10 Eylül 2021 Cuma
15 Temmuz 2021 Perşembe
Batan Gemi - Arzu KÖK
Batan Gemi
“Batan Gemi” isimli bir kitabım çıktı İzan Yayıncılıktan. Satışlar internet üzerinden yapılacak. Bu kitapta çeşitli gazetelerde yayınlanmış köşe yazılarımdan bir kısmını derledim. Bu kitaba ismini veren yazımı sizlerle paylaşmak istedim.
“Çocukken basittik hepimiz. Dünya komik bir gerçeklik,
hayallerimiz ise oyunlarımızın bahanesiydi. Sokaklarda ağaçlar ve yollar,
evlerde ise kahkahalar ve rüyalar yaşardı. Sonu olmayan masallar anlatırdık
birbirimize hiç sıkılmadan. Zaman diye bir kavram yoktu bizler için. Herkes çok
büyük, ölüm ise imkânsızdı.
Sonra bir gün, korkular doldu evlerimizin odalarına.
Yalnızlık, çaresizlik, sessizlik gibi kavramları da getirdi yanında. Bombalar
düşlerimizin üzerine düştü, dinamitler ise tutkularımızı uçurdu. Yaşama
nedenimiz mecburiyet oldu. Sanki bir anda her şey, herkes değişti. İkiyüzlülük
kol gezer oldu etrafta.
Aslında çocukların masallara duyduğu ihtiyaç ne kadar
büyükse yetişkinlere anlatılmaya kalkışılan masalların tehlikesi de o kadar büyüktür.
Ancak bu tehlike genelde görünmez olur. Ve bizlere süslü kelimelerle
sarmaladıkları inançları, öğretileri, akımları pazarlamaya çalışırlar. Bu
sayede de gerçekleri gözlerimizden kaçırmaya çalışırlar. Eğer bize bunları
yapanlar kapsamlı bir projenin parçası olmasalar bile bizleri yanılttıkları
için suçludurlar ya da kendilerine zarar verecek ölçüde saftırlar… Tabii biz
saf olduklarına nedense bir türlü ihtimal veremiyoruz.
Her inanış kendisine inanmayanları dışladı, her propaganda
karşısındakinden nefret etti, her öğreti bir diğerini reddetti. Yani bu dünyada
hiçbir din, ırk, futbol takımı, politik parti bütün insanların ihtiyaçlarını
karşılayacak kadar onurlu olamadı yazık ki.
Bilmem fark ettiniz mi ama seçilmemiş liderler milyonlarca
insanı sadece dinleri ve ırkları yüzünden insanlıktan çıkardılar. Onları
istedikleri gibi yaralayıp, işkence ettiler, hapse attılar…
Bilmem fark ettiniz mi ama dünya buldukları bombalara kendi
isimlerini veren aptallar ve bu bombaları geleceğe yatırım için kullanan aptallar
tarafından yönetiliyor…
Bilmem fark ettiniz mi ama artık herkes hayatını günü gününe
yaşıyor ve fazladan birkaç gün için yeterli oluyor nefes almak…
Bilmem fark ettiniz mi ama, hava ve su da dahil bütün
kaynaklarımızı tüketmiş olarak ölüyoruz…
Bilmem fark ettiniz mi ama böyle giderse artık bir yarın
olmayacak…
Bilmem fark ettiniz mi ama Tanrı bugün yaşıyor olsaydı bu
şartlar altında belki de ateist olmak zorunda kalırdı…
İşte tüm bunları gördükçe:
Parçalanmış bir bayrak gibi sallanıyor başım,
Yüreğime çakılmış bir mızrağın ucunda
Acılar, yenilgiler ve kuşatılmış insan sesleri;
Yükseliyor ha bire bu uçurumlar dolambacında
Dipçikle ezilmiş çığlıklar, çiğnenmiş grev bildirileri
Bir toplu iğneyle boynuma asılan suçlu bilinç
Hayır, tüm soruların yanıtını biliyorum aslında
Üzerime çevrili silahların namlusunda sallanıyor;
tutku ve
erinç
Bu zincir, bu kelepçe, bu zindan bana göre değil
Benim bu ölüm şenliğinde yerim yok
“Geri verin ülkemi” başka ne söyleyebilirim
Oysa ne az şey istiyorum kendime.
Kızgın bir sacın üzerinde yürür gibiyim,
Sessiz gökyüzü sesimi tanıyamıyor artık
Kime sorsam “susmak gerek” diyor
Kime sorsam bir türlü anlayamadığım şeyler
söylüyor bana
Aklım kuşkuyu taşıyamıyor artık
İnci boncuktan yapılmış bir kolye gibi
Takıyorum boynuma hayatı.
Bu batan geminin son yolcusu ben değilim elbet…”
Arzu KÖK
12 Temmuz 2021 Pazartesi
Geleceğini Vuran Ülke - Arzu KÖK
Geleceğini Vuran Ülke
Geleceğini Vuran Ülke isimli yeni kitabım İzan Yayıncılık aracılığıyla basıldı. İnternet üzerinden satışa sunuldu. Bu kitapta 1921-2021 arazında öldürülen öğretmenlerimiz toplu halde bir kaynakta bulunsun istedim. Sizlerle kitabımın önsözünde yazdıklarımı paylaşmak istedim. Tarihe bir not düşmek istedim bu eserle ve dilerim ulaşır amacına.
“Eğitim, insanın doğumu ile başlayan ve ölümüne kadar devam
eden bir süreçtir. Bu süreçte insanlara çeşitli bilgi, beceri, tutum ve
değerler kazandırılır. Günümüzde eğitim kalkınmanın en önemli gücü olarak kabul
edilmiş, ekonomik ve toplumsal gelişmenin ancak eğitim yoluyla olabileceği daha
iyi anlaşılır bir duruma gelmiştir. Günümüzde eğitimi bir sosyal sistem olarak
gören bilim adamları, bu sistemin üç temel öğesinin öğrenci, öğretmen ve eğitim
programları olduğunu kabul etmektedir.
Öğretmenlik mesleği, insanlık tarihi kadar eskidir. Toplu
olarak yaşamanın söz konusu olduğu yerde, bireyler arasında sürekli bir
etkileşim ve bilgi alışverişi vardır. Eğer bilgiler daha deneyimli, nesilden
nesile doğru bir plan ve program içinde aktarılıyorsa yapılan faaliyet
öğretmeyi kapsar. Öğretme ise öğrenme ile mümkündür.
Öğretmenlik bir mesleğin adıdır ve insanın var oluşu ile
birlikte bu meslek vardır. Öğretmenlik, bir milletin, bir devletin geleceğini
hazırlama sorumluluğunu taşıyan bir meslektir. Öğretmenlik mesleği yetişmekte
olan nesli, ailesi, çevresi, milleti, devleti ve vatanı için daima yararlı,
yapıcı, yaratıcı iyi bir insan ve iyi bir vatandaş olarak yetiştirme sanatıdır.
Öğretmenlerin yetiştirdiği bu insanlar, ailesini ve milletini mutlu kılar,
yurdunu kalkındırır ve devletini güçlendirir. Bu bakımdan milletimizin geleceği
öğretmenlerin mesleğinde göstereceği başarıya bağlıdır.
Yurdumuzda, öteden beri öğretmenlerin toplumu ileri
götürecek olan etmenlerden biri olduğu, büyük bir görev karşısında bulundukları
ileri sürülmektedir. Toplumun sosyal kültürel, ekonomik ve teknolojik
gelişmesini sağlayacak öğretmenlerdir. Çünkü yurdumuzun kalkınması ve
milletimizin refah ve mutluluğu öğretmenlere ve öğretmenlerin yetiştireceği
nitelikli insan gücüne bağlıdır. Yani öğretmenlik mesleği, bir milletin
kaderini tayin eden bir meslektir.
24 Haziran 1973 tarihli ve 1739 sayılı Milli Eğitim Temel
Kanunu’na göre de öğretmenlik, “devletin eğitim, öğretim ve bununla ilgili
yönetim görevlerini üzerine alan özel bir ihtisas mesleğidir.”
Eğitim ve öğretim hizmetlerinde asıl olan öğretmenliktir.
Öğretmenlik, devletin bir kamu görevi olan eğitim ve öğretimi üstlenen
meslektir. Öğretmenliğin eğitim ve öğretim hizmetleri arasında, önceliği ve
üstünlüğü vardır. Başka bir deyişle, öğretmenlikten farklı olan eğitim ve
öğretimde yöneticilik yapmak için de önce öğretmen olmak gerekir, yöneticilik
geçicidir, öğretmenlik ise asıldır. Çünkü eğitim sisteminin başarısı, temelde
sistemi işletip, uygulayacak öğretmenlerin ve diğer eğitim personelinin
niteliklerine bağlıdır. Hiçbir eğitim modeli, o modeli işletecek personelin
niteliğinin üzerinde hizmet üretemez. Bundan dolayı, bir okul, ancak içindeki
öğretmenler kadar iyidir denilebilir.
Öğrencisini oyuna katabilmek adına sırtına alan
öğretmenlerin maaşları açısından Türkiye, Ekonomik Kalkınma ve İş birliği
Örgütü (OECD) verilerine göre, 33 ülke arasında 27. sırada yer alıyor.
Hesaplamalara göre, Türkiye’de en üst düzeyde görev yapan bir öğretmen, halen
net 5 bin 634 lira maaş alıyor. Yoksulluk sınırı dayanmış 7 bin liraya. Gel de
geçin bakalım bu parayla, tüm ihtiyaçlarını karşıla. Temel tüketim maddelerinin dışında kültürel etkinliğe
katılarak kendisini sürekli yenilemeye parası yetmiyor eğitim emekçilerinin.
Bir de şöyle bir durum var ki 2002'de MEB bütçesinden eğitim
yatırımlarına ayrılan pay %17,18 idi. Bu oran 2019'da %4,88’e, 2020'de ise
yüzde %4,65'e düşmüş durumda. Bu bütçeleri sizler hazırladığınıza göre bir
sorun varsa da bu sorunun temeli kim?
Hani derler ya bir kurbağayı soğuk suya koyup ateşte
kaynatırsanız kaçmaz, hissetmeden yavaş yavaş ölür. Yazık ki ülkemizde
öğretmenler de kurbağa gibi ateşin üzerindeki suya konmuş durumdalar. Yavaş yavaş ölmeleri bekleniyor. Ama tüm
bunlar hiç göze görünmeden, öğretmenlerin yaptıkları görevin kutsallığından söz
edilecek yeniden… Öğretmenin o kutsal görevi yaparken yaşadıklarından
bahsedilmeyecek çoğu yerde.
Bu nedenledir ki bunca öğretmen öldürülmüştür yıllardır. Öğretmeni
rejimin baş düşmanı olarak gördükçe de bütün bunlar da ‘umuru adiyeden’ oluyor
ne yazık ki. 1920-2021 yılları arasında katledilen öğretmenlerin listesini bir
ibret simgesi olması nedeniyle verdik. Öğretmenin kim olduğu ve ne için
öldürüldüğüne bakmadan hem de. Çünkü öğretmen öldürmek, sebebi ne olursa olsun
haklı gösterilebilecek bir şey değildir.”
Arzu KÖK
3 Temmuz 2021 Cumartesi
29 Haziran 2021 Salı
Çocuk İstismarına Susma!... - Arzu KÖK
Çocuk İstismarına Susma!...
Şu anda yaşadıklarımızı çok çok ileride bir varmış, bir
yokmuş diye mi anlatacağız? Peki hangi
dilde olursa olsun gerçeğin ta kendisi olan hikâyelerin insana ne kadar acı
verir bilir misiniz?
Hepimiz yaralıyız şu günlerde ve hepimiz travmalarımızı
sağaltamadan, yaşamanın değil de insanca yaşayabilmenin koşullarını
oluşturamamanın delice, sinir bozucu hallerini yatıştırmak için uğraşıyoruz.
Bunun yanında da memleketin hali, pûr melali ortada. Gençliğimden bu yana
değişen bir durum yok. Aynı baskılar, aynı berbat, nefes alınamayan bir hava;
genzimizi, bilincimizi tıkayıp duruyor. Düşünceye engel yok. Evet
düşünebiliyoruz. Sorun bu düşünceyi açıklayabilmekte!
Kat kat giydirmek yerine dilin ve gerçeğin giysisini
sıyırmaya aklım yetiyor ama kalbim yetmiyor: Kaç vakittir unutmuşum gerçeği
soyup, hakikati ve sokakları giyinmeyi...
Kanat kırıp bir çocuğun ölüsü başında günlerce öten kuşun
aklından geçen gibi: Dil ile gönül dergâhı boş insanlar, kelimelerle ne
yapacağını bilemiyor ancak devlet hırkasıyla yaşamayı biliyor.
Gün geçmiyor ki çocuk istismarı ile ilgili bir haber
duymayalım. Türkiye’de çocuk istismarı konusunda yapılan araştırmalarda, yüzde
78 gibi yüksek bir oran ile duygusal istismarın ilk sırada olduğu
görülmektedir. Fiziksel istismar yüzde 24 ve cinsel istismar yüzde 9
oranındadır. 1980- 1982 yılları arasında sekiz ilde yapılan bir diğer
araştırmada, istismara uğrama oranı yüzde 33, tokat atma, kulak ve saç çekme
oranı yüzde 25, sopa ile dövme oranı yüzde 14 olarak bulunmuştur. Eğitimsiz
ailelerin yüzde 40’ı çocuklarını istismar ederken, eğitim düzeyi yüksek
ailelerde bu oran yüzde 17’dir. Bir diğer araştırmada, 7- 14 yaş grubundaki
çocukların yaklaşık yüzde 40’ı anne ve/veya babaları tarafından dayak
yediklerini belirtmişlerdir.
Bazı çocuklar yetişkinlerin cinsel saldırılarına hedef
olurken; kimileri de küçük yaşta ağır, uygunsuz işlerde çalıştırılmakta ve
büyük sorumluluklar üstlenmektedir.
Çocuğun çalıştırılması, çocuk işgücünün istismarı, sokakta
yaşayan ve sokakta çalışan çocukların sorunları, günümüzde birçok toplumda
karşılaşılan ve çözüm bekleyen sorunlar olarak çıkmaktadır karşımıza.
Türkiye’de pek çok çocuk ve genç ya ailelerinin geçimine katkıda bulunmak ya da
kendilerini geçindirmek amacıyla erken yaşta çalışmaya atılmakta ve türlü
istismar ve ihmal biçimleriyle karşılaşmaktadır. Özürlü çocukların büyük bir
çoğunluğuna ise gelişmelerini sürdürebilmeleri için gerekli olanaklar
sağlanmamaktadır.
Özellikle büyük kentlerde zamanlarının büyük bir bölümünü sokakta çalışarak geçiren çocukların da giderek arttığı dikkat çekmektedir. Bu çocukların büyük bir bölümü ailelerine katkı sağlamak için sokakta çalışırken bir kısmı ise aile desteğinden bütünüyle uzak, başıboş dolaşan çocuklardan, evden kaçan ya da evden atılan çocuklardan oluşmaktadır. Bu son gruptaki çocuklar da sokakta çeşitli işler yapmakta, ekmek parası kazanmak için türlü mücadeleler vermektedir. İstismar ve ihmal konusunda yapılan çalışmalar incelendiğinde, genellikle sağlık alanında, ruhsal hastalıkların belirlenmesine yönelik yapıldıkları görülmektedir. Oysa çocukların kötüye kullanımı bir halk sağlığı sorunudur ve bireylerin sosyal yaşamlarında olumsuzluklara neden olmaktadır. Gerek kayıtların gerekse akademik çalışmaların yetersizliği ülkemiz için sağlıklı veriler oluşturulmasını zorlaştırmaktadır.
Çocukların
dilendirilmesinin artık fazlasıyla yaygınlaşmasıyla birlikte, çocuklara su ve
mendil sattırarak insanların acıma duygularına hitap edilmektedir. Ancak
insanların o çocuklara yardım ettiği düşüncesiyle para vermesi, durumun
tekrarlanmasına olanak sağlamaktan başka bir işe yaramamaktadır. Bu yollarla
para kazanabilen çocuklar, daha fazla dinlendirilip, daha çok istismar
edilirler. Bizler bu konuda bilinçlenmeli ve bu çocuklara para kazandırarak bu
istismarı meşrulaştırmamalıyız.
Bir başka önemli konu da ülkemizde fiziksel cezanın disiplin
yöntemi olarak yaygın bir kullanımı olduğudur. Oysa okulda ve evde disiplini
sağlamak için şiddet dışı seçenekler bulunmaktadır. Fiziksel ceza yaklaşımından
uzaklaşmak için öğretmenler çocuk istismarı konusunda gerek mezuniyet öncesi
gerek hizmet içi eğitimlerde bilgilendirilmeli, istismara uğramış çocukları
fark etme konusunda beceri kazandırılmalıdır.
Türkiye’de son yıllarda çocuk istismarındaki artış, artışın
nedenleri ve istismarların önüne nasıl geçilebileceği üzerine ciddi
araştırmalar yapılması gerekmektedir. Türkiye’de cinsel istismar ve ensest
sorunu ile ilgili çalışmalar oldukça kısıtlı seviyededir. Dünya çapında yapılan
çalışmalara göre çok çok yetersizdir. Eğitim, bilinçlenmek ve bilinçlendirmek
için çalışma yürütülmesi ve sağlanması gereken koşullardır. Bu noktada
toplumsal cinsiyet eğitimi, çocuğun vücut dilini ve psikolojisini anlayabilme
uğraşı, medya okuryazarlığı dersi, toplumsal yeniden inşanın mümkün olduğu
gerçeği ve uğraşı kökten çözüm için büyük kazanımları beraberinde getirecektir.
Çocuk yetiştirirken sergilenen tutumlar, gündelik hayatın
içinde kulağımıza çok olağan gelen, aslında kanayan yaraların tuzu olan
söylemler, tehlikeli ama çok alışılmış taciz, tecavüz üzerinden yürütülen mizah
anlayışı… Daha ileriye gidersek çocukların ebeveynin “malı”, “namusu”, “yüz
akı” ya da “yüz karası” olduğu düşüncesi, toplum koşullarında pozitif
ayrımcılığın öneminin kavranamayışı ve hatta pozitif ayrımcılığın çok yanlış
anlaşılması… Ve daha pek çok şey…
Her gün bilmediğimiz yüzlerce istismar vakası yaşanıyor.
Bilmiyoruz çoğunu. Bildiklerimiz mi?
Örneğin;
Aile içinde babasının istismarına uğrayan kaç çocuk annesinin
sessizliğinde boğuluyor?
En yakınları tarafından cinsel istismara uğrayan kaç çocuk “Madem öyle, bu zamana kadar neden sustun?” diye sorgulanıyor?
Türkiye’nin bu mevcut duruma artık “dur” deme vakti gelmedi
mi?
Birleşmiş Milletler, 20 Kasım 1989’da Çocuk Haklarına Dair
Sözleşme’yi kabul etmiştir. Bu sözleşme Amerika Birleşik Devletleri ve Somali
dışındaki devletleri bağlayıcı uluslararası yasal bir belge niteliği
taşımaktadır. Bu nedenledir ki Türkiye’yi de bağlar.
Sözleşmenin maddelerinden dördü şöyledir:
• Madde 2: Sözleşmenin güvence altına aldığı bütün hakların
herhangi bir ayrım gözetilmeksizin bütün çocukları kapsaması gerekir.
• Madde 3: Çocuklarla ilgili her türlü faaliyette çocuğun
yüksek yararı temel düşünce olmalıdır.
• Madde 6: Her çocuğun yaşama, hayatta kalma ve gelişme
hakkı vardır.
• Madde 12: Kendini ilgilendiren her konuda çocuğun
görüşünün dinlenmesi ve dikkate alınması gerekir.
Şimdi ülkemizi düşünün ve bir bakın acaba bu maddeler
uygulanıyor mu?
Keşke kanayan yaralara tuz olmak zorunda kalmasak…
Ancak unutulmamalıdır ki çocuklar haklarını savunabilecek,
ses çıkarabilecek güce sahip değillerdir. Onlar bizlerin geleceğidir ve onların
yerine bizlerin artık ses çıkarma zamanı gelmedi mi?
15 Mayıs 2021 Cumartesi
Gençlerden Mesaj!... - Arzu KÖK
Gençlerden Mesaj!...
Bizler bu ülkede doğmuş, bu ülkenin okullarında okumuş, 16-30 yıldır bu topraklarda yaşayan, şiddetle hiçbir alakası olmayan, genç Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olarak ülkenin son durumundan fena halde rahatsızız.
'Gençler geleceğimiz' edebiyatının dibine
vurulmuştur. Bu nedenle de geleceği belirsiz gençlerin yaşadığı bu topraklarda
rahatsızlığımızı devletin pek de takmayacağını öğrenmiş olacak kadar da
yetişkiniz.
Yine de cumhuriyetin
gençlere emanet edildiğinin en çok söylendiği 19 Mayıs günü, bu emanetin
üzerimize yüklediği sorumluluğun gereğini yerine getirmek adına; sorunun bu
hale gelmesinde sorumluluğu en az olan, elleri en temiz olan biz gençler; ortak
geleceğimizin karartılmasından duyduğumuz rahatsızlığı bütün ülkeyle paylaşıp
tarihe not düşmek istiyoruz.
Bizler bundan yıllar önce cumhuriyeti emanet alan gençlerin
yaptıkları yanlışların faturasını ödüyoruz. Zira gerektiği gibi sahip
çıkmamışlardır cumhuriyete. Yıllardır bağıra çağıra gelen her türlü tehdide dur
deme azmini gösterememişlerdir.
Sorunların çözümü için, daha az demokrasi ve özgürlük, daha
çok korku ve güvensizlik vaat eden
uygulamalar içine girilmiş yıllarca insanımız birbirine kırdırılmıştır. 'Baba'dan
kalma usullerden vazgeçmeyen bu kafayla gidilirse, sorun çözülmeyeceği gibi toplumsal
gerilim de artacak.
Eğitim var mı yok mu belli değil. Oysa ki eğitim bir ulusun
gelişmesinin olmazsa olmazıdır. Ancak uygulanan politikalarla eğitim neredeyse
durma noktasına getirilmiştir. Hatta özelleştirilmesi yönünde büyük çalışmalar
yapılmıştır. Eğer eğitim ciddi anlamda düzeltilmezse bu ülkenin sonu felaket
olacaktır.
Sağlık hizmetleri özelleştirme kapsamına alınmıştır. Halkın olmazsa olmazları birer birer elden çıkarılmaktadır. Buna dur denilmelidir.
Ülke toprakları parsellenerek satılmaktadır. Yıllar önce
savaşarak topraklarımızın tek bir santimetresini dahi alamayanlar bugün
dönümler alabilmektedirler. Yer altı ve üstü kaynaklarımızın dış
sermayelerimizin emrine verilmiştir. Zenginliklerimizin kıymeti bilinmeli ve
bunlar doğru kullanılarak tüm dış borçlarımız kapatılmalı ve dış güçlere
bağımlılığımız ortadan kaldırılmalıdır.
Hukuk düzenimiz yerle bir edilmiştir. Hükümetlerin işlerine
gelmeyen bir durum olduğunda hukukçularımız hedef gösterilmiş ve gözü dönmüş
taraftarları tarafından canlarına kastedilmiştir. Hukuk sistemimizin yeniden
düzeltilmesi gerekmektedir.
Bugün sorunların çözümü doğrultusunda hiçbirimizin önüne bir
gelecek ufku sunmayan mevcut tüm siyasetler ve söylemler iflas etmiştir.
Bugün barıştan,
kardeşlikten, demokrasiden yana cesur ve samimi yeni bir söz söylemek gerekir.
En az bizim kadar bu iflasın farkında olan sorumluluk sahipleri tarihi
sorumluluklarının gereğini yerine getirmelidir.
Çünkü bu coğrafyada kimsenin sorumsuzca hareket etmeye hakkı
yoktur. Yoksa bu ateş hepimizi yakar. “Bu gök deniz nerede var nerede bu
dağlar taşlar!”
İstikbalde dahi bizi tüm değerlerimizden mahrum etmek
isteyecek dahili ve harici herkes bilsin ki; çözümsüzlükten siyasi medet
umanlara, ekilen düşmanlık tohumlarına aramızdaki muhabbeti kurban etmeye artık
hiç niyetimiz yok!
Küresel adaletsizliğe, savaşlara, demokrasimizin çıtasını
yükseltmeye, hukukun üstünlüğünü sağlamaya, her alanda eşitsizlikleri
gidermeye, refah ve gülen yüzler artırmaya çalışılmalıdır.
Bu sorunlar çözülecek, bu coğrafyada özgür, mutlu ve başı dik yaşamanın bir yolunu mutlaka bulacağız. Güzel günler göreceğiz, güneşli günler!
Korkma!
Hesabı sorulmamış hiçbir cinayet, hiçbir hukuksuzluk
kalmayacak, kimse hukukun üstünde olmayacak kimse hukuksuzluğun altında
ezilmeyecek. Şemdinli'de de Ankara'da da!
Ve artık korkma ve kimseyi de bununla korkutma; ülke
bölünmez, rejim de yıkılmaz!
Demokrasi, barış, refah, huzur hepimizin hakkıdır!
Muhtaç olduğumuz kudret de damarlarımızdaki kanda saklıdır.
Ne mutlu cesaretle bunu söyleyebilenlere!
Haykırabilenlere!...
Atam, emanetine
şimdiye kadar gerektiği gibi bakılamamış, ama biz bugünün gençliği olarak bu
emanetin en büyük koruyucuları ve savunucuları olacağız.
Söz veriyoruz.
Arzu KÖK
9 Mayıs 2021 Pazar
Şaşırmak...
Şaşırmak...
“Ve her şey o kadar çoktu ki şaşırmak az gelirdi.” demiş Edip Cansever. Buralarda ise her şey o kadar çok ki kimse bir şeye şaşırmıyor. İnsanların şaşıracak yerleri sancı dolu sanki.
Önce herkesin benzer hikâyeleri, benzer öfkeleri, benzer dertleri olduğu gösterildi insanlara. Sonra olanlar oldu insanın başta kendine şaşırması dahil, hiçbir şeye şaşırmaz hale gelindi. Çünkü ülke gelişmekteydi, dünyaya hükmedilecekti, köşeyi dönmek ise an meselesiydi. O yüzden şaşırmak önemli değildi. Bu ilerlemede kimse önümüzde duramazdı, daha çok çalışmalıydık, ne demek olduğunu anlamasak da mutlaka kariyer sahibi olmalıydık, en az üç çocuk sahibi olmalıydık, onlara iyi eğitim verebilmek için gerekirse diğer çocukların haklarını çalmalıydık, moda meslekleri edinsinler diye gerekirse yurtdışına göndermeliydik onları, artık dünyayı görmüş nesiller yetişiyordu, neye şaşırılabilirdi ki?
Her gün aynı otomatik davranışlarla geçiyordu günler. Sürü
psikolojisi, enerjisi çekilmiş ruhlar dolanıyor oldu ortalıkta. “Neden biz böyleyiz de Amerika, Avrupa
kadar gelişmişlik içinde değiliz?” diye yakın dur. Günün sonunda herkesin
yüzünden düşen bin parça. İçi geçmiş herkesin.
İnsan olmanın en
büyük belirtisi şaşırmaktır. İyi anlamda da kötü anlamda da şaşırmak. Bir yaşam
belirtisi gibidir şaşırmak. Bu aslında insanlığa gönderilen zehirli bir virüs
gibidir. Bulaşıcıdır ve insanları kontrol altında tutmak için uygulanan
kusursuz bir yoldur. Çünkü şaşıran insan gerçektir. Henüz beyni uyuşmamıştır.
Şaşıran insan tepki verir. Böylece yaşamda bir adım öne geçer. Bu ise
egemenlerin en son istediği şeydir.
Eğer bazı şeylere alışmış ve şaşırmayı bırakmışsanız siz de
o virüsten etkilenmişsiniz demektir. Mesela:
Gökyüzünde ne kadar
çok yıldız olduğuna,
Gelen şehit haberine,
Teröre,
Şehirlerin göbeğinde
patlayan bombalara,
Kör kurşunlarla
öldürülen masumlara,
Kartopu yüzünden
ölenlere,
Artan kadın
cinayetlerine,
Tecavüz mağduru kadın
ve çocuklara,
Hırsızların elini
kolunu sallayarak dolaşmasına,
Sokağınızda yeni
açılan dükkâna,
Telefonda sizinle bir
heyecanını paylaşan dostlarınıza,
İş arkadaşınızdaki
değişikliğe,
Yediğiniz güzel ve
ilginç yemeğe,
Bir böceğin rengine,
Akıllıca bir söz
söyleyen çocuğa,
Öğrendiğiniz her yeni
bilgiye,
Nefret ettiğiniz
kişinin iyi bir yönü olduğuna,
Hırsızlığa,
Ölümlere,
Ülkedeki siyasi
yapıya,
Eğitimin durumuna,
Laiklik kavramına laf
söyleyenlere,
Vapurlara,
Martılara…
Yukarıda tüm saydıklarıma şaşırmak bize yaşadığımızı hissettirir. Beyin foksiyonlarımızın hâlâ çalıştığını gösterir. Her gün aynı şeyleri yapmanın dışına çıkmayı sağlar. Artık yaşama başka renkler getirme şansı vardır bu durumda. Sesiniz çıkabilir, itiraz edebilirsiniz. Sizi yönetmek çok zor olur. Üstünüze henüz ölü toprağı serpilmemiş demektir. Bu nedenledir ki vazgeçilmemelidir şaşırmaktan.
Kötülükler artık şaşılamayacak denli bilinen duruma
geldiyse, onun karşısında şaşılacak iyilik de kalmadıysa, şaşılacak hiçbir şey
yoksa bu o ülkenin de o ülkede yaşayan insanların da tükenişinin kendisidir.
Tükeniş ise ülkemize bu virüsü bulaştıranların tek istediğidir.
Bu nedenledir ki yanınızda her zaman, merak, ilgi, heyecan,
yenilik ve umut bulundurun. “İyilik,
saygı, hoşgörü zaten olmalı şaşırmak niye?” demeye başlamışsanız siz de
virüsü kapmışsınız demektir. Dikkatli olun, şaşırmaktan, soru sormaktan
çekinmeyin…
Arzu KÖK
















