10 Ağustos 2015 Pazartesi

Barış - Arzu Kök

Barış…

Önce ‘Barış gelecek’ müjdeleyicileri sardı dört bir tarafı. Kesin olarak gelecek dendi barış. Hatta Başbakan, Cumhurbaşkanı öyle övdüler ki gelecek olan barışı, öyle böyle bir barış değil, öylesine gür ve verimli olacakmış ki şaşıracakmış herkes.

 Öyle bir gelecekmiş ki; yıllarca beklenen sevgiliye kavuşur gibi, kurak toprakların üzerine yağan yağmur gibi, hesapsız, yalansız, çırılçıplak gelecekmiş. 

Öyle bir barış olacakmış ki artık davul zurna ile gönderilen canlar, bayrak bayrak tabutlarla dönmeyeceklermiş… Dağdakilerin cesetleri sergilenmeyecekmiş bültenlerde… Akşam haberlerinin başına korku dolu oturmak eskide kalacakmış… Sabahları gazete okumak çıkacakmış kabus olmaktan… Artık ne dağlarında bomba patlayacakmış yurdumun ne de köylerinde yangın çıkacakmış…

Reklam faslı uzun sürdü. Birkaç adım atıldı. Sonra mı? Hayal kırıklığı. Hüsran. 

İlkemiz “Yurtta barış, dünyada barış” idi. Ama barışı bilemeden büyüdük bizler. Gökyüzü yakın, ölüm hep uzaktı bize. Doyasıya sevemeden yetiştik. Ahlak zabıtası kol gezdi etrafta, disiplin yönetmelikleri, masallar, masallar… Utangaç çocuklardık, günah gibi gizliydi buselerimiz.

Çoşkularımız hep en derinlere gömüldü. Dövüştüğümüzde alkışlandık, seviştiğimizde ayıplandık, dışlandık. Yazık ki barış nedir, bilemeden büyüdük. Şimdi savaş çanları çalıyor, neymiş getireceklermiş barışı. Bu savaşlar barış içinmiş…

Gerçekleri görmeli ve sevmeliyiz, önce kendimizi ve çevremizi… Küs olmayı bırakıp, gidip gelmeliyiz birbirimize. Kaç dostunuza gidip geliyorsunuz? Kaç komşunuza? Sevgilinize gidebiliyor musunuz? Kendinize? Yüreğinize? Düşüncelerinize? Sevmezsek barış olmaz, sevmeli! Ama nasıl? Kimi? Küskün olduklarımızı. Peki kimdir küs olduklarımız?

Herkesin ağzında bir türkü; barış gelsin. Peki gelsin. Barış güvercinlerini uçuralım dört bir yandan. Bir bahar ülkesine dönsün yurdumuz. Dünyada huzur hüküm sürsün, herkes kardeş kardeş yaşasın.

Savaşmayalım. Sevişelim. Ama gerçek diğer taraftan bakıyor bize, gülerek, ağlayarak… Böyle bir dünya, böyle bir barış olmaz. Savaş alınyazısıdır bu dünyanın. Çatışma, kavga… “Var olmak için dövüşmek gerek” öyle düşünüyor insanoğlu. Oysa var olmak için sevmek gerekir. Soruyor yanındakine; “Var mıyım?” Bu düzende sözünü geçirebiliyorsan varsın. Eziyorsan, eziliyorsan, etkiyor, etkilenebiliyorsan varsın. Yarışıyorsan varsın. Bu dünyanın ruhunda savaş var. Ruhunda güç kavgası var. 

Barışı kavgada, savaşta bulanlar var bir de. Huzuru kavgada arayanlar var. Çünkü sevmiyorlar, aramıyorlar. Onlar ki sevmiyorlar, soramıyorlar, belayı hayra yoramıyorlar… Sevmeyi bırakın var olmayı bile unutmuşuz birçoğumuz. Biri tanımlasın istiyoruz devamlı. Oysa sevmek tanımla olmaz ki. Sevmenin de varlığın da tanımı yok ki.

Barış maalesef var olamıyor güzel ülkemde. Çünkü barışa düzülen onca övgü boş. Kardeşlik, eşitlik, demokrasi, insan hakları… Boş. Boş söz onlar boş. Doldurulmuş. Doldurulmuş bir dünya, alıkoyuyor bizi barıştan. Dolduruldukça dövüşüyoruz, dövüştükçe dolduruluyoruz.

Barış maalesef var olamıyor güzel ülkemde. Çünkü sevmek yanlış anlaşılmış. Bağırılıp çağrıldıkça sevildiği anlaşılmış. Ama atlanmış, sevgisiz barışların kalıcı olmayacağı. Hep karışılmış, karıştırılmış barış. Barışı getirmeye çalıştıkça götürmüşler. Kendi ayakları üzerinde duramayana, kendi gözleriyle göremeyenlere barış haram. Karışana da haram, dayatana da. Hepimize evet hepimize barış haram dostlar.

Sevmeli dostlar, sevmeli. Sevemezsek barış olmaz. Barış diye yaşadığımız derin bir gaflettir. Her barışın ardındaki savaşı, küskün yürekleri, çaresizliği anlamadıkça barış olmaz. Gerçekleri haykırmadıkça barış olmaz. 

Barış istiyorsak eğer, sevmeli ve haykırmalıyız gerçeği. Gerçek, yârimiz olmadıkça olmaz, gelmez barış… 

Yarimiz olduğunda gelecektir barış.

Belki bir kuşun kanadında… Belki bir zeytin dalında…

                                                                      Arzu Kök

4 Ağustos 2015 Salı

Yabancıların Mülk Edinmesi - Arzu Kök

Yabancıların Mülk Edinmesi

Son günlerde haberlerde sürekli yabancıların edindikleri mülklerin çetelesi tutuluyor. Zira Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın verilerine göre, Mütekabiliyet Yasası'nın çıkmasının ardından yabancıların Türkiye'den gayrimenkul alımında büyük artış yaşandı. 

Yabancılara toprak satışının kolaylaştırılmasını isteyen Avrupa Birliği ülkelerinde ise tamamen farklı bir uygulama vardır. Bu ülkelerde, birlik üyesi olmayan ülkenin vatandaşına mülk satılmamaktadır. Fransa’da yabancıya taşınmaz satışı konusunda vergiler artırılarak caydırıcı olunmaya çalışılmaktadır. İsrailliler, Türkiye’den büyük miktarlarda arazi alırken kendi ülkelerinde İsrail topraklarının yüzde 80,4’ü devletin, yüzde 13,1’i Yahudi Ulusal Fonu’nun, yüzde 6,5’i ise Arap ve İsrailliler’indir. İsrailliler, devletlerini Araplar’dan satın aldıkları topraklarla kurdukları için yabancılara toprak satışını kesinlikle yasaklamışlardır.

Yabancılara toprak satışı ile ilgili düzenlemeler, Dünya Bankası Borç Antlaşmaları, IMF Niyet Mektupları ve Avrupa Birliği Katılım Ortaklığı Belgelerinde borç karşılığı gösterilen ön koşullar olarak önümüze çıkmaktadır. Yabancılara toprak satışı, salt mülkiyet sorunu Doğrudan Yabancı Yatırımlar Kanunu, Endüstri Bölgeleri Kanunu, Turizmi Teşvik Kanunu, Özelleştirme Kanunu, Petrol Kanunu, Maden Kanunu, Orman, Hazine ve 2B arazilerindeki düzenlemelerle birlikte değerlendirilmelidir.

Neo-liberalizmin hayata geçirilmesinde sürece bütünsellik içerisinde bakıldığında; ülkemizde yaşanan, stratejik öneme sahip devasa kurumların (Petkim, Tüpraş, Seydişehir Aluminyum, Tekel, Telekom), madenlerin, limanların, elektrik ve suyun özelleştirilmesi ile birlikte enerjiden haberleşmeye, tarımdan sanayiye kadar tüm alanlarda yapısal değişiklik sürecinde, bu alanlardan devletin çekilmesi mülkiyet kavramını ve özelinde toprağın satışını da öne çıkarmaktadır.

Yabancılara toprak satışı emperyalizmin Doğu’ya yönelttiği beş silahtan biridir. Bu silah 19. yüzyılda Osmanlı’ya karşı da kullanılmıştır. O zamanın büyük devletleri serbest ticaret antlaşmalarının, dış borçlandırmaların ardından, maliyesi bozuk Osmanlıdan para verme karşılığında birçok ödün almıştır. Bunlardan biri de yabancıya toprak satışıdır. Bugün de aynı durumla karşı karşıyayız.  Zira bugün de Avrupa birliği, uyum yasaları çerçevesinde A.K.P. hükümetine yabancıya toprak sattırmayı dayatmış, bunda başarılı olmuştur. Böylece Lord Curzon, Lozan’da cebine koyduklarından birini daha çıkarıp önümüze itmiştir.  

 Bu konular gündemde olunca acaba Osmanlı’da durum nasıldı diye düşünmeden edemedim. Tam da bu zamanda elime Murat Alandağlı imzalı, Helke Yayıncılıktan çıkan “Süreç ve Sonuçlarıyla Osmanlı İmparatorluğu’nda Yabancıların Mülk Edinmeleri (1830-1914)” isimli kitap geçti. Kitap yeni basılmış. Bu kitap için Devlet Arşivleri incelenmiş, çeviriler yapılmış, ciddi bir şekilde uğraşılıp yazılmış. “Yabancılar neden mülk edinir? Bunun yasal süreçleri nasıl kabul ettirilir? Mülk satışı tavan yapan ülkelerin durumu nedir? Onları neler bekliyor?” gibi sorulara cevap bulabilecemiz bir kitap olmuş. Bu başarılı çalışmasından ve ortaya koyduğu bu eser dolayısıyla Murat Alandağlı’ya sonsuz teşekkürler. Zamanlaması da mükemmel bir kitap. Açıkçası ben çok faydalandım ve okunmasını öneririm. 
   
Türkiye, tıpkı 19. yüzyılın hasta adamı ilan edilen Osmanlı İmparatorluğunun son günlerinde olduğu gibi, bugün de postu üzerinde paylaşım hesapları yapılan bir ülke haline getirilmiştir. Eğer Türkiye’de Türkler her bakımdan güçlü, örgütlü, bilinçli ve donanımlı olsalardı, yabancılara toprak satışından gocunmamız için hiçbir sebep olmazdı. Diyebilirdik ki, biz Türkler de gider, sözgelimi Batı Trakya’da, Bayır-Bucak’ta, Kuzey Irak’ta veya Türkler için millî ve tarihî değeri olan bir başka yabancı ülkede bunun kat kat fazlası toprak alırız. Türk Devleti de bu durumu millî siyaset ve millî hedefler bakımından değerlendirir ve belki de -el altından destekleyip- yönlendirirdi. Bugün ortada ne böyle bir devlet ve ne de bir millet var. Türkiye Türkleri, bırakın yabancıların sömürüsünü -ki buna artık alışmış ve alıştırılmıştır- dahası içimizdeki “yerli-yabancılar” tarafından da alabildiğine sömürülmektedir. Türkiye yalnızca bu ülkede yaşayan Türklerin sömürüldüğü bir iç sömürgedir. Buna daha nereye kadar izin verilecek? Doğrusu merak içindeyiz. 

                                                                                                                                 Arzu Kök

Not: Süreç ve Sonuçlarıyla Osmanlı İmparatorluğu’nda Yabancıların Mülk Edinmeleri (1830-1914) isimli Murat Alandağlı imzalı kitap yeni basıldığı ve Helke Yayıncılık yeni bir yayıncı kuruluş olduğundan henüz dağıtımı yapılmamıştır. Edinmek isteyenler için iletişim adresini vermek isterim.
Helke Yayıncılık
Sakarya Cad. Bayındır sok. No:20 Kat 3-4
Kızılay-ANKARA
Tel: (0312) 430 25 45


8 Temmuz 2015 Çarşamba

Aydın Olmak - Arzu Kök

AYDIN OLMAK

 ‘Aydın olmak nedir?’ Aydın, entelektüel,……….v.b. türünde pek çok kavram var. Peki entelektüelin karşılığı aydın mıdır, yoksa ‘aydın’ a ayrı bir anlam mı yüklenmelidir. Hep ‘entel takılıyor’ ya da ‘entellik etme’ sözleriyle insanlara aşağılayıcı bir tavır edasıyla yaklaşıyoruz da ‘aydın’ denildiğinde durup düşünüyoruz. Örneğin hiç kimseye ‘aydın takılıyor’ demiyoruz. Kimdir bu aydın?


Düşünce ve beyin çabası gösteren, zihinsel bir işle iştigal eden yada  kafasıyla, fikirleriyle aydınlatma işlevini görev edinen midir? Yaygın tanım ‘aydın düşünce emekçisidir’ der. Peki tanım buysa bunun içerisine çok geniş bir kesim girmez mi? Mesela bilim, felsefe, edebiyat ve sanat yaratıcıları ve de tüm beyaz gömlekliler girer (bürokrat, mühendis, teknisyen, memur). Peki bunlar düşünce üretenler mi, yoksa üretilen düşüncenin yönetici ve yayıcıları mıdırlar? İkincisi demek daha uygun olacaktır. Zira bence aydın; düşüncelerini kendisi üretebildiği gibi, onları insanları aydınlatmak uğruna kullanan ve savaşandır. Tanımı böyle yaparsak ta bahsettiğimiz kesim daralır, küçülür. Bu durumda da aydın, kafası ve düşünceleriyle toplumu değiştirmeye çalışan insan olarak tanımlanacaktır. Yani ‘yenilikçi’ ve ‘aydınlatıcı’..



Barış ve insanlık düşmanı güçlerin sevinç çığlıkları attıkları bir dönemde, insanlığın geleceğine sahip çıkma sorumluluğunu üstlenen, onurlu, inatçı ve özverili bir insandır aydın. Ancak yaşamla mücadele ederken, bunu güç araçlarıyla değil, tartışarak yapar. Onun silahları; kişisel bilgileri, yetisi ve inançlarıdır. Aydın bütüne ait bir parça olmaya güçlükle razı olur ve bunu yaparken de hevesinden değil, sadece ve sadece zorunluluktan yapar. Disiplin gereğini yalnızca kitleler için kabul eder, seçkin kafalar için değil. Ve kuşkusuz kendisini de bunlar arasına koyar… Olması gerekendir bu bir bakıma. Zira aydın, olayları ve düşüncelerini açıkça yazabilmek isteyendir, bu yolda mücadele verendir. ’Aydınlatma’ görevi onlara ayrı bir misyon yükler. Bu nedenle de siyasi iktidarların disiplin adı altında düşüncelerine sansür uygulamalarından hoşlanmazlar. Çünkü böyle bir durumda halka ulaşacak olanın, ’aydınlatma’ işlevinden uzak, siyasi iktidarın öğretilerinin dikte edilmesi olacağının bilincindedir. Bu nedenle disipline karşı çıkar, kişisel inançları için bunlara savaş açarlar. Sansüre uymaz, üzerlerindeki misyon gereği düşüncelerini olduğu gibi ifade ederler. Sonuç mu? Hapisler, gözaltılar….. 

Peki bunlardan sonra pes mi etmelidir aydın? Hayırrrr!...... Gerçek aydın, misyonuna duyduğu inançla bunlara boyun eğmemelidir. Ne olursa olsun… Aksi halde misyonunun yüklediği sorumlulukları yerine getirmeyen aydınlara gün gelecek halk cezasını en ağır şekilde verecektir.
         
‘Kah sevecen, kah korkunç maskelerle 
Raksa çıkılan bir karnaval fikir hayatımız
Tanımıyoruz…
Nereden geliyorlar? Bilen yok
Firavunlara benziyorlar
Kalabalığa çehrelerini göstermeyen firavunlara
Ve aydınlarımız…
O meçhul için ehramlara taş taşıyan birer köle

Tarihse hep firavunlardan bahseder
Taşları taşıyanlar onlarmış gibi….’


ARZU  KÖK

30 Haziran 2015 Salı

Madımak Yanıyor- Arzu Kök

MADIMAK YANIYOR…


"Ya Allah bismillah Allahu ekber!" diye bağırarak geliyorlardı. Polisten korkuları yoktu. Devletten falan da hiçbir çekincesi olmayan, sözüm ona "medeni cesareti" son derece fazla, son derece "cesaretlendirilmiş" bir kesimdi bunlar.

Bir oteli içindekilerle birlikte ateşe verdiler. 37 can yakıldı bu alevler içinde. Masum insanlar öldürüldüler. Yakanlar ise ellerinde ateşlerle cadı avına çıkacak kadar cesurdular. "Sünni ve ölümüne kadar inançlı” oldukları için sarsılmaz bir iktidarları, bu yüzden de sonsuz yakma,  yok etme,  yıkma hakları vardı.

Sivas’ta Madımak Oteli’nde çoğu sanatçı 37 insanını, Türk aydınını yaktılar. Bu ülkenin sanatçılarına, aydınlarına kastedenlere ne oldu? Ne yapıldı, yapılabildi? Özgürce dolaşıyorlar hala aramızda. "Fikirleri iktidarda" olduğu için mi bu kadar şefkat gösterdi emniyet kuvvetleri ve yargımız? Öyle değilse eğer, bir kaç soru sormak istiyorum: Nerede bu devlet? Nerede bu insanlar?

Düşünün, şimdi 250 Alevi kalkıp Sünnilerin gittiği bir gazinoyu yaksaydı… 

Düşünün, DİSK' e bağlı 500 işçi valiliğin önüne gidip 1 Mayıs mitinginde dövülen arkadaşlarının hesabını sorsaydı...

Düşünün, Ankara'da 100 öğrenci Emniyet' in önüne gidip slogan bile atmadan sadece dursalardı... 

Ne olurdu dersiniz? Onlar da Türk aydınlarını diri diri yakanlar kadar şefkate mazhar olurlar mıydı? Ya da boş verin bunları kendinizi düşünün: Gidip herhangi bir karakolun önünde tek başınıza herhangi bir şey için hesap sormaya kalksanız size bu kadar iyi davranılır mıydı?

Orta Anadolu'da yıllardır gördüğümüz, kabullenilen ve muktedir çevrelerce övülen siyasi ve toplumsal atmosferin bir sonucudur bu. Ve sonuç, insan yakmak için ava çıkan katiller! Galeyan diye açıklanmaz bu durum.

Hafife alındıkça ağırlaşan sorunlar bunlar. Gündem yoğun koşuşturması içinde boğulduğumuzdan görmediğimiz, görmeyince de gözümüzün daha yakınında biten ve nihayetinde bir gün sizin veya benim evimin de yakılmasına neden olabilecek sorunlar... Bu nedenle de bu olaylar unutulmamalı, unutturulmamalıdır.

Yıllardır bu amaçla Sivas’ ta yakılan Madımak Oteli’ nin müze yapılması konusunda aydınlarımızın yoğun bir gayreti vardır. Ancak yıllarca böylesi bir şeye izin verilmedi. Ancak geçen yıl alınan bir kararla Madımak Oteli’nin müze yapılmasına izin verildi. Sonra vazgeçildi. Bilim ve Kültür Merkezi haline getirildi. 


Atatürk’ün, “Efendiler! Hepiniz milletvekili olabilirsiniz, bakan olabilirsiniz… Hatta cumhurbaşkanı olabilirsiniz. Ancak sanatçı olamazsınız…” özdeyişi sanatçının ne demek olduğunu, sizce de açıkça anlatmıyor mu?

Kimilerine ve özellikle de son kültürel yozlaşma kriterlerine göre; Ülkemizde sanatçı çok kolay yetişiyor zaten! Hatta ağaçtan toplar gibi rahatça toplayabilirsiniz. Hal böyle olunca niye ölen sanatçıların hesabı sorulsun ki. Hem sanatçı, aydın başa beladır. Özgürdür. Özgürlükçüdür. Düşüncesini açıkça ortaya koyar. Susturamazsınız kolay kolay. Bunların birkaçından kurtulunmuş. Ne diye onları öldürenler cezalandırılsın ki? Hem sağ olanlar dururken ölülerle niye ilgilensin ki hükümet. İşte bu zihniyetle hareket eden insanlar yazık ki iktidarda. Artık bu zihniyetlere dur demenin vakti gelmedi mi? Cehaletin hakimiyetinin önüne set çekmenin zamanı gelmedi mi?

Sivas’ta:
Madımak yanıyor…
37 can yanmış, kül olmuş…
Hükümetler, insanlarımız suskun…
Seyrediyorlar olup bitenleri…
Böyle giderse bir gün sıranın 
Onlara da gelebileceğini… 
Göremiyorlar hala…

                                                                   ARZU KÖK

23 Haziran 2015 Salı

Yaşam ve Mücadele - Arzu Kök

 YAŞAM VE MÜCADELE

 Gazali’nin bir sözü vardır; ’Mezardakilerin pişman oldukları şeyler için dünyadakiler birbirlerini kırıp geçiriyorlar.’ Gazetelerin üçüncü sayfaları  birbirini öldüren insanların haberleriyle dolu. Nedenlerine bakıyorsunuz çoğu zaman koca bir ‘HİÇ’. Son bir yılda suçlu sayısı bir milyonu geçmiş. Bir anlık öfke ve… Neden bu hale geldik? Neden umutlarını yitirdi bu toplum?

Oysa umut, insanların öteki insanlarla düşünce ve duygu birliği içinde gerçekleştirebilecekleri bir arayış içinde hareket etmelerinden doğar. Umutsuzluk ise suskunlaşmanın, dünyayı yadsımanın ve dünyadan kaçışın bir biçimidir. Ancak kaçış bir çözüm değildir. Ortam ne kadar kötü olursa, adaletsiz olursa olsun bu umutsuzluk değil, aksine umut nedeni olmalıdır. Çünkü adaletsizliğin tanımayı reddettiği insan, dursuz duraksız bir arayışa girmelidir. Mücadele etmeli ve bir çıkış yolu bulmalıdır. Kendisi kurmalıdır belki de düzeni, adaleti. Unutulmamalıdır ki umut, kolları kavuşturup beklemek değil, ona ulaşmak için mücadele etmektir.

Peki nasıl? Öncelikle sorunların farkında olmalıyız. Nedir ülkenin içinde bulunduğu durum? Nedir bu sorunların kökenleri? Hepsini irdelemeli ve bir araya gelerek ülkemize, bizlere bunları yapanlarla savaşmalıyız. Topla-tüfekle değil elbette. Aklımızla, birliğimizle ve de kalemlerimizle. ’Kalem kılıçtan keskindir.’ 

Yaşananları unutturmamalıyız. Zira zamanın bizi her gün biraz daha unutkanlaştırdığı kesin. Zulmü meslek edinenlerin güvencesi de bu zaten. Oysa unuttukça eksiliyoruz durmadan. Güç belleğimizde saklıdır. Unutmaz, unutturmazsak yani geçmişte yaşananları bilir ve bunlardan gerekli çıkarımları yaparsak bugünün güçlüleri bizler olacağız. Ve bu güçteki insanlar bir araya geldi mi onları yıkacak hiçbir güç bulunamayacaktır.

Koşu zorlu bir koşudur. Ama unutulmamalıdır ki, koşullar ancak mezara girmekte direnenler için zordur. Suskunlaşmayalım ve mezara tıkılanlardan olmayalım.    


                                                                   ARZU KÖK

17 Haziran 2015 Çarşamba

Babam - Arzu Kök

Babam

Neşeli şarkılar söylüyordu kuşlar o sabah penceremin önünde. Güzel, güneşli bir güne uyanmıştık. O gün güzel geçecek umuduyla kalktım yataktan, her sabah olduğu gibi elimi yüzümü yıkadım ve anne-babamın odasına gittim. Sarıldım, öptüm ikisini de ‘Günaydın’ dedim. Babam bir başka bakıyordu o sabah, aldırmadım. ‘Günaydın can kızım’ dedi. Sarıldım, öptüm yeniden. Sonra mutfağa yöneldim. Daha adımımı mutfağa atmamıştım ki, annem ‘Babanız öldü…’ diye bir feryat kopardı. İnanmadık, koştuk. Başını annemin dizlerine koymuş ve vermişti son nefesini. Odaya girerken bir kuşun odadan uçarak havalandığını gördüm. Hayal dedi herkes, ama gördüm. Sustum…



O uçan kuşla birlikte giden hayallerimdi, düşlerimdi. Eksilmişti düşlerim. Artık karşılaşabilme ihtimalim yoktu babamla, ona sarılabilme ihtimalim yoktu. Onunla birlikte yapabileceklerim, planlarım, hepsi hepsi yok olmuştu. Kime sarılacaktım okulu bitirdiğimde, göreve başladığımda kime, bir gün gelin olduğumda kim beni alnımdan öpüp, elimi eşimin eline kim verecekti? Düşlerimden bırakmıştı babam ellerini. Kendine ait parçaları koparmış ve gitmişti sessizce. Nefes alamadığımı hissettim. Sustum...

Önce bir çift ayakkabısını kondu sokak kapısının önüne. Babama ait, babamla biten yaşamları dışarı çıkardıkları ilk eşyaydı. Demek ki yaşam tükenince her şeyiyle birlikte tükeniyordu. Sadece nefesiyle, artık atmayan kalbiyle, boşluğu dolduran, insanın içini ısıtan sesiyle değil, yaşamına ortak olan, bir zamanlar onu sarıp sarmalayan eşyalarıyla birlikte ölüyordu insan. Babamın ölümü gibi… Babamın güvercinleri gibi…

Büyük evimizin büyük bir çatısı ve çatıda bir çardağımız vardı. Güvercin beslerdi babam. Önce bir çiftti güvercinler. Sonra sevgisi çoğalttı onları ve üç yüzü buldu sayıları. Sevgisini gören geliyor ve gitmiyordu bir daha. Cenaze evden çıkıp yola revan olduğunda çatıya dizilip saygı duruşu ile izlediler, selamladılar babamın cenazesini. Bir kısmı eşlik etti cenazeye. Defin işleminden sonra kırk gün ayrılmadılar mezarının başından. Ama evdeki güvercinler yedi gün sonra yoktu artık. Dayanamadılar yokluğuna… Sustum… 

Zaman yavaş yavaş sildi izlerini yaşadığımız mekândan. Hiç istemedim. Hiç olmayacak sandım, ama oldu. Tutamadım yaşamın akıp giden olağanlığını. Yüzünü hiç silmediği havlular, hiç ayaklarına girmeyen terlikler, başının izini taşımayacak yastıklar bir bir eskilerinin yerini aldı. Yıllarca çalışıp, didinip, kendi elleriyle yaptığı ev ve o evin kapısında yazılı adı kaldı geriye; ‘Adıyla kalır insan, göçüp gittiğinde…’ sözünü doğrularcasına… Sustum…

On yedi yaşındaydım öldüğünde babam. Yaza veda ederken veda etmiştik ona. Yaza ait bütün izleri de beraberinde götürmüştü. Yakamoz vakitlerinde suya değmez oldu ellerim. Doğmadı o günden sonra güneş, göstermedi yüzünü ay. Karardı dünyam. Hayattaki en büyük dayanağım yoktu artık. Dert ortağım yoktu. Fırtınalarda sığındığım limanım yoktu. Sonra hatırladım; ‘ Bak kızım, her zaman dimdik ayakta kalmasını bileceksin. Yıldırmayacak seni hiçbir şey ve seveceksin canlı cansız herkesi, her şeyi. Hatta düşmanların bile nezaketin ile ezilmeliler. Unutma…’ dediğini. Ayağa kalktım ve söz verdim orada babama tüm içtenliğimle. Hâlâ da tutmaya çalışıyorum bu sözümü…

Düşünüyorum; “Bana kattıklarının, verdiklerinin karşılığı var mı?” diye. Yok…. Bulamıyorum… Hiçbir karşılığı yok. Örneğin; dünyanın bütün çiçeklerini tek tek ellerimle toplayıp yollarına serseydim, bana olan sevginin karşılığını verebilir miydim? Ya da kesinlikle değer bile ölçülemeyecek kadar kıymetli, Kaşıkçı elmasından da büyük bir elmas, yakut, pırlanta ile karşına çıksaydım bu bana verdiğin canın kıymetini karşılayabilir miydi? Asla… Senin verdiklerinin karşılığı yok bu yalan dünyada.

Teşekkür ederim canım babam. Beni sevdiğin, beni özlediğin, beni koruduğun, beni sarıp sarmaladığın, beni var ettiğin, büyütüp bu günlere getirdiğin, her zaman, her zorluğa rağmen, hatta sensizliğe rağmen dimdik hayatta kalmasını öğrettiğin için teşekkür ederim… Senin evladın olmaktan gurur duyuyorum, duyacağım… Nur içinde yat…

Babalar Günün Kutlu Olsun…

                                                                      Arzu Kök

1 Haziran 2015 Pazartesi

Cehaletin Sesi Aklı Susturuyor - Arzu Kök

Cehaletin Sesi Aklı Susturuyor 

Ekonomik dengesizlikler, ölçüsüzlükler, savurganlıklar, üretim, tüketim ve paylaşımdaki adaletsizlikler, işsizlik, açlık vb gibi iktisadi sefaleti belirgin hale getiren gerçekler…

Eğitim sefaletini açıkça ortaya koyan kültür ve kavram kargaşası, sanat hayatını yozlaştıran sapıklıklar, basitlikler, öğretim ve öğrenim alanındaki eğitim yetersizlikleri, öğretmen ve öğretim kademelerindeki kalite düşüklükleri, inançlar, hurafeler ve pozitif bilim kavramları arasındaki karışık ve karmaşık manzara…

Hukuksal düzeni alt-üst eden adaletsizlikler, kalite kayıpları, adaletin, çabuk, ucuz ve hakça dağıtılmasını engelleyen etkenler…Genel sağlık açısından denetimsizlik, kontrolsüzlük, ilgisizlik, pislik, hastane ve hekim yetersizliği ve bu alanlarda da kalite problemleri, ilaçsızlık sorunları….

Çevre konusundaki duyarsızlıklar, başıbozukluklar…

Genel asayiş, trafik, turizm, şehirleşme, köyleşme, bayındırlık, ulaşım ve iletişim alanlarında bilim ve teknoloji kavramlarından uzak, yolsuzluk, hırsızlık, çıkarcılık ve umursamazlıktan da kaynaklanan perişanlık…

Tam da bu ortamlara uygun, bu ortamların ve bu gerçeklerin ürünü olarak ortaya çıkan, sadece iki sözcükle ifade edilebilecek olan “ medya rezaleti”…

Ve de, bütün bu hakikatlerin, bu koşulların sonucu olarak meydana çıkan politika hayatı; politikacılar, politik kurumlar… Az gelişmiş bir toplum tablosunun bütün belirtileri toplumun bireylerinde gözlemlenebilir. “Aydın kişi’nin acısı” işte bu noktada başlamaktadır. Böyle bir toplumda, acıyı hisseden aydın kişiler ise ne yazıktır ki  azınlıktadır.

Çaresizdirler, korkaktırlar, suskundurlar. Çünkü böyle bir toplum, korkunçtur. Zira  paranın gücü egemendir ve bu egemenlik, çareler üretilmesini önler. Cehaletin gürültüsü, aklı susturur. Böyle bir toplumda, her alanda büyük paralara hükmedenlerin güçleri, küstahlıkları, terbiyesizlikleri, “aklın saltanatı”nı tehdit etmektedir. Korkutmaktadır, üstüne yürümektedir, ezmektedir. “Toplumsal akıl”ın harekete geçmemesi için “ bireysel akıl” sahipleri bütün alanların dışına itilmektedir. Zavallı toplumu, kendi çıkarları için kullanmak isteyenlerin rahatlıkları ve huzuru, “ akıl”dan değil “ kurnazlık’ tan kaynaklanmakta, oradan beslenmektedir. Bu gerçekleri gören” akıllı aydın” da bu toplumun bireyi olduğu için acılıdır. Toplumun sefaleti onun yüz çizgilerine yansımıştır; O bir eğitimcidir, bir hekimdir, bir ekonomisttir, bir sanatçıdır, bir çevrecidir, bir mühendistir, bir teknisyendir, ve – sayıları çok azalmış olan cinsten- bir politikacıdır, bir yazardır. Genelde, bunlar, kendi alanlarındaki çoğunlukların içinde de azınlıkta olanlardır.

Hasta toplumu sağlıklı toplum, aktif toplum, ilerici toplum, kültürlü toplum haline getirecek olanlar işte onlar, o acılı aydınlardır.  Bilimin, kültürün, sanatın, tekniğin, politikanın asîl ve suskun idealistleri ise izlemeye devam ediyor. Önümüzde seçimler var ve doğrusu çok merak ediyorum izleme devam mı edecek?

                                                                    Arzu Kök