2 Eylül 2020 Çarşamba

Öğretmen Yük mü? - Arzu KÖK


Öğretmen Yük mü?

2. Abdülhamid dönemi döneminin maarif nazırlarından Emrullah Efendi’ye mal edilen bir deyiş vardır, ‘’Şu mektepler olmasaydı, ben bu maarifi ne güzel idare ederdim’’ diye. Şimdiki Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, “Eğitimde asıl yük öğretmenin maaşıyla ilgilidir. Milli Eğitim Bakanlığı’nın bütçesine bakarsanız, yatırım bütçesinin çok çok küçük olduğunu görürsünüz. Neye göre; personel maaşına göre… Bu tüm okullar için böyledir. Yani asıl yük kira varsa kirada ve öğretmen maaşındadır. Geri kalan yük, vergi yüküdür ve elektrik su parasıdır. Eğer vergi yükü devam ederse, eğer maaş devam ederse, büyük ihtimal bizim masraflarımız da büyük bir azalma olmaz” dedi geçen gün. Bu sözü duyunca ister istemez aklıma Emrullah Efendi geldi.

Öğrencisini oyuna katabilmek adına sırtına alan öğretmen 
Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) verilerine göre, Türkiye öğretmen maaşları açısından 33 ülke arasında 27. sırada yer alıyor. Hesaplamalara göre, Türkiye’de en üst düzeyde görev yapan bir öğretmen halen net 5 bin 634 lira maaş alıyor. Yoksulluk sınırı dayanmış 7 bin liraya. Gel de geçin bakalım bu parayla, tüm ihtiyaçlarını karşıla.  Temel tüketim maddelerinin dışında kültürel etkinliğe katılarak kendisini sürekli yenilemeye parası yetmiyor eğitim emekçilerinin. 

Bir de şöyle bir durum var ki 2002'de MEB bütçesinden eğitim yatırımlarına ayrılan pay %17,18 idi. Bu oran 2019'da %4,88’e, 2020'de ise yüzde %4,65'e düşmüş durumda. Bu bütçeleri sizler hazırladığınıza göre bir sorun varsa da bu sorunun temeli kim?

Toplumda ne zaman öğretmenden söz açılsa, hep “günah keçisi” olarak görülürler yazık ki. “Yatarak çok maaş alıyorlar, tatilleri uzun “gibi inandırıcı olmayan gerekçelerle öğretmene, olumsuz bakanların sayısı az değildir. Oysa, bilmezler ki, çocuklarını sıfırdan alıp, üniversite eğitimine dek hazırlayanın, koşuşturanın, gecesini gündüzüne katanın yüksek maaş almakla suçladıkları öğretmen olduğunu. Aslında bilirler de yine de gerçek olmayan söylemlerde bulunurlar. Bu tartışma hep sürer.

Ders verdiği sınıfı boyayan öğretmen
O öğretmenler ki, ıssız dağ başlarında, köylerde, ulaşımı zor olan yerlerde kendisi gibi yarının yöneticisi olacak halk çocuklarını Atatürk ilkeleri doğrultusunda yetiştirmek için çaba harcayan emekçilerdir. Aklıma geldi: TBMM kurulduğu dönemde Atatürk’e sorarlar “Paşam, milletvekilleri maaşları ne kadar olsun?” Atatürk cevap verir “Öğretmen maaşını geçmesin.” Atatürk’ün öğretmene verdiği değerin bir ölçüsüdür bu konuşma. Çünkü eğitimin temel taşı olan öğretmenin ülke kalkınmasındaki önemini çok iyi biliyordu Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK.

Öğretmensiz eğitim olamayacağına göre Sayın Bakanın böyle bir beyanatı hoş olmamış gibi. Nüfus arttıkça okula ve öğretmene ihtiyaç artmaktadır. Şunu iyi bilelim ki bir cami imamının maaşı, bir öğretmenin maaşından daha fazladır. İşe yeni başlayan bekçinin maaşı öğretmen maaşından fazladır. Diğer taraftan Millî Eğitim Bakanlığı, kadrolu öğretmen atama yerine ücretli öğretmene yer vermektedir. Ülkeler arasındaki sıralamada eğitim bakımından sonlarda oluşumuzun sebepleri arasında bunlarda olsa gerek.

Öğretmenin önemi bilinmelidir!

Tarih boyunca ülkelerin eğitime ve öğretmene verdiği önem apaçık görülmektedir. Ekonomisi bizim ekonomimizden çok daha kötü olan Gürcistan da bile en yüksek aylığı alan öğretmenlerdir. Bizleri yönetenler gelişmiş, gelişmekte olan ve geri kalmış ülkelerdeki öğretmenlerin özlük haklarını inceleseler, bizdeki bozuk düzeni göreceklerdir.

Öğrencileri üşümesin diye odun kesen öğretmen
Diğer taraftan eğitim ve sağlığın özelleştirilmesi yanlış olmuştur. Çünkü ne öğrenci ne de hasta müşteri değildir. Öğrencilerin ve hastaların bu konuda ödemek zorunda oldukları meblağların ne kadar yüksek olduğu ortadadır.

Gazeteci, Finlandiya Milli Eğitim Bakanına sorar “Neden ülkemizde özel okul yok?” Bakan cevap verir “Eğitim ticaret değildir.”

Atatürk’ün öğretmene verdiği değer anlaşılmalı ve aynı şekilde değer verilmelidir. Ancak bu şekilde eğitimimiz ve ekonomi kalkınır…

Hani biz bize bir harf öğretenin 40 yıl kölesi olurduk?

Hani öğretmen bize hem ana hem babaydı?

Arzu KÖK


9 Ağustos 2020 Pazar

Çocuktan Gelin Olmaz! - Arzu KÖK


Çocuktan Gelin Olmaz!

-    -  Urfa'da 14 yaşında çocuk doğuran kıza babası, "Kimden hamile kaldın?" diye sorduğunda, "Bilmiyorum ya abim ya da dayımdan... İkisi de tecavüz etti" diye cevap verdi.

-   -   Bolu'da imam nikahıyla evlendirilen 11 yaşındaki kız çocuğunun sekiz aylık hamile olduğu ortaya çıktı.

    -  Samsun'da otomobil çarptı diye koma halinde hastaneye getirilen 14 yaşındaki kız çocuğunun, imam nikahlı eşi tarafından odunla dövüldüğü, sonra da kaza süsü verildiği anlaşıldı.
-     
-    -     Ordu'da 13 yaşındayken para karşılığında evlendirilen kız çocuğu, sürekli dayak yediği 40 yaşındaki adamın evi terk etmesi üzerine, kendi ailesi tarafından kabul edilmedi, henüz 17 yaşındayken üç çocuğuyla ortada kaldı.

-  -    Gaziantep'te özel hastanede 18 yaşında birinin kimliğiyle doğum yaptırılan kız çocuğunun, aslında 12 yaşında olduğu tespit edildi.

-   -   Adana'da 13 yaşındaki kız çocuğuna düğün yapıldı.

-  -    Sakarya'da kuzeniyle evlendirilen 15 yaşındaki kız çocuğu, evden kaçıp polise sığındı.

-  -    Tekirdağ'da bir noterin, 14 yaşındaki kızlarını evlendirmek isteyen ana-babaya muvafakatname verdiği belirlendi.

- -     Tokat'ta evlendirilen 12 yaşındaki kız çocuğunun dört aylık hamile olduğu anlaşıldı.

- -     Ağrı'da 16 yaşında evlendirilen kız çocuğu, işkence yapılmış, tuvalette eli kolu bağlanmış halde bulundu.

- -     İzmir'de 12 yaşında evlendirilen kız çocuğu, sezaryenle doğum yaptı.

- -     Adana'da imam nikahıyla evlendirilen 16 yaşındaki kız çocuğu, trenin önüne atladı.

   -    Kayseri'de para karşılığında evlendirildiği adam tarafından sokağa atılan, kamyonet kasasında yaşayan 15 yaşındaki kız çocuğu, av tüfeğiyle canına kıydı.

- -     Konya'da 16 yaşındayken evlendirilen kız çocuğu, inşaatın yedinci katından atladı.

-  -    Siirt'te dünyaya geldi, ismi Kader'di, 12 yaşında evlendirildi, 13 yaşında anne oldu, 14 yaşında canına kıydı, adı üstünde kaderi böyleymiş denildi, geçildi.

-  -    12 yaşındayken iki bilezik karşılığında 40 yaşındaki evli herife kuma verildiği ortaya çıkan kız çocuğu “Yanına yatmaya korkardım, bana oyuncak almayınca ağlardım” dedi.

- -     11 yaşındayken 40 yaşındaki herifle evlendirilen kız çocuğu “Çocuk doğuramıyor diye dövüldüğünü, üç dört sene kaynanasının koynunda yattığını” söyledi.

- -     30 yaşında biriyle evlendirilen 13 yaşındaki kız çocuğu, seneler sonra gazete röportajında anlattı: “İlk gece beni tek başıma odaya soktular, korkudan bayıldım, kolonya verdiler, evlendirildiğim kişi odaya geldi, ‘hadi gel seninle evcilik oyunu oynayalım' dedi, bu cümleyi hayatım boyunca unutmayacağım…” dedi.

- -     12 yaşındayken okulundan alınıp, başlık parası karşılığında 50 yaşındaki herifin koynuna sokulduğu anlaşılan kız çocuğu “Derslerim çok iyiydi, rüyamda sürekli mezun olduğumu, diploma aldığımı görüyorum.” dedi.

-   -   Henüz 14 yaşındayken 10 bin lira karşılığında, beş çocuk, dokuz torun sahibi 70 yaşındaki herife verilen kız çocuğu, seneler sonra bu konuda araştırma yapan üniversite ekibine anlattı “Annemi asla affetmeyeceğim, hayatımı değiştirme imkânım olsaydı en önce babamı değiştiririm.” dedi.

Yukarıdakileri okuyunca sizin de yüreğiniz kaldırmadı değil mi? Siz de kendi kızlarınızı düşündünüz mü? Bu ülkede reşit olmadığı gerekçesiyle sigara ya da alkol verilmeyen(ki verilmemeli) bir kız çocuğu yazıktır ki bunları satanlara verilebiliniyor.  Bunlar sadece yaşanmış olaylardan birkaç tanesi. Daha binlercesi var ne yazık ki.


Bu ülkenin kurucusu Atatürk 1930’lu yıllarda Türk kadınına dünyadaki birçok çağdaş ülkeden önceden hak ettiği hakları verdiğinde umutlanmıştık. Çünkü o Atatürk’tü ve Kurtuluş Savaşında bebeğinin kundağında mermi taşıyan anayı ya da cephede erkeği ile göğüs göğüse savaşan bacısını unutmamıştı. İhanet edemezdi ve etmemişti de. Ama biz ihanet ettik! “Türkiye nereye gidiyor?” diye soruyor herkes birbirine.

Oysa cevap ne kadar da açık değil mi? Türkiye hızla ve şevkle karanlığa gidiyor. Hatta koşuyor…

Çünkü kadın yok oluyor, yok ediliyor…
Benim annem, kız kardeşim, sevgili kızım yok oluyor…

Çocuk tecavüzlerinde dünya birincisiyiz...!
Kadınlara dokunmada dünya sıralamasında üst seviyelere geldik…
% 40 ını sürekli dövdük.
%45 ine duygusal şiddet uyguladık. (küfür, hakaret, küçük düşürme)
%16 sına zorla sahip olduk. (ve olmaya devam ediyoruz)
% 9 una daha masum birer çocukken bile dokunduk.

Ama onlar hep sustular. Çünkü konuşsalar kimse inanmazdı. “Kim bilir neler yaptın ki sana tacizde ya da tecavüzde bulundu amcan ya da komşun” bu da sana ders olsun, türünden tepkiler görecekti.Yazık ki onlarla birlikte bunlara şahit olanlar da herkes de sustu. Sonuç ortada...

Yalnız kimse unutmasın ki kadını yok olan ülkenin gideceği yol bellidir.

Karanlık ve onursuz bir gelecek…

Arzu KÖK


4 Ağustos 2020 Salı

Kadın ve Teknoloji - Arzu KÖK


Kadın ve Teknoloji

Bu başlığı atarken doğrusu çok düşündüm. Çünkü yazıktır ki bizim gibi geri kalmayı marifet sayan ülkelerde böyle bir kavramın adı yoktur. Kadın ve teknoloji kavramları her medeniyette ve coğrafyada farklı algılanmaktadır. Ülkemizde ise sürekli kadının kurdu yine kadındır deniliyor ve ne yazık ki kabul de görüyor… Teknolojinin kadın ile buluştuğu tek nokta da bu gibi görünüyor.

Teknolojinin pazarlanması için kullanılmaktadır kadın ülkemizde. Ve bu zihniyetin büyük bir örümcek ağı misali sardığı, kararttığı ülkemizde teknolojiyi kullanan kadını görmek çok da rastladığımız bir şey değildir. Nasıl mı?... Neden mi?...

Aslında her gün binlercesini izlemek zorunda kaldığınız reklamlara bakın bir. Tv programlarındaki kadının ezikliğine bakın, ana haber bültenlerinde boy gösteren babasuratlara bakın. Yani teknolojinin evimize girdiği her alana bakın. İşte o zaman göreceksiniz bu soruların cevabını...

Mesela size reklamlardan küçük bir örnek vereyim; Herkesin kahkaha atarak izlediği bir GSM operatörünün reklamında; çocuk dışarıda, anne evde ve bilgisayarın başında. Çocuk annesine Mouse’i çekmesini ve tıklamasını söyler. Anne mouse’i çeker ve koparır. Yani aptal anne, zeki erkek çocuk durumunu herkesin gözüne sokulur. Her ortam ve şekilde annenin kutsallığından dem vuran zihniyetin, annelerin aptallığına vurgu yapması ve insanların bundan keyif alır hale gelmesi birçok açıdan ama özellikle de kadının düşürüldüğü durumdan, ticari kazanım sağlamalarının dehşet verici boyutunu da görmek gerekir.

Tüm bu görünümler bize gösteriyor ki; birbirine çok yakışmasına rağmen kullanım ve üretim noktasında kadın ve teknoloji gerçek anlamda yan yana gelmesi mümkün olmayan bir ütopyaymış gibi gösterilmektedir ülkemizde. Kadının teknolojiyle bağlantısının kurulduğu tek nokta ise ürünlerin satışında, tensel ve fiziksel bir tamamlayıcı olarak kullanılmasıdır.

Kadın teknoloji özürlüdür bu ülkede, erkeklere göre. Onlara göre:

“Kadın bulaşık makinesinin düğmesine basmasını bilir, ama bilgisayarın tuşuna basmasını bilmez.
Kadın süpürgeyi iyi kullanır ama cep telefonunu kullanamaz, onu terlik yerine fırlatır(!)

Kadın kirlenmiş mutfakta çaresizdir, imdadına bir kimyasal üreticisi erkek yetişir(!).

Kadın kan lekesi olan bir çamaşırı nasıl temizleyeceğini bilemez, akıl veren bir erkek yeni bir sıvı deterjanı gözüne sokar(!)

Kadın hamiledir, erkek ona bir buzdolabı hediye alır ama kadın bu buzdolabındaki değişikliği yani derin dondurucusunun altta olduğunu erkeğinden(!) öğrenir. Kendisi göremez, anlayamaz bu özellikleri.”

Kadın genç ise kadındır, yaşlanınca işe yaramaz, bunaktır. Erkekler yaşlandıkça tecrübe abidesi olur ve el üstünde tutulur ülkemizde. Ana haber bültenlerini sunan anchormanları tercih edenlerin düşüncesine göre anchorwoman olunmaz, sadece güzellik kraliçesi isen bir süreliğine spiker olursun, yeni bir kraliçe seçildiğinde ise hemen emekliye ayrılırsın. Çünkü güzellik ile teknoloji, kadınlık ile tecrübe asla yan yana olmayacak olgulardır bu ülkenin egemen ve egemen olduğu kadar yobaz erkek düşüncesine göre.

Bunun içindir ki, bu ülkede kadın köşe yazarları cinsel hayatlarını yazarak, o köşelerde iğne oyası görevi görürler. Bunun içindir ki, bu ülkenin güya en büyük gazetelerinin arka sayfa güzelleri hiç yaşlanmazlar. Yaşlı kurtların, kuzu iştahları hiç kapanmaz bu ülkede. 14 yaşındaki kızı taciz edenler, bu ülkede masumlaşır, adli tıp bile onlardan yana raporlar verir.

Sinemada ve sanat alanında da kadın aynı sonun başlangıcını yaşar hep. Aldatan kadın kahpedir bu ülkede, aldatan erkek ise çapkın. Töre cinayetlerinin sebebi kadın, sonucu ise yine kadındır. Kadını zorla kaçıran, tecavüz eden erkeği bu ülkenin hukuk sistemi ödüllendirir ve bu ödülün adına ceza der: Evlendirir. 'Tecavüz ettiğin kadınla evlen ve cezanı çek' der bu ülkenin hukuku ve hukuk adamları.

İletişim imkanlarıyla her şeyi normalleştiren tv, internet ve görsel diğer tüm araçlar, özellikle kadınlar üzerinde kurulmak istenen ve kadının konumunu insan boyutuna çıkarmayı hedeflemekten uzak, sistematik ayırımcılıkla amacına hızlı ve kesintisiz ulaşabilir haldedir ülkemizde. Teknoloji ile kadın ilişkisine bu noktadan baktığımızda, teknolojinin kadına yönelik şiddet, cinsiyet ayırımcılığı noktasında erkek bakışını ve despotizmini daha da etkin hale getirdiğini ve normalleştirdiğini görmek mümkündür.

Aslında erkeklerin ve teknolojik ürün üreticileri ve pazarlayıcılarının en büyük korkusu, kadının bir gün teknolojiyi üreten, ona hakim olan ve tüketim noktasında esaslı bir güç oluşturmasıdır. Bunun içindir ki, bilinçli ve programlı bir şekilde kadın sadece teknolojinin satışını hızlandıran bir meta olarak kullanılıyor, sonra da son kullanma tarihi geçmiş bir ürün veya model olarak kenara atılıyor. Ve bu durum yazıktır ki kadınlarımız tarafından da benimseniyor, kabul görüyor.

Bilgisayar tuşundan, araba direksiyonundan, anchorwomanlıktan, bilim ve bilişim üretiminden hızla uzaklaştırılan kadın, sabah programlarında şakşakçı, akşam programlarında izleyici, magazin programlarında bacak şovcu, frikikçi, sinema ve sanat dünyasında çengel iğne formatında sunulmaya devam ediliyor.


Tüm bunlar ise içimizi çok acıtsa da yine kadın eliyle ve kadın bedeniyle yapılıyor ve normalleştiriliyor. Yukarıda da dediğim gibi bu ülkede kadının kurdu yine kadın olarak sunuluyor ve bu da kabul görüyor... Bu kabul görüş ise kadınların yaşadıkları her şeyin önünü açıyor yazık ki…Teknoloji de kadınla bu noktada buluşuyor. İlginç değil mi?...
Arzu KÖK

15 Temmuz 2020 Çarşamba

Fatih Sultan Mehmet'in Bedduası... - Arzu KÖK


Fatih Sultan Mehmet'in Bedduası...

AYASOFYA sanat tarihçilerinin deyimiyle ne ortaçağ Hıristiyan sanatına ne de Batı Avrupa’daki Romanesk, Gotik-ojival mimari tarzına giren bir eserdir. Bir kere teknik bakımdan Ayasofya kendisinden sonraki asırların kadar geçemediği bir mükemmelliği ifade eder. Mimarları Trallesli (Aydın) Anthemius ve Miletoslu İsidoros olarak bilinir. Son başarılı restorasyon istinat sistemini icat eden Mimar Sinan’ın işidir. 


Ayasofya 1453 Mayıs’ında camiye çevrildi. Dokuz asır boyu Hıristiyanlığa hizmet eden ve fakat hem Hıristiyan hem de Müslüman dünyanın ihtişamına göz diktiği, buna rağmen bir eşini yapamadığı bu yapı bundan sonra beş asır boyu cami olarak hayatına devam etti. Osmanlı sanatının en güzel çinili üç türbesi, kütüphanesi, medresesi bu yeni caminin ilaveleridir. Burası, bütün İslam dünyasının hayallerini kurduğu bir ibadethane olarak bilinir. Ayasofya’nın hutbesi ayrı bir ritüele tabi kılınmıştır. Hatipler, imamlar, müezzinler ve görevlilerin Fatih vakfiyesine göre ayrı bir geliri varmış.

Ayasofya 3 Kasım 1934’te, Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün başkanlığındaki vekiller heyeti kararıyla müzeye çevrildi. İslam hattının harikası sayılan, Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin levhaları, büyüklükleri dolayısıyla dışarı çıkarılmadı. Ayasofya, eklektik bir eser olarak ziyarete açıldı.

Ayasofya artık yeniden cami olarak kabul edildi. Cumhurbaşkanı çıkarak onu müze yapan Atatürk’ün Fatih’in bedduasını aldığını, müzeye çevrilmesinin yanlışlığını dile getirdi. Ancak tarihçi Murat Bardakçı böyle bir bedduanın olmadığını söylüyor;

“Fatih, güyâ, Ayasofya için hazırlattığı vakfiyesinde “Benim cami haline getirdiğim bu mekânı kim camilikten çıkartırsa, o kişinin üzerine Allah her türlü lâneti yağdırsın” demişti... Fatih‘in meşhur Ayasofya Vakfiyesi, 1940’lı senelerde hem tıpkıbasım, hem de yeni harflere çevrilmiş şekliyle kitap halinde yayınlanmıştı. “Vakfiyenin hiçbir yerinde Fatih’e ait böyle bir ifade geçmez, üstelik vakfiye zaten bu maksatla hazırlanmamıştır.” dedik. Ama inanan kim? Birilerinin ortaya attığı o palavra hâşâ Allah kelâmı, işin doğrusuna inanmamak da farz idi! Türk istikbâlinin evlâdının günümüzdeki bilgi seviyesi ve anlayışı maalesef işte böyle... “

Durum böyle iken hâlâ dillendiriliyor olması ne acı.

Ancak Fatih’in gerçek bir bedduası var. Ord. Prof. Süheyl Ünver’in hazırladığı ‘İstanbul Risaleleri’ başlıklı eserinde geçer. O kısmı aynen paylaşıyorum:

“Fatih Sultan Mehmet bir çağ kapatıp bir çağ açan Osmanlı tarihinin en önemli padişahıdır.
Görkemli ve büyük bir savaş sonucu fethettiği İstanbul içerisinde alayı ile gezintiye çıkan Fatih, Ayasofya önlerine geldiğinde derinlerden bir inilti sesi duyar...
Yanındakilere talimat vererek derhal bu sesin sahibini bulunup huzuruna getirilmesini emreder...
Sesin sahibi bulunur ve Fatih'in huzuruna çıkartılır.
Saçı sakalı birbirine karışmış, pejmürde halde bir keşiş Aminas zindandan çıkarılarak getirilmiştir...
Fatih keşişe sorar; "Niçin hapsedildiniz?''
Keşiş,
“Kuşatma hazırlıkları sırasında Bizans imparatoru Konstantin beni çağırıp;
''İstanbul'u Türklerin alıp alamayacağını söylemem için remil atmamı söyledi... Remilde İstanbul'un Türklerin eline geçeceğini söylemem üzerine Konstantin kızarak beni zindana attırdı” der...
Bunun üzerine Fatih; İstanbul'un Türklerin elinden çıkıp çıkmayacağına dair remil atmasını ve doğruyu söylerse mükafatlandıracağını söyler.
Keşiş remil atar ve şöyle der;
''İstanbul Türklerin elinden harp ve darp ile çıkmayacak, ancak öyle bir zaman gelecek ki elinizdeki emlâk ve arazi satılacak bu suretle İstanbul Türk malı olmaktan çıkacak...''
Bu sözler üzerine Fatih ellerini havaya kaldırarak;
''Fethettiğim yerleri ecnebilere satanlar ''Allah'ın gazabına uğrasınlar...'' der.”

Son yıllarda özellikle İstanbul da toprak satışlarının hız kazanması bize “O keşiş acaba haklı mı?” sorusunu sorduruyor. Şimdi şunu söylemek gerekiyor: Ceddine gerçekten bağlı olup onun beddualarına mazhar olmamak için çalıştığını söyleyenlerin bu bedduadan haberleri yok mu? Varsa da acaba satışları durdurabilecekler mi ya da bir daha yabancılara satış izni verecekler mi?

İstanbul bir gün bu satışlar yüzünden Türklerin elinden giderse Fatih’in bedduası işlemeyecek mi?

 Arzu KÖK


4 Temmuz 2020 Cumartesi

Cehaletin Sesi Aklı Susturuyor - Arzu KÖK


Cehaletin Sesi Aklı Susturuyor

Ekonomik dengesizlikler, ölçüsüzlükler, savurganlıklar, üretim, tüketim ve paylaşımdaki adaletsizlikler, işsizlik, açlık vb gibi iktisadi sefaleti belirgin hale getiren gerçekler…
Eğitim sefaletini açıkça ortaya koyan kültür ve kavram kargaşası, sanat hayatını yozlaştıran sapıklıklar, basitlikler, öğretim ve öğrenim alanındaki eğitim yetersizlikleri, öğretmen ve öğretim kademelerindeki kalite düşüklükleri, inançlar, hurafeler ve pozitif bilim kavramları arasındaki karışık ve karmaşık manzara…

Hukuksal düzeni alt-üst eden adaletsizlikler, kalite kayıpları, adaletin, çabuk, ucuz ve hakça dağıtılmasını engelleyen etkenler…Genel sağlık açısından denetimsizlik, kontrolsüzlük, ilgisizlik, pislik, hastane ve hekim yetersizliği ve bu alanlarda da kalite problemleri, ilaçsızlık sorunları….

Çevre konusundaki duyarsızlıklar, başıbozukluklar…

Genel asayiş, trafik, turizm, şehirleşme, köyleşme, bayındırlık, ulaşım ve iletişim alanlarında bilim ve teknoloji kavramlarından uzak, yolsuzluk, hırsızlık, çıkarcılık ve umursamazlıktan da kaynaklanan perişanlık…

Tam da bu ortamlara uygun, bu ortamların ve bu gerçeklerin ürünü olarak ortaya çıkan, sadece iki sözcükle ifade edilebilecek olan “medya rezaleti”…

Ve de bütün bu hakikatlerin, bu koşulların sonucu olarak meydana çıkan politika hayatı; politikacılar, politik kurumlar… Az gelişmiş bir toplum tablosunun bütün belirtileri toplumun bireylerinde gözlemlenebilir. “Aydın kişi’nin acısı” işte bu noktada başlamaktadır. Böyle bir toplumda, acıyı hisseden aydın kişiler ise ne yazıktır ki azınlıktadır.

Çaresizdirler, korkaktırlar, suskundurlar. Çünkü böyle bir toplum, korkunçtur. Zira paranın gücü egemendir ve bu egemenlik, çareler üretilmesini önler. Cehaletin gürültüsü, aklı susturur. Böyle bir toplumda, her alanda büyük paralara hükmedenlerin güçleri, küstahlıkları, terbiyesizlikleri, “aklın saltanatı”nı tehdit etmektedir. 

Korkutmaktadır, üstüne yürümektedir, ezmektedir. “Toplumsal akıl”ın harekete geçmemesi için “bireysel akıl” sahipleri bütün alanların dışına itilmektedir. Zavallı toplumu, kendi çıkarları için kullanmak isteyenlerin rahatlıkları ve huzuru, “akıl”dan değil “kurnazlık’ tan kaynaklanmakta, oradan beslenmektedir. Bu gerçekleri gören” akıllı aydın” da bu toplumun bireyi olduğu için acılıdır. Toplumun sefaleti onun yüz çizgilerine yansımıştır; O bir eğitimcidir, bir hekimdir, bir ekonomisttir, bir sanatçıdır, bir çevrecidir, bir mühendistir, bir teknisyendir ve – sayıları çok azalmış olan cinsten- bir politikacıdır, bir yazardır. Genelde, bunlar, kendi alanlarındaki çoğunlukların içinde de azınlıkta olanlardır.

Hasta toplumu sağlıklı toplum, aktif toplum, ilerici toplum, kültürlü toplum haline getirecek olanlar işte onlar, o acılı aydınlardır.  Bilimin, kültürün, sanatın, tekniğin, politikanın asîl ve suskun idealistleri ise izlemeye devam ediyor. Bakalım daha ne kadar sürecek bu durum?...

                                                                                                           Arzu KÖK

30 Haziran 2020 Salı

Bizdik!... - Arzu KÖK


Bizdik!...

21. yüzyılı yaşıyoruz. Ama hâlâ içinden çıkılmaz sorunlarla uğraşıyoruz. İnsan olmanın ayrıcalığı ve tadı unutulmuş birçoğumuz tarafından.

 Bu dünya bizim değil; hiçbir zaman da bizim olmadı. Tarih kendisini ölümlerle tekrar edip duruyor. Ortadoğu cehennemi ile bu topraklar insan kanlarıyla dolup taştı ve yazık ki en son kendi kanlarımızla boğulacağız gibi görünüyor. İktidarlar nedeniyle ötekileşen toplumlar kendilerini yok etmekten, ‘Neden?’ ve ‘Niye?’ sorularına uzak kalıyorlar.

Satranç tahtasında piyon görevini taşıyan biz zavallı insanların bir kısmı ise kendini rahatlıkla feda edebiliyor bir vezire, bir şaha... Oysa biz bu oyunun parçası değiliz ve olmak durumunda da değiliz. İnsanca yaşayabilme olasılığımız varken birbirimize tahammülümüz olmadı hiçbir zaman kendi gerçekliğimizden kaybolup insan gerçekliğinden kaybolup bizim olmayan hayallere dalıp kaybolup gidiyoruz.

Batı ya da Doğu değil mesele. İnsan denilen yaratık bozuk sadece. Yürümeyi en az üç yılda öğrenen, uçamayan, oksijensiz üç dakikadan fazla yaşayamayan, karıncaların asırlardır yaptığı şehirleri bugün makineler ile yapabilen, tabiatın en zayıf halkalarından birisi, kendini tanrının mucizesi görecek kadar yüzsüz ne yazık ki.

Yazık ki burası bizim dünyamız değil. Burası insan ölümlerine üzülürken etnik kimliği dikkate alarak üzülenlerin, kendinden olmayanı yok etmeye çalışan, müsamahadan zerre nasip almamış, nefret dilini anadilleri bellemişlerin, bir kedi evine dahi tahammülsüz olanların dünyası.

Peki neden böyle?
Sorun ne?
Ne yetmiyor paylaşmak için?
Bu kin, bu hırs ne için?
Bu boğazlaşmanın adı ne?
Zamansız ölümlerin gerekçesini anlatabilir mi biri bana?
Ya da yok yere kıyılan doğanın?
Var olmak mı, yok olmak mı?

İşte bütün sorun bu. Düşüncelerimizde her şeye, zalim kaderin yumruklarına, oklarına katlanmak mı güzel, yoksa diretip bela denizlerine karşı "Dur, Yeter! " demek mi?
Kim dayanabilir zamanın kırbacına, zorbanın kahrına, gururunun çiğnenmesine, sevgisinin kepaze edilmesine, kötülere kul olmasına iyi insanın?

Kanunların bu kadar yavaş, yüzsüzlüğün bu kadar hızlı işlemesine kim dayanır?
Düşüncelerin ipe götürüldüğü, beyinlerin vıcıklaştırılmak istendiği bir çağı yaşıyoruz.
Oysa hepimizin bu dünya, ama unutuyoruz.

İdama giden günümüz bilimini; temeli, odağı, 'tohumu' olan düşüncelerin hep karşısında olduğumuzda asanlardan, katledenlerden daha 'suçlu' daha 'katil' ilan edildik. Çünkü 'bizdik' susan…


Hakimin kırılan kaleminin sesi kadar ses çıkaramayanlar 'bizdik'!

Bizdik haksız yere yitenlere, yitirilenlere 'iyi' dileklerimizi sunan…

Yine 'bizdik' kalp atışlarımızın 'bizi' ihbarından korkan…

Ve 'bizdik' maktul, mağdur, mazlum!...

Çünkü 'bizdik' asılan,
'bizimdi' asılanlar, 'bizimdi' yakılanlar..

'bizdik’ Sokrates'i, Galile'yi, Deniz'i, Menderes'i öldürenler!

'bizdik' Sokratesler, Denizler...

'bizdik' Ankara'daki denizi kurutanlar…

'bizdik' kurutulan denizler…

şanlı tarihle övünen 'bizdik'

övülecek o tarihin kötü adamı da 'BİZİZ'!...

Çoğu kişi sevmese de bir şarkısında Müslüm Gürses çok güzel bir çözümleme yapar ve der ki: 'Yakarsa dünyayı garipler yakar.' O nedenle yapmamız gereken aslında sadece ‘İNSAN’ olduğumuzu anımsamak ve asla pes etmemek… 

Arzu KÖK

21 Haziran 2020 Pazar

Savunma Yürüyor - Arzu KÖK


Savunma Yürüyor

Alman Kralı II. Frederick 1750 yılında Potsdam’dan geçiyor. Orayı çok beğeniyor ve “Bana şuraya bir saray yapın” diyor. Ertesi gün adamları gidip bakıyorlar, Kral’ın beğendiği yerde bir değirmen.

Adamlar kapıyı çalıyor, yaşlı değirmenci açıyor.
– Buyrun?
– Bizi Kral gönderdi. Burayı görüp çok beğendi, satın alacak. Kaç para?
– Satmıyorum ki ne parası?
– Saçmalama Kral istedi.
– Bana ne! Ben satmadıktan sonra kimse alamaz ki!
Adamları gelip Kral’a diyorlar ki;
– Efendim beğendiğiniz yerdeki değirmenci deli. “Satmıyorum” dedi.
– Çağırın bakalım bana şu adamı.
Değirmenci gelip, Kral’ın karşısında duruyor. II. Frederick:
– Yanlış anladınız herhalde beyefendi, ben satın almak istiyorum orayı. Kaç para?
– Yoo yanlış anlamadım, adamların da dün bunu söyledi. Satmıyorum!
– Beyefendi inat etmeyin, paranızı fazlasıyla vereceğim.
– Sen koskoca Kralsın, paran çok. Git Almanya’nın her yerine saray yap. Burayı benden önce babam işletiyordu. Ona da babasından kalmış, ben de çocuğuma bırakacağım. Satmıyorum!
II. Frederick ayağa kalkıyor;
– Unutma ki ben Kralım!
Değirmenci bakıyor ve diyor ki;
– Asıl sen unutma ki Berlin’de hakimler var! Hiçbir güç, hiçbir siyaset, hiçbir iktidar kral bile olsa adaletten üstün değildir. Hiç kimse adaletin üstüne çıkamaz. Orada oturamaz.
Potsdam’da Sansosi Sarayı. Saray ve değirmen yan yana. Kral ve değirmenci adaletle komşu oluyor.
Sabahları II. Frederick arka bahçeye çıktığında değirmenci sesleniyor;
– Hey Frederick, ekmek yaptım göndereyim mi?
II. Frederick diyor ki;
-“ADALET HER SABAH bana, SICAK BİR EKMEK kokusuyla gelirdi.”


Yıllardır Hukuk Fakültelerinde anlatılan “Berlin’de hakimler var” konulu bu yazı sizlere neler anlattı merak ediyorum doğrusu.

Yine Hukuk Fakültelerinin birinci sınıf öğrencilerinin ABC’si olan bir şey daha var:
‘Adalet Tanrıcası Themis.’ Bu bakire kadının gözleri bağlıdır. Bir elinde terazi, diğer elinde kılıç tutar. Aslında nazar boncuğu niyetine her evde bulunması gereken bir simgedir bu, zira dünyada ve ülkemizde adaletsizlik diz boyudur.

Terazi; Adaletin eşit ve dengeli şekilde dağıtılmasını...
Kılıç; Adaletin keskinliğini...
Bağlı gözler; Adaletin tarafsızlığını...
Bakirelik; Adaletin bağımsızlığını simgeliyor.

Adliyelerin duvarlarında; "Adalet mülkün temelidir" yazar ama bu sadece sözde kalmıştır, özde yoktur yazık ki…

Danimarka'lı heykeltraş Jens Galschiot'un eseri olan bir heykel geliyor aklıma. Bu heykel, Danimarka'nın başkenti Kopenhag'da bildiğim kadarıyla. Heykelin yanı başında şu sözler yer alıyor: "Bir adamın sırtında oturuyorum. Bu yük altında eziliyor. Ona yardım etmek için her şeyi yaparım. Sırtından inmediğim sürece." Justitia (Batı'nın Adalet Tanrıçası)

Bazen bir fotoğraf bin söze bedeldir türünden olan bu eser, dünyada adaleti gösteren en iyi heykeldir. Üçüncü Dünya Ülkelerini temsil eden zayıf Afrikalı'nın sırtında kapitalist ülkeleri temsil eden şişman zengin. Elinde ise Themis'in Adalet Terazi'si. Sanatçı burada ironik vurgu yapmış; çünkü çoğu güçlü ve zengin insanlar gerçekten adil olduklarını zannederler. Zaten çevrenizde kime sorsanız; herkes iyi ve adildir. Ama “Herkes iyi ve adil ise, bunca kötülük, felaket, savaş ve adaletsizlikler uzaylılar tarafından mı yapılıyor?” sorusunun cevabı yoktur.

Charles Dickens ise ‘Kötü insanlar olmasaydı, iyi avukatlar olmazdı.’ der… Adaletin savunucusu avukatlarımız yürüyorlar bu günlerde… O nedenle getirdim sözü avukatlara…

Paris Barosu önceki Başkanlarından Rousse’ya göre avukat; ‘Bütün memleketlerin yerlisi, bütün yüzyılların çağdaşıdır.’ Bu söylem son derece isabetli olan bu tespit yapar. Bu nedenledir ki avukatlar; tüm insanların dünyevi güçlerden ve ülkelerden özgürlük ve adalet konusunda doğru dürüst davranış standartları beklemeye, insan haklarına saygılı olmalarını istemeye haklarının da savunucularıdırlar.

‘Elime gücü geçirdiğimde ilk yapacağım şey, bütün avukatları öldürmektir’ dedirtir Hamlet isimli eserinde Kasap Dick’e Shakespeare…  Ahlaksız/berbat bir kişilik olan Kasap Dick, aslında kendi kötü devriminin başarılı olması için tek yolun, hukuku yok etmek, bunun için de hukuku temsil eden herkesi, yani adaletin gerçekleşmesine katkı yapan yargıçları, savcıları, avukatları öldürmek olduğunu ifade etmek ister. Kasap Dick’lerin, yani hukuku, adaleti ortadan kaldırarak kendi kötü devrimlerini gerçekleştirmek isteyenlerin önündeki en önemli engel avukatlardır.

Ve şimdi avukatlarımız yine bir şeylere engel olabilmek adına bir mücadeleye giriştiler. Yürüyüşte olan avukatlar, “Avukatlık yasa tasarısında yapılması düşünülen değişiklik, aslında sadece avukatları ya da baroları ilgilendiren bir değişiklik değildir. Birden fazla baronun getirilmesine ilişkin tasarım açık bir biçimde halkın hak arama özgürlüğüne getirilmiş bir sınırlamadır.” demektedirler. Bu ise açıktır ki halkın hak arama sürecini daha da büyük bir karmaşaya sokacaktır.

Zaten ülkemizde örümcek ağına benzeyen bir adalet sistemi var. Büyükler bozup geçerken bu ağı, küçükler takılıp kalıyor ne yazık ki. Hele şimdi halk tabakasından kimse geçmesin isteniyor. Avukatlar ne kadar başarılı olurlar bilmiyoruz ama aksi takdirde merak ediyorum Türkiye’de kaç kişi; “Yaşlı değirmenci” gibi krala direnip sırtını arkasında dağ gibi duran adalet sistemine dayar ki?

Hadi bırakın bu yasalar geçtikten sonraki durumu da şimdi söyleyin bakalım: Ankara’da adalet var diyen kaç kişi var?

                                                                                                         Arzu KÖK