günlerde. Sürekli hak, hukuk ve adaletten bahsediyorlar ama hep onlara ulaşıncaya kadar. Nalıncı keseri gibi hep kendilerine yontuyorlar. Yazıktır ki şu sıralar ülkemizde dünyanın en korkunç şeyi, faşizm örgütlenmiş durumda.  Amaç, tek tipleştirmek, yok saymak, ötekileştirmek… İşte bu nedenledir sanata ve sanatçıya yapılan saldırılar. Zira sanatın hakim olduğu yerde açlık, hastalık, zulüm, acı, savaş olmaz. Bu ise emperyallerin hoşuna gitmez. Sürekli kontrol altında tutmak isterler sanatı, sanatçıyı. Başaramadıkları yerde de olmadık eziyetler bekler sanatçıları. 

Sanata ve sanatçıya baskı uygulanmaya başlanılmışsa o ülkede gericilik kol geziyor demektir ve bir an önce bunun önüne geçilmelidir. Bülbülleri öldürmeyin artık. Bırakın ötsünler özgürce. Çünkü bülbüller yaşadıkça ve ürettikçe güzelleşecek dünya. 

Arzu Kök

13 Ocak 2016 Çarşamba

Aydın Olmak - Arzu Kök

AYDIN OLMAK


 ‘Aydın olmak nedir?’ Aydın, entelektüel,……….v.b. türünde pek çok kavram var. Peki entelektüelin karşılığı aydın mıdır, yoksa ‘aydın’ a ayrı bir anlam mı yüklenmelidir. Hep ‘entel takılıyor’ ya da ‘entellik etme’ sözleriyle insanlara aşağılayıcı bir tavır edasıyla yaklaşıyoruz da ‘aydın’ denildiğinde durup düşünüyoruz. Örneğin hiç kimseye ‘aydın takılıyor’ demiyoruz. Kimdir bu aydın?


 Düşünce ve beyin çabası gösteren, zihinsel bir işle iştigal eden ya da  kafasıyla, fikirleriyle aydınlatma işlevini görev edinen midir? Yaygın tanım ‘aydın düşünce emekçisidir’ der. Peki tanım buysa bunun içerisine çok geniş bir kesim girmez mi? Mesela bilim, felsefe, edebiyat ve sanat yaratıcıları ve de tüm beyaz gömlekliler girer (bürokrat, mühendis, teknisyen, memur). Peki bunlar düşünce üretenler mi, yoksa üretilen düşüncenin yönetici ve yayıcıları mıdırlar? İkincisi demek daha uygun olacaktır. Zira bence aydın; düşüncelerini kendisi üretebildiği gibi, onları insanları aydınlatmak uğruna kullanan ve savaşandır. Tanımı böyle yaparsak ta bahsettiğimiz kesim daralır, küçülür. Bu durumda da aydın, kafası ve düşünceleriyle toplumu değiştirmeye çalışan insan olarak tanımlanacaktır. Yani ‘yenilikçi’ ve ‘aydınlatıcı’..

Barış ve insanlık düşmanı güçlerin sevinç çığlıkları attıkları bir dönemde, insanlığın geleceğine sahip çıkma sorumluluğunu üstlenen, onurlu, inatçı ve özverili bir insandır aydın. Ancak yaşamla mücadele ederken, bunu güç araçlarıyla değil, tartışarak yapar. Onun silahları; kişisel bilgileri, yetisi ve inançlarıdır. Aydın bütüne ait bir parça olmaya güçlükle razı olur ve bunu yaparken de hevesinden değil, sadece ve sadece zorunluluktan yapar. Disiplin gereğini yalnızca kitleler için kabul eder, seçkin kafalar için değil. Ve kuşkusuz kendisini de bunlar arasına koyar… Olması gerekendir bu bir bakıma. Zira aydın, olayları ve düşüncelerini açıkça yazabilmek isteyendir, bu yolda mücadele verendir. ’Aydınlatma’ görevi onlara ayrı bir misyon yükler. Bu nedenle de siyasi iktidarların disiplin adı altında düşüncelerine sansür uygulamalarından hoşlanmazlar. Çünkü böyle bir durumda halka ulaşacak olanın, ’aydınlatma’ işlevinden uzak, siyasi iktidarın öğretilerinin dikte edilmesi olacağının bilincindedir. Bu nedenle disipline karşı çıkar, kişisel inançları için bunlara savaş açarlar. Sansüre uymaz, üzerlerindeki misyon gereği düşüncelerini olduğu gibi ifade ederler. Sonuç mu? Hapisler, gözaltılar….. 


Peki bunlardan sonra pes mi etmelidir aydın? Hayırrrr!...... Gerçek aydın, misyonuna duyduğu inançla bunlara boyun eğmemelidir. Ne olursa olsun… Aksi halde misyonunun yüklediği sorumlulukları yerine getirmeyen aydınlara gün gelecek halk cezasını en ağır şekilde verecektir.
         
‘Kah sevecen, kah korkunç maskelerle 
Raksa çıkılan bir karnaval fikir hayatımız
Tanımıyoruz…
Nereden geliyorlar? Bilen yok
Firavunlara benziyorlar
Kalabalığa çehrelerini göstermeyen firavunlara
Ve aydınlarımız…
O meçhul için ehramlara taş taşıyan birer köle

Tarihse hep firavunlardan bahseder
Taşları taşıyanlar onlarmış gibi….’




 ARZU  KÖK

3 Ocak 2016 Pazar

GÜLMEK YAŞAMAKSA!.. - Arzu Kök

GÜLMEK YAŞAMAKSA!.. 

            Bir keşiş araştırma yapmak için bir köye gitmişti. Önce köyün mezarlığına girdi. Çünkü kültürlerin, yaşam felsefesinin böyle yerlerde gizli olduğuna inanıyordu. Gözleri birden mezar taşlarının üzerindeki sayılara takıldı. Mezar taşlarında 5, 867, 900, 20003, 4979, 7, 421 gibi birbiriyle hiçbir bağlantısı olmayan sayılar yazıyordu. Uzun uzun düşündü, fakat bu sayıların anlamını bir türlü çözemedi. Köyün en bilge kişisine gitti, sordu; “Nedir bu sayıların sırrı Allah aşkına?” dedi. “Bu sayıların gösterdikleri ay mıdır, yıl mıdır, saat midir?”

Gülümsedi bilge kişi; “Bizler bebeklerimiz doğduğu zaman, bellerine bir ip bağlarız. Yaşamı boyunca her güldüğü an, o ipe bir düğüm atarız. Öldükten sonra o düğümleri sayar, düğümün sayısını yazarız mezar taşına.” Bilge kişi karşısındakinin hiçbir şey anlamadığını görünce açıklamasını sürdürdü; “Böylece onun ne kadar yaşamış olduğunu anlarız.”


Bu kısa yaşanmış öyküyü duyduğumda bir an durup düşündüm. Acaba böyle bir gelenek bizim yaşadığımız topraklarda olsaydı mezar taşlarına yazılan sayılar ne olurdu diye. Sonra kendim cevapladım soruyu yine. Çünkü bu topraklarda gözlerini dünyaya açanlarının çoğunun kaderi hemen hemen birbirine benzerdi ve çoğu bir kere bile doyasıya gülemeden çekip gidiyordu bu dünyadan.

Yoksulluk, hele de beyin yoksulluğu, acı, zevksizlik, kendi anadilini bile doğru dürüst yazıp çizememek, ezilmek, horlanmak, kandırılmak girdabında gelip geçer ömürlerimiz bu topraklarda. Çoğu güzellikleri yaşayamadan göçüp gideriz.


Milyonlarca insanımız hayatı boyunca bir kitap bile okumadan, farklı bir yaşamı tanımadan teslim ediyor ruhunu. Korkusuzca, içten gelen kahkahaları atamadan veriyor son nefesini. Devletin karşısında tümüyle savunmasız, yarınından endişelidir çoğu insanımız.

Şöyle bir akşam vakti hareketli bir caddede, deniz kenarında, salaş bir meyhanede sevdikleriyle hayatı ve kendilerini konuşmadan konuşamadan göçüp giderler. Yoksulluk bir gölge gibi sürekli takip eder onları, gittikleri her yerde adım adım. Çaresizlik diz boyudur bu topraklarda. Hükümetler de çare olmaz, belki de olmak istemez bu topraklarda.

Beyin yoksulu olarak yaşamak zorunda bırakılan milyonlar, sırtlarını dönerler sanata, sanatçıya. Bir şeyi yaratmanın nasıl bir süreç olduğunu bilmez bizim insanımız. Milyonlarca anne, baba asla anlayamaz çocuğunun neden ressam, edebiyatçı, müzisyen olmak istediğini. Çünkü bu ülkede sanata tükürenler vardır.

Daha çok küçük yaşlarda yalan hayatın bir gerçeği olarak sokulur maalesef çocukların hayatına. Ve hayat yalansız yaşanamaz hale gelirler büyüdükçe çocuklar. Kadın erkeği elinde tutabilmek için hileye, erkek kadını elinde tutabilmek için güce ve paranın kudretine başvurur. Böylece birliktelikler bile adi birer şirkete dönüşür bu ülkede.

Kendisini tanıma zahmetine katlanamayan insanımız, zamanla ustalaşır tanımadığı başkalarının hayatını karartma sanatında. Beyin zenginliği, ruh güzelliği ve kendine güvenin yerini markalar ve para alır bu topraklarda.

Yeteneklerinin geliştirilmesine izin verilmeyen milyonlar, akılları yerine daha çok dürtüleriyle olaylara tavır alıp sayısız dramların kahramanı olup çıkıverirler. Hayatın nasıl yaşanması gerektiği öğretilmediği için, ölüm korkusuyla geçer yaşamları. Bu korku yüzünden de hata üstüne hata yaparlar.

Durum böyle olunca da birkaç akıllıya kalır meydan. Ortamı nasıl kullanabileceğini bilenlere kalır. Ve o insanlar milyonları yoksulluğa mahkum ederler bu topraklarda. Böylece de milyonlar sefalet içinde bir kere bile gülemeden sonlandırırlar yaşamlarını. Yani o köyün bilgesinin deyimiyle hiç yaşamadan ölürler. Yani gülmek yaşamaksa bu ülkede milyonlar yaşamadan ölürler.

ARZU KÖK